Mülteci, şartlı mülteci, ikincil koruma sahiplerinin ve sığınmacıların Türkiye’de sağlık hakkı – Av. Onur Şahinkaya

624

Suriye’den ülkemize gelen başvurusu sahiplerinin sağlık hizmetlerinden faydalanabilmeleri için özel düzenlemeler yapılmış, sağlığa erişim sorunları diğer ülkelerden gelenlere nazaran kolaylaştırılmıştır. Ancak diğer ülkelerden gelenler uygulamada birçok sorunla karşılaşmaktadırlar

04.04.2013 tarih ve 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu, başlıkta sayılı grupların temel hukuki durumlarını ve haklarını yeniden ele alarak düzenlemiştir. Bu kanun ile Daha önce dağınık biçimde, uluslararası sözleşme ve iç mevzuatta yer alan kurallar derlenmiştir. Kanunda tanımlanan mültecilik, Avrupa ülkelerinden gelen bu ülkeler vatandaşları ve vatansızları kapsamaktayken, şartlı mülteci Avrupa ülkelerinden gelmemekle birlikte mülteciler için aranan diğer şartları taşıyıp güvenli üçüncü ülkeye yerleştirilmeyi bekleyen kişileri kapsar. İkincil koruma statüsü ise mülteci ya da şartlı mülteci olmamakla birlikte ülkesine iadesi halinde ölüm cezası, işkence ve benzeri muamelelerle karşı karşıya kalabilecekler için öngörülmektedir. Uluslararası koruma başvurusu yapıp netice bekleyen kişilere sığınmacı da denir. Türkiye, 1967 Mültecilerin Statüsüne Dair Protokol’e koyduğu çekince ile Avrupa ülkeleri dışından gelenleri mültecilik statüsü haricinde tutmaktadır. Tüm bu statüler, şartların oluşması ile kendiliğinden doğar; yasal mercilerin işlemleri tespit ve ilan edici mahiyettedir. Dolayısı ile yasal mercilere yapılan başvuru ve neticesinin hakkın doğumuna bir etkisi yoktur.

Tüm bu grupların, temel haklarını etkin biçimde kullanmalarında çeşitli güçlükler mevcuttur. Statü kazanmak, başvuruların neticelenmesinde türlü zorluklar yaşanırken; ayrıca barınma, eğitim gibi temel sorunlar mevcuttur. Bu sorunlar içinde en acillerinden birisi kuşkusuz sağlık sorunudur.

Suriye’den ülkemize gelen başvurusu sahiplerinin sağlık hizmetlerinden faydalanabilmeleri için özel düzenlemeler yapılmış, sağlığa erişim sorunları diğer ülkelerden gelenlere nazaran kolaylaştırılmıştır. Ancak diğer ülkelerden gelenler uygulamada birçok sorunla karşılaşmaktadırlar. (Bknz.6458sk.m.91; Geçici Koruma Yönetmeliği)

Uygulamada karşılaşılan sorunların başında, mültecilere ve sığınmacılara / başvuru sahiplerine sağlık sunumu esnasında “turist” gibi yaklaşılması yer almaktadır. 23.07.2013 tarih ve 25541 sayılı Bakanlık Onayı ile yürürlüğe konulan sağlık turizmini ve turist sağlığını düzenleyen Yönerge mevcuttur. Bu Yönerge, Türkiye’ye yasal yollarla girmiş, ikamet izni olmayan, ikameti yurtdışında olan ve 5510 sayılı SSGSS yasasına tabi olmayanların (md.2) alacakları sağlık yardımı esaslarını ve ücretlerinin belirlenmesini düzenlemektedir. Ücretlendirme konusunda, 3359 sayılı kanunun 3/c maddesine göre idare yetkili kılınmıştır (md.12). Ücret miktarlarına ve ücretlendirmeye ilişkin alt mevzuata detayı ile değinmeyi gereksiz buluyoruz zira aşağıda göstereceğimiz gibi, mültecilere ve sığınmacılara / başvuru sahiplerine, turistleri kapsamı içine alan mevzuatın uygulanması bütünüyle hukuka aykırıdır. Ancak durumun vahametini anlayabilmek için derneğimizin yaptığı çalışmalarda öğrenilen, bir devlet hastanesinde sezaryen yöntemi ile doğum yapan başvuru sahibinden otuz bin TL üzerinde ücret alındığı şikâyetini örnek olarak vermek isteriz. Türkiye’de yoksulluk koşullarında yaşayan bu kişiler, talep edilen fahiş bedelleri ödememeleri halinde Yabacılar Şubesi’ne teslim edilme tehdidi altındadırlar ve daha hastane girişlerinde bu kişilerin evraklarına el konulmaktadır. Talep edilen ücretler ya yadımlarla toplanmakta ya da ameliyatlı kişiler dâhi polise teslim edilmektedir. Yönerge, yalnızca trafik kazası halini ücretten istisna tutmuştur.(md.11/f.5)

Yönergenin 13/e maddesi bu Yönergenin, tereddüde yer bırakmayacak biçimde, mültecileri, sığınmacıları ve bu statülere başvuru sahiplerini, vatansızları, insan ticareti mağdurlarını kapsamadığını hüküm altına almıştır. Dolayısı ile bu kişilere sağlık sunumunda turist muamelesi yapılmasının hukuki bir dayanağı yoktur.

Yukarıda bahsi geçen, 04.04.2013 tarih ve 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu.md.89/3/c, başvuru sahibi veya koruma statüsü sahiplerinin 5510 sayılı yasaya tabi olacaklarını, primlerinin Devletçe ayrı bir fondan karşılanacağını açıkça düzenlemiştir. 6458 sayılı Kanun ayrıca 5510 sayılı kanunda iki önemli değişiklik yapmıştır. 6458 sayılı Kanun’un 123. maddesi ile 5510 sk.m.3/1/27 hükmünü değiştirerek uluslararası koruma sahibi kişilerin yanında başvuru sahiplerini de tanımlamış ve dolayısı ile 5510 sayılı Kanun kapsamına almıştır. Sağlık problemi yaşayan grupların içinde belki de en mağdur grup başvuru sahipleridir, zira başvuru neticesinin alınması uzun bir sürece yayılmakta, belirsiz bir netice beklenmektedir. 6458 sayılı Kanun’un 123. maddesi ile 5510 sayılı Kanun’un Genel Sağlık Sigortası’nın kapsadığı kişileri düzenleyen 60/1/c/2 maddesinde değişiklik yaparak “vatansız ve sığınmacılar” ifadesi “Uluslararası koruma başvurusu veya statüsü sahibi ve vatansız olarak tanınan kişiler” olarak değiştirilmiştir. Her türlü başvuru sahibi de GSS kapsamına alınmıştır. Yine 5510 sayılı Kanun’un 61/1/b maddesinde yapılan değişiklikle GSS kapsamına alınma ve haktan yararlanmaya başlama tarihi “başvuru tarihi” olarak belirlenmiştir. Başvurular kural olarak valiliklere yapılar ancak yurt içinde ya da sınırda kolluğa da başvuru yapılabilir; bu başvurular kolluk tarafından derhal valiliğe ulaştırılır (6458 Sayılı Kanun md.65) Geri gönderme merkezlerinde tutulan kişiler de buradaki kolluğa başvuru yapabilirler; ayrıca burada tutuldukları süre zarfında acil ve temel sağlık hizmetleri maddi imkânı olmayanlara ücretsiz sağlanmalıdır.(6458 Sayılı Kanun md.59)

5510 Sayılı Kanun’un 63. maddesi Genel Sağlık Sigortası’nın ücreti Kurumca ödenerek sağladığı koruma kapsamını düzenlemektedir. Madde, hasta kişinin sağlığına kavuşmasını sağlayacak tüm muayene ve tedavileri (ayakta/yatarak) sıralamakta, geniş bir güvence sağlamaktadır. Analıktan kaynaklanan haller, iş kazası/meslek hastalığı ve acil sağlık hizmetleri de kapsam içindedir.

Neticede görüldüğü üzere, Avrupa ülkelerinden gelsin veya gelmesin, sığınma ya da mültecilik başvurusunu her hangi bir kolluk birimine ya da valiliğe yapan kişi, başvuru anından itibaren sağlık hizmetlerinde GSS’li vatandaş gibi yararlanma hakkına sahiptir. Bu durum karşısında artık vatandaştan ayrı muameleye tabi tutulması, turizm uygulamaları kapsamında fazladan katkı payı istenilmesi düşünülemez. Ayrıca daha eski mevzuata dayanılarak da (2006 Haziran Genelgesi, 1262 sayılı Sağlık Destek Yardım Projesi Uygulama Esasları vb.) başvurusu henüz neticelendirilmemiş kişilerinden sağlık giderlerini kendilerinin karşılaması, maddi durumu yeterli olmayanların yabancılar şubeleri üzerinden Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıflarına başvuru yapmaları gerektiği artık ileri sürülemez. Başvuru anından itibaren 5510 sayılı Kanun kapsamına girildiği için, “başka illerden kimlik kartı alınması” vb. nedenler de sağlık sunumundan kaçınılması için bahane edilemez, zira 5510 sayılı Kanun il sınırı tanımaksızın tüm Türkiye’de geçerlidir.

Türkiye’ye yasal yollardan girmeyip çeşitli nedenlerle uluslararası koruma başvurusu da yapmayan/yapamayanlar ise sağlığa erişim hakkı açısından ayrı bir sorunlu grubu teşkil etmektedir. Bu gruptaki insanlar acil sağlık hizmetleri için dahi sağlık sunuculara başvurudan çekinmektedirler, zira polise teslim edilerek sınır dışı edilmek korkusu ile yüzleşmektedirler. Türkiye egemenlik alanlarında kişilerin yaşama hakkını, bedensel ve ruhsal bütünlüğünü statü farkı gözetmeksizin koruyacağını uluslararası sözleşmelerle taahhüt etmiştir. Bunlardan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) uyulup uyulmadığı, ayrıca yaptırım gücüne sahip bir mahkeme sistemi ile denetlenmektedir. Kişilerin sağlık hakkına erişiminin iç hukuk gerekçe gösterilerek engellenmesi, duruma göre AİHS. md.2’de ifadesini bulan yaşan hakkının ihlali olabileceği gibi, belli durumlarda AİHS. md.3’te ifadesini bulan işkence ve kötü muamele yasağının ihlaline neden olabilir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90/5. maddesi, çelişki ortaya çıkması halinde AİHS hükümlerinin Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göre uygulamada öncelik taşıyacağını düzenlemiştir. AİHS’e taraf devletler, yaşam hakkı açısından pozitif yükümlülük, yani eylemde bulunma, kanuni bir koruma çerçevesi oluşturma yükümlülüğü altındadırlar. Dolayısıyla, başvuru sahibi olmayan kişiler için güvenceli bir hukuk sistemi kurulmamış olması, onların yaşam haklarının, sağlık sunumunun gerçekleştirilmemesi sureti ile ihlal edilmesi için gerekçe yapılamaz.

Gerek başvurusu olmaksızın Türkiye’de yaşayan, gerekse başvuru sahibi göçmenlerin sağlık kuruluşlarına vardıklarında polise ihbar edilerek sağlık sunumu gerçekleştirilmeksizin ya da sağlık sunumunun hemen sonrasında (belli örneklerde ameliyattan çıktıktan kısa bir süre sonra henüz iyileşmeden) polise teslim edilmeleri; akabinde yabancıların kapatıldığı “misafirhane” adı ile anılan yerlerde tutulmaları başlı başına bir hukuksuzluk halidir. Öncelikle, hekimin bildirim yükümlülüğü, “suç”un görevle bağlantılı olarak öğrenilmesi halinde doğmaktadır (TCK. md.279/1). Türkiye sınırlardan izinsiz girme, sınır dışı halleri, Türkiye’de izinsiz oturma vb. eylemler suç konusu değil idari işlem konusudurlar; bildirim yükümlülüğü kapsamında hekimi ilgilendiren bir durum yoktur. Dolayısıyla hekimin sağlık sunumu ve tam bir iyileştirme sürecinin gereklilikleri ile bildirim yükümlülüğü arasında sıkışma hissetmesine gerek yoktur.

Geri gönderme merkezlerinde bekletme meselesine gelince, kişilerin bu mekânlarda tutulması şartlara bağlanmıştır. Temel şart sınır dışı koşullarının oluşması, gerekli davetlerin yapılması, diğer yolların tüketilmesidir. Tutulma, mahkeme denetimine ve süreye tabidir (6458 Sayılı Kanun md.54-59). Dolayısıyla, hastanelere gelen kişilerin doğrudan ihbar edilerek, akabinde kapatılmaları hukuka aykırı, keyfi işlmelerdir.

AİHS ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi karşısında sağlık ve yaşam hakkını taahhüt eden “devletin,” uygulamada polis, hekim gibi kamu görevlileri olduğunu unutmamak gerekir. Bu görevlilerin neden olacakları ihlallerden doğacak tazminatları rücu yolu ile tazmin borçları doğacaktır. Yukarıdaki açıklamalarımızın tersine sağlık sunumunda ayrımcılığa giderek fazladan para talep ve tahsil eden kurumlar ile sağlık hizmeti vermekten kaçınanların, hizmet sunumunu ek şartlara tabi tutanların, kişileri belli mekânlara kapatarak engelleyen ya da geciktirenlerin hukuki ve cezai sorumluluğu doğacaktır. Hizmet sunumundan faydalanamayan kişilerin gerek idari ve gerekse adli başvuru hakları vardır.

Özet olarak gerek Türkiye’nin taraf olduğu sözleşmeler, gerekse iç hukuk, başvuru yapmış olsun olmasın mültecilerin, şartlı mültecilerin, ikincil koruma sahiplerinin ve sığınmacıların sağlık hakkını güvence altına almaktadır. Sağlık sunucuların herhangi bir hukuki kaygıya düşmeksizin temel veya zorunlu sağlık hizmetlerini vatandaşlarla eşit koşullarda sunmaları gerekmektedir.

Av. Onur Şahinkaya
ÇHD İstanbul Şubesi
Yönetim Kurulu Üyesi
Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız