Sınıf kavrayışı – Ömer Alaca

731


Proletaryanın öncüsünü (öncü işçiler) ideolojik bakımdan kazanmak çok önemlidir. Bu olmadan zafere doğru tek adım bile atmak mümkün değildir. Ancak işçi sınıfının önemli bir kısmı öncüyü desteklemedikçe, sempatizan ya da tarafsız bir tutum almadıkça öncünün savaşa atılması, Lenin’in tabiri ile “sadece çılgınlık değil cinayettir”

Marks’a göre insanlık tarihi, insanın “sürekli gelişme”sinin ve aynı anda giderek hem kendine hem de dış dünyaya yabancılaşmasının bir tarihidir. Marks’ın sosyalizm anlayışı insanlığın bu yabancılaşmadan kurtulması yani insanlığın “kendi özüne dönmesi” ve “kendini gerçekleştirme” ilkesine dayanmaktadır.
Burada kastedilen “sürekli gelişme” insanın dünya ile ilişkisi sürecinde ortaya çıkmaktadır. İnsanın doğaya dolaylı (üretim araçları) müdahalesi emek ile başlangıçta cansız bir nesnellik olarak görülen dünyanın kurallarının ötesine geçebilmesi (insanın kendini öznelleştirerek dünyayı tanımlaması, “felsefe”) sonucunda, insan bir yandan kendi gerçeğini arayış yolunda (tarih) yürürken bir yandan da dünyayı (bilim) kavramayı sağlamaktadır.
Yukarıda bahsettiğimiz yürüyüş (yöneliş ve etkileme) esnasında, insan, kendisini bir üretici güç olarak göremiyor ve üretim sürecinin bir nesnesi pozisyonuna düşüyorsa, dünya (doğası, toplum ve kendisi) ona hep yabancı kalacaktır. Hâlbuki yabancılaştığı dış dünya kendisinin içsel süreçlerinin bir dışavurumudur (yanılsamalı bilinç). Marks’ta “Yabancılaşma” kavramı kişinin dünyayı ve kendisini pasif ve alıcı bir biçimde kabul etmesi anlamına gelir.
Yabancılaşma kavramını ilk kez kullanan Hegel, “Tarih Felsefesi” isimli eserinde, “ruhun varmak istediği tek hedefin, tasarı ve düşüncelerini gerçekleştirmek” olduğunu yazar. Devamında, “Ancak ruh bu yönde faaliyet gösterirken söz konusu hedef, kendi gerçek hedefinin (vizyonunun) önüne geçer. Böylece kendi kendine bir yabancılaşma içine girmiş olur. Ama bu durumun farkına varmayan insanoğlu, kendinden emin ve mutlu olduğunu sanarak yaşayıp gider” demektedir.
Hegel’de ortaya konulan “kapitalist restorasyon” ve “Protestan Ahlakı”nın temeli olan “köle-efendi diyalektiği” ilişkisinde, yenilenlerin kapitalist toplumda (proletarya) köleleştikleri noktada yıkılan özbenliklerinin varoluşsal bir neden arayışıyla köleliği “emek” ile kavramsallaştırarak, kendi hayatlarını yeniden inşa etmesi Marks’ta düşünsel yabancılaşmaya denk düşer. Marks’ın ifadesiyle, “çalışan insan, üretim süreci içinde kendi emeğine karşı yabancılık ve kendisine ait olmama hissine kapılır. Eylemi acı duygusuna, gücü güçsüzlüğe, üretkenliği kısırlığa dönüşmüştür”; insanlar bu şekilde kendilerine yabancılaşırlarken emeklerinin ürünleri de “kendine yabancı, kendilerinden üstün ve güçlü birer nesne haline geçmektedir. Bu ilişki aynı zamanda dış dünya ile girişilen bir ilişki olduğundan, içinde yaşadığı dünya da çalışan kişiye yabancı ve kendisine düşman gibi görünmeye başlamaktadır”.
İşte komünistlerin görevi veya Lenin’in tarifiyle “dışarıdan bilinç”, proletaryanın (dolayısıyla insanlığın) kendi özüne dönüş mücadelesinde, proletaryanın “özbenliğini” kazanması için “kurtuluş”u (komünizm) gösteren bilinci inşa etmesidir.
Ancak bu inşa süreci, “efendi” burjuvazi tarafından “köle” proletarya’yı kuşatan ve hapseden, gerek “rıza” (okul, aile, din, sendika vb.) kurumlarını, gerekse de “zor” (ordu, polis, paramiliter vb) güçlerini alaşağı edecek bir politik faaliyetle mümkündür. Dolayısıyla işçi sınıfının “yakın ve uzak hedefleri” kavramsallaştırması yapılacak işleri kategorik bir sıralamaya sokmak anlamına gelmez.
Marks, Engels’le yaptığı mektuplaşmalarından birinde şöyle söyler: “Büyük tarihsel hareketlerde yirmi yıl bir gün bile sayılmaz; oysa arkasından öyle günler gelebilir ki, bunlar yirmi yıla bedel olabilir (…) Evrimin her aşamasında, her an proletaryanın taktiği insanlık tarihinin bu nesnel akımının kaçınılmaz diyalektiğini dikkate almak zorundadır; bir yandan politik durgunluk dönemlerinden, ‘sakin’ gelişmelerden yararlanarak ve kaplumbağa adımıyla ilerleyerek öncü sınıfın bilincini, gücünü ve savaşkanlığını arttırmaya çalışmalı, öte yandan, bütün bu çalışmalarını bu sınıfın ‘nihai amacına’ yöneltmeli ve onu pratik bakımdan ‘yirmi yıla bedel olan’ büyük günlerin büyük görevlerini yerine getirmeye yetkin hale getirmelidir”.
Proletaryanın öncüsünü (öncü işçiler) ideolojik bakımdan kazanmak çok önemlidir. Bu olmadan zafere doğru tek adım bile atmak mümkün değildir. Ancak işçi sınıfının önemli bir kısmı öncüyü desteklemedikçe, sempatizan ya da tarafsız bir tutum almadıkça öncünün savaşa atılması (iktidar için son darbe anı atılımını kastediyor), Lenin’in tabiri ile “sadece çılgınlık değil cinayettir”. Gene Lenin’in tabiriyle geniş emekçi yığınlarının bu tutum içine girmeleri yalnızca propaganda ve ajitasyon ile yapılamaz. Bunun için yığınların “kendi öz politik deneyleri” olmalıdır. Bütün büyük devrimlerin yasasını Lenin bu şekilde koyar. Bunun tek yolu ise gene Lenin’e göre “sol sekterizm”in tasfiyesidir.
Bizi devrime yaklaştıracak fırsatları yani kitlelerin “öz politik deneyleri”ni, partiye yaklaştıracak taktik ustalıklar, buna uygun örgütlenme biçimleri ve araçları yaratarak devrime içkinleştiremezsek, bu yığınları ve örgütlenme biçimlerini reddedersek, içerisine düşeceğimiz durumu gene Lenin’den “Devrimci Lafazanlık Üzerine” adlı makalesinden bir alıntı ile gösterelim: “Devrimci lafazanlık, çoğunlukla devrimci partilerin proleter ve küçük burjuva unsurların uzaktan ya da yakından ilişkinlik, birleşim, ya da içiçeliklerinin görüldüğü ve devrimci olayların akışının, ani ve önemli dönemeçler yaptığı zamanlarda acısını çektikleri bir derttir. Devrimci laf, devrimci cinsten kelimelerin, nesnel durumlara, yaşanılan günün içinde bulunan anın olaylarının damgasını vurduğu değişimlere bakmaksızın tekrarlanmasıdır. Sürükleyici ve sarhoş eden, fakat sağlam bir temelden yoksun sıradan sözcükler, devrimci lafazanlığın özü budur.”
Ancak bu tavrın vebali ve doğuracağı sonuçlar bu alıntıdaki uyarılardan ve kaybettirdiklerinden çok daha ağırdır. Sözü son kez Lenin’e ve aynı makaleye bırakalım: “Bir gün bizden söz ederken hakkımızda şu acı gerçeğin belirtilmemesi için, devrimci lafazanlıkla savaşmak gereklidir, mutlak bir gerekliliktir bu: “Devrimci savaş hakkında devrimci lafazanlık, devrimin yitirilmesine neden oldu”.

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız