Zeynebiye’den Rojava’ya, Özgürlük Güçlerine Uzanan Yol -Malik Ejder

968

CHNAV-CUgAAPZwW

CHKyuREWQAAbI0e

Ben kendini zulüme, işkenceye karşı feda eden adı güzel, kendi güzel Mahircan’ın annesiyim. Oğlum daha yirmi üçüne tam girmedi, doğum gününü toprak kutlayacak. O kendini 14 masuma, çöllerde şehit düşen masumlarına layık gördü.

O kendini eli kına görmeyen Kasım’a layık gördü. Kendini çöllerde yiğitlerini bekleyen Zeyneb’e borçlu, Ruveyda’ya borçlu bildi, onların tattığı, içtiği güzel şerbeti içti.

Tüm dünya ve Türkiye; benim yavrum da onlar gibi çölde şehit suyu içti, çok gurur duyuyorum çünkü o kendini dünyaya, özel olarak mazluma adadı. Her insana, her anaya babaya, bacıya nasip olmazdı. Oğlumla, yiğidimle gurur duyuyorum.”
Yüksel Arpaçay

Caferi gelenekleriyle büyümüş bir devrimciyi, Zeynebiye’den Rojava’ya hiç tanımadığı halklar için saflarımızda savaşmaya getiren duygu, ait olduğu topluluktan ve emekçi olmasından kaynaklanan ezilmişlik, ötekileştirilmişlik ve bunların sonucunda ortaya çıkan devrimci vicdandır. Bu vicdani sorumluluk, Caferi ve Kürt halklarının kader ve mücadele birlikteliğini, Mahir Arpaçay’da somutlaştırmıştır. Birleşik Özgürlük Güçlerinin ilk şehitlerinden olan Mahir Arpaçay (Tamer Arda), ailesinin verdiği ismi layıkıyla taşımıştır. Mahir Çayan’ın kendini tüm varlığıyla adadığı devrimci savaşı, Mahir de Rojava’ya ezilen halklarla birlikte savaşmaya gelerek bir üst boyuta taşımış ve bu topraklarda yeşerecek bir tohum olmuştur.

Caferi geleneklerinde yer alan adalet, eşitlik, özgürlük bilincinin pratikte Birleşik Özgürlük Güçleri saflarında hayat bulması Mahir Arpaçay’ı Rojava’ya getirdiği gibi, şehit olmasının yarattığı anlam ve hissiyat da aynı toplumun bağrında yetişen başka Özgürlük Savaşçılarının da sınırları ve zulmü aşıp insanlık mücadelesinde yer almalarını sağlamıştır. Devrimci savaş örgütümüz, Özgürlük Gücü; zafer, şehitlere sözümüzdür. Caferi halkları için, faşist AKP’nin terör örgütlenmesi IŞİD’e karşı savaşmak aynı zamanda Emevilerin mirasçısı AKP-IŞİD faşizmine karşı da mücadeleyi büyütmektir. Zalimlerin inancımızı, vicdanımızı ve kültürümüzü tutsaklaştırmasına, yozlaştırmasına karşı tüm ezilen halklar gibi özgürlüğe, eşitliğe ve adalete inanan Caferiler Özgürlük Güçlerine katılmalı, bulundukları alanlarda Özgürlük Güçlerini mutlaka örgütlemelidir.

AKP-IŞİD faşizmine karşı sonuna kadar savaşan Mahir Arpaçay, Kobanê savaşının en çetin geçtiği günlerde, büyük katliamların olduğu, ‘Kobanê düştü düşüyor’ denilen zamanda Rojava topraklarına gitmiştir. Ortadoğu’da Şii, Alevi, Kürt, Ezidi, Türkmen, Araplara ve diğer ezilen halklara karşı saldırılar gerçekleştiren günümüzün Yezid, Şimr ve Muaviye’lerine; IŞİD, El Nusra ve diğer terörist çetelere karşı savaşmaları, Caferilerin politik olarak, Kürt halkıyla kader birliği yapmalarını sağlamıştır. İki ezilen toplum (Caferi-Kürt) arasında kurulan bu köprü böylece yıkılmaz hale gelmiştir. (Bkz:Suriye ve Rojava’da YPG ve Demokratik Suriye Ordusu’nun içinde birçok Şii taburu bulunmaktadır. Rojava devrimi için IŞİD, El Nusra vb. terörist çetelere karşı ortak bir mücadele yürütülmektedir.)

Zulme ve zorbalığa karşı canı pahasına mücadele ede İmam Ali’nin adalet duygusu, İmam Hüseyin’in öleceğini bile bile zulmün üzerine gitmesi, tarihsel olarak devrimci yanları olan bu toplumun içinden böyle devrimci-savaşçı kişiliklerin yetişmesini kaçınılmaz kılmıştır.

”İslam’ın ortaya çıktığı dönemde bedevilerde kabile örgütlenmesi esastı. İslam devleti olarak pratiğe geçen Peygamber Muhammed’in başarılı hareketi bile en güçlü döneminde kabile örgütlenmesinin etkinliğini yok edememiştir. Kabileler arası çelişkiler bugünlere kadar uzanan çok güçlü düşmanlıkları yaratmıştır. Mekke’deki bölge egemenliğini sürdüren kabilelerin birleşik yönetimine karşı, Medine muhalefetinin, Kureyş kabilesinin bir kolundan (Haşimi) oluşan önderlik, (Peygamber Muhammed ve ailesi) altında savaşması mevcut iktidarın artık toplumu yönetemediğini göstermektedir. İslam mücadelesinin doğuşu artık eskisi gibi yönetilmek istemeyen halkın devrimci enerjisiyle mümkün olmuştur. Başlangıç itibariyle ileriye doğru bu toplumsal hamlede eşitlik, adalet ve özgürlük arayışı vardır. Ve arkasında köleler dahil ezilen sınıfların gücünü toplamıştır.” (U.Bayraktaroğlu, Komün Gücü, sf. 42, 2015)

Görüldüğü gibi Şii İslam’ın sınıfsal karakteri adalet, eşitlik ve özgürlüğe dayalı devrimci yönler taşıyorken, egemen Sünni anlayış; para, sömürü ve kölecilik anlaşıyışla temellenmiştir. Şii ve egemen Sünniliğin sınıfsal karakterinin, asırlar öncesinde yaşanan olayların günümüzde de yoğun duygularla anılmasının, olayların salt dini boyutlarla açıklanamaz olduğunu, tarafların sosyal adalet duygusunun çok önemli bir etken olduğunu belirtmek gerekir.

Dinsel, etnik ve kültürel bakımdan egemen Sünni İslama göre farklılık gösteren ve bu farklılığı alt kimliğinin ayrılmaz bir parçası olarak gören Caferi-Şii toplumunun, Peygamber Muhammed’in zamanında başlayıp Kerbela’da devam eden ve günümüze kadar süregelen -egemen Sünni İslam- tarafından ezilmişliği; her türlü demokratik hakkı elinden alınan, her türlü etnik ve kültürel değerleri inkâr edilen o topluma, daha da devrimci bir nitelik katmıştır.

İslam dünyasının adalet timsali olan İmam Ali şu an hayatta olsaydı, bugün Ortadoğu’da ve Kürdistan’da kan emici emperyalist-kapitalist burjuvazinin, sömürü düzeninin devamı için yaptığı katliamlar karşısında; el kadar çocukların başlarının kesildiği, yaşlı ve savunmasız insanların işkencelerle katledildiği, kadınların köleleştirildiği, şiddet ve tecavüze maruz kaldığı bir durumda ne yapardı? Tüm bu yaşananlar karşısında sessiz mi kalırdı yoksa oğlu İmam Hüseyin gibi öleceğini bile bile zulmün üzerine mi giderdi ?

Bizler eminiz ki, bugün Ehl-i Beyt’in gerçek mirasçıları Şiiler, bu durumdan memnun değildir. AKP-IŞİD faşizminin zulmünü gören, bu zihniyetin çıkarttığı savaşlar ve katliamlar sonunda yıkılan aileler, katledilen çocuklar karşısında Şiilerin sessiz kalmadıklarını düşünüyoruz.

IŞİD, emperyalist güçlerin ürünü olarak ortaya çıkan, taşeronluğunu, Vahhabi-selefi inancından olan başta S.Arabistan-Katar’dan alan ve Türkiye’de de AKP ile özdeşleşen, Ortadoğu halklarına karşı katliamcı savaş yürüten bir terör örgütüdür. Faşist AKP iktidarı, işçi sınıfına, sivil insanlara ve ezilen halklara karşı çeşitli saldırılar düzenleyen bu tür çetelere sadece düşünsel ve politik olarak değil, aynı zamanda askeri anlamda da ciddi bir destek vermektedir. Adana’da, Kilis-Antep üzerinden sınır hattını tutan IŞİD ve El Nusra’ya gönderilen MİT TIRlarından askeri mühimmat çıkmasını, Cumhuriyet gazetesi belgelerle daha önceden yayınlamıştı. Olayı açığa çıkaran gazetenin genel yayın yönetmeni Can Dündar’a ”devlet sırrını açığa çıkarma” suçundan soruşturma başlatılması ve bir süreliğine cezaevine gönderilmesi; AKP’nin, IŞİD ve diğer terörist çetelerle ittifakının ortaya çıkmasının en somut örneklerinden sadece birisidir. Erdoğan ve Davutoğlu’nun sürekli tekrar ettikleri ”Sınır hattımızda YPG-PYD’nin olmasını istemiyoruz” sözleri, Türkiye-Suriye hattında da Kürt güçlerinden başka tek alternatif IŞİD ve benzeri çetelerle komşu olmak istemeleri gayet açık bir gerçekliğe işaret etmektedir. Yine Davutoğlu’nun IŞİD’in ortaya çıktığı ve saldırılarını arttırdığı zamanlarda ”IŞİD’e terör örgütü diyemeyiz, bunlar öfkeyle bir araya gelmiş bir topluluktur” demesi, NATO ordusu TSK’nın, Halep ve Azez bölgesinde terörist çetelerle savaşan YPG ve Demokratik Suriye Ordusuna yönelik sürekli saldırıları da yine bunu destekleyen somut örneklerdir.

AKP iktidarı, IŞİD’i Suriye, Rojava, Irak vb. bölgelerde desteklemekle beraber aynı zamanda Türkiye’de de devrimci güçlere, muhalif kesimlere karşı onunla birlik yaparak AKP-IŞİD faşizmine dönüşmüştür. Ankara garında ve Suruç’taki intihar saldırılarıyla da açıkca devrimciler hedef alınmış, yüzlerce kişi AKP-IŞİD faşizmi tarafından katledilmiştir. Burjuva terör örgütü AKP-IŞİD, her geçen gün Kürdistan’daki katliamcı politikasını da devam ettirmekte, ülkenin batısında da demokratik haklarını geri kazanmak isteyen kitlelere zulüm etmektedir. 6-7 Ekim olaylarını hatırlayacak olursak, Kobanê’de yapılmak istenen soykırıma karşı Kürdistan’da yapılan eylemlerde, devlet, illegal örgütlenmesi olan Vahhabi inancından Hüda-Par ve sahte Hizbullah’ı halka karşı kullandığını ve bu olaylar sonucunda ülke genelinde yaklaşık ellinin üzerinde kişinin yaşamını yitirdiğini görürüz. Ülkede yaşanacak olası bir iç savaşta, bu tür ‘illegal’ örgütler AKP’ye muhalif olan bütün azınlıklara, ezilenlere ve proletaryaya karşı kullanılacaktır. AKP’nin bu tür halk düşmanı örgütlenmelerini iyi tanımalı, yaşanacak saldırılar karşısında önlem almalı ve mücadele edilmelidir.

Burjuvazi, sömürücü faaliyetini devam ettirebilmek için zorun her yöntemini ulusal ve uluslararası düzeyde proletaryaya, ezilenlere ve ezilen halklara karşı kullanmaktadır. Burjuva zulmünden dolayı sefalet içinde sürünmek ya da ölmek istemediğini bir şekilde ifade eden herkes iktidarın düşmanı ilan edilerek devlet şiddetinin çeşitli biçimlerine maruz kalmaktadır.” (U.Bayraktaroğlu, Komün Gücü, sf.75)

Burjuvazi (üretim araçlarının özel mülkiyetini ve işçi sınıfını sömürerek elde ettiği sermayeyi elinde tutan, ülkeyi yöneten zengin sınıfı), çıkardığı yeni bir yasayla birlikte işçilerin satılık bir ürünmüş gibi bir şirketten başka bir şirkete satılmasını sağlarken; bu durumu kabul etmeyip yürüyüş ve grevler yapan işçilere; iktidarın zor örgütlenmesi olan polis tarafından müdahele ettirip işkencelerle gözaltılar yaptırması, artık işçi sınıfının anayasal hakkı (!) olan yürüyüş ve grevlerine bile izin vermemektedir. Soma’da katledilen işçileri unutmayalım! Facia yaşandıktan sonra Erdoğan’ın ”Ölüm madencinin kaderidir” sözü, burjuva iktidarı tarafından hem maden sahiplerini aklamış, onları güvence altına almış hem de hayatını kaybeden işçilerin ailelerinin, yakınlarının ve geride kalan işçilerin acı ve isyan duygularını bastırmıştır.

Babasını, amcasını, kardeşini, evladını kaybeden acılı ailelerin yürüyüşlerine, onların yaşadıkları acıya ortak olmak ve bunların sorumlularının yargılanmasını isteyen kitlelere bile saldıran burjuva terör örgütü AKP iktidarının, yalaka müsteşarının katliamı protesto eden işçiyi nasıl tekmelediğini unutmayalım! Bundan birkaç hafta önce Soma davasının bir duruşmasında, katliamcı maden patronlarının avukatlığını yapanlardan birinin, ölen işçi yakınları hakkındaki aşağılayıcı hakaret dolu sözlerini unutmayalım! Devlet, daima patronların tarafındadır. Çıkarttığı yasalar hep patronlar içindir. Patronlara “siz daha da zengin olun” derken, işçilere de “siz işçisiniz işçi kalın, yoksul kalın, hakkınıza düşeni kabul edin” diyor. Kapitalist sömürü sistemi yüzünden her gün bir yerlerde işçiler katlediliyor, insanlar bankalardan kredi almaya mecbur bırakılıyor. Borcunu ödeyemeyen birçok insanın aile düzeni yıkılıyor ve hatta cinnet geçirip intihar ediyor, ailesini katlediyor.

Erdoğan, kendisine ve faşist rejiminin yürüttüğü savaş politikasına yapılan eleştireleri suç kapsamına alırken akademisyen, yazar ve gazetecileri tutuklatıp radyo ve tv kanallarını kapattırmaktadır. Eşit ve özgür bir yaşam sürmek isteyen proletaryaya ve bütün ezilen halklara saldırmakta, cezaevlerinde tutuklu olan öğrenciler ve devrimciler sorgulanmadan infaz edilmektedir. Diktatör AKP iktidarı bugün sadece muhalif olanlara değil, aynı zamanda kendisine muhalif olabilecek, potansiyel ‘tehdit’ oluşturabilecek topluluklara da çeşitli yollardan saldırmakta ve bir mesaj vermektedir. Alevilerin evlerine çarpı atılarak hedef gösterilmesi, Cemevlerine ve Şii camilerine bütçe ayrılmaması ve ibadethane olarak sayılmaması, Şii camilerinin kundaklanması, Erdoğan’ın 2.5 yıl önce katıldığı bir tv programında cemaati kötülerken yine Şiiler hakkında ”Bunlar Şia’dan beter!” diyerek doğrudan inançlara saldırması ve kendi tabanına hedef göstermesi gibi birçok örnek verilebilir.

Geçtiğimiz günlerde meclis başkanının ”dindar bir devlet istiyoruz” açıklaması, AKP-IŞİD faşizminin ülkeyi egemen Sünni İslam’ın şeriat kurallarına göre yönetmek istediğini çok açık bir şekilde göstermektedir. Türkiye halklarının özgür inanç ve vicdana dayalı yaşam tarzlarının yok edilerek dinsel faşizmin kanunlarının (egemen Sünni şeriatın) getirilicek olması demek, Türkiye’de AKP-IŞİD faşizmine boyun eğmeyen herkesin asimile edilecek olması ve faşizmin tekçi ideolojisini halka dayatması demektir. Başka bir deyişle, Sünni olmayan herkesin Sünni kanunlara göre yaşayıp, Sünni kanunlara göre yargılanacak olması demektir. AKP’ye muhalif olan herkes, istedikleri zaman egemen Sünni şeriat kanunlarına göre sorgulanmadan infaz edilecektir. Caferiler ve Aleviler gibi potansiyel muhalif toplumlar AKP-IŞİD faşist terör örgütü tarafından büyük katliamlara uğrayacaktır.

AKP-IŞİD faşizmi kendi benimsediğinden farklı olan tüm inanç, kültür ve halkları yok etmeyi hedeflemektedir. Bu nedenle faşizme karşı savaşmak Caferiler için de kaçınılmaz bir varlık-yokluk mücadelesidir. Tarihte Caferiler diğer ezilen halklar gibi zulme boyun eğmeyeceklerini göstermişlerdir. Bugün de AKP-IŞID faşizmini ezerek örgütlü bir halkın asla yenilmeyeceğini göstereceklerdir. İnandığımız gibi yaşayacağız, yaşamımızı savunacağız ve halklarımıza kalkan elleri kıracağız. Paraya ve iktidara tapanların saraylarını başlarına yıkacağız.

İmam Ali’nin de dediği gibi;

”Haksızlık önünde eğilmeyiniz, çünkü hakkınızla birlikte şerefinizi de kaybedersiniz.”

Malik Ejder
03.05.2016

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız