Tarihsel-komünal değerlerimiz, geleceğimizin anahtarıdır – İ. Özgür

300

İçinde yaşadığımız ideolojik boşluk ve devrimci önderlik yokluğunda bizi ayağa kaldıracak olan dinamik, bölgemizin tarihsel-komünal değerlerini ve direniş mirasını açığa çıkarmaktır.

İnsanlık tarihinin en eski ve en soylu, kan ve can pahasına büyük emeklerle yaratılan; bizim de içinde yer almaktan onur duyduğumuz adalet, eşitlik ve özgürlük kavgası bugün bölgemizde yeni bir devrimci çıkışı, doğumu zorluyor. Tarih bir kez daha Lenin ‘in ifadesiyle “ Geri Avrupa, ileri Asya” diyor. Bugün dünyanın bütün çelişkilerinin kesiştiği ve devrimci bir sıçramanın da alanı olan bölgemizde en temel sorun, devrimci bir çıkışa ebelik yapacak devrimci bir önderlik sorunudur. Bölge halklarının tarihsel-komünal değerleri ile beslenen, öz gücünü bu temelden alan ve kendini bu değerler ile besleyen, halklaşan bir önderlik bu çıkışı gerçekleştirebilecektir. Yani önderlik geçmişe ait komünal insanlık değerlerini Marksist-Leninist bir formülasyonla güncele taşıdığı oranda tarihsel görevini yerine getirebilecektir. Hareket noktamız burası olmalıdır.
Bugün kitle temeli daralmış, siyasal faaliyet olarak bilindik, alışıla gelmiş ve bu yüzden kolayına gelen işlere sıkışıp kalmış, kendi varlığını devam ettirmenin ötesinde bir etkisi olmayan, zamanın ve mekânın önüne koyduğu teorik, bilimsel ve felsefi sorunları kavramaktan uzak, halk ve emek değerlerine yabancı, ezilenlerle kurduğu ilişkide duygusal bir bağdan öteye bir evreye sıçrayamayan bir devrimci hareket gerçeğiyle karşı karşıyayız. İsteyen grup, örgüt, parti biz farklıyız, ayrıyız diyebilir. Bu sorunlar yokmuş gibi davranabilir. Biz genel bir durum tespiti yapıyoruz, kendi gerçeğimizle yüzleşiyoruz. Şu ya da bu şekilde az ya da çok devrimci hareket bu gerçeğin bir parçasıdır.
Bu toprakların, bu ülkenin devrimcileri, sosyalistleri, yurtseverleriyiz. Bir taraftan Türkiye devriminin politik, pratik ve örgütsel ihtiyaçlarını karşılamaya çalışırken diğer taraftan bu politik hattın tarihsel, toplumsal, ekonomik ve teorik arka planını yaratıcı ve bilimsel bir tarzda yeniden üretme göreviyle karşı karşıyayız. Sosyalizmin ne olduğunu ve neden işçi, emekçi ve bilcümle ezilenlerin kurtuluş ideolojisi olduğunu anlatmak, bu mücadeleyi örgütlemek, ete kemiğe büründürmek istiyoruz. Bunu bu topraklarda yapmak istiyoruz. O halde bu toprakları tanımak, özümsemek durumundayız. Tarihsel-komünal değerleri bilince çıkarıp onları güncel bir mücadele aracı haline getirmenin uğraşısına girmek gerekiyor. Bu da tarihsel bir okumayla, bakışla bu toprakları tanımayı gerekli kılıyor. Çünkü tarihsizlik boşluk demektir. Eğer geçmişiniz yoksa geleceğiniz de yoktur. Bizler, devrime gebe bu topraklarda yeni bir insanlık durumu, yeni bir tarih felsefesi ve yeni bir tarih bilinci yaratmaya çabalamalıyız. Bu toprakların acılarını, kederlerini, sevinçlerini, özlemlerini duyumsadığımız oranda yeni bir insanlık durumu yaratacak bir çizgiye ulaşabiliriz. Peki bugüne kadar onca emek, kahır ve bedele rağmen neden bunu başaramadık, neden bu topraklara kopmaz köklerle tutunamadık? Bu durumun nedenleri doğru olarak analiz edilip anlaşılmazsa yeni bir çıkış hedefleyenleri bekleyen son eskinin bir tekrarı olmaktan kurtulamama talihsizliği olacaktır.
Hem bölgemizdeki hem de ülkemizdeki devrimci-yurtsever hareketlerin – PKK dışında tutulabilir – yaşadığı yabancılaşma ve halklaşamamasının altında yatan temel problem, batıcı-modern egemen sınıflar ile geleneksel-komünal değerleri yaşatan ezilen sınıflar arasındaki çelişkileri açığa çıkarmaktaki başarısızlığıdır. Solun mevcut antagonizmayı kültürel boyuttan sınıfsal boyuta taşımadaki kronik yetersizliği, halkın vicdanında yer edinemeyişinin en gerçek sebebidir. TC kendi modernleşmesini Anadolu ve Kürdistan’ da halkların geleneksel-komünal değerlerini tasfiye ederek gerçekleştirdi. Halklar arasında sınırlar ördü, düşmanlıklar yarattı. Hem kendi gerçeğinin hem de tarihsel-komünal değerlerin yabancısı olan sol, halklar nezdinde yabancı bir olgu olarak görüldü. Sol, tanıyamadığı tarihsel değerleri yeniden ve daha üst düzeyde üretmeyen bir anlayışla halklar arasında örülen sınırlar ve düşmanlıkları nasıl parçalayabilirdi? Oysa bir tarihçimizin dediği gibi “ Etrafımızı tanıdıkça aslında kendimizi de daha çok tanırız ve severiz.” Sol yaşadığı bu yabancılaşma yüzünden halklar arasında örülen sınırlar ve yaratılan düşmanlıkları teşhir edecek, onlara gerçek hedefi gösterip örgütleyebilecek bir düzeye hiç ulaşamadı. Türkiyeli emekçiler, devlet ve egemen medya dışından, bağımsız bir bakışa ulaşabilseydi devletçe özellikle Türk ve Sünni emekçilerin beynine empoze edilmiş olan “Etrafımızın bizi her an yutmaya hazır düşmanlarla çevrili olduğu yalanı yerle bir olacaktır. Bu yüzden içinde yaşadığımız ülke, halk ve sınıf gerçekliğini derinliğine anlamak, kavramak ve özümsemek durumundayız. Solun Müslüman coğrafyadaki durumu genel olarak biliniyor. En büyük yabancılaşmayı bu alanda yaşıyor ve etkisiz kalıyor. Bu etkisizlik ve başarısızlığın altında yatan nedenlerden biri devrime demografik bakmaktır. Yani stratejik bir derinliği olan bölgesel bir perspektif yerine ulusal sınırlar içerisinden bakmaktır. Diğer bir neden de devrime kendi coğrafyasının tarihsel-komünal değerlerinden değil, Lenin’in Rusya’sı, Mao’nun Çin’inden vb. bakmaktır, dışardan ikameci, eklektik yaklaşmaktır. Her devrim eşsizdir diyorsak bu toprakları duyumsamalı, anlamalıyız. Bu toprakların halklarına, ezilenlerine gitmeliyiz. Hallac-ı Mansur’un dediği gibi “ Ötekini anlamanın yolu onu kendine katmak değil, O’na gitmektir” .
Devrim ve devrimcilik, kitaplarda yazan teorilerin doğrulanması, kendimizi sürekli kitaplara bakarak test ettiğimiz, hayatın kitaplarda yazılanlara göre eğilip bükülerek kitaplara sığdırılması değildir. Kitapların ve genel doğruların sınandığı bir laboratuvar değildir devrimcilik. Eğer böyle olsaydı Lenin, Mao, Castro, HoChiMinh ve devrimleri ortaya çıkmazdı, çıkamazdı. Çünkü her devrim biriciktir ve yine her devrim “ Kapital’e karşı devrimdir.”
Bizler ezberler bozulmasın diye sıradan bir pratiğin takipçileri değil de çağın ve mekânın değiştirici gücünü kuşanan gerçek bir devrimci pratiğin yaratıcıları olmak istiyorsak, kitapların değil gerçek hayatın devrimcileri olmaya ve kitapların değil tarihin önümüze koyduğu, tarihin görevlendirdiği devrimi anlamaya ve yapmaya çalışan birer militan olabilmeliyiz. İçinde yaşadığımız ideolojik boşluk ve devrimci önderlik yokluğunda bizi ayağa kaldıracak olan dinamik, bölgemizin tarihsel-komünal değerlerini ve direniş mirasını açığa çıkarmaktır. Çabamız bu değerleri bilince çıkarma, günümüze taşıyarak yerelleşmiş-halklaşmış bir devrimci önderlik yaratma çabasıdır. Tarihi yaratan, yaşatan ve hızlandıran bir militan çizgiyle bu görevlerin üstesinden gelebiliriz.

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız