Gezi’den Devrimci Harekete Bakmak – Ekrem Demirci

711

TDH kendi mücadele deneyiminden yeterince ders çıkarmıyor. Kendisini, tarihinden süzdükleri üzerinden geliştiremiyor. Kendi deneyimlerinden öğrenmeyen ancak başkalarının taklitçisi olur. Özgücü gelişmez, özgüven kazanamaz.

Zor bir döneme girdiğimiz konusunda herkes anlaşıyor. Bölgede, Türkiye ve Kürdistan’daki gelişmelerin gidişi gösteriyor ki tahayyüllerimizi aşan daha sert, daha kanlı, kesin bir hesaplaşma sürecine giriyoruz. Bu süreçte emekçi yığınlar ve kendi devrimci güç ve birikimlerimizden başka bir güvencemiz yok. Bu zor koşullarda ne yapacaksak, bu cılız halimizle biz yapacağız. Bizim yerimize üzerimize yürüyen katliamcı sürülerle kimse savaşmayacak. Emekçi halkımızın ve işçi sınıfımızın da kendi gücü ve mücadelesi dışında güvenebileceği ne içerde ne dışarda başka bir güç yok. Tarihsel sorumluluğumuzu yerine getirebilmek, devrim iddiasıyla bu hesaplaşmaya girebilmek için yakın tarihimize, milyonların katıldığı Gezi Ayaklanmasına ve devrimci örgütlerin bu ayaklanma içinde oynadıkları role bakacak, belirli sonuçlar çıkarmaya çalışacağız.

Gezi’de bütün toplumsal sınıflar, zümreler, örgütlü veya örgütsüz kesimlerden tek tek bireylere kadar milyonlar bu arenaya çıktı. Bunlar, kendince siyasal roller oynadı, deneyler kazandı ve dersler çıkardı. Gezi çok boyutlu, karmaşık güç ve ilişkileriyle farklı politik kesimleri barındırıyordu. Sınıfsal olarak daha geniş bir yelpazeye sahipti. Gezi’ye hem bu yönleriyle hem de yaratıcı yıkıcılığının devreye girdiği bir ayaklanma girişimi, bir iktidar kapışması olarak bakmak gerekiyordu. Gezi bir muharebeydi. Bu muharebede devlet ve AKP iktidarı bir tarafta, halk kitleleri ve devrimciler bir tarafta cepheleşti ve amansız bir savaşa tutuştular. Gezi muharebesi sınıflar savaşının çıtasını çok yükseltti. Zaten çok sert seyreden siyasal sürece, milyonların da ben varım diyerek soyunması, egemenler açısından ciddi bir tehdit durumu oluşturdu. Devrimciler ve sosyalistler ise bunu değerlendirmek bir yana akıllarına dahi getirmediler.

Gezi sürecinde ve sonrasında yapılan değerlendirmelerde daha çok akademik bir bakış egemendi. Akademiyi küçümsemiyoruz; ancak siyasal sorunlara yalnızca akdemik merakla yaklaşma ve pratik görevleri boğuntuya getirme, uzun dönemdir devrimci harekete sızmış bir virüs. Oysa dersimiz devrimdi ve devrimci bir savaş sözkonusuydu. O halde hayati önemde olan, süreci salt yorumlamak değil, işçi sınıfı ve emekçileri devrimci bir kalkışmaya hazırlayacak şekilde konumlanmaktı. Yani praksis! Bizim Gezi’ye baktığımızda göremeyip eleştirdiğimiz tam da budur. Gezi’den Türkiye’nin bugününe, Türkiye ve bölgede şiddetlenen savaş, bu savaşın geleceği ve gidişatı üzerine taş gibi, elle tutulur, somut sonuçları ve dersleri çıkaranlar egemenler oldu. Gezi’nin bu boyutunu es geçen ve naif hülyalarla avunan ve hala avunmaya devam edenler ise devrimciler oldu. Hala da sol, Gezi güzellemelerine devam ediyor.

İsteyen çuvallar dolusu kitaplara, makaleler boyutunda yazılan Gezi güzellemelerine tekrar bakabilir. Ancak buralarda Gezi’nin anda ve sonrasında süren sıcak savaş açısından örgütlere, sınıfa ve kitlelere yüklediği görevlere ilişkin ciddi değerlendirmeler bulamaz. Bu yanıyla, karşı karşıya gelen güçler, düşman cephesi ve halk güçleri açısından, ciddi olarak sonuç çıkaran ve hazırlık yapan bir bakış göremeyiz. Şimdi asıl sorgulamamız gereken, bizim bu yönlere ne kadar girebildiğimizdir.

Gezi sonrası nefes nefese bir süreç yaşandı. Siyasal faaliyet savaş boyutuna yükseldi. Peki, biz bugünlerde yaşadıklarımızı öngörebildik mi? Tahmin dahi edilemedi. Sözde, Gezi direnişini herkes çok önemsiyor, herkes “Gezi’den çok şey öğrendik” diyordu. Ancak bu pratik karşılığı olmayan bir züğürt tesellisinden başka birşey değil. Buna ilişkin gelecek çıkarsaması yapan analizlere ise hiç rastlamadık. En fazla örgütler, bu büyük potansiyeli nasıl arkalarına takacağını araştırmış, bunun için kendini “çapulcu”, “Gezi partisi” vb. ilan ederek kitleleri kandırma yolları aramıştır. Bunların bir getirisinin olduğunu sanmıyorum. Gezi’den mücadeleye, mücadeleyi bir üst düzeye sıçratmayı düşünen bir arayış göremiyoruz. Gezi’ye bakarak bugün yaşananları gören veya tahmin yürüten bir bakış yoktur. Halk güçleri cephesinden Gezi ve sonrasında neler gelişebileceği, bunun bir sınıf savaşı, iktidar kavgası olduğu, iktidar kavgasında her ciddi adımdan sonra başka ve daha büyük hamlelerin geleceği ve bunlarla ilgili nasıl bir hazırlığın yürütülmesi gerektiği yönünde tek söz bile edilmez. Bugüne gelişi, Gezi’ye bakarak kendi sınıfı ve iktidarı için doğru kavrayan Tayyip ve devlettir.

Herkes Gezi’nin Tayyip iktidarını tehdit ettiğini, Tayyip ve AKP’nin çok korktuğunu yazdı. Ama korkan bir iktidarın karşı hamlelerini hiç düşünmedi. Tayyip bütün bunları değerlendirdi. Gerici devlet ve iktidar güçlerinin temsilcisi olarak, yüzyılların sınıf ve egemen bilinciyle, önlem almazsa yalnız iktidarının değil düzenin temellerini de sarsan bir kitlesel muhalefet dalgası karşısında kalabileceğini gördü. Bütün bunları tüm gücüyle sert ve acımasız bir savaş olarak ele alıp savaşını da öyle yürüttü. Türkiye’de bugün gelen sert politik ortamın temelinde bu gelişmeler ve bu bilinç yatıyor. Tayyip başından itibaren Gezi’yi doğrudan düşman kavramıyla karşıladı. Bunun dışardan kaynaklanan bir saldırı olduğu ve Gezicilerin dış düşmanların aleti olduğu propagandasını inatla devam ettirdi. Ve kendi yüzde ellisini düşmana karşı açık savaşa davet etti. Çok ciddiye aldı, kendi cephesini ve siyasetini Gezi tehdidine göre yeniden düzenledi ve ittifaklarını yeniledi. Bir daha tekrarını yaşamamak için stratejik bir saldırı başlattı.

Buna rağmen Gezi’den AKP iktidarı da, Tayyip Erdoğan’ın kendisi de ağır yaralı çıkmıştır. Gezi isyanıyla kitleler Tayyip’e ağır bir darbe indirdi ve üzerine düşeni fazlasıyla yaptı. Yaralanan canavarı imha etmek, kitleleri aşan bir öncü devrimci bilinç, örgüt ve eylem işiydi; bu kitlelerden beklenemezdi. Tamamıyla olay budur ve bundan sonrası da TDH’nin ciddi ve ölümcül hayalciliği, Tayyip’in ise gerçekçiliğidir. Ağır yaralanan Tayyip Gezi’yi doğru okuyarak ve doğru anlayarak yaralarını tamir edip iktidarı için güç devşireceği yollara yönelmiştir. Sınıflar savaşında her ciddi kapışma büyük bir derstir. Hele Gezi gibi devasa boyutlardaki kitlesel isyanlar sınıflar savaşında son derece hayati, paha biçilmez dersler ve deneyler bırakır; tabii öğrenmek isteyene… Devrimci hareket az, Tayyip çok iyi öğrenmiştir.

Peki, bizim cephe Gezi’yi nasıl ele aldı? Karnaval, eğlence, mizah, komün, çiçek yetiştirme, bostan ekme… En çok bunlar öne çıkarıldı. Yanlış demeyeceğimiz, bir Avrupa ülkesinde olsa küçük burjuva hoşluklar olarak itiraz etmeyeceğimiz bütün bunlar Gezi’nin bir başka boyutudur. Gezi ile açığa çıkan dev potansiyel ileri götürülemediği gibi kendiliğinden vardığı merhaleden bile geriye düşürüldü. Tabi ki, tartıştığımız yönüyle, karşı-devrim üzerinde yaratacağı etkiler hiç akla getirilmedi. Marks’ın çok bilinen “Devrim her adımda karşı devrimi kışkırtır” sözü gerekli gereksiz sık sık alıntılanır. Ama, tam üzerinde düşünülmesi gerekilen anda hatırlanmadı bile. Bu, uzun dönemdir düşük profilde sürdürülen devrimciliğin sınıf ve iktidar savaşı bilincinden çok uzaklara düştüğünün de resmidir. Daha acısı, devrimci hareketin devrim lafından değil ama devrim fikrinden tümüyle koptuğudur. Biz, Gezi sürecinin esas anlarını ve buralarda, kendi tavrımız da dahil, TDH’nin vermiş olduğu refleksi önümüzdeki sert mücadele dönemini karşılayabilecek dersler çıkarmak için değerlendireceğiz.

Gezi’nin ileri gidemezse geri basacağı kesindi ve bunu herkes dillendiriyordu. Bu tespitten yola çıkarak bir kesim hemen meydanın terkedilmesini önerdi. Bir kesimse meydanda sonuna kadar direnilmesi gerektiğini. Bu tavırların ilki uzlaşmacı ve pasifist, ikincisi ise taktiksiz ve eksikti. Ayaklanma başlamışsa aynı noktada duramaz; ya sonuna kadar gider ya da ezilir. Gezi’den ne çıkardı? Gezi nereye varırdı? Bir devrime sıçrayabilir miydi? Gezi’nin sınırlılıkları vardı kuşkusuz. Ama Gezi olabildiği kadar, gidebildiği kadar, kendi sınırlarına bile varamadı. Gezi’nin sınırlarını yasallıklar ve yasalcı kafalar belirledi. Taksim Dayanışması denilen, ne olduğu bilinmeyen ve hiçbir iradesi olmayan, gölgesinden bile korkan bu şekilsiz topluluk, bu büyük kalkışmanın kaderini belirledi. Tüm devrim iddiasındaki hareketler de bu yasalcı, şekilsiz topluluğa teslim oldu veya onları aşamadı.

Gezi günlerinde, polisin saldırıp Taksim’i ve diğer kent meydanlarını yeniden işgalinden sonra, devletin faşist saldırganlığı azgınlaştıkça kitlelerin direnci ve kararlılığı bilendi. Kitleler kendilerini korumak için, giderek şiddet yöntemlerini de kullanarak savunmaya geçti. Bu gelişmeler bile uyarıcı olmadı ve yeni bir taktik düşünülemedi. Bir ay boyunca kendi kendini tekrar eden eylemler ve taktiksizlik sonucu kitle hareketi sürekli devlet şiddetiyle ezilerek yavaş yavaş sönmeye yüz tuttu. Devrim iddiasındaki tüm devrimci örgütler bu taktiksiz, iradesiz, çaresiz duruma müdahale bile edemedi. Edemedi, çünkü kimsenin bir adım bile ileri atabileceği ne bir perspektifi ne de mecali vardı.

Taksim Dayanışması’nı eleştirmek devrimci hareketin sorumluluklarını, geriliğini ve kararsızlığını ortadan kaldırmaz. Burası düşündürücüdür ve iyi anlaşılmalıdır. Niye taktiksiz kaldık? Niye Taksim Dayanışması’nın günü kurtarma manevralarından öte bir tavır geliştiremedik?

Ortalama sol akıl Taksim Dayanışması’na teslim oldu; Taksim Dayanışması onu temsil etti. Devrimcilik burdan sonra başlıyordu. Biz açıktır ki, devrimci bir özne olarak, yer yer homurdanarak, tek başımıza güç yetiremeyeceğimizi hesaplayarak bu geriliğin eleştirici bir parçası olduk. Halbuki güç yetirememek ve benzeri tüm gerekçeler bir irade kırılmasının, bir başka yeterince devrimci olamayışın göstergesidir. Devrimler tarihinde hiçbir büyük kalkışmaya devrimciler hazır, yeter güçle girmediler ve buna rağmen devrimci olmayı hak ettiler, tarihe devrimci izler bıraktılar. Tarih bütün devrimcileri çeşitli biçimlerde, fırsatlar sunarak sınar. Bu anlar önemlidir; ya devrimci olunur ya olunmaz. Gezi’de TDH devrimci olamamıştır. Düzenin kurallarını, sınırlarını zorlayan kitle bilincinin ötesini gerçekleştirememiştir. Kitlelerin bir adım ilerisi değil, bir adım gerisinde kalmıştır. Taksim’i fetheden kitlelerdir; örgütler arkadan gelmiştir ve kitlelerin gittiği, aştığı sınırlarda dolanmıştır. Bu sınırları zorlayanlar oldu, ama genel eğilim aşmayı düşünmedi bile.

Gezi’yi düzene teslim eden devrimcilerdir. Gezi, olabilecek en kötü ve beceriksiz biçimde Tayyip için bir fırsata dönüştürüldü. Tayyip’in daha sonraki halk düşmanı, karşı-devrimci faşist saldırıları için antreman vazifesi gördü. Bu sonuçta bizim de payımız vardır ve bunu açık yüreklilikle teslim ediyoruz. Kitleler düzene karşı isyana kalkışırsa -sınıflar mücadelesinin kanunudur- geri basan ezilir. Başka bir biçimde söylersek, isyan ve ayaklanmayla oyun oynanmaz. İsyan başlamışsa sonu düşünülmez; kitleler ayağa kalktıktan sonra sonu düşünülürse isyan karşı-devrimi besler. Bu devrimlerin kanunudur. Bütün bunları ayaklanma üzerine yazılarında Engels enfes biçimde çok daha geniş ele alıp anlatır ve herkes de bu makalelerden haberdardır.

Komünar devrimciliğin öncelleri Gezi’de önde oldu. Bu bizim övünç kaynağımızdır. Burjuvazi ve sol liberaller bizim bu yarım yamalak devrimci çıkışımızı bile, küçük düşürmek için elinden geleni yaptı. Burjuva basınıyla aynı ağzı kullanarak bizim üzerimizden düzen içi uzlaşmacılıklarını, pısırıklıklarını kendilerince ciddi ve sorumlu devrimcilik olarak piyasaya sürdüler. Burjuva faşist medya bizi provokasyoncu ve terörist olarak lanse etti. Kabulümüzdür; düzenin bütün suçlamaları bizim için onurdur. Ama ne yazıkki yeterli derecede provokasyon yapamadık. O büyük ve öfkeli kitleyi, bu kirli ve kanlı sistemin can alıcı yerlerine vuran bir atılıma dönüştüremedik. Bu, işçi sınıfımıza, emekçi halkımıza ve devrimcilere umutla bakan kitlelere karşı öz eleştirimizdir. Gezi’de, gaz, cop, linç, kurşunlanma ve ölümlere rağmen, bu kanlı diktaya kafa tutmak için haftalarca sokakları teslim etmeyen kitlelere karşı devrimcilik iddialarımıza uygun davranamadık.

Gezi’yi, Taksim’den ve Taksim’de yapılanlarla yetinmeden eylem ve alan olarak daha ileri hedeflere taşımaktan, AKP diktasını ve düzeni zorlayacak hedeflere yükseltmekten, devrimciliğimizin buna mecbur olduğundan hiç şüphe etmedik. Bu doğrultuda Gezi’de bulunan devrimci hareketin tüm bileşenlerine, Taksim’de savunmayla yetinmenin yenilgiyle sonuçlanacağını, mutlaka devrimci ataklar denenmesi gerektiğini ve belirlediğimiz hedeflere Gezi kitlesinden katabildiklerimizle Taksim dışında da saldırıya geçilmesini önerdik. Bütün katılanlar uzaylılara bakar gibi baktılar; hatta akıl sağlığımızdan şüphe edenler bile oldu. Burada başkalarını değil, asıl olarak herşeye rağmen bu eleştirdiğimiz geri ortama teslim olmaktan dolayı kendimizi eleştiriyoruz. Niye daha ileri gidemediğimizi, yeterince devrimci ve cüretli olamadığımızı kendimize soruyoruz. Evet, kitleler hazır değildi. Zaten kendiliğinden kitle hareketinin sınırları da tarihsel deneylerle bellidir. Kitle hareketlerinden öncünün görevleri ve yapması gerekenleri bekleyenler hem öncülük sorununu hem sınıf savaşı denilen şeyi hiç anlamamıştır. Kendiliğinden kitle hareketleri öncünün görevlerini yapsalardı, öncülük ve örgütlülük diye bir görev olmazdı. Hiçbir gerçek devrimci ayaklanma, hazır kitlelerle başlamamıştır. Kimin, neye hazır olup olmadığı fiili olarak pratiğe girmeden görülemez. Duvarları yıkmaya girişmeden önce duvarın çürüklüğü ve sağlamlığı görülemeyeceği gibi, bizim ve kitlelerin de neye, ne kadar hazır olup olmadığı önceden görülemez. Devrimci girişimler hiçbir zaman önceden noter tastikli başarı garantisiyle yola çıkmamıştır. Öncü, devrim anına hep gücü ve hazırlığı eksik, zayıf ve yetersiz yakalanacak. Hiçbir devrimci kalkışma başlamadan önce, başaracağı garantisi gibi bir lükse sahip olmamıştır.

Biz daha çok kendi hatalarımızla ilgiliyiz ve asıl devrimci kamuoyuyla ve kadrolarımızla bunları tartışmak istiyoruz. Bir övünme payı çıkarmaktan çok, kendimize, Gezi’deki tavırımıza, hata ve eksiklerimize ilişkin değerlendirme yapmak için Gezi’deki pratiğimiz üzerinde duracağız. Yaptıklarımızdan çok yapamadıklarımıza, pratik ve perspektif olarak Gezi içinden bakacağız.

Gezi’nin gelişiminde, çeşitli aşamalarında, belirli bir rolümüz oldu ve bunu yazmakta bir beis görmüyoruz. Ama “Gezi’yi biz başlattık, damga vurduk, Gezi Partisiyiz” vb. hafiflikler bizden uzaktır. Gezi bizi de TDH’nin bütününü de aşan bambaşka bir olaydır. Gezi nasıl başladı? Polis Taksim Meydanı’ndan nasıl kovuldu veya kaçmak zorunda kaldı? Bu sorular önemlidir.

Polis oradan gönüllüce ve kendi isteğiyle gitmedi. Devrimci bir inisiyatifle, kitlenin destek vermesiyle ve zorla kovalandı. Biz oradaydık. Biz orada, o gün, polis kadar polisten önce önümüze çıkan solcu zabıtalarla uğraştık . Bunu bilen biliyor. Polisi alandan tümüyle söküp atmak için saldırıya geçtiğimizde polisten önce kendisine gönüllü idareci rolünü benimsemiş bir yığın eğilim çıktı. Hepsini yarıp geçmek için çeşitli ikna (!) yöntemleri kullanmak zorunda kaldık. Polisle en son aramıza, şimdi adı KP olan, eski adıyla TKP kitlesi çıktı. Bildiğimiz anlamda yolumuzu kestiler ve polise kalkan oldular. Bu ve benzeri tavırlarla daha önce de sık sık karşılaşmıştık. Bunlar, her benzer olayda ortaya çıkar ve kendilerine ortama nizamat verme görevini atfederler. Düzenin dağıldığı yerde, daha ileriye gidilmeden ve kontrolden çıkmadan olayları düzen (!) içinde tutmak için çırpınırlar. Gezi’de de bu böyle oldu. Durumdan vazife çıkaran bu sol zabıtalar, daha ileri geçemeyeceğimizi söylediler. Barikatı kendisine sol, hatta komünist kimliğini yakıştıranlarla çatışarak aşmak zorunda kaldık; tıpkı polis topluluğuyla olduğu gibi. Bu olaylar yaşanmış gerçeklerdir ve Gezi’ye aittir, bilinmelidir.

Azgın devlet kuvvetleri ile Taksim’de onlarca kez karşı karşıya gelindi. Devrimciler olarak her inisiyatif koyduğumuzda kitleler bizden çok daha kararlı bir biçimde öne atıldı, kavgaya girdi ve ezici güçleriyle sonucu belirlediler. Adeta küçük bir fünyenin büyük bir patlamayı yaratması toplumsal olarak Türkiye’nin her yerinde yaşandı. Her kritik anda, örgütlü veya örgütsüz, kim bir kaç kişi ile bir inisiyatif geliştirdi ise hemen binlerin katıldığı, önünde durulamaz bir kitle kuvveti devreye girdi ve önüne çıkan güvenlik kuvvetlerini tarumar etti. Biz birçok benzeri gelişme yaşadık. Başka devrimci güçler de benzeri durumlarla karşılaşmıştır. Bu örnekler bizim için çok önemlidir. Çok açık yaşadık ve gördük ki, sol ve örgütlü kesimler inisiyatif koysalar da, hepsi kitle dinamiğini büyütmek ve düzen sınırları dışına çekmek doğrultusunda olmadı. Elbette böyleleri var. Malesef biz daha çok tersi yönde, yukarıda verdiğimiz örnekteki gibi, polise kalkan olanlarla ve sol adına düzenleyici zabıtalıklarla karşılaştık. Polis tümden çekilip alan halkın kontrolüne geçtiği zaman, her türlü saldırıya karşı ciddi güvenlik tedbirleri için harekete geçtiğimizde de sol zabıtalarla karşı karşıya geldik.

Açıkça yazmakta bir sakınca görmüyoruz. Bu büyük kitle kalkışmasını beklemiyorduk. İlk şaşkınlığımızı çabuk aştık ve çok yönlü hazırlıklar yaptık. Devrimi ve kitleleri değişik alanlara ve daha ileri mevzilere çekmek için hazırlandık. Başka hazırlıklar da yaptık. Olduğumuz her yerde saldırılara en sert karşılığı verdik. Tomaları devirdik, polis araçlarını ateşe verdik. Silahlandık, olduğu kadarıyla devletle silahlı çatışmaya hazırlandık ve ilk ateşi onların açmasını bekledik. Devletin ve faşizmin saldırısını beklemeden ona, uygun nokta ve hedeflerden saldırmak için hazırlıklar yaptık. Evet, bunu meşru, en meşru, hakkımız olarak görüyoruz. Binlerce kişiyle o zaman sürmekte olan Hava Yolları işçilerinin haklı grevini desteklemeye gitmeyi düşündük ve hava limanını işgal etmeye hazırlandık. Çatışmayı alan ve boyut olarak daha değişik biçimlerde yaymak için benzeri önerileri 14 diğer devrimci örgüte teklif ettik; ne açık reddettiler ne de kabul ettiler. Açık karşı çıkanlar da oldu. En büyük hatayı bu noktada işledik ve bu eylem kararlarını yalnız başımıza gerçekleştirecek kararlılıkta olamadık.

Bütün bunlar bizim belirli bir düzeyde, devrimci bir bilinç ve hazırlığımızın olduğunu gösteriyor. Ama aynı zamanda bizim yeterince kararlı olmadığımızı, cüretli davranmadığımızı da gösteriyor. Devrimci ataklar başkalarına bağlanamaz, başkalarının kararına bırakılamaz. Doğru ve gerekli anda her şey göze alınır, devrimciler öne atılır ve bedelini de ödemekten çekinmez. Öncülük de böyle bir durumdur. Öne çıkmaya karar verdik ama yeterli cüreti gösteremedik. Yeterince, gereğince devrimci olamadık! Taksim ve tüm Türkiye şehirlerine yayılan, sayıları milyonları aşan kitleleri bir büyük devrimci kalkışmaya, devrime çağırmaya cüret edemedik. Yeterli gücümüz yoktu ve biz nereye bakacağımızı bilmiyor, asıl kaynağı görmüyorduk. Sokakları kendiliğinden zaptetmiş milyonlara güvenmemiz gerektiğini hatırlayamadık. Halbuki Gezi süresince kitleler, ileri atılmak gereken her durumda, kararlı bir devrimci atak gördüklerinde tereddütsüz takip ettiler. Kitlesiz, kitle inisiyatifini tanımayan devrimciliğimiz, Gezi’ye ve dev kitle inisiyatifine kendi güçsüzlüğü üzerinden baktı. Gezi kitlesi Türkiye’deki demokratik devrim potansiyelinin büyüklüğünü gösterdi. Gezi’deki en büyük ve haykıran gerçek budur. Gezi Türkiye’nin dev boyutlardaki demokratik devrim potansiyelinin cisimleşmiş halidir. Gezi milyonların, ben devrim istiyorum haykırışıdır. Bu büyük çağrı devrimciler tarafından görülememiş, çığlık duyulmamış ve gereği yapılmamıştır. Tarih, öncü iddiasındakilerin bu tarz cesaretsizliklerini hep mahkum etmiştir. Tarih, kitle inisiyatifine güvenmeyen devrimci öznenin hiçbir başarısına tanık değildir. Zayıfken güç haline gelen tüm devrimci özneler böylesi dönemlerde öne çıkmaya cüret ederek, bedel ödemeyi göze alarak, öncülüğe kalkışıp, devrime yürüyerek güçlenmiştir. Tarih, bu kalkışmaların çoğunun ezildiğine ve kanla bastırıldığına tanıktır; ama bu cüreti gösteremeyen hiçbir devrimci öznenin güç kazandığına, devrim yaptığına tanık değildir.

Tarihsel olarak devrimler nesnel koşulların olgunlaştığı, toplumsal sorunların çözümsüz kaldığı, kaosun ve çatışmaların büyüdüğü ortamlarda olgunlaşıyor. Aynı ortamlar ve süreç bu sorunları çözebilecek güçleri de tarih sahnesine çıkarıyor. Daha doğru bir ifadeyle, çözüm kuvvetlerini tarih sahnesine çıkmaya zorluyor, koşullarını olgunlaştırıyor. Hiçbir şey düz çizgide gelişmiyor. Nesnel ortamın olgunlaştığı kriz ve çıkışsızlığın büyüdüğü koşullarda devrimci siyaset hayati önem kazanıyor. Hiçbir devrim nesnel ortamla öznel ortamın birebir çakıştığı koşullarda gelişmemiştir. Bütün devrimlere, devrim partileri hazırlıksız ve çok geriden yakalanmıştır. İşte, devrim ve devrimcilik tüm bu ters koşullara rağmen devrimci iradeyle, azınlığın aktif ve iradi müdahalesiyle, öncü siyasal inisiyatif ile öznel geriliği aşmıştır. Öznellik eksikliği, öncü örgütün siyasal, örgütsel, askeri vb. tüm alanlarda devrimci koşullara hazır olmaması veya bütün bu başlıklarda çok zayıf olmasıdır. Ve bu geriliğin giderilmesi hep sıçramalı devrimci ataklarla aşılmıştır. Tarihin ironisidir. Genellikle hazırlıklı, nesnel ve öznel koşulları oluşmuş beklenilen devrimler gerçekleşmemiş; hiç düşünülmeyen ve beklenmedik anda devrimler kendiliğinden patlak vermiş ve devrimci öncüyle buluştuğu koşullarda devrime ve zafere ulaşılmıştır. Marks ve Engels bir dönem Avrupa devrimini beklerler, ama gerçekleşmez. Ekim Devrimi’nden hemen sonra Lenin uzun süre olgunlaşmış, Almanya’da patlayıp bütün Avrupa’ya yayılacak ve Rus devriminin imdadına yetişecek Alman devrimini bekler ama gerçekleşmez.

Kendiliğinden bir isyan olan Gezi, devrimci öncünün hazır olduğu koşullarda devrimci bir ayaklanmaya, devrim hamlesine dönüşebilirdi. Bizim iddiamız, 80 ilin sokaklarına akın eden kitleler buna hazırdı. Hazır olmayan ve böylesi bir görevin farkında dahi olmayan ise devrimcilerdi. Gezi’de yaşanan somut olaylar bu söylediklerimizi kanıtlıyor. Hiçbir örgütün aklına gelmeyen hedefleri kitleler kendiliğinden belirleyip saldırıya geçti. Üsküdar gibi bir yerde binlerce kişi toplanıp Kısıklı’daki Tayyip’in evine doğru “Teslim Ol Tayyip” sloganlarıyla saldırıya geçti. Aynı biçimde Kızılay’da toplanan kitle kendiliğinden aynı sloganla Tayyip’in Ankara’daki ikametgahına doğru yürüyüşe geçti. İstanbul’daki en sert çatışmalar Dolmabahçe’de yaşandı. Azgın polis şiddetine rağmen kitleler bir hafta boyunca yılmadan Dolmabahçe’ ye saldırdı. Dolmabahçe’ye saldırı, hiçbir örgütün dahil olmadığı, kitlelerin kendi cüreti ile olmuştur.

Daha önce yazdık; tekrarında bir sakınca görmüyoruz. Hiçbir devrim önceden noter senediyle ve zafer garantisiyle başlamamıştır. Başarısız ve ezilmiş devrimler, başarılı ve iktidar olan denemelerden daha fazladır. Ezilmesi ve başarıya ulaşamaması, bu büyük toplumsal başkaldırıları devrim olmaktan çıkarmaz. Komün bunun en şanlı örneğidir. Lenin, 1905 Devrimi olmasa 1917’nin gerçekleşemeyeceğini söyler. Muzaffer Çin Devriminin önderi Mao’nun mealen, ezilenlerin savaşında yenilgi ve zafer ilişkisi üzerine söylediği “yenil, gene yenil, tekrar yenil” deyişi hatırlanmalıdır. Marks, “İşte (…) tam burada atlamalısın” der. Bunlar unutulmuş sözlerdir, ama unutulmuş olmaları geçersizleştiği anlamına gelmiyor. Gezi için tekrar ve net olarak söylüyoruz; biz cesur ve kararlı olabilseydik, devrime cesaret edebilseydik, ayaklanma büyük bir devrim deneyimine dönüşebilirdi. Belki çok ileri gidemez, belki de ezilebilirdi. Ama şimdiki durumdan daha geri bir noktada olmayacağımız da kesindir; bu, Türkiye sınıf mücadelesi tarihine yüksek devrim dersleri bırakırdı.

Gezi Ayaklanması da bir kez daha, TDH’nin geleneksel politik ufkunun sınırlarını net olarak gösterdi. Bu topraklarda sessizlik istisna, değişik biçimlerde itiraz ve muhaliflik daimdir. İtiraz ve daha ileri giderek sert eylemlilikler hep olmuştur, ama hep bir sınırda durmuştur. Bu toplumsal bir bilinç hali olsa gerek, devrimci hareket tarihine de aynı anlayış sinmiştir. En azından 1960’lardan günümüze örgütlenme, devrimci bilinç, propoganda ve devrim fikri istikametinde büyük küçük, dalgalar halinde, kesintisiz en zor koşullarda dahi sürmüştür. Sürmüştür, ama hep bir sınır olmuştur. O sınır bir kez ’71 devrimciliği tarafından çiğnenmiştir. Sonrasındaki bütün hareketler, Kürt isyanı hariç, bir sınırda durmuştur. 1980 yılında Türkiye ve Kürdistan’ın her köşesinde kıran kırana şiddet içeren, silah kullanılan ve binlerce, on binlerce militanın katıldığı çatışmalar sürüyordu. Bu kavgayı sürdüren örgütler toplamda milyonla ifade edilebilecek bir kitleyi arkasından sürüklüyor ve her tarafta “Tek yol devrim”, “Yaşasın halk savaşının zaferi” sloganlarından geçilmiyordu. 11 Eylül akşamı böyle bir Türkiye ve devrimci güçler vardı. 12 Eylül’de ise bambaşka bir Türkiye ile karşı karşıyaydık. Ve bir kez daha bir sınıra varılmıştı; devrimcilik sınavdaydı, o sınır geçilmeli ve tüm silahlı militan güçler devletin ezici kuvvetinin karşısına dikilmeliydi. Bu adım atılamadı. Bugüne gelen iç ve dış tasfiye sürecine böyle girildi. Gezi de bu kuralın içindedir. Sınır çizgisi, devletin ve sistemin tahammül sınırları kadardır. Sınırlar zorlanmıştır ama sınırda kalınmıştır.

Bugün Türkiye’de, Gezi’de harekete geçmiş ve koşullar oluştuğunda her an harekete geçebilecek milyonlar var! Bu isyandan geriye kalan, altı kalın çizgilerle çizilmesi gereken gerçek bir tablodur. Tekraren, milyonlarla ifade edilen bir kitle, devlete, AKP’ye ve Tayyip’e karşı onun kendini en güçlü sandığı anda isyana kalkışmıştır. Bu milyonlar AKP’den bir daha geri dönmemezcesine kopmuştur. Ana gövde olarak devlete karşı da harekete geçmekten kaçınmamıştır. Devlete karşıtlığı, tam bir kopuş söz konusu olmasa da, isyan günlerinde artmıştır. Aradan geçen üç yılda, bu kitlenin AKP ve Tayyip nefreti ve nefret edenlerin kitlesi tartışmasız büyümüştür. Tayyip-devlet bütünleşmesi arttığı oranda, bu milyonların devletle kopuşu da büyümüştür. Özet olarak, bugün bombalar ve savaş naraları arasında görülmeyen budur. Tayyip ve devletle dövüşmeye, ölümüne dövüşmeye bir yol açılırsa katılacak milyonlar vardır. Hayal görmüyoruz, bu bir gerçekliktir. Tersini savunanlar, bir biçimde Gezi kitlesinin AKPlileştiğini kanıtlaması gerekir. Kitle, Gezi günlerindeki gibi sokaklarda değil ve bir daha sokağa ne zaman, nasıl çıkar bilemeyiz. Ama bu kitle buharlaşıp atmosferde kaybolmadı elbette. Herşey olabilir ama Tayyipçi olmadılar. Bu kitle, örgütsüz ve öncüsüz olduğu gibi öfke ve çaresizlik sarmalında kahroluyor. Söylediğimiz açıktır; önderlik edilebilirse devrimci ortam hızla hazırlanabilir.

Kolay ve kendiliğinden bir işten söz etmiyoruz. Zor ve acil devrimci görevlerimizi tartışıyoruz. Devrimciler hazır olabilirse, öncülük gerçekleşebilirse devrim yapmak için Gezi kitlesi sonrasında daha da büyümüş olarak yeterlidir, hatta fazladır bile. Hiçbir devrim milyonların katılımıyla başlamaz. Kürt devrimi şimdi milyonları ayakta tutuyor; oysa başlarken bir avuçtu. Burada sorun, devrimcilerin devrim yapmakta kararsız olmasıdır. Bunun bir çaresi de yok.

Bu gerçeği bir tek devrimciler göremiyor. Tayyip çok iyi görüyor ve gördüğü için bütün gücüyle saldırıyor, hiçbir kural tanımadan savaşı büyütüyor. Tayyip Gezi’den korktu ve bugün bir anlamda Kürtlerle çözüm sürecini sona erdirmesinin veya bir anda sonlandırmasının bir boyutunda da Türkiye tarafını kaybetme korkusu yatıyor. Tayyip, çözüm sürecine rağmen, başkanlık dahil, hedefleri doğrultusunda Kürtlerden destek alamayacağını görünce Türkiye tarafında güç toplamak için Kürtlere amansız bir savaş açmıştır. Bu savaşla istediğinden ve beklediğinden daha fazlasını bulmuştur. Bu savaş Tayyip’in de T.C. devletinin de boyunu fazlasıyla aşmıştır. Bunun çok ağır sonuçları olacaktır. Ama artık Tayyip’te, T.C. de bu savaşı kaybetmiştir. Bunun fiili olarak görünür olması, Türkiye devriminin devreye girmesiyle mümkündür. Geç kaldığımız her an, düzen kendisini yenileyerek, kayıplara rağmen diktatörlüğünü pekiştirmek için savaşacaktır.

İçlerinde devrimci örgüt sözcülerinin de olduğu geniş bir kesim Türkiye’nin adım adım bir iç savaşa sürüklendiğini yazıyor. Şimdiye kadar okuduklarımızın hepsi bunu önlemek için çare öneriyorlar. Hiç kimse başlamış bir iç savaşta kendi devrimci rolünün farkında değil. Sık sık şöyle şeyler okuyoruz: “İç savaşı önlemek için kararlı, bütünlüklü bir siyasi strateji ve siyasi liderlik gerekiyor.” Kusura bakmasınlar ama, bu söylediklerinde strateji bir yana siyaset yok; liderlik bir yana körlük ve cahillik var. Tarihen cehalet var. İç savaşlar kolayca birileri istediğinde çıkmaz, ama toplumsal olarak olgunlaşmış iç savaşları ise hiç bir güç durduramaz. Devrimcilerin iç savaş koşullarıyla ilgili deney ve dersleri zengindir. Tarih toplumsal ve psikolojik koşulları oluşmuş iç savaşı durdurmaya çalışan muhaliflerin faşizme isteyerek veya istemeyerek yardımcı olduğunu gösteriyor. İç savaşlar olacaksa olur. Birileri başlatmak istediğinde başlamadığı gibi birileri durdurmak için hangi çabayı gösterirse göstersin durmaz. Bu koşulları kavrayamayan sosyalist siyasetçi, derimci iç savaşta rakiplerine alan açar. Sadece halkın cephesini zayıflatmış, faşizmin işini kolaylaştırmış olur. Devrimcilerin görevi iç savaşları önleme beyhudeliğine kalkmak değil, kendisini ve halk yığınlarını en iyi biçimde bu acımasız koşullara hazırlamaktır. Hazırlamayan, kendisini faşizmin insafına terk etmek gafletinde bulunur. Faşizmin ise insafı yoktur. Tarih böylesi hazin ve deşhetli tecrübelerle doludur. Bugün Türkiye bu girdaba tam boy girmiştir. Bu kan deryasını önlemenin tek yolu, buna hazırlanan güçleri ve bu ortamı yaratan sistemi yaptıklarına pişman etmek için hazırlanmaktır; faşist sürüleri düzenleriyle birlikte yerle bir etmek, yıkmak için hazırlanmak ve harekete geçmektir. Sorunu bu temelde kavramayan her türlü siyaset, faşizmin ve gericiliğin işini kolaylaştırır. Yangını söndürelim, büyütmeyelim vb. itidal tavsiye edenler, siyaseten gafildir ve faşizme benzin taşıma vazifesi görürler.

Her taraftan ülke kaosa sürükleniyor hayıflanmaları duyuluyor. Kaossa kaos! Kaos, kavram olarak batı dillerinde yalnızca negatif ve çıkışsızlığı ifade ediyor. Doğu dillerinde ise çok daha karmaşık diyalektik bir bütünlük içinde çifte anlam taşıyor. Bizdeki “Karanlığın en koyu zamanı şafağın en yaklaştığı zamandır” deyişine benziyor. Kaos, aynı zamanda büyük karmaşadan yeni bir düzene sıçramanın temeli olarak anlaşılıyor. Bu bir hesaplaşma, sonuna kadar gidecek bir hesaplaşma dönemi olarak kavranmalıdır. Bu dönemler küçüğün büyüyeceği, devrimci sıçramalara açık dönemlerdir. Birileri bizi hayal kurmakla suçlayabilir. “Öncü savaşçı, maceracılar” , “suni dengeci, sol sapmalar” diyebilir, bunlara aldırmıyoruz. Biz de onları 40 yıl daha aynı bataklıkta debelenmekte özgür bırakırız. Yeter ki bizim paçamızdan düşsünler. Bugün kendimize her zamankinden daha fazla güvenmek zorundayız. Bu katil sürüleriyle, faşizme doğru kanımıza susamış güçlerle savaşmaktan başka çaremiz yok. Savaş zamanı savaşta tereddüt edilemez. Savaşta tereddüt edenler, uzlaşmayı ümit ediyor olabilirler. Bu en büyük yanılgıdır. Faşizmle uzlaşılmaz, faşizm teslim olanın üzerine daha fazla gider. İşçi sınıfı ve emekçi halkımız da bu gerçekliği görmek zorundadır. Onlara da kravatlı cihatçı-Türkçü faşist ittifakına karşı mücadele etmek zorunda oldukları kavratılmalıdır. Bu konuda tereddüt ölüm demektir, tereddüt eden kaybeder. Her tarafta karamsarlık çığlıkları yükseliyor. Bunlar çaresizliğin ve zavallılığın dilidir. Çaresiz değiliz, zavallı hiç değiliz, daha önemlisi zayıf da değiliz. Milyonlarca ve milyonlarca işçi, emekçi, kadın, genç, aydın faşizme karşıdır ve faşizme karşı dövüşmeye adaydır.

Devrimci hareket tek tek örgütler olarak zayıf, potansiyel ve moral olarak çok güçlüdür. Bu Gezi’de de görüldü. Çok kısa sürede Gezi’ye çıkan milyonlar devrimci hareketin rotası üzerinde saflaştı veya çevresinde durdu. En hazin olan burasıdır; kitleler devrimci hareketin rotasına girdi ama devrimci hareketin rotası dar bir muhalif çizginin sınırlarını aşamadı, stratejik hedefi yoktu. Biz stratejik olarak bir bakışa sahiptik. Ancak en büyük hatamız bu büyük kitleye ve onun dev, diri ve devrimci gerçeğine güvenememiş olmamızdır. Biz Gezi kitlelerinin, sokakları zapteden milyonların devrimciliğine ve devrime doğru ayağa kalkabileceğine inanmadık. Kitlelerin gücüyle değil kendi zayıf örgütlülüğümüz ve gücümüze baktık. Genel kanı Gezi’den devrim çıkar iddiasında değildir. Herkes böyle bir iddiamız yok diyor, ama niye yok? Gezi’den devrim çıkar veya çıkmaz üzerine fal açmak abesle iştigaldir. Ancak tarihsel deneylere bakarak şu soruları sorabiliriz; hangi devrim örgütlerin gücüyle yapılmış? Büyük Şubat Devrimi ve büyük 1905 Ayaklanması partinin veya partilerin kararıyla başlamadı. Devrim dediğimiz olaylar, dünyada devrim tabiriyle anılan ama iktidar olamayan ayaklanmalar nasıl oldu? Denize atlanılabilirdi, çünkü yüzmek başka türlü öğrenilmiyor. Biz devrimci olamadık. Biz devrimi düşünmedik bile. Bu bizim açımızdan temel bir sorundu. Kitleler devrimciydi ve devrim istiyordu. Bizim teorimizde devrimin kitlelerin eseri olacağını söylüyor ve buna inanıyordu. Kitlelere güven esastı, devrim kitlelerin eseri olacaktı. Kitlelerin devrimci enerjisine inanmayanlar devrimci olamazdı. Bütün bunlar doğruysa ve bütün bunlar varsa… Herkes Gezi güzellemelerinde daha fazlasını yazıyor. Devrime kalkışmayan devrim planları yapmayan, bunu aklından dahi geçirmeyen, olay anında geçirmediği gibi az çok hadi denize atlamanın zamanıdır diyenlere maceracı, hatta kaçık nazarıyla bakanlar dönüp bir daha kendilerine baksınlar. Hala daha, Gezi konusunda genel lafların dışında laf edemeyenler, kendi varlıklarını sorgulasınlar.

Biz bu noktada, artık Gezi için, Gezi üzerine konuşmuyoruz. Biz Gezi üzerinden, bugün için, daha önemlisi içine girdiğimiz ve hazır olmadığımız azgın savaş koşulları için konuşuyoruz. Bu savaşa hazır mıyız ve hazır olmak ne anlama geliyor? Hangi görevler öncelikli, hangi adımlar can alıcı, nelere dikkat etmeliyiz? Bütün bu soruları kendimize soruyor ve tüm devrimci ve anti-faşist güçler önünde tartışmak istiyoruz. Bu bir faşist saldırganlık, faşist diktatörlüğün pekişmesi yönünde bir süreçtir diyenler bu sorulardan kaçamaz. Kendisine devrimciyim, sosyalistim, faşizme karşıyım diyenlerin bu savaşı kabullenmekten, savaş gibi ele almaktan başka hiçbir çareleri yoktur.

Bizim için Gezi bundan sonrası için çok daha önemlidir. Gezi’deki eksiklerimizi, öldürücü yanlışlarımızı görmemiz gerekiyor. Gezi’ye bakarken kendimize bakıyoruz. Biz fizik olarak zayıfız, bu aşılabilir. Biz bilinç olarak zayıfız, bu öldürücüdür. Biz kendimizi olduğumuzdan da zayıf hissediyoruz, bu Gezi’de bir adım daha atma cesaretsizliğimizle ortadadır. Bugün Gezi’den daha ağır koşullarda ve duvarın dibindeyiz. Bir adım daha gerileyemeyiz. Bir saniye bile zaman kaybedemeyiz. Biz devrimin partisiysek, bugünkü gücümüz ve gerçekliğimizi bilerek bundan sonra önümüze çıkacak büyük küçük tüm olanak ve fırsatlara, devrimi örgütlemeye ve devrimci ataklara hazırlanmak zorundayız. Bu olanaklar ve fırsatlar bugün çok daha fazladır ve daha da büyüyerek üzerimize gelecektir.

Bütün soru şu: Biz devrimci olabilecek ve atağa kalkışabilecek miyiz? Örgütlerimiz bunlara hazır değilse örgütümüz yok demektir. Daha geri her düzey sıradan solculuktur. Derhal örgütlerimizi bu düzeye çıkarmak zorundayız. Kadrolarımız bu bilincin gerisindeyse, bunlar devrimci militan düzeyin gerisinde sıradan solcu yığınlarıdır. Derhal ayıklanıp, ideolojik, politik ve pratik bilinç, örgütlülük düzeyi ve siyasal cüreti yükseltecek yoğun bir eğitime alınmalıdır.

Devrimci ortamda yeni bir rüzgarın esmesi gerekiyor. Rüzgar tam anlatmıyor; fırtına hatta tsunami, deprem gerekiyor. Kırk yılın biriktirdikleri, gerilikler ve tortular, başka türlü temizlenmez. Ankara’da paramparçayken, cesetlerimiz yerlerdeyken, biz kendimiz orada can çekişirken, bir başka biz, bir başka kendimiz otobüslere doluşup Ankara’yı bir an önce terk etme telaşına, korku ve çaresizlik denilen zehirli yumağın içine girdiysek hiç kimse kendisini yüceltmeye kakışmasın. O koca koca örgüt yöneticilerini (onlar kendilerini biliyorlar), meydanda “otobüsler kalkıyor” anonsları yapanları bir tarafa yazdık. Kimse bizden bunları, kendi cephemizdeki korkaklıkları, haysiyetsizlikleri normal karşılamamızı ve kabullenmemizi beklemesin. Kimsenin kusurunu örtmeyeceğiz, kimse de bizim kusurumuzu örtmesin. Kimseyle bir husumetimiz yok, ama devrimci ortamdaki burjuva dünyalarla olduğu gibi korkaklıklarla da savaşmak zorundayız. Çok büyük ve acımasız bir savaşa girerken kendi alanımız, kendi cephemiz çöplük içinde olamaz. Kendimize asla acımayacağız, kimseden merhamet dilenmeyeceğiz, kimse de bize merhamet göstermesin. Tüm kirli, hastalıklı devrimci olmayan yanlarımızı ezsin geçsin. Biz kimseye merhamet göstermeyeceğiz. Bu büyük savaştan önce üzerimize farz olan, asla kaçınamayacağımız ödünsüz ve acımasız bir hesaplaşmadır. Biz mevcut halimize bakarak hiçbir şeyimizi yüceltemeyiz. Artık kimse hiçbir kusurumuzu bağışlamasın.

Bu, herhangi bir ortamda yazılmış bir yazı değil. Yıkılmış, yerle bir edilmiş, yüzbinlik onlarca Kürt şehrinden sonra her zamanki adetten olduğu gibi kaleme sarılarak solcu kelamlar edilemez. Eden varsa kendi kendini, az buçuk kendine inanan ve güvenenleri kandırır. Kürt şehirleri, içinde çocuk, kadın, yaşlı, hasta ve savunmasız insanlar varken bombalandı. Bilmiyorsa sol ve sosyalizm diyenler şunları hatırlasın; Kürt şehirlerini yıkanlar, yüzlerce Kürt direnişçisini yakanlar en az Kürtler kadar sana düşmanlar, ancak sen bunun farkında değilsin. Üstelik onlar bangır bangır bağırken sen, sağır ve dilsizi oynuyorsun. Ve hala hiçbir şey yokmuş gibi onlarca yıldır yaptığın gibi kumda oynuyorsun. Sağır ve dilsiz olmayan duyabilir; Kürtleri katledenler sana sesleniyor. TayyipYa baş vereceksin ya baş eğeceksin” diyerek Kürtleri katletmeye devam ediyor. Hiçbir şey olmamış gibi aynı mekanizmalarla, aynı mekanlarda, günlük konforundan dahi vazgeçmeden büyük siyasal faaliyetlerine devam edenler; bu teslimiyet çağrıları, “baş eğeceksin” emri size veriliyor. Cevabı siz verin. Bu tehdit kime dönüktür, siz ne yapıyorsunuz? “Hayır, bize değil” mi diyorsunuz? “Bize”, diyorsanız ne yapıyor, nasıl bir tavır almayı düşünüyorsunuz? Siyasette her söylenen yerine ulaşır. Sen istediğin kadar sağır dilsizi oynasan da ulaşır. Bütün toplum sağır dilsiz değildir, olamaz. Birileri mutlaka duyar ve mesaj topluma ulaşır. Cevap vermeyen, baş vermeye hazır olmayan toplum ve kitleler nezdinde baş eğmiştir. Daha da kötüsü, kitlelere, sınıfa, halka da baş eğin mesajı vermiştir. Devrimciler asla baş eğmeyecektir!

Ekrem Demirci

Haziran 2016

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız