Marksizm ve modern bilim -1: Doğanın diyalektik kavranışı – Berkay Özbek

797

Marks ve Engels bundan yüz elliden fazla yıl önce diyalektik-materyalist öğretiyi oluştururken dönemin bilimsel gelişmelerinden oldukça etkilenmiş ve faydalanmışlardı. Özellikle Darwin’in evrim teorisini ileri sürmesi ve 1859’da meşhur Türlerin Kökeni kitabını yayınlaması, hücrenin keşfi ve fizikte enerjinin dönüşümüyle ilgili ulaşılan yeni bulgular Marks ve Engels’e ilham veren bilimsel gelişmelerin başında geliyordu. Engels, Doğanın Diyalektiği ve Anti-Dühring eserlerinde dönemin bilimsel gelişmelerini diyalektik yöntemle incelemişti ve bu gelişmelerin diyalektik-materyalist öğretiyle nasıl uyum içinde olduğunu gözler önüne sermişti. Zaten bilimsel sosyalizm dediğimiz şey de bu öğretinin toplum ve tarihe uygulanışından başka bir şey değildir. Yirminci yüzyılda da birçok farklı bilim dalında Marks ve Engels’in öğretisini doğrulayan gelişmeler yaşandı. Bunları birkaç başlık altında, ayrı yazılarda inceleyeceğiz. Bu giriş niteliğindeki yazıda ise, Marksizm ile modern bilim arasındaki ilişkinin ve bilimin geldiği son noktanın genel bir çerçevesi çizilecek ve ana hatlarıyla diyalektik-materyalist öğreti tanıtılacaktır.

Din ile bilim arasındaki savaşın tarihi antik dünyaya kadar uzanır. İnsanoğlunun kendisini cehalet ve batıl inançlardan kurtarma yolundaki bu savaşında birçok şehit de verilmiştir. On dördüncü yüzyılda başlayan Rönesans, 1789 Fransız Devrimi ve son ikiyüz yılda bilimde gerçekleşen muazzam ilerlemeler bu savaştan bilimin (aklın) galip çıkmasını sağlamıştı. Ancak günümüzde kapitalist sistemin tarihsel sınırlarına ulaşmasıyla birlikte, toplumda yaşanan bunalım ve çürümeyle din kaybettiği mevzileri teker teker geri kazanmaya başlamıştır. Bu durum, günümüz kapitalist toplumunun hemen her kesiminde karşımıza çıkan akıldışı ve mistik fikirlere dönük eğilimde gözle görülür hale geliyor. Bu eğilime karşı mücadele eden bilimadamlarından olan Paul Kurtz şöyle diyor: “Eğer bilgi verirsek insanların (anormal savları) reddedeceklerini sandık. Sorun bizim sandığımızdan çok daha ağır çıktı.” Toplumlar çıkmazlara geldiğinde bu tarz eğilimler tarihin her döneminde artmıştır. Alternatif bir dünya umudunun kalmadığını düşünen yığınlar gerçek dünyaya sırtlarını dönmeye başlarlar.

Peki toplumun bu hale gelmesinde bilim insanlarının hiç kabahati yok mu? Bu noktada bilimin sorumluluğunu Alan Woods, Marksist Felsefe ve Modern Bilim adlı kitabında şöyle açıklıyor: “Teorileri eğitimli insanların çoğunluğu için bile giderek anlaşılmaz hale geldikçe, bilimsel topluluğun sahip olduğu saygınlık da o oranda arttı. Bununla birlikte bilimciler de, tıpkı bizim gibi aynı dünyada yaşayan sıradan ölümlülerdi. Bu halleriyle alındığında, kimi kez söz konusu olan çok muazzam maddi çıkarlar bir yana, hakim fikirlerden, felsefelerden, politikadan ve önyargılardan etkilenebilmektedir. Uzun zamandır bilimcilerin -özellikle teorik fizikçilerin- zımni olarak, sıradan insanlığın üzerinde duran ve evrenin sıradan ölümlülere yasaklanmış sırlarına vakıf özel türden insanlar oldukları varsayılıyordu. Bu 20. yüzyıl miti, dünyanın uzaylı yabancılarca her daim yok edilme tehdidi altında olduğunu anlatan eski bilimkurgu filmlerince enikonu yayıldı (gerçekte insanlığın geleceğine yönelik tehdit çok daha yakın bir kaynaktan gelir ya, bu başka bir hikâyedir). Her seferinde son anda beyaz ceketli bir adam çıkagelir, kara tahtaya karmaşık bir denklem yazar ve problem birdenbire çözülür” (Alan Woods ve Ted Grant, Aklın İsyanı: Marksist Felsefe ve Modern Bilim s.19).

Bilim dünyasında son zamanlarda özellikle kuantum fiziğinin ve Einstein’ın Görelilik Teorisi‘nin öznel-idealist yorumlarından temel alan mistik çıkarımlar çok popüler oldu. İşi madde diye bir şey yoktur, her şey görelidir, hiçbir şey bilemeyiz ve hatta gerçek görelidire kadar götüren bu yaklaşımlar kriz içerisindeki toplumsal yapıda malesef hatrı sayılır bir karşılık buluyor. Secret vb. kitaplar ve What the Bleep Do We Know? benzeri filmler bu çürümenin somut örnekleridir.

Diyalektik-materyalist öğretinin doğa anlayışı
Bütün felsefe tarihi iki ana kampa bölünmüş gibidir; materyalistler ve idealistler. Modern bilimdeki akıldışı sapmaların çoğunluğu teorilerin öznel-idealist yorumlarından kaynaklanır. İdealizm, evrenin özünün düşünce (idea) olduğunu, maddenin yalnızca düşüncenin bir yansıması olduğunu ve maddenin düşünceden bağımsız var olamayacağını savunur. Başka bir deyişle idealizm maddi dünyanın, fiziksel dünya var olmadan önce var olan İdeanın bir yansıması olduğu görüşünden hareket eder. Materyalizm ise evrenin özünün madde olduğunu, madde olmaksızın düşüncenin var olamaycağını ve maddenin düşünceden bağımsız birşekilde var olduğunu savunur. Marksizmin materyalizm anlayışı diyalektiktir. Mekanik materyalizm anlayışı ile karıştırılmamalıdır. Bu önemlidir çünkü materyalizme saldırmak için genelde sanki tek materyalizm oymuş gibi mekanikçi materyalizmin ilkeleri eleştirilir. Mekanikçiler doğanın bir makine gibi değişmez ve sonsuz döngüsel bir yapıya sahip olduğunu, yalıtık sistemlerin mümkün olduğunu söylerken, diyalektik materyalizm ise her şeyin zorunlu ve karşılıklı bağlarla birbirine bağlı ve sürekli değişim halinde olduğunu, yalıtık sistemlerin mümkün olmadığını savunur. Gene mekanik doğa anlayışı hareketi maddeye dışardan aktarılan bir şey olarak algılarken, diyalektik materyalizm hareketi maddenin varoluş tarzı olarak tanımlar.

Maddenin varoluş tarzı, onun doğasından gelen niteliği olarak tasavvur edilen en genel anlamda hareket, basit yer değiştirmeden düşünmeye kadar evrende gerçekleşen tüm değişim ve süreçleri kavrar. Hareketin doğasının incelenmesi için, elbette bu hareketin en aşağı, en basit biçimlerinden başlamak ve bunları daha yüksek ve karmaşık biçimleri açıklamadan önce kavramayı öğrenmek zorunludur (Engels, Doğanın Diyalektiği).

Diyalektik materyalizme göre madde enerjinin muazzam yoğun biçimde lokalize olmasından başka bir şey değildir. Yine de enerji kelimesi, Engels’in düşüncesine göre bütünüyle yeterli değildi. Onun itirazı şuydu: “Bu da yine, «enerjiyi» adeta maddeye dışsal bir şey olarak, ona ithal edilen bir şey olarak göstermektedir. Ama her durumda «kuvvet» ifadesine tercih edilmelidir.” Gerçek ilişki, madde ve enerjinin bir ve aynı şey olduğunu gösteren, Einstein’ın madde ve enerjinin denkliği teorisiyle (E=m.c2) ortaya konulmuştur.

Diyalektik yöntemi, 3 temel ilkesi çerçevesinde kavramak gerekir;
1) Niceliğin niteliğe dönüşmesi ve tersi yasası;
2) Karşıtların birliği ve karşılıklı iç içe geçmesi yasası, ve
3) Yadsımanın yadsınması yasası.

Nicelik ve nitelik
Doğada ve toplumda her şey evrensel bir değişim ve sürekli bir gelişme halindedir. Gerçeği görünüşlerinden birine indirmek, süreci sürecin bir anı olarak görmek diyalektiğe aykırıdır. Değişimler bir yerde gelip “nitel” olur. Böylesi bir değişim küçük nicel değişikliklerle hazırlanır. Toplumda bir nitel değişiklik olan devrim, zorunlu bir evrimin ürünüdür. Evrime inanmamak ne kadar diyalektiğe aykırı ise devrime inanmamak da öyledir. Nitel bir değişime yol açmak için güçsüz olan tek tek küçük değişiklikler, belirli bir noktada tam da bunu yaparlar. Bu, niceliğin niteliğe dönüştüğünü gösteren çelişkidir. Niceliğin niteliğe dönüşmesinin doğada sayısız örneği mevcuttur:

Kum tepesi
Kum taneleri küçük bir pirami
t oluşturana kadar, bir süre için yalnızca üst üste yığılırlar. Bu noktaya bir kez ulaşıldığında, ilâve her tane, ya yığının üstünde bir oturma yeri buluyor ya da diğer tanelerin bir çığ biçiminde düşmesine sebebiyet verecek şekilde yığının bir yanına doğru dengesini yitiriyor. Diğer tanelerin nasıl denge bulduğuna bağlı olarak, çığ çok küçük bir çığ da olabilir, kendisiyle beraber çok sayıda taneyi sürükleyen yıkıcı bir çığ da olabilir. Kum yığını bu kritik noktaya ulaştığında, tek bir tane bile tüm çevresini dramatik bir biçimde etkilemeye muktedir hale gelir. Görünüşte önemsiz olan bu örnek, depremlerden evrime, borsa krizlerinden savaşlara, geniş bir uygulama alanıyla birlikte mükemmel bir “kaos kıyısı modeli” sunar (Alan Woods ve Ted Grant, Marksist Felsefe ve Modern Bilim).

Hal değişimleri
Suyun kaynaması da niceliğin niteliğe dönüşümüne güzel bir örnektir. Sıcaklık kaynama noktasına yaklaşsa da, ısıdaki artış su moleküllerinin derhal birbirlerinden kopup ayrılmalarına sebep olmaz. Kaynama noktasına erişene kadar su hacmini korur ve moleküller arasındaki çekim ve hava basıncı nedeniyle su olarak kalır. Ne var ki, sıcaklık arttıkça moleküllerin hareket enerjileri artar. Atomlar arasındaki boşluk, çekim kuvvetinin molekülleri bir arada tutmakta yetersiz kaldığı noktaya kadar kademeli olarak artar. Tam 100°C’de, ısıdaki herhangi bir artış, moleküllerin buhar oluşturarak birbirlerinden kopmalarına sebep olur. Nicelik niteliğe dönüşmüş olur. Buharlaşma her sıcaklıkta olur ancak kaynama buharlaşmanın en hızlı olduğu andır ve saf bir sıvı kaynama noktası denilen sıcaklığın üstünde sıvı halde bulunamaz.

Tersten bakıldığında ise su 100°C’den 0°C’ye soğutulurken, kademeli olarak pelte ve jel kıvamından geçip, sonra katı hale varmaz. Isı çekildikçe, atomların hareketi, 0°C’de moleküllerin belirli bir kalıba -buz- hapsolduğu kritik noktaya ulaşıncaya kadar kademe kademe yavaşlar. Katı ile sıvı arasındaki fark herkes tarafından kolayca anlaşılır. Su, yıkama ve susuzluğu giderme gibi belirli amaçlar için kullanılabilirken buz kullanılamaz. Gene moleküllerin niceliğindeki değişimler nitel bir sıçrama yapmış ve su artık tamamen farklı özellikler sergileyen buza dönüşmüştür.

Periyodik tablo
Lise kimya derslerinde öğretilen ve Rus kimyacı Mendeleyev tarafından oluşturulan periyodik tablo da yine niceliğin niteliğe dönüşümünün örneklerini içerir. Elementlerin kimyasal özellikleri atom ağırlıklarının periyodik bir fonksiyonudur. Yani elementlerin niteliği atom ağırlıkları (nicelikleri) tarafından belirlenir. Mendeleyev periyodik tabloyu ilk oluşturduğunda tabloda boşluklar olduğunu fark etti ve bu boşluklarda keşfedilmesi gereken elementler olduğunu ileri sürdü. Hatta bu bilinmeyen elementlerden birisinin kimyasal özelliklerini tarif etti. Alüminyumun yanında yer alması nedeniyle bu elementi eka-alüminyum olarak adlandırdı ve yaklaşık atom ağırlığını açıkladı. Birkaç yıl sonra bu element keşfedildi (galyum) ve Mendeleyev’in öngörüleri yalnızca küçük sapmalarla doğru çıktı. Aynı şekilde Mendeleyev’in öngördüğü diğer elementlerde bulundu; Ekaslikon-Germanyum, Ekaboron-Skandiyum, Ekamanganez-Teknesyum. Gerçekten bu öngörülerin ufak sapmalarla doğru çıkması gerçekten çok çarpıcıdır.

Kimyadan bir örnek daha vererek nicelik ve nitelik kısmına son verelim. Aristo’nun temellerini attığı biçimsel mantığın indirgemeci yaklaşımı, bir bütünün sadece onu oluşturan parçaların toplamından ibaret olduğunu ileri sürer. Bir dönem bilimciler bu biçimsel mantığın sonucu olarak bileşiklerin, kendilerini oluşturan elementlerin özelliklerini aynen taşıdıklarına ve bileşiği oluşturan elementlerin de kendi özelliklerini kaybetmediklerini savundular. Ancak bileşiklerin birçok özellikleri bu şekilde veya ağırlıklarıyla (nicelikleriyle) belirlenemiyordu. Gerçekte, bileşiklerin kimyasal özelliklerinin çoğu kendilerini oluşturan elementlerin özelliklerinden ciddi ölçüde farklılaşmaktadır. Yani bütünün kendisiyle parçalar arasındaki diyalektik ilişkidir esas olan. Bu diyalektik ilişki birey ve toplum arasında da geçerlidir. Her birey, kendi fiziksel ve çevresel gelişiminin bir ürünüdür. Yine de bireylerin karmaşık etkileşimlerinin toplamı, ki toplumu oluşturur, nitel olarak farklıdır. Bu durumların her birinde bütün, parçaların toplamından büyüktür ve farklı yasalara uyar.

Karşıtların birliği ve karşılıklı iç içe geçişi
Değişime götüren çelişmelerin mücadelesidir. Bu çelişmeler içseldir, yeniliğe yol açar ve bir bütünün içinde başka çelişmelerle bir arada bulunur. Kapitalist toplumda burjuvazi ile proletaryanın çelişmesi ve burjuvazinin kendi içerisindeki çelişmeleri gibi. Aynı zamanda her şey kendi karşıtlarına dönüşür. Negatif yüklü elektronlar pozitif yüklü pozitronlara dönüşürler. Bir protonla birleşen elektron, beklenebileceği gibi yok olmaz, nötr yüklü yeni bir parçacık olan nötronu üretir. Her parçacığın bir anti-parçacığa sahip olması (elektron ve pozitron, proton ve anti-proton, vb.) örneğinde olduğu gibi,karşıtlık olgusu fizikte mevcuttur. Ancak bunlar pozitif ve negatif elektrik yükleri dışında tamamen özdeş taneciklerdir.

Karşıt eğilimler, uzun süre boyunca rahatsız bir denge durumunda varolabilirler, ta ki bir değişiklik, hatta en küçüğünden bir nicel değişiklik, dengeyi yıkana ve nitel bir dönüşüme yol açabilen kritik bir durumu doğurana kadar.Bu durum kaos biliminde kaos eşiği olarak tanımlanırken Leninizmde devrimci durum olarak tanımlanır. İşte tarihte büyük insan dediğimiz kimseler bu kaos eşiği noktasında devreye girerler. Nicel değişimlerin birikimi sonucunda eşiğe gelindiğinde nitel bir değişime sıçrama yapma noktasında kritik bir rol oynarlar.

Bu yasayı da gene bilimdeki karşılığına bir örnek vererek sonlandıralım: İnsanların mutlak ve değişmez karşıtlar olarak gördüğü bazı şeyler vardır. Örneğin, aşırı bağdaşmazlık kavramını anlatmak istediğimizde “karşıt kutuplar” terimini kullanırız: kuzey ve güney mutlak olarak sabitlenmiş ve karşıt olgular olarak görülürler. Gemiciler bin yıldan fazladır kaderlerini, onlara bilinmeyen denizlerde kılavuzluk eden ve her zaman kuzey kutbu denen esrarlı şeyi gösteren pusulaya teslim etmektedirler. Oysa daha yakından bir analiz, kuzey kutbunun ne sabit ne de kararlı olduğunu göstermektedir. Dünya, kendi merkezinde, yer eksenine paralel olarak uzanan adeta dev bir mıknatıs varmışçasına güçlü bir manyetik alanla (jeosantrik bir eksen dipolü) sarılmıştır. Bu, dünyanın merkezinin esasen demirden oluşan metalik bileşimiyle ilişkilidir. Güneş sisteminin oluşumundan bu yana geçen 4,6 milyar yılda, dünyadaki kayalar defalarca oluştular ve yeniden oluştular. Ve sadece kayalar değil, her şey. Ayrıntılı ölçümler ve araştırmalar manyetik kutupların konumunun, şüpheye yer bırakmayacak şekilde sürekli olarak kaydığını artık kanıtlamış bulunmaktadır. Şu anda, kutuplar çok yavaş hareket etmektedirler: milyon yılda 0,3 derece. Bu olgu, dünyanın içinde, atmosferde ve güneşin manyetik alanında gerçekleşen karmaşık süreçlerin bir yansımasıdır. Kayma o kadar küçüktür ki, yüzyıllar boyunca tespit edilemeden kalmıştır. Ne var ki, görünürde algılanamayacak bu değişim süreci bile, ani ve göze batan bir sıçramaya yol açmaktadır: kuzey güney olmakta ve güney de kuzey olmaktadır. Kutupların yerindeki değişmeye, bizzat manyetik alanın gücündeki dalgalanmalar eşlik etmektedir. Manyetik alanın zayıflamasıyla karakterize olan bu tedrici
süreç, ani bir sıçramayla zirveye ulaşır. Kutuplar kelimenin tam anlamıyla karşıtına dönüşerek yer değiştirirler. Bundan sonra, alan toparlanmaya başlar ve yeniden güç kazanır (Alan Woods ve Ted Grant, Marksist Felsefe ve Modern Bilim).

Yadsımanın yadsınması
Yadsıma aynı anda hem yadsımak hem de muhafaza etmek anlamına gelir. Bu konuda meşhur tohum örneği verilir. Aynı tohum eğer kendi haline bırakılırsa ve şartlar da elverişliyse filizlenir. Böylece o, bir tohum olarak kendisini yadsımıştır ve bir bitki olmaya doğru gelişmektedir, daha sonraki bir aşamada yeni tohumlar vererek ölecektir. İlk bakışta bu durum mekanik materyalist anlayışa uygun olarak bir başlangıç noktasına dönüş gibi görünebilir. Ancak aynı kalıtsal özelliklere sahip tohumlar çeşitlenerek kuşaktan kuşağa yeni türler oluştururlar. Bahçıvanlar bazı ırkların seçici döllemeyle yapay olarak üretilebileceğini de bilirler. Bu durum köpek üreticiliğinde de mevcuttur. Örneğin doberman cinsi köpekler yapay seleksiyon yoluyla birçok ırktan köpeğin çaprazlanmasıyla Louis Dobermann tarafından üretilmişlerdir. İşte bu Darwin’e, tüm doğada kendiliğinden gerçekleşen ve tüm bitki ve hayvanların gelişimini anlamada anahtar olan doğal seleksiyon süreci için önemli bir ipucu vermiştir.

Aynı şey elektron bir protonla birleştiği zaman da geçerlidir. Elektron kaybolur ve protonun enerji düzeyinde ve yükünde bir sıçrama olur. Proton öncekiyle aynı protondur, ama yeni bir enerji düzeyinde ve yüktedir. O şimdi elektriksel olarak nötrdür ve bir nötron olmuştur. Diyalektik olarak söylersek, aynı anda hem yadsınmış hem de korunmuştur. Ortadan kaybolmuştur ama yok olmamıştır. Yeni bir parçacığa girmiş ve kendisini bir enerji ve yük değişimi olarak ifade etmiştir.

Aslında diyalektik yöntemin temelleri antik-Yunanda mevcuttur. Uzun bir süre unutulduktan sonra Hegel tarafından hatırlanmış ve Mantık Bilimi eseriyle geliştirilmiş, Marks ve Engels ile en son seviyesine ulaşmış ve materyalist bir temele oturtulmuştur. Antik-Yunanlılar özellikle tartışma diyalektiğini çok iyi biliyorlardı. Düzgün yürüyen bir tartışmada, bir fikir ileri sürülür (Tez) ve onu yadsıyan karşıt görüşle karşılanır (Antitez). En sonunda, ilgili konuyu tüm bakış açılarından araştıran ve tüm gizli çelişkileri açığa çıkaran kapsamlı bir tartışma sürecinden geçerek bir sonuca (Sentez) varırız. Bir fikir birliğine varabiliriz ya da varamayız ama tam da tartışma süreci sayesinde bilgimizi ve kavrayışımızı derinleştirmiş ve tüm tartışmayı farklı bir düzeye yükseltmiş oluruz. Örnek vermek gerekirse:

Simyacılar bir elementi diğerine dönüştürmenin mümkün olduğu önermesinden yola çıktılar. Yüzyıllar boyunca, baz metali (kurşun) altına çevirmelerini sağlayacağına inandıkları “filozof taşını” keşfetmeye çalıştılar. O zamanın fiili teknik düzeyi düşünüldüğünde simyacılar imkânsızın peşinde koşuyorlardı. Sonunda elementleri dönüştürmenin imkânsız olduğu sonucuna vardılar. 1919’da İngiliz bilimci Rutherford, azot çekirdeklerinin alfa parçacıklarıyla bombardımanını içeren bir deney yaptı. Bu, atom çekirdeğinin ilk kez yarılmasına yol açtı. Rutherford böyle yapmakla, bir elementi (azot) başka bir elemente (oksijen) dönüştürmeyi başardı. Simyacıların yüzyıllık arayışları çözülmüştü ama onların hiçbir şekilde önceden göremeyeceği bir tarzda.

Şimdi bu sürece daha yakından bakalım. Tezle başlıyoruz: a) elementlerin dönüştürülmesi; bu daha sonra kendi antiteziyle yadsınmaktadır, b) elementlerin dönüştürülmesinin olanaksızlığı; bu da, sırası geldiğinde ikinci bir yadsımayla tersine çevrilir, c) elementlerin dönüştürülmesi. Burada üç şeye dikkat etmeliyiz. İlkin, her yadsıma kesin bir ilerleme, gerçekte ileri doğru nitel bir sıçrama demektir. İkinci olarak, birbirinin ardı sıra gelen her ilerleme, hem önceki aşamayı yadsır, ona karşı tepki verir, öte yandan da onda yararlı ve gerekli olan her şeyi muhafaza eder. Nihayet, son aşama -yadsımanın yadsınması- hiçbir şekilde başlangıç fikrine bir geri dönüşü değil (burada simya), eski biçimlerin nitel olarak daha yüksek bir düzeyde yeniden ortaya çıkmasını ifade eder (Alan Woods ve Ted Grant,Marksist Felsefe ve Modern Bilim).

Bilim ve felsefe arasındaki diyalektik ilişki
Yazının son bölümünde Marksizm ile modern bilim arasındaki ve genel olarak bilim ile felsefe arasındaki ilişkiyi incelerken düşülmemesi gereken hataları vurgulama gereği hissettim.

Marks ve Engels dönemlerinin bilimsel gelişmelerinden beslenmişlerdi. Marks’ın yaşamının son dönemlerini matematik alanında da incelemeler yaparak geçirdiği, Engels’in uzun yıllar boyunca bilimsel gelişmeleri yakından takip ettiği biliniyor. Ancak onlar bilimi felsefeye tabi kılmaya çalışmamışlardır. Felsefenin bilimden beslendiği gibi bilim de felsefeden beslenebilir. Ancak nihai olan bilimsel bilgidir.

Alan Woods, pek çok alıntı yaptığım Marksist Felsefe ve Modern Bilim kitabında Stephen Hawking ve daha birçok bilim insanını bilimi, deney-gözlemden kopararak salt spekülasyon ve mistikifasyona dayandırdıkları gerekçesiyle sert birşekilde eleştiriyor. Bu durumundan kurtulmak için teorik fiziğin felsefeyi temel alması gerektiğini savunuyor. Woods’un eleştirilerinde ciddi haklılık payı bulunmakla birlikte, bu noktada bilimi felsefeye tabi kılmamaya özen göstermek hayati önem taşıyor. Yani diğer bir adı düşünce bilimi olan felsefeden haraket ederek, maddi dünyanın işleyiş yasalarını keşfetmeye çalışan bir bilim dalının çerçevesini çizmeye çalışırsak (bilim ve felsefe arasında diyalektik bir ilişki doğal olmasına karşın) idealizmin sularına yelken açmaya başlarız.

Bir bilimsel teori diyalektik materyalizmle (veya herhangi bir dünya görüşü ile) çelişebilir. Yapılması gereken Engels ve Marks’ın her zaman yaptıkları gibi dünya görüşümüzü (diyalektiğin bir gereği olarak) bilimsel gelişmeler ışığında geliştirmektir. Bu tabii ki bilimsel teorilerin mistik yorumlarına karşı mücadele etmemek anlamına gelmez.

Diğer sık düşülen bir hata da doğanın veya toplumun işleyiş yasalarını keşfetmek isterken sürecin veya olayın karmaşık, çok değişkenli yapısını yeterince hesaba katmayarak şablonculuğun ağına düşmektir. Evet doğanın ve toplumların öngörüyü mümkün kılan birtakım işleyiş yasaları vardır. Fakat aslında “yasalar” dediğimiz şeyler modellemelerdir ve hiçbir model kusursuz değildir. Her model birgün kendisini de kapsayacak yeni bir modelleme tarafından yadsınacaktır.

Örneğin, bu yazıda verdiğimiz suyun kaynaması örneğinde aslında daha birçok bahsi geçmeyen değişken mevcuttur. Buhar basıncı, açık hava basıncı, rakım ve hatta sıvının saflığı. Üstelik bu değişkenler birbirileriyle de etkileşim halindedir. Gerçek hayatta bir suyun içerisine en ufak bir toz zerresi düşse dahi o artık saf bir madde değildir. Su deniz seviyesinden yükseklere çıkıldıkça 100°C’den daha düşük sıcaklıklarda kaynar, saflığı azaldıkça 100°C’den daha yüksek sıcaklıklarda kaynar. Tabii diğer değişkenlerin sabit olduğunu varsayarsak!

Görüldüğü gibi çok basit görünen bir süreç dahi gerçekte karmaşık bir değişkenler yumağı barındırıyor olabilir. Gerçeğe en çok yaklaşan modellemeyi yapabilmenin anahtarı ise indirgemeciliğe düşmeden, bütünün parçaların toplamından ibaret olmadığını unutmadan mümkün olduğu kadar fazla değişkeni hesaba katmaktır. Zira gerçekte mekanik determinizmin iddia
ettiği gibi yalıtık olaylar yoktur.

Son tahlilde bu ve benzeri çalışmaların amacı Marksizm’in bilimden üstün olduğunu, bilimsel gelişmelerin önünde gittiğini ispatlamak olmamalıdır. Amaç, bir yandan Marksist öğretinin doğadaki karşılıklarını inceleyerek Marksizm’i daha iyi kavramak ve güzelliklerini bir kez daha keşfetmek, bir yandan da yeni bilimsel gelişmeler ışığında ufkumuzu genişletmek olmalıdır. Bundan kazanan Marksizm olacaktır. Yoksa kimse merak etmesin; kapitalizmin çürümüşlüğünü, burjuvazinin sömürüsünü hiçbir bilimsel teori aklayamaz!

Kaynaklar:
Alan Woods & Ted Grant, Aklın İsyanı: Marksist Felsefe ve Modern Bilim
F.Engels, Doğanın Diyalektiği
F.Engels, Anti-Dühring
David Bohm, Causality and Chance in Modern Physics

Berkay Özbek
berkayozbek@hotmail.com

Kaynak: sendika.org

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız