Tarihte zorunluluğun rolü: Devrimci savaşın amacı savaşı ortadan kaldırmaktır – Ulaş Bayraktaroğlu

864

Soma’da maden işçilerini, sokaklarda kadınları, gençleri, gazetecileri, avukatları, aydınları, öğretmenleri, mahallelerinde Kürt halkını, Ege kıyılarında Suriyeli mültecileri katledenler ortak amaçla aynı yolda yürüyenlerdir. Onlar “devlet için, vatan için, millet için, cihat için” savaş söylemiyle halkları birbirine kırdırmaya çalışanlardır. AKP’nin riyakârlık dünyasında angajman kuralları Kürt halkını bombaladığında geçerli olurken IŞİD ve El-Nusra gibi faşist terör örgütleri söz konusu olduğunda geçersiz olmaktadır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı eleştiren herkes “hakaret” gerekçesiyle tutuklanırken “halklara, işçilere, gençlere… saldırın” diyerek kendilerine iktidar tarafından sunulmuş medya araçlarıyla fetva veren soytarılar korunup kollanmakta ve ödüllendirilmektedir. Sınır tanımadan halka saldıran faşist AKP-IŞİD örgütü doğaya ve kültüre de aynı pervasızlıkla saldırmaktadır. AKP’nin talan siyasetine karşı diğer direnenler gibi kendi yaşam alanlarına sahip çıkan Artvin halkı da faşist terörden “nasibini” almıştır. Sur, Cizre ve İdil’de direnen Kürt halkıyla Artvin halkının maruz kaldığı saldırının sorumlusu aynıdır.

Memleketin bu tablosu ciddiyetle ele alındığında sadece söylemle karşı çıkmanın, muhalefet olmanın saldırganı durdurmak için yeterli olmadığını anlamamanın ya budalalık ya da iktidar işbirlikçiliği olduğu açıkça görülecektir. Halkın karşısındaki düşman maksimum derecede saldırgan, faşist bir savaş örgütüdür. AKP-IŞİD faşizmiyle uzlaşarak kurtulmak veya onun savaş politikalarına karşı devrimci savaş vermeden AKP’yi durdurmak mümkün değildir. Savaş siyaseti, paraya ve iktidara tapanların sınıfsal özünden ve asabiyetinden kaynaklanmaktadır.

İnsanlık tarihinde insanın insanla savaşının başlangıcı çok yenidir. İktidar, devlet ve sınıfların ortaya çıkışıyla savaş, siyasetin bir başka biçimi olarak belirmiştir. Eşitlikçi ve ortaklaşalık kültürünün hâkim olduğu toplumlarda savaşlar (politikanın başka araçlarla devamı olarak) kısmi ve bazı maddi zorunluluklardan kaynaklanan çatışmalar olarak yaşanmaktaydı. Yaşamda kalma mücadelesinin sebep olduğu zorunlukluklardan kaynaklanan çatışmalarla iktidar savaşlarını birbirinden kati bir şekilde ayırmak gerekiyor. Günümüzde konuyla ilgili sosyal bilimler bu tür çatışmaların kısa sürdüğünü ve genellikle kaynakların paylaşımına dayalı uzlaşmalarla bittiğini belirlemiştir. Elbette bu noktada insanın herhangi bir hayvan türü olduğu biyolojik varlık döneminden değil toplumsal insan olduğu tarihsel kesitten bahsediyoruz. Su, yiyecek vb. kaynakları, geçiş yolları, barınma ihitiyaçları için yapılan çatışmalarda haklı veya haksız bir taraftan bahsetmek mümkün değildir. Komünal toplumlardaki bu tür münferit çatışmaları doğada hayatta kalma mücadelesinin bir parçası olarak değerlendirebiliriz. Bu tarihsel evrede insanın asıl çelişkisi sınıfsal değil, doğanın zorlu yaşam şartlarıylaydı.

Toplumsallaşarak insanlaşan, insanlaşarak toplumsallaşan tür yaşamını savunmak için kendi türüne saldırmaya ve türünü öldürmeye bilinç ve kültür düzeyinde karşı çıkmıştır. Türün yaşamını savunmasının yolu doğa koşullarında yaşayabilmek için gereken araçlara ve yeteneklere sahip olmaktı. Hayatta kalabilmek için gerekli ihtiyaçların karşılanması ise tür arasındaki işbirliğinin ve bu yolda gereken örgütlenmenin gerçekleştirilmesine bağlıdır. Tersten savaş insan doğasının tabi bir özelliği olsaydı asla türün doğal koşullarda hayatta kalması mümkün olmazdı. Doğada birçok sürü hayvanı vardır. Fakat bunlar insanın toplumsal örgütlenme düzeyine sahip değildir. Fiziksel olarak birçok hayvan insandan daha güçlüdür ve duyu organları çok daha gelişkindir. Kartalın gözleri insandan çok daha keskindir, fakat hiçbir kartal insanla başa çıkamaz. İnsanın kullandığı her araç, aklı, yetenekleri, tecrübeleri üretici faaliyetin işbirliğinin, toplumsallaşmanın ve genel olarak kültürün ürünüdür. Kültür birleştiricidir ve işbirliğini geliştirmeye yöneliktir. İnsanın “doğada yaşamak için ürettiği her şeyi” kültürün kapsamı olarak ele alırsak kendi türüne karşı saldırganlığın ve savaşın insan kültürüne ait bir şey olmadığını tespit edebiliriz.

Neye inanırsa inansın, nerede yaşarsa yaşasın insanların büyük bir çoğunluğu birbiriyle savaşmak istememektedir. Belli bir insani kültür düzeyine sahip olan herkes savaşa karşı çıkmakta ve barış istemektedir. Genel yaklaşımın böyle olmasına rağmen dünyanın her yerinde farklı biçimlerde savaşlar sürmektedir. İnsanın insanla savaşının sebebi kapitalist devlet iktidarı ve emperyalist hegemonyadır. Sınıflı toplumların tümü; baskı, sömürü yoluyla insanı insana düşman etme zemininin üzerine inşa olmuştur. Savaşı yaratan düzen sadece küçük bir azınlık olan burjuvazinin kendinden kaynaklanan baskıcı ve sömürücü iktidarı üzerinden açıklanamaz.

İktidar ilişkilerinin analizi için Cizre, Sur vb. yerlerde gerçekleştirilen katliamların yürütücüsü Erdoğan hayranı Özel Harekat Polislerinin statüsünü incelememiz yerinde olacaktır. Özel Harekat Polisleri halktan ayrı ve üstün bir konum sahibiyken burjuva iktidarının kölesinden başka bir şey değildir. Faşist AKP’nin iktidarı ve burjuvazinin çıkarları için savaşan Özel Harekat Polislerinin büyük çoğunluğu da yoksul halktan devşirilmiş kölelerdir. Bu kölelerin varlık sebebi “kendi halkına” yönelik yürüttüğü saldırganlıktır. Bu noktada Özel Harekat Polislerinin sadece halka ihanetleri değil kendine ihanet ve kendi köleliğini kendisi tarafından tescillemeleri söz konusudur.

Sınıflı toplumlarda yeni statüler ve konumlar yaratan savaş kaçınılmaz bir olgudur. İnsan kültüründe yaşama ve yaşatmak kültürü esasken, “iktidar kültüründe” savaş ve saldırganlık esastır. Eşitsizlik, adaletsizlik ve tutsaklıktan kaynağını alan, iktidar gücü tarafından dayatılan savaş ortadan kaldırılmadan insanlığın kurtuluşu mümkün değildir. Genel olarak savaşın amacı düşmanı savaşamaz hale getirmek, imha etmektir. Devrimci proletarya özünde savaşa ve dolayısıyla savaşın insanların imha etmeye yönelik bu amacına da karşı çıkar. Dolayısıyla devrimci proletaryanın mücadelesinin temel amaçlarından biri de savaşı ortadan kaldırmaktır. İktidar gücünün topluma dayattığı savaş siyasetiyle işçi sınıfı ve ezilenler hiçbir koşulda uzlaşamaz ve son savaşı (ideolojik özü itibariyle yaşamı savunma ihtiyacıyla) vermeleri zorunludur. Eğer insan yaşamı “yosundan, solucandan” farklı bir şeyse devrimci savaş kaçınılmazdır. Elbette yaşamı savunmaya denk düşen devrimci savaşın zorunlu stratejik hedefi düşman örgütlenmesinin ve savaş güçlerinin tümüyle imha edilmesidir.

Günümüzde yaşamakta olduğumuz gibi savaş bir kez kaçınılmaz olunca haklı ve haksız olarak iki türü ortaya çıkar. Haksız savaşlar iktidar,emperyalizm, sömürgecilik yolunda sürdürülen ve sınıf sömürüsünün sürdürülmesi, cinsiyetçi, ırkçı, şovenist vb. gerici anlayışlar temelinde yürütülen saldırganlıktır. Haklı savaşlar ise bütün bu saldırganlığa karşı eşitlik, özgürlük ve adalet hedefleriyle yürütülen, insanı savunmayı amaçlayan devrimci savaşlardır. Konuyla ilgili olarak saldırganlık ve savunma kavramlarını ezenlerin ve ezilenlerin amaçlarına dönük ideolojik yaklaşımlarını nitelemek için kullanıyoruz. Yoksa devrimci proletarya burjuvazi tarafından kendisine dayatılan tutsaklık statükosunu asla savunmaz. Tersine tutsaklığına ve onu bu duruma düşüren kaynağa karşı”sahip olduğu her şeyi” ortaya koyarak savaşır. Zaten proletaryanın ve ezilen halkların “zincirlerinden başka kaybedecek şeyi yoktur”.

Bir yönüyle faşizm halka “zincirini koru, onu takacak varlığın da kalmayacak” yaklaşımıyla dayatılan olağanüstü bir yönetim biçimidir. Faşist AKP-IŞİD örgütünün, zincirlerini kırmaya çalışan halklara saldırması burjuvazinin çıkarlarından bağımsız politika değildir. Oligarşinin ve emperyalist güçlerin AKP-IŞİD faşizmine biçtiği rol gittikçe dozajı artan bir saldırganıktır ve rollleri de varlık sebepleridir. Bu nedenle gerçekten savaşa karşı olanların savaşın kaynağı olan iktidar gücüne karşı savaşmaları gerekmektedir. Bu gereklilik konusunda net olmamak saldırı altında olan işçi sınıfına, ezilenlere ve halklara imhayı ve tutsaklığı dayatmaktadır.

Devrimci proletarya karşı karşıya olduğu düşmanı doğru analiz ederse ve bu analizden çıkan tespitlerin gereğini yerine getirirse AKP-IŞİD faşizmini ve onu yaratan kaynağı mutlaka yenecektir. Devrimci proletaryanın, ezilenlerin ve halkların birleşik mücadelesi AKP-IŞİD faşizmini yakın tarihte iki sefer şüpheye yer bırakmayacak şekilde bozguna uğratmıştır: Mevzi zaferlerinin birincisi Gezi ayaklanmasının gerçekleştirilmesi ve bir müddet korunabilmesidir. İkincisi ise Rojava genelindeki her cephede IŞİD’in devrimciler tarafından yenilmesidir. Bütün bunlar sadece zafer yürüyüşümüzün başlangıç hamleleridir. Haklı bir devrimci savaşı yürütenlerin, işçi sınıfının, ezilenlerin ve ezilen halkların karşısında topla, tüfekle, parayla ve palavralarla durulamaz. İktidar gücüne karşı özgürlük gücü, zaferi her an yaşayanların devrimci hareketidir. Herkes yaşadığı gibi düşünür, düşündüğü gibi yaşar.

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız