MİNBİÇ’TEKİ ÇOCUKLARIN GÖZ BEBEKLERİNDE DEVRİMİ GÖRDÜK* – Ekrem Demirci

551

 

Yoldaşlar, özgürlük savaşçıları, misafir yoldaşlar;

Hepinizi devrimci coşkuyla selamlıyorum. Burada, bir yıl önce bu topraklarda kaybettiğimiz Aziz Güler yoldaşımızı anmak için toplandık.

Aziz bizden, içimizden biriydi, bir Özgürlük Gücü savaşçısıydı. Türkiye’deki eşitsiz ve zor koşullarda süren mücadelenin içindeydi. Bizim cephenin, devrimci cephemizin çatışma alanlarından geliyordu. Sokak kavgalarında, barikatlarda, üniversitelerde, son yılların akılda kalan tüm kavga alanlarında Aziz’in izleri vardır. Aziz kimdi dendiğinde, kimsenin fazladan birşey söylemesine gerek olmayan yaşamıyla, Aziz genç bir devrimciydi. Şairin “dövüşenler de var bu havalarda, el ayak buz kesmiş, yürek cehennem” diye tarif ettiği dövüşlerin içinden geliyordu. Siz silah arkadaşları, yoldaşları; siz onu benden daha iyi tanıyorsunuz. Aziz’in en çok zulme, adaletsizliğe, zorbalığa karşı dövüşürken aziz olduğuna tanıksınız. Yanlız sizler değil; okuduğu okullardan arkadaşları, onu okutan öğretmenleri, bir futbol tutkunu olarak tribün arkadaşları, tanıyan herkes, yüreğinden bir parça kopmuş gibi Aziz’e sahip çıktılar.

Kobane direnişinin kader günlerinde, Tayyip Erdoğan’ın “bir kaç gün içinde düşer” dediği ve savaşın göğüs göğüse sürdüğü, ağır silah üstünlüğüyle IŞİD çetelerinin tam bir kırım yaşattığı günlerde Aziz Kobane’deydi.

Kurtuluş, MLSPB ve TDP’nin birlik görüşmelerini yürüttüğü dönemde 3 örgüt Kobane direnişine destek verme kararı aldılar. Oluşturulan bu ilk savaşçı birliğin sorumlu komutanı Aziz yoldaşımızdı. Kobane direnişi ve sonrasındaki tüm çatışmalarda Aziz cesur bir devrimci önder olarak savaştı. Bunları da sizler, silah arkadaşları daha iyi biliyorsunuz.

Bunlar tüm devrimci militanlarımızda, komünarlarda kazanılmış değerlerdir. Aziz’de bunları aşan bu dönemde en çok ihtiyaç duyduğumuz devrimci bir yan var. Anısı önünde eğilerek bunu, tüm burada bulunan yoldaşlarla paylaşmak istiyorum. Aziz bu değeri ölümüyle veya ölerek bizlere miras bıraktı.

Birliğiyle IŞİD’in kontrol ettiği alanlara, askeri bir saldırı eylemi için, gece 20 kilometre giriliyor. Saldırılacak yer korunmak için etrafı yüksek toprak yığınıyla kapatılmış ve oradan geçmek gerekiyor. Aziz bu engelden atlamak için adım atan yoldaşını durduruyor, “tehlikeli, ben önden gidiyorum” diyor ve atlıyor. Aziz’i böyle kaybettik. Aziz yanındaki için ölen bir devrimci ve yoldaştır. Burada ölüme methiye dizmiyorum, ölümü yüceltmek bize yabancıdır. İnsan denilen cinsin birbirini öldürmesini, yok etmesini ortadan kaldırmak için mücadele ediyoruz. Bu bilinçle bir devrimcinin ölümü üzerine konuşuyorum. İnsanların birbirinin kurdu haline getirildiği, küçük çıkarları için bir şehri yakmakta tereddüt etmediği bir toplumsal çürüme döneminde, önündekine dur ben geçeyim diyerek ölüme atlamak, önünde eğilmemiz gereken yeni insanın sade ve gösterişsiz örneğidir. Büyük ihtimalle şu an karşımızdaki, Aziz’in resminin yerinde, aramızdaki başka bir yoldaşımızın resmi olacaktı.

Bütün bu özellikleriyle, geleceğin insanı ve bugünün devrimci gençliğine Aziz yoldaşı örnek gösteriyorum. Türkiye gençliğine ve devrimcilere öneriyorum, bu genç devrimcinin sade devrimci hayatını araştırın; orada, size güç ve enerji katacak çok şey bulacaksınız.

Lafla emperyalizmle savaşılmaz

Yoldaşlar, dört tanesi özgürlük savaşçısı yoldaşımız olmak üzere toplamda 20’den fazla Türkiyeli devrimci bu topraklarda can verdi. Ayrıca Kanada’dan Avustralya’ya kadar dünyanın dört bir yanından gelen enternasyonalist devrimcilerden de çok sayıda düşen var. Türkiye’de derece derece iyi niyetle, dar bakışla ve Türk ulusalcılığı etkileriyle burada bulunuşumuzu açık veya kapalı sorgulayanlar var. Onlara cevap vermek, tartışmak istiyorum.

Asıl konuşmama geçmeden önce gerici bir saldırıya cevap vermek istiyorum. ABD ve emperyalistlerin bölgedeki varlığı üzerinden buradaki ölüm kalım mücadelesini küçültmek ve değersizleştirmek için çırpınanlara birkaç söz söylemek istiyorum. Lafta keskin anti- emperyalistlere söylüyorum. Siz anti-emperyalizmden, emperyalizme karşı mücadeleden ne anlarsınız! Hayatınız boyunca bir emperyalistin ayağına mı bastınız? Büyük büyük laflar ediyorsunuz, peki nerede bir emperyalistin tavuğuna kış dediniz? Ne zannediyorsunuz, niye gözünüz hep emperyalistleri görüyor, kim perde çekti gözlerinize? Niye direnenleri, direnen halkları görmüyorsunuz? Yoksa herkesi kendiniz gibi köşesine sinmiş, lafla yetiniyor mu sanıyorsunuz? Hem ne diyorsunuz, burada direnen halklara ne diyorsunuz? Buraları, yerlerini, yurtlarını bırakıp gitsinler mi? Yoksa siz emperyalistleri halkların davet ettiğini mi düşünüyorsunuz?

Buraya 100 devlet elini sokmuş, tarihin tanıdığı en büyük emperyalist koalisyon kurulmuş. Bölgenin mazlum ve ezilenleri herşeyi çok iyi biliyor. Bütün bu büyük koalisyonun akbabalar ve leş kargaları olduklarını ve kanlarını dökmek, tüm bölgeyi ve halkları yakıp yıkmak ve esir almak istediklerini biliyorlar. Burada, bu en eski uygarlıkların topraklarında, dünyanın, insanlığın ve tüm bir geleceğin kavgası veriliyor. Bölgenin kaderi burada çiziliyor. Halklar burada ölümüne bir direniş gösteriyor ve 21. yüzyılın halklar destanı burada yazılıyor. Sizler, keskin anti- emperyalistler, halkların teslim olduğunu mu sanıyorsunuz? Bu hariçten gazellerle, burada halkların mücadelesini yok sayarak, emperyalistlerin ekmeğini yağladığınızın farkında bile değilsiniz veya daha da kötüsü farkındasınız ve görev ifa ediyorsunuz.

Tarihin düğümü burada çözülüyor

Kim ne derse desin, 21. yüzyılın en büyük kapışması burada yaşanıyor. Tarihin bundan sonrasının nasıl tecelli edeceği, buradaki halkların emperyalistlere ve işbirlikçilerine karşı dişe diş kavgasıyla belirlenecek. Burada, burjuvazinin öldü dediği anti- empeyalizm, devrim, komün toplumu arayışı, komünizm davası bizzat kan ve ateş içinde halkların eliyle yeniden yaşam buluyor. Bütün modernist, Avrupacı komünist, sol ve devrimcilik iddiasındakilere söylüyorum. Buraya küçümser bakanlara söylüyorum. Siz İkinci Enternasyonal Marksistlerinin 2000’ler versiyonusunuz. İkinci Enternasyonal dönekleri savaş ve devrim konusunda aynı sizin gibi davrandılar. Konformist dünyanızdan, buradaki halkları da, mücadelelerini de, hatta varlıklarını bile fazla görüyorsunuz. Tıpkı İkinci Enternasyonalcilerin bencil, üstenci ve aşırı bir kibirle geri, ilkel Rusya’da birşey olmaz tavrını sürdürüyorsunuz. İkinci Enternasyonalin siyasi önderleri, teorisyenleri, Marksizmin papaları Rusya’da yaşananları, büyük Ekim Devrimi’ni hep geri, ilkel, vahşilerin birbirlerini yemesi olarak gördüler. Hatta devrimden sonra bile kibirle Rus devrimini değersizleştirmek için ellerinden geleni yaptılar.

Tarih Rus devrimini insanlığın şafağı, İkinci Enternasyonalin Marksizm papalarını hain olarak kaydetti. Buradaki halkların micadelesine kibirle saldıran Türk sosyalist siyasetçilerine, Marksist iddialı aydın ve entellektüellerine hatırlatmak istiyorum ki; sizler Avrupalılarla aynı üstenci tavır içindesiniz, ama aynı lükse ne yazık ki sahip değilsiniz. Rusya’daki karmaşa onlara uzak ve onların çok dışındaydı. Buradaki kan deryasının ve depremin üzerinde oturuyorsunuz ve farkında değilsiniz. Her an olabilir; Türk cihadı harekete geçtiğinde uyanacaksınız, ama iş işten geçmiş olacak. İster farkında olun ister olmayın ama burada sizin geleceğiniz için de savaş veriliyor. Bunu yakında anlayacaksınız.

Emperyalistler burada, Enternasyonal Tabur da burada

Gerçekler inatçıdır. Sizler emperyalizmi, faşizmi bilmiyorsunuz. Bilseniz böyle konuşmazsınız. Siz emperyalizmi, faşizmi ne sanıyorsunuz? Onlar çok zor ellerini bu işlere bulaştırırlar. Onlar buradalar; IŞİD, Nusra, Ahrar-Uş Şam vd. olarak buradalar, TSK ve MİT olarak buradalar. Suudi milyon dolarları olarak ve modern batı silahları olarak buradalar. Yüz tane devlet olarak buradalar ve modern silahları ve yıkıcı güçleriyle halkları teslim almak için savaşıyorlar. Halklar da burada ölümüne direniyor. Biz emperyalizmin kirli kollarıyla, en vahşi yüzüyle karşı karşıyayız. Türkiyeli devrimciler olarak tam bu cehennemin, karmaşanın ve mahşeri kavganın içindeyiz. Suruç’ta, Ankara ve İstanbul’da patlayan bombalar, tekbirler ve kurt ulumalarıyla sokakları dolduran katiller sürüsüyle kendi inlerinde savaşıyoruz.

Bir hatırlatma daha yapıp asıl konuya gireceğim. Biz buraya niye geldik? Hala birçokları için muamma, bizim cephemizdeki birçokları için anlam veremedikleri, politik dille konuşanlarca maceracılık, bir başkalarınca yüzümüze söylemeseler de aptallık olarak değerlendirenlerin olduğunu biliyoruz. Bu sorunun çok boyutlu, bizi dünya devrimcilerinin enternasyonal mücadele geleneğine bağlayan cevapları verilebilir. Bu konu üzerinde daha çok tartışacağız. Hem görülmemiş ve duyulmamış birşey yapıyor değiliz. Şimdilerde unutulmuş olabilir ama dünya devrim mücadelelerinin her dönemde ve her coğrafyada karşılaştığı ve yaptığı, özel bir görev olarak görmedikleri, tıpkı kendi ülkelerinde faşizme, diktatörlüğe, zorbalığa nasıl karşı koymuşlarsa, biz de aynı sadelikle devrimci olmanın gereğini yerine getiriyoruz. Tüm uluslardan 30 bin komünist “Uluslararası Enternasyonal Kızıl Tugaylar” olarak İspanya’da Franko faşizmine karşı savaştılar ve 10 bin kişi yaşamını verdi. Bu bizim geleneğimizdir. Emperyalist saldırıya karşı, Enternasyonalist Özgürlük Taburu kuruldu. İçinde birçok ülkeden devrimci savaşçılar yer alıyor. Şimdilik zayıf olabilir, ancak bu birşeyi değiştirmez. Şimdiden değişik uluslardan birçok devrimci enternasyonalist, inançları uğrunda burada can verdi. Komünistlerin bir dönemdir unuttuğu enternasyonal mücadele gelenekleri burada yeniden canlanıyor ve giderek çok daha büyüyecektir.

Yoldaşlar,

Buradan herkese ilan ediyoruz; gizli saklı hiçbir yanımız yok. Tersine varlığımızın ve amacımızın bütün açıklığıyla bilinmesini istiyoruz. Kimseden birşey gizlemiyor, kimseden korkmuyoruz. Büyük bir mücadeleye hazırlanıyoruz ve bu mücadelenin zorunlu güvenlik gerekleri dışında, tüm dünyaya karşı çırılçıplak ve göz önündeyiz.

Buradaki konumumuz üzerinde uzun uzun duracağım. Başta işçi sınıfı ve emekçi halklarımız olmak üzere, tüm devrimci demokratik kamuoyuna, aydın ve entellektüellerimize, kadınlarımıza, Alevi halkımıza, laik yaşamı benimseyen yurttaşlarımıza ve en başta da gençliğimize destek ve eleştirilerine açık, tam bir rapor sunmaya çalışacağım.

Üç büyük savaş için buradayız

Yoldaşlar biz buraya 3 alanda savaşmak, 3 büyük savaş vermek için geldik. Birincisi; ilk olarak kendi kendimizle, kendi yetersiz devrimciliğimizle savaşıyoruz. İkincisi; biz halka karşı tüm üstenci, komutacı, öğretmen tavırları reddediyoruz ve bu eğilimlerle güçlü bir mücadele içindeyiz. Ama biz halka güzelleme düzen dalkavuklardan da değiliz. Türkiye’nin en büyük sorunu toplumsal çürümedir, biz ikinci olarak çürümüş Türkiye toplumuna karşı savaşıyoruz. Üçüncüsü; bölge halklarına emperyalizmin ve işbirlikçilerinin dayattığı İslami, ırkçı, faşist katil sürüleriyle yürüttüğü işgal ve yağmaya karşı savaşıyoruz. Ve tüm bunların yaratıcısı olan kapitalist sisteme karşı savaşıyoruz. Üç alandaki savaş içiçe geçmiştir. Ancak ilk iki alanda kazanamazsak, asıl savaşta zayıf kalacağımız, hatta kaybetdeceğimiz ihtimali daha fazladır.

Yetersiz devrimcilikle savaşıyoruz

İlk olarak biz kendi kendimizle, kendi yetersiz devrimciliğimizle savaşmak için buradayız.

Tüm bölge halklarına ve halkımıza ölümüne bir savaş dayatılıyor. Biz bu acımasız, uzun ve zor savaşta en büyük zaafımızın ideolojik, politik, örgütsel, pratik ve kültürel düzeylerde yaşadığımız aşınmalar, devrimci değerlerdeki yıpranma ve hastalıklar olduğuna inanıyoruz. 40 yıla yaklaşan düşük düzey solculuk ortamında, en başta öz değerlerimizde ve içimizde zayıfladık. Devrimci hareketin en büyük yarası kendi içimizdeki düzen, içimize sızmış burjuva alışkanlıklardır. Burada, en başta kendimize yükleniyor ve kendimizi devrimci bir savaş gücüne dönüştürmek için savaşıyoruz.

Gemileri yakarak yeni bir kıtaya ayak bastık. Bir büyük savaş alanına çıkıyor, herşeyimizi ortaya koyuyor, çok büyük bir ufka uzanmak istiyoruz. Dünyanın zorbalarına meydan okuyor, yepyeni bir dünya istiyoruz. Küçük grup dünyalarını çok gerilerde bıraktık. Kendimizdeki grupçuluğu ve sekterizmi yenerek gerçek politik yaşama adım attık. Şimdi, işçi sınıfı ve emekçi halklarımızla aramızdaki duvarları yıkıyoruz. Biz birlik yolunda kararlılıkla, yani grupçuluktan devrimciliğe sıçrayarak, devrimci hareketimizdeki tüm birlikçi güçlerle buluşacak, daha önemlisi emekçi halk güçleriyle buluşacak gelişmenin yolunu açıtık.

Büyük ve zor bir mücadeleye giriyoruz. Kimse oyun oynadığımızı sanmasın. Savaşa gireli kısa bir zaman oldu ve karşımızda aramızda olmayan 4 yoldaşımızın resmi var. Hazırlıklarımızı tamamladık ve savaşımızı asıl alanına taşırıyoruz. Nasıl bir savaşa girdiğimizi biliyoruz. Bir adım sonra duvarlardaki resimler çoğalacak ve aramızdan birçokları daha eksilecek. Kolay ve sıradan bir işe soyunmadığımız açıktır. Sorunsuz, alışıldık, herşeyinden emin olduğumuz yasal kozalarımızı kırıp, kendimizi büyük bir geleceğin anaforlarına ve dalgalarına bırakıyoruz. Yılların bilindik konformizmini parçalıyoruz. Bizler, kozalarımızdan çıkıyoruz. Kozadan çıkmak, uçmak kadar ölmeyi de göze almayı gerektirir. Var olmak için uçmak yani hem düşmana vurmak hem her adımda gücümüzü nicelik ve nitelik olarak geliştirmek, tüm devrimcilerin birliğini gerçekleştirmek ve kitleleri savaş cephesinde örgütleyip, devrimin öncülüğünü yaratmak zorundayız.

Düzen içimizdedir

Devrimci ortamın kendi içindeki mücadelesi sınıflar savaşının en hassas ve can alıcı alanıdır. Marksist ve devrimci mücadelenin tarihi aynı zamanda iç mücadelelerin tarihidir. Burjuva ideolojisi yalnız devrimci ortama sızmaz, aynı zamanda daha etkili ve görünmez inceliklerde bizzat örgütsel ortamımıza sızar. Örgütsel yaşamda rekabetçi, grupçu, bireyci, iktidarcı, dayatmacı, çabuk ve kolay sonuç bekleyen bin bir kariyerist, muhteris, bencil kişilik ve tavırlar olarak var olur. Bütün iç yaşamımız ve örgütsel bütünümüz teorik, ideolojik mücadelenin alanıdır ve biz en keskin, en hayati savaşı burada veriyoruz.

Devrimci mücadele çok yanlış olarak bizde hep tek boyutlu, düşmana karşı açık savaş olarak anlaşıldı. Halbuki; asıl savaş alanı bizi de içine alan içinde yaşadığımız toplumdur, içimizdeki düzendir. Zorunlu olarak bu düzende yaşıyoruz, bu düzenin toplumunda, hakimiyetinde nefes alıp veriyoruz. Her nefes alışta onunla etkileşim içindeyiz, her saniye birbirimizi etkiliyoruz, ya biz onu ya da o bizi etkiliyor. Yani ya düzen ya biz ağır basıyoruz. Yeterince iradi, devrimci bir düzeyi ideolojik, politik, örgütsel olarak kazanamazsak zaten güçlü olan düzen adım adım bizi içine çekiyordur. Bu alandaki kavga ve direniş kesintisiz sürer. Biz bu özgür alanlarda en büyük kavgayı kendimize karşı veriyoruz ve buradan aldığımız güçle Tüm devrimci ortamımızı kuşatan sıradan solculuğa savaş açıyoruz.

Tasfiyecilik içimizdeki düzendir

Yoldaşlar,

Düşman saldırıları ve bizim yetersizliklerimizden dolayı, devrim mücadelesi tasfiyeci bir sürece mahkum edilmiş, tüm devrimci örgütler politik kuşatma altına alınmış, düzen içinde ve düzen kurallarıyla oynamaya mahkum edilmişti. Örgütsel olarak bel kemiklerimiz kırılmış ve yatalaklığa yani legaliteye, düşünsel olarak refomist ve liberal burjuva ideolojik kuşatma altında boğulmaya mahkum edilmiştik. Biz bütün bu kuşatmaları kırarak firar ettik ve sağ salim olarak özgür topraklara adım attık. Biz sürünür durumdan ayağa kalktık, oksijen çadırından çıktık yaşama adım attık. Henüz tüm yaralarımızı iyileştiremedik, hala bir nekahat dönemindeyiz, hızlı koşamıyoruz ve yükseğe fırlayamıyoruz. Henüz düzenin soluduğumuz zehirli havasından tümden arınamadık. Nekahat dönemleri çok önemlidir ve yalnızca bakımla tedavi olunamaz. Geriye değil ileriye fırlayarak iyileşebiliriz. Kendimizi bakıma alarak değil, mücadelemizi sıçratarak, kavgaya ve zafere tutunarak güç toplayabiliriz. Dost düşman herkes bilsin; biz varız, ayaktayız, ellerimizde özgürlüğün bayrağını taşıyoruz.

Bu özgür ortamlarda örgütlenmek için adım attığımızda hiçbir boş hayale ve kendiliğinden gelişmeye bel bağlamadık. Ülkemizde her türlü gericilik, ahlaksızlık, rezillik ve hırsızlık tavan yaparken, solda da yapılmaz, edilemez mantığı tavan yapmış ve düzen içine büzüşme dışında çaresizlik hakimdi. Çare yıllardır olmayanı, yapılamayanı tekrar etmek değil, devrimci bir sıçrayışı gerçekleştirmekti. Uzun yıllardır düzen kadar, kendi kendimizin etrafına ördüğü kuşatma daha önemliydi. Devrimci hareket içiçe geçmiş ve karmaşık bir kuşatma yaşıyordu. Bir değil, iç ve dış olarak iki ayrı zindandaydık. Düzenin zindanı çok güçlü ve çok etkiliydi. Ama göz önündeydi ve duvarları ne kadar kalın ve güçlü olursa olsun delinmeyen zindan daha inşa edilemedi. Düzenin zindanından daha etkili ve daha tehlikeli olan DH’nin kendi içinde veya kendi kendisine kurmuş olduğu iç zindanda hapistik. İç zindan çok katmanlı ve kurtuluşu çok daha karmaşık, zor bir adımdı. Kendi zindanımızdı ve kendi koyduğumuz, kurduğumuz kurallarla kuşatılmış, kutsanmış dokunulmazlık kazanmış sol tabulardı. Hz. Muhammed’in büyük ve küçük cihat örneğini alırsak; biz küçük zindandan çıktık, artık hiç bir güç bizi düzenin içine çekemez. Biz hala büyük zindanın, kendi zindanımızın içindeyiz. Büyük zindandan da firara kalkıştık, ilk adımları attık. Grupçuluğu kırdık, birleşerek daha büyük bir grup kurmadık, kendimizi gruplar dünyasının dışına fırlattık. Kendimizi, Türkiye ve devrimci harekette özel olmaktan çıkardık, genelin bir parçası, sıradan bir parçası değil öncü bir parçası olarak devrimci bir dönüşüme uğrattık. Kim ne kadar görüyor, biz kendimizi bu konuda ne kadar dönüştürdük diye. Görülüyor ki, daha çok emek vermemiz gerekiyor. Ama biz artık eski biz değiliz. Halkın mücadele gücüyüz ve devrimci bütün, pratik ve teorik girişim ve adımların içindeyiz. DKP olduğumuz kadar diğer örgütleriz ve bu aşamayı da aşmak için büyük bir atağa hazırlanıyoruz.

Özel bir grubun, herşeyin üstünde ve herkesten ayrı erişilmez bir yerde durduğunu sananlar kendi kendini kandırmaya devam ediyor. Devrim ve devrimci mücadele bir bütünlük içinde gelişir. Burada mülkiyetçi yaklaşımlar en çok devrimin kendisine zarar verir. Kim kendini özel ve bulunmaz olmadan çıkarıp genel devrimci ortamın ve kitlelerin ürünü haline dönüştürüyorsa, kitleler ve devrimci militan bilinç orada toplanacaktır. Bu hem mücadelenin hem tarihin kanunudur. ‘Ben ve biz’ler hiç kazanamadılar. ‘Ben ve biz’i öldürmeden, bu düzenden ayrı bir varlık oluşturulamaz. Her adımda düzeni yeniden üretiriz. Yaratılması gereken, bu basit ama görünmez ve yıkılması imkansız denen genlerimize kazınmış burjuva değerleri yıkıp, yerine komünün ortak değerlerini koyabildiğimiz oranda bir adım atmış oluruz.

Burada define aramıyoruz. Keşif ve icat peşinde değiliz. Çok sanıldığı gibi sol bir ilahiyat, kimsenin düşünmediği ve akıl edemediği bir anda herkesi kucaklayacak sol kerametlere inanmıyoruz. Çok eski ve basit, hemen herkesin aynı anda kolaylıkla kavrayabileceği komün ve komünal ilişkiler, aranmasına gerek olmadan yanıbaşımızda duruyor. Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın dediği gibi, “tarihin her sayfasında komünün izleri var”. Onları alacağız, kullanarak öğrenecek, toplumsal ilşkilerde esas haline getirmeye çalışacağız. Bunu başardığımız oranda, onlar tüm toplumun olacak ve o gelişmenin bir aşamasında zaten biz-siz olmayacak. Yeni komünal ortaklığımızın temellerini atmış olacağız.

Yoldaşlar,

Kişilerin olduğu gibi kurumların da kendisi üzerine konuşmasından çok, yaparak ve eyleyerek kendisini konuşturması esastır ve siz bunun bilincindesiniz. O günlerin öngünündeyiz. Hem yoğun merak, hem yoğun demogojiler karşısında biraz daha kendimizden bahsetmek durumundayım. Hem de biraz önce söylediğim gibi, rapora devam ediyorum.

Özgürlük Güçleri halkın imdat çığlığıdır

Özgürlük Güçleri mevcut durumda, Türkiye devrimci hareketi içinde, halk ve devrimin ortak hedeflerine en yakın mevzide durmaktadır. Biz Türkiye’de tüm devrim ve sosyalizm için dövüşen güçlerin emrindeyiz. Mücadelenin devrimci şiddet cephesini kabul eden tüm örgütlerin de savaş gücüyüz. Bu cephe için henüz hazırlıksız olan veya diğer devrimci faaliyetleri öne aldıkları için yeni baştan bir alan ve olanaklardan uzak olan örgütler için, Özgürlük Güçleri tüm devrimci güçlerin ve faşizme karşı direniş ve savaş cephesinin ortak gücüdür.

Açık çağrı yapıyoruz. Değişik alanlarda ve farklı mevzilerde konumlanmış mücadelenin tüm biçim ve alanları birbiriyle ilişkili ve birbirine muhtaçtır, koordinasyonu zorunludur. Türkiye’de, geçmişte de, faşizme ve kapitalizme karşı silahlı direnişler de, yasal mücadele olanakları da aynı dönemde ve birarada devam etti. Önümüzdeki süreçte yasal alanların daha da daralacağı açıktır. Ama devrim deneylerinden biliyoruz ki, egemenler ne yaparsa yapsın, devrim perspektifini koruyan devrimci örgütler her koşulda kitlelere açık ulaşmanın yaratıcılıkla yollarını bulmuştur. Parçalı devrimci hareketimizi mevcut durumda hiçbir politika bir anda birleştiremez. Bu gerçekliğimizi bilerek tüm devrimci güçler, her birim, kendi ileri mevzilerini koruyarak ve değişik alanlardaki değişik tarz ve mücadele güçlerinin koordinasyonunu sağlayabiliriz. Bu anlamda tüm devrimci birikimleri kendi gücümüz olarak görüyor ve tüm devrimci çevrelerden destek istiyor, dayanışma bekliyoruz. Özgürlük Güçlerinin tüm olanakları, savaşmak isteyen tüm anti-emperyalist ve anti-faşist güçlere açıktır, onların da gücüdür.

Özgürlük Güçleri kimsenin mülkiyetinde değildir. Herhangi bir örgütün güdümünde değildir. Yeni bir halk gücüdür. Kendisini emperyalizme ve faşizme karşı tüm bölge halklarının kurtuluşuna adamıştır. Halkların nerede imdat çığlığı varsa Özgürlük Güçleri orada olmayı hedeflemektedir. Kim emperyalizme ve faşizme karşı savaşıyorsa, onları kendi gücü olarak kabul ediyor. Aynı biçimde kendisini de tüm devrimci güçlerin bir parçası, başta Türkiye devrimi olmak üzere bölge devriminin silahlı gücü olarak görüyor.

Bugün erken yarın geç denilebilecek dönemlerden geçiyoruz. Uzun tartışmalara, kılı kırk yaran ve kelimelerde keramet arayan yanlış anlayışları yıkalım. Bizim Türkiye’deki tüm güçlerimiz, tüm devrim güçlerinin organik bir parçasıdır. Kendisine güvenen bir güçtür ve devrimci özgüvenimiz yüksektir. Devrimci harekette bizden bir adım önde olan herkesin takipçisi ve yoldaşıyız. Önde olduğumuz alanlardaki tüm güçleri ileri çekmek ve büyütmek Türkiye devriminin bize yüklediği bir görevdir. Biz Türkiye devriminin tüm güçlerini siyasal, ideolojik farklarıyla birlikte, alanları ve tarzları değişik olsada, kullandığı araçlar farklı olarak ortak halk devrim ve özgürlük mücadelemizin güçleri, kendi güçlerimiz olarak görüyoruz. Bütün ayrımlarımız üzerine demogojiye kaçmadan en sert tartışmaları ve ilkeler mücadelesini sürdürmemizi, her güçle bulunduğu mevzide ve doğru bulduğu tarz, yöntem ve silahlarla değişik alanlardaki mücadelelerimizi birleştirmemizin önünde engel olarak görmüyoruz.

Sendikal mücadelede yeni bir tarz arayan geliştiren bir devrimci çevreye veya odağa tüm sınıf ilişkilerimizle, temel ilkelerde anlaşarak, onların kurumlarında ortak çalışmaya hazırız. Kadın yoldaşlarımızın kendi örgütlülükleri var ve aynı ilkeleri savunuyoruz. Yasal alanlardaki tüm demokratik ve siyasal kurumlarımızı dönemin görevleri ve devrimci mücadelenin öncelikleri bakımından yeni bir mücadele çizgisinde, tüm güçlerle içiçe geçirmeye hazırız. Yasal çalışmalarımızı kurumsal olarak başka kurumlarla içiçe geçirmeye açığız. İki, üç daha fazla siyasal partiyle ön şartsız, hiç şart koşmadan, yasal kurumlarımızı tekleştirmeye hazırız. İlkelerde anlaştığımızda gidip bir partide çalışabiliriz. Yeni devrimci bir kültürü öneriyoruz ve ilk adımları kendimiz atmaya hazırız. Burjuva mülkiyetçi anlayışları ve örgütleri mülkleştirip daraltan, çürüten sekter grupçuluğu yenmek için her yolu deneyeceğiz.

Biz bu önerileri yaparken naif beklentiler içinde değiliz. Hiç de öyle birbirimize gülücükler dağıtarak ve çiçek sunarak yürüyemeyiz. Bu süreç kıran kırana bir süreç olacaktır. Bu girdiğimiz alan ve ortam, içi ve dışıyla isteğimiz dışında şiddet yüklüdür. Hiç öyle sahte diplomatik ilişki yürütecek lüksümüz yok. Kararlı, ikna edici, sahici bir ideolojik, politik bir savaş; tıpkı dışarımızdaki cehenneme uygun bir ideolojik şiddeti içimize dönük olarak da bütün sahte diplomasi dalaverelerini, karşılığı olmayan dostluk ve dayanışma sahteliklerini yıkıp atacak, şiddetli bir ideolojik ve siyaset savaşını kendimize dönük yürüteceğiz. Bu süreçten hiç de öyle herkes girdiği gibi çıkamayacak. Kimse de böyle beklemesin. Bu alana kıran kırana devrimci ilkelerle girelim, çok yönlü değişmiş olarak çıkalım. Herşey durduğu yerde durmasın. Devrimci bir altüst olmayı burada başaramazsak, devrimci ortama hakim olan ortalamacı ataleti kıramazsak toplumda, halkın ve düşmanın karşısında da hiçbir karşılık yaratamayız. Buradaki kavgamız kendi içmizde sahteyle gerçeğin, sağlamla çürümüşün, ölüyle dirinin savaşı olarak sürecektir. Bu meydandan birileri tasfiye olacaksa olmalıdır. Bu devrime hizmet eden bir gelişme olacaktır. Devrimci açık tartışmayla alacağımız her yol, sonuçları ne olursa olsun, mücadelemizi güçlendirecektir.

Değiştiricilerin değişmesi önce geliyor

Eğitim bizim için yaşamsal bir sorundur. Nasıl savaşacaksak, ona göre kendimizi hazırlamalıyız ve eğitmeliyiz. Tarihi bir konakta, ciddi bir sıçrayışın eşiğindeyiz. İleri doğru düz yürüyüş dönemi geride kaldı. Ya sıçrayacağız ya da bulunduğumuz noktadan da geriye düşeceğiz.

Düzene vurmaya başladık ve faşizm üzerimize geliyor. Saldırılar artarak devam edecek. Biz saldırılara ne kadar direnir ve mücadeleyi büyütürsek devlet de saldırılarını daha da sertleştirerek üzerimize gelecektir. Faşizm saldırısını imha etmek için hiçbir kural tanımadan hangi düzeye yükseltirse, biz de direniş ve devrimci hamlelerimizi bir üst düzeye yükselterek devam ettireceğiz. Bu adımları atarken kimseye gül bahçesi vaad etmedik. Daha ağır imha saldırılarıyla karşılaşacağımız doğaldır, tersi anormal olurdu. Hem bunlar bilinmeyen şeyler değil; sürekli, yıllardır dilimizden düşürmediğimiz sınıf mücadelelerinin, devrimlerin kanunudur.

Girdiğimiz süreç, iç ve dış kuşatmalar ve yapmamız gerekenler açısından hayati derecede varlık yokluk derecesinde önemlidir. İki cephede ve çok yönlü savaşa güç yetiremezsek nefesimiz kesilir ve yarı yolda kalırız. Özellikle ülkedeki kadro ve sempatizanlarımız bunun bilincinde olmalıdır. Her cephedeki savaşımızın hiçbir boyutunu ihmal edemeyiz. Bu hastalık gibidir. İhmal ettiğimiz her görev ve çözmediğimiz her sorun sağlıklı bünyedeki virüs gibidir ve bizi bir anda yatalak haline getirir. Bu nedenle girdiğimiz dönem aynı zamanda varlık yokluk sürecidir. Ya devrimci öncü örgüte sıçrayacağız ya da devrimci çıkışımız ezilecek, Türkiye devrimciliği makus talihini tekrar yaşayacak. Bunu yaşatmaya hakkımız yok, buna izin veremeyiz. Çünkü yeni ve nazik bir mücadele aşamasında bulunuyoruz. Artık hiçbir koşulda eskisi gibi mücadele olamaz, eskisi gibi örgüt de olamaz ve eskisi gibi devrimcilik de olamaz, devrimci savaşı yükseltemeyiz. Bunun ilk ve tek koşulu kendimize ve kadrolarımıza yüklenmektir. Doğada olduğu gibi toplumda da değişim için değiştirici esastır ve buna rağmen değişim olmuyorsa, ki devrimci hareketimizde olmuyor, o zaman değiştiricilerin değiştirilmesi zorunludur. Buna bir yerde eğitimcilerin eğitimi ile başlamak örnek gösteriliyordu. Biz de değişime kendimizden başlayacak teoride, ideolojide, politikada, örgütte ve pratik mücadelede, pratik mücadelenin herşeyi değil ama bugün için en önemli ayağı olan silahlı devrimci savaşta, kendimizi devrimci bir çizgide yeniden yaratacağız.

Dış zindandan çıktık, iç zindanı da yıkacağız

Biz burada başka bir toplumsallığı değilse bile, başka bir yaşamı ve ilişkileri savaş içinde inşa ediyoruz. Asıl gücümüzü bu iç zindan dediğimiz, koca koca sosyalist sistemleri çözen yanlışlardan ve hastalıklardan arındırmak için çok büyük bir çaba içindeyiz. Başarıya dövüşerek, en az faşist ve gericilik kadar kararlı ve onları aşan bir askerileşme ile kazanmak zorundayız. Politik bilincimizi, askeri yeteneklerimizi halk ve özgürlük kuvvetleri olarak, bu kanlı iktidarlara karşı son sınırına kadar zorlayacağız. Bu konularda atacağımız daha çok adım olsa bile, şimdiden, düşmanı korkutacak ve zaferi hissettirecek birikimi ve gücü kazandık. Şimdiye kadar hep masumiyetimiz ve saflığımızdan istifade ederek bizleri paramparça ettiler, acımasızca kanımızı akıttılar, cesetlerimizin üzerinde tepindiler. Artık Özgürlük Güçleri ve Komünarlar olarak çelikten devrimci iradeyi karşılarında bulacaklar. Bütün faşist katiller, bütün büyük hırsızlar, bütün karanlık odaklar, sermayenin tetikçisi bütün infazcılar korkuyu yanı başlarında hissedecekler. Şimdi büyük sermaye ve holding sahipleri düşünsün. Türkiye’de artık köpeksiz köyde değneksiz gezip arsızca yaşayamayacaksınız. Kimseden haksız birşey talep etmiyoruz, kimseyi tehdit etmiyoruz; ama bundan sonra bu topraklar üzerindeki her türlü soygun, hırsızlık, rüşvet sömürü ve zorbalık karşısında tarafız.

Bu memleketin tepelerinde oturan sermayedarlara, politikacılara, yüksek bürokratlara ilan ediyoruz;

Kanun biziz diyor, kanunlardan korkmuyorsunuz, biliyoruz. Ama Özgürlük Güçlerinden korkun. Özgürlük Güçlerinin kanunları tüm kanunların üzerindedir ve sizden hesap soracaktır. Devletiniz, devasa devlet güvenlik güçleri ve özel güvenlik güçleriniz sizi ne kadar koruyabilecek? Bu soruları tüm hırsızlar ve zorbalar sorsun.

Halkların kurtuluş ve devrim deneylerini çok iyi incelemek bizim için bir tarih merakı veya akademik bir merak değil. Tabi ki bunlar da var, ama asıl bizim önümüzdeki büyük ve zor mücadeleyi kazanmak, bu mücadelede moral ve bilinç kazanmak ve uzun sınıflar savaşında ayakta kalmak için devrimlerin ve halkların mücadele deneylerine muhtacız. Kimse kolay zafer, kolay başarılar beklemesin. Her adım nefes nefese, her mevzi göğüs göğüse çatışarak aşılacaktır. Henüz tam olarak kavramayanlar olabilir. İçimizde ve çevremizde tam girdiğimiz yol ve soyunduğumuz görevler konusunda muğlaklıklar olabilir. Geri dönüşsüz bir yola girdik. Bölgenin en korkutucu gücü olan T.C. devletine silah doğrulttuk. T.C.’ye silah doğrultmakla NATO’ya ve bölgedeki tüm gericilikleri hedeflemiş ve onların doğal olarak hedefine girmiş olduk. Önümüzde zor, acımasız, kıran kırana bir savaş var ve uzun bir dönem giderek büyüyen ve daha da sertleşen bir savaş içinde yaşayacağız. Hangi idealleri savunuyor, neleri hedefliyorsak ve nereye varmayı amaçlıyorsak, herşey savaş içinde ve savaşa bağlı olarak gelişecektir. Partimizin tüm militanları ve sempatizanları, halk ordumuzun çekirdeği Özgürlük Güçlerimiz, fabrika cehenneminde partimizin savaş bayrağını taşıyan sınıfın içinde kahırlı emek cephesini omuzlayan yoldaşlarımız, gençlik içindeki miltanlarımız, gözbebeğimiz liseli komünarlar, düşmanın gözü önünde en büyük cesaretin sahibi açık mücadeledeki militan yoldaşlarımız, erkek egemenliğinin her mevzisine karş savaşan kadınlar ve tüm partimize inanan, güvenen sempatizanlar; savaş gerçekliği, ona göre konumlanma ve hazırlanma asıl sizler için hayati ve önde gelen bir görevdir.

Hiç kimse yanılmamalı. Savaşın içinde olan sizlersiniz. Savaş ve düşman saldırısı en çok size yakındır. Bunu hiç unutmamalı ve aklınızdan çıkarmamalısınız. Kimse de kendini kandırmasın. Kimse savaşı dışında sanmasın, bana dokunamaz diye görmesin. Bu bir sınıf savaşı, bu bir özgürleşme savaşı, bu bir devrim kavgasıdır. Cesarete, cürret gösterebilenlere ihtiyacımız vardır, ama bu asıl olarak halkın, kitlelerin savaşıdır ve kaderi buna bağlıdır. Tüm birikimimizin birinci görevi bu gerçekleri kitlelere taşımak ve kitlelerle birlikte, büyük bir direniş cephesini inşa etmektir. İkinci olarak, bütün siyasal güçlerimiz kendilerini girdiğimiz savaş gerçeğine göre, yeniden konumlandırmalı ve yaşamını bu gerçeklere göre yeniden kurmalıdır.

Türkiye devrimci örgütlerinin gençliği çok kötü bir umutsuzluk içindedir, çaresizdir. Umutsuzluğu, kavgaya girip yenilmekten değildir, kavga edememekten dolayı umutsuzdur. İsteyen istediğini düşünsün. Biz devrimci gençliğimizin korkudan köşesine sindiğini düşünmüyoruz, onlar kavgaya girememekten hırs ve öfke biriktirmektedir. Kavganın önündeki engeller açıktır. Toptan kolaycı bir mantıkla tüm devrimci ortamı mahkum etmiyoruz ve tartışmaya hazırız. Ama biz kavganın önündeki asıl engelin tek tek mevcut devrimci yapılar ve bir bütün olarak devrimci ortamın kendisini görüyoruz. Herşey çok açık. Bölgede ve Türkiye’de yer yerinden oynuyor, kan gövdeyi götürüyor ve tüm devrimci güçler protestoculuk dışında birşey yapamaz haldedir.

Devrimci hareketteki düzenle savaşıyoruz

Devrimci güçlerle tartışmak istiyoruz. Tarih, öğrenmek isteyen için derslerle doludur. 12 Eylül bir yanıyla, birbiriyle kör ve burjuva bir rekabet içindeki devrimci örgütlerin eseridir. Sol adeta generallere çağrı yapmıştır; gel bize darbe yap, biz birbirimizi yemekle meşgulüz, hiçbir şey birbirimize karşı rekabetten daha önemli değildir, diye. Gerçek budur ve hazindir. Açın bakın; aynı dönemde güç, cephe, güç ve eylem birlikleri üzerine herkes ne yazmış? Tarihte tekerrür yok denilir ama çok benzer bir ortamdayız. İşte bu da komedidir. Traji komik hal, herhalde böyle durumlara göre deniliyor. Gene her yandan birlik ve mücadele çağrıları yükseliyor, herkes kendi yolunda yürüyor. Yeni bir tekerrüre de, trajediye de, komediye de izin vermemek için buradayız.

Erdoğan tam boy ve mezhepçi bir kinle Suriye savaşına girdi. Suriye savaşı doğru bir kavram değil. Türkiye Suriye’ye yapılan emperyalist komplo ve insanlık suçlarında en kirli rolü oynadı. Şimdi işler tersine dönüyor. Bölgedeki tüm kurtuluş ve Özgürlük Güçlerinin karşısında, dolayısıyla da hedefinde Türkiye var. Aynı biçimde Türkiye, aralarındaki çelişkiler keskinleştiğinden, bölgedeki tüm gerici ve emperyalist suç şebekelerinin de hedefindedir. Daha net bir ifadeyle, bölgedeki ilerici ve gerici çatışmanın, savaşın giderek esas alanı Türkiye oluyor. Ortadoğu’da 20 yıldır süren savaş daha kıran kırana, hem iç savaş hem dış savaş olarak Türkiye’nin kapısına dayandı.

Mucize bekleyen sol

Türkiye’de seçilmiş hükümete karşı darbe teşebbüsü yapıldı deniyor. Bundan büyük yalan olamaz. AKP hükümeti Fetullah darbesinden daha tehlikeli bir darbecidir. AKP, 7 Haziran seçim sonuçlarını silah ve bombalarla yıkarak 1 Kasım darbesiyle iktidarda oturmaktadır. 7 Haziran’dan beri Türkiye’de burjuva anlamda bile meşru bir hükümet yok. Fetullah darbesi Amerikancı halk düşmanı faşist bir girişimdir. Darbeler arasında tercih için değil, tehdidi göstermek için söylüyorum. AKP darbesi ve girdiğimiz süreç daha kanlı ve korkunç bir süreçtir. Fetullah darbesi Kenan Evren darbesine daha çok benzer. Şimdi girdiğimiz süreç tam tarifiyle Suriyelileşmektir. Kimse Fetullah darbesi önlendi diye sevinmesin. Türkiye darbeyle marbeyle izah edilmeyecek tam bir cehenneme doğru gidiyor. Kötü olan şu: yeni tür ve daha önceki uygulamalara benzemeyen İslami, ırkçı ve mezhepçi bir faşist diktatörlüğe doğru gidiyor.

Mevcut durumda üzerinde yaşadığımız bu topraklarda böylesi bir kanlı faşist diktatörlüğe karşı olanlar hala daha güçlüdür. Tehlikeli olan gidişin bu kitlelerce tam olarak kavranmamasıdır. Kimse dönüşü olmayan bir yola çoktan girdiğimize inanmıyor ve bir mucize bekliyor. Belki şu anda Türkiye, dünyada mucize bekleyenlerin en çok olduğu ülkedir. Büyük muhalefet katmanları asla Tayyip ve AKP’ye güvenmiyor, güvenebileceği hiçbir kurum da bulamıyor ama yine de mucize bekliyor. Sanki bu ülkenin üzerinden afyon yüklü bulutlar geçmiş gibi. Herkes gözüyle gördüğü ve yaşadığı şeylere değil, gönlünden geçene inanıyor.

Laik milyonlar, kendini en bilinçli ve eğitimli sayanlar, en uyuşturulmuş olanlardır. Türkiye’nin her yerinden cihatçı katiller fışkırıyor, ellerinde keskin bıçaklar ve silahlarla tekbir getirerek yeri göğü inletiyor, “laikler için yaşasın cehennem” sloganları atıyorlar. Kimsenin kılı kıpırdamıyor. Suriye’den, Irak’tan, Ankara ve Suruç’tan biliyoruz ki, dediklerini fazlasıyla yapıyorlar. Buna rağmen, tehdit altındakiler o kadar aciz ve uyuşturulmuş durumdalar ki, mezarındaki Kemal Paşa’dan medet bekliyorlar. Aleviler bu cihatçı gözü dönmüşlerin en büyük zevkinin Alevilerin kellesiyle top oynamak olduğunu bildiği ve gördüğü halde yakınmak, beddua etmek, katillerinin vicdana gelmesini dilemek dışında hiçbir gerçek tedbirin içinde değiller. Devletin resmi savcılıklarının iddianamelerinde geçiyor. IŞİD hücrelerinde Türkiye çapında Alevi köy ve kurumların tespit edildiği istihbarat raporlarının bulunduğu ilan edildi. Herhalde bu bilgileri sosyolojik bir merakla toplamadılar. Buna rağmen Alevi kurumları birbirlerine karşı ve kendi içlerinde yönetimleri ve kurumları ele geçirmek için kendilerini paralıyorlar. Başka da bir uğraşları yok.

Türkiye’nin en mucize severlerini sol ve sosyalizm iddialı parti ve gruplar oluşturuyor. Bildiğimiz kadarıyla hemen hemen tüm irili ufaklı sol örgütler AKP’nin bir diktatörlüğe doğru gittiğini söylüyor, diğer örgütleri eleştiriyor ve durduğu yerde duruyor. Hadi muhalif ve örgütsüz kitlelerin bu halini anlıyoruz, ancak kendisine örgütlü ve devrimci diyenler ve materyalist olduğunu iddia edenler silahlanan ve hazırlıklarını tamamlamış kanlı saldırganlara karşı mucize bekliyor. Birşeyler olup halkın ayaklanacağını veya silahlanmış, gözü dönmüş grupların propoganda yaparak engellenebileceğini sanıyor, propoganda ve protesto dışında kılını kıpırdatmıyor.

Fatih’in topları Bizans’ın surlarını döverken, din adamları, yöneticiler ve alimlerin toplu halde meleklerin cinsiyetleri üzerine tartışıldığı söylenirdi. Merakla, nasıl bir ortam böylesi bir duyarsızlığı oluşturuyor, duyarsızlıkta değil, bir tür idrak yoksunluğu hali nasıl oluşur, diye merak ederdim. Şimdi 500 yıl sonra Türkiye de Bizans’ın son günlerine çok benziyor. Hem de her şey ters dönmüş olarak. Bizans’ta dinsel inançlı çevreler melekleri tartışıyor, biz de cihatçı İslamcılar mücadeleleri konusunda hiç idealist değil, tersine tam bir materyalist gibi davranıyorlar. Savaşlarına silahlanarak, kadrolaşarak, silahları kullanacak insanları yetiştirerek ve yaptıklarının, pratiklerinin propogandasını yaparak tamamen maddi ve materyalist biçimde büyük bir cihat için hazırlanıyorlar. Hiç öyle sözle yetinmiyor, Allahtan beklemiyor, dua ile yürümüyor; silahlanıyor. Herşey ters dönmüş dedik ya, Marksist olduğunu iddia edenler, tüm sol bu gerçekler karşısında yapılan tartışmalar, tam da meleklerin cinsiyeti tartışmasını bile geride bırakıyor. İsteyen bu somut koşullarda açıp yazılanlara baksın.

Yasalara tapan sol

AKP çetesi ve işbirlikçileri hiçbir yasa ve kural dinlemeden saldırıyor, kan döküyorlar. Devrimciler olarak bunlardan daha kararlı ve korkusuz olmak zorundayız. AKP çetesinin gözü karalığı korkusundan kaynaklanıyor. Korkuyorlar, hem de ölümüne korkuyorlar. İktidarlarını kaybetmekten korkuyorlar. Bizim kaybedecek bir iktidarımız yok, biz neden korkacağız. Sol örgütler ve partiler, her uygulama ve saldırı karşısında geri çekiliyor, inatla yasal olanaklar içinde kalıyorlar. Bugünkü Türkiye’de mevcut faşist yasallığı eleştiren ama yasalara sonuna kadar uyan tek bir kesim var: Bütün kanatlarıyla sol ve ilerici kesim.

Tayyip ve AKP’nin asla böyle takıntıları yok. İşine gelmediğinde seçim sandığını da, anayasayı da tekmelemekte tereddüt dahi etmiyor. Siyasal İslamın tüm yelpazesinin zaten hiç böyle kaygıları olmadı. Bu zeminde giderek cihadizm güçleniyor. Türkiye’de yasalara sol bağlı. Devrimci ve sosyalist güçlerin küçük bir kesimi hariç, solun ana gövdesi yasaldır. Yasallık bir zorunluluk hali olmuş, içselleşmiştir. Yaşamda başka türlü var oluş hali bilmiyor, ancak yasal alanlar varsa var olabiliyor. Yoksa bu kadar yasalcılık ve demokrasi dilenciliği başka türlü nasıl mümkün olabilir? Kendileri ne diyorsa desinler, Gezi geri itildikten, özellikle de 10 Ekim Ankara katliamından sonra, solun ana gövdesi yasallığa hapsolmakla kalmadı, tam bir liberal duruşa savruldu.

Biraz önce söyledim. Sol mucize bekliyor, yeni bir Gezi olsun diye dua ediyor. Solda Gezi beklentisi hayali bir beklentidir. Hem Gezi oldu da kim ne yaptı? Gezi bekleyicileri yeni bir Gezi’de eski performansını bile göstermeyecektir. Teorik olarak Gezi olmaz demek mümkün değil, ama koşullar çok değişmiş, mücadele başka boyut ve biçimler kazanmıştır. Gezi bekleyenler bu durumu göremiyor. Artık Türkiye’de kendiliğinden gelişmelerle değil, günlük, kahırlı ve kan revan içinde bir yol devrimcileri bekliyor. Kolay zafer bir yana, kolay refomcu, talepçi, demokrasi dilenciliği bile yaptırmayacaklar. Her adım, her olanak, her faaliyet dişle tırnakla ve kopartılarak biriktirilecektir. Devrimci hareketin bütün biriktirdiklerini faşist düzen güçleri yok ettiler. Var görünenler gerçekte yoklar. Var görünen yasal olanaklara ve yasalara tapınç derecesinde bağlı olarak atılacak tek adım, kazanılacak bir kırıntı dahi kalmamıştır. Tersine aynı tarzda ısrar, eldekilerin de kaybedilmesiyle sonuçlanacaktır.

Hala tümüyle yasal alanlara ve yasalara bağlı kalarak faaliyet sürdürmek isteyenleri, yapyasal partilerimizi uyarmak devrimci görevimizdir. Çok somut birşey söylüyoruz. Belki bir adım sonra mevcut kurumlarınız olmayacak ve siz en küçük bir hazırlığınız olmadığı için ellerinizdekini kaybettiğinizde, dımdızlak ortada kalacaksınız. Size güvenen az veya çok, etrafınızdaki birikimi de boşluğa düşüreceksiniz. Burada yasal ve meşru mücadele tümüyle bitti demiyoruz. Eski particilik ve dernekçilik, platformculuk bitti. Bazı şeylerin bitmesi hayırlı bile olabilir. Eski protestoculuk bitti. Kimse eskisi gibi, bir faaliyet gibi görünen ama hiçbir işe yaramayan basın açıklaması yapamayacak. Meşru mücadele, devrimci bir tazdır. En zor koşullarda bile devrimci yaratıcılık, kitlelere seslenme ve mücadele çağrılarını taşıma olanağı bulur. Yasal ve meşru mücadele alanında, dediğimiz gibi, artık kırıntı bile kalmamıştır, kaldıysa bile yakında onları da budarlar. Yasal alanda da her mevziyi zorla ve düzenden kopara kopara almak zorundayız. Bunu başaramayanlar yasal alandan da düşecektir.

Aslında bir biçimde gerçeği ve mevcut tehdidi çok isabetli tespit eden birçok örgüt var. Benzerleri arasında birtanesi şöyle diyor: “Darboğazdayız, şah damarımıza dayanmış bir bıçak var ve bunu bertaraf etmek zorundayız.” Benzeri tespitleri yapan başkaları da var. Bu somut ve doğru bir bakış ve çok önemli. Aynen katılıyor ve ilave ediyoruz: Şah damarımıza dayanmış bir bıçak var; mevcut ilerici, sol, demokrat, Alevi, laik, AKP ve cihatçılardan olmayan herkes derece derece bu ölümcül tehdidin hedefinde. Bundan dolayı mevcut, durumumuzu olabilecek en çarpıcı ve etkili biçimde tarif ediyor. Ancak bu tespiti yaptıktan sonra, hiçbir şey söylememiş gibi, normal yaşantısına devam etmek son derece tehlikeli ve vahim bir durumdur. Sözün hükmü uçar, gider ve tersine işler. Alıştırıcı, kurban olmanın, boğazımızın kesilmesinin çok da önemli olmadığı mantığını güçlendirir ve mevcut kanlı saldırıları kanıksatmaya hizmet eder. Mevcut durum, “şah damarımıza dayanmış bir bıçak var” olduğudur. Bu somutlukta net bir bakış kazanmamış olanlar uyarılabilir, ama durumu bu netlikte ifade edip, kurbanlık kuzular gibi cihatçı kasapların gelip boğazımızı kesmesini önemsizleştirmek çok zararlı bir tavırdır. Tek bir örnekten söz etmiyorum. Devrimci hareketin geneli için aynı aymazlık hali geçerlidir. Ağzını açan, kalemi eline alan, kanlı bir cehenneme doğru gidildiğini yazıyor, söylüyor ve sonra bunları söyleyenler kendileri değilmiş gibi normal yaşantılarına dönüyorlar. Dönem zor. Herkes ağzından çıkanı düşünüp konuşmalı ve konuştuğunun arkasında sağlam durmalı.

Boş konuşmaların ve boş ajitasyonun hiç zamanı değil. Gerçekleri, mevcut zayıflıklarımızı, nereden nasıl yara alabileceğimizi, nasıl davranırsak ölümcül yara alıp bir daha ayağa kalkamayacağımızı iyi hesaplamalıyız, kendimizi kandıramayız. Korku ve panik yok. Bu çok kötüdür. Ama boş ajitasyon ve kendini kandırma, hayali şeyler ve beklentiler üzerine hayal kurmak da öldürücüdür. Düşmanı doğru tanımlayacağız, gücünü ve zayıf yanlarını bileceğiz, kendi gücümüzü ve güçsüzlüğümüzü bileceğiz ve hayaller değil var olan gerçek durumumuz üzerinden ölümüne bir kavgaya gireceğiz. Bu kavga şimdiye kadar tarihte görülenlere benzemiyor. Yeni ve değişik bir düşmanla karşı karşıyayız. Bu daha güçlü veya daha tehlikeli, az tehlikeli gibi genellemelerle yol alamayız. Düşmanı doğru kavrayarak onun güçlü ve zayıf yanlarını somut olarak tespit etmeliyiz. Bu sürece somut AKP-IŞİD faşizmi dedik. Tarihten bildiğimiz faşizmlerle çok benzer yanları olduğu gibi, çok değişik ve kendine has güçlü ve zayıf yanları var. Bunları devrimci analizlerle bütün somutluğu ile görmemiz gerekir. Her gücün mutlaka zayıf ve güçlü yanları vardır. Bu katiller sürüsünün de zayıf ve güçlü yanları var. Bunu bilip, somut politikalara ve pratik taktik adımlara dönüştürmeliyiz.

Düşmanı, bölgemizdeki yaptıklarından tanıyoruz. Somut olarak Suriye’de onlarla karşı karşıya geldik. Kendi ölçülerimize veya TDH’nin ölçülerine göre oldukça ciddi deneyler biriktirdik. Siz onlarla bir yıldan fazladır, birçok alanda, aylarca göğüs göğüse çatışmalar yaşadınız ve halkımızın mücadelesi için küçümsenmeyecek deneyler biriktirdiniz. Kendi ölçülerimizle başarılı sonuçlar aldık. Bu deneylerin Türkiye IŞİD’i ile mücadelemize katkıları olacaktır. Kimse Türkiye cihatçılığının daha yumuşak, daha medeni olduğunu bilinç altında yaşatmasın. Bunu modern cumhuriyet sevdasıyla yaşayan, ‘biz medeniyiz mantığı’ için söylüyorum. Yaşayıp göreceğiz. Türk ve Kürt cihatçılar Suriye’dekilerini mumla aratacaktır. Bu bir gerçektir. Maraş, Çorum ve Sivas IŞİD’in öncelleridir. İlk olan IŞİD değil. IŞİD, Türk faşistlerinin ve kontrgerillasının izinden gidiyor. Aradaki terk fark, birinin açık ve aleni oluşu, diğerlerinin de gizli ve daha kalleş yöntemlerle icrai sanat eylemesidir. Türk demokrasisinin yüce meclisinde IŞİD katilliklerini daha önce hayata geçiren kravatlı katiller parlamenter sıfatıyla MHP milletvekilleri olarak yer alıyorlar, AKP sıraları IŞİD işbirlikçileriyle dolu. MHP canilikleriyle İslami canilik birleşmiştir. IŞİD de biraz böyledir; BAAS ve cihadi selefilik karışımı faşizm ve iman bulamacı. MHP’yi 60-80 arasını yaşayanlar bilir. Domuz bağları, kitlesel cinayetler, kahvehane taramaları, Maraş, Çorum Alevi katliamları kontrgerilla tarafından hep MHP eli ile uygulandı. Şimdi Suriye’de, Kürt illerinde ve Ankara, İstanbul gibi metropollerde Türk ırkçılığı ve İslam fanatizmi birleşmiştir. Bu oluşuma Türk IŞİD demekte hiçbir yanlış yok.

Devrimciler en az cihatçılar kadar ciddi ve sorumlu davranmak zorundadır. Mücadele, varlık yokluk sorunu ve ölümüne bir kapışma olarak gelmiş, kapımıza dayanmıştır. Burada armudun sapı, üzümün çöpü sorulamaz. Tüm güçlerle tam bir güven ve ortaklaşma içerisinde geniş ve büyük bir savaş cephesi kurabiliriz. Hiçbir şey bilmiyorsak düşmandan öğrenmek diye bir öğrenme yolu vardır. Türk ve Kürt cihatçıların nasıl bir ilişki içinde olduklarına bakın. Kürtlükleri ve Türklüklerinden önce, tam bir adanmışlıkla, ulusal bulaşıklıkları bir kenara atarak tam bir ümmet bilinciyle ortaklaşıyorlar. Devrimcilerin enternasyonalist devrimci dayanışma ve kardeşliği, birbirine çok yakın örgütler arasında bile kurulamıyor.

Artık devlet desteği, ideolojik teşvikle cami desteği, dinsel manevi güçle her türlü muhalefet ve farklı toplumsal kesimlerin fiziki şiddetle bastırılma döneminden kitlesel göçertme ve imha dönemlerine giriyoruz. AKP Şeref Malkoç’un ağzından silahlanma çağrısı yapmıştır. Tayyip’in danışmanı açıkça IŞİDçilere “silah başına”, yandaşlarına “silahlanın, IŞİDleşin” çağrısı yapıyor. Kaldı ki resmi kolluk güçleri denilenler, şu an tümüyle seçilmiş, ideolojikleşmiş, en gerici ve vurucu AKP- IŞİD kuvvetleri durumundadır. Erdoğan’ın “bu öncekilerine hiç benzemeyen yeni kuruluş” dediği, çok açık ve daha modern IŞİD düzenidir. Erdoğan başka bir düzen düşünse bile IŞİD ve cihatçılardan başka dayanağı yok. İktidarına yönelik tehditlere karşı cihadçı çeteler dahil tüm mafyatik, lümpen kesimleri silahlı saldırgan sivil bir orduya dönüştürmek dışında bir çaresi yok. Bu durum, Erdoğan’la birlikte tüm cihadçı çeteciliğin halk tarafından yıkılmasına kadar gider.

Normalleşme bekleyenler boşa bekleyecek. Sol adına geniş bir kesimin arayışı normalleşmedir. Normal bir demokrasiye geçiş isteklerinin tümü Erdoğan’a can simidi atmaktan öte faşizmin kurumlaşmasına yardımcı olmaktır. Bu düzen ve bu sistem artık burjuva anlamda bir demokrasi yaşayamaz. Bu tür beklentiler tam da Erdoğan’a ve arkasındaki yerli IŞİDçilere teslim olmaktır. Bu dönem, ya yeni cuntalarla Tayyip tepelenecek ya da Tayyip tüm muhalefeti ezip devleti de yeniden dizayn ederek daha çok sokağa dayanan tam diktatörlüğünü pekiştirecek. Rehavet döneminde değiliz. Devrimci hareketin en büyük düşmanı yıllardır kapıldığı rehavet ve konformist tarzdır. 30 yıldan fazla bir zaman bu devrimci olmayan tarz yerleşti. Dünya da, bölge de, Türkiye ve Kürdistan’da 35 yıldır bir yığın halk hareketleri, darbeler, çatışmalar yaşanıyor. Olayların sıcaklığında herkes canlanıyor, canlanma dediklerimiz de açıklama, sokakta basın açıklamaları, cılız protestolarla yetiniliyor, sonra da rutin konformist dünyasına çekiliyor. Bıktırıcı ve uzun yıllardır sonuçsuz bir şekilde eldeki malzemeyi koruma ve kollama faaliyeti devam ediyor. Bu tarzdan dolayı her yeni gelişmeye hazırlıksız ve çaresiz yakalanılarak protestoculuk dışında kimse kılını kıpırdatamıyor.

Örgütler, kendileri kılını kıpırdatamazken, kitleleri sokağa ve mücadeleye çağırıyor. Kim işe yaramayan birlik, hiçbir karşılığı olmayan ve kendilerinin de inanmadığı direniş çağrıları dışında birşey söylüyor veya yapıyor? Bir de sol gevezeliğin son sakızı, sokak modası çıktı. Herkes herkesi sokağa çağrıyor ama kimse sokağa çıkmıyor, zira sokağa çıkacak mecal derman yok. Artık sokaklarda yalnız gaz, plastik mermi ve cop yok; gerçek kurşun ve bomba kullanılıyor. Sokak diyenlerin ellerinde tırnak çakıları bile yok. O zaman kim inanır onların sokak derken ciddi olduklarına. Sokak diyenin gerçekten sokağa çıkmayı isteyip, önce kendisi koruyabilecek, sonra sokağa çağırdığı kitlelere güven verecek bir pratiği olması gerekir. Bu tarz şimdiye kadar kötürüm halde de olsa bugüne kadar geldi ve artık bu dönem bitti. Bu tarz ve bu dünya bitti. Artık bu tarzla devam edip, bu dönem de böyle gider ve işler rayına oturur beklentisi her kesimde hakim eğilimdir. Bu bir acizliktir ve acizliğin çaresi yoktur. Bugünkü Türkiye’de ortamın soğumasını bekleyip normal, alışılmış dernek, büro, parti, sınıf, kadın vb. çalışmalarına dönmek dışında ne düşünüyor, ne öneriyor daha önemlisi ne yapıyor? Herkes bu soruları kendisine sorsun ve kendi içinde bu tartışmaları yürütsün.

Sağlamcılar öncü olamaz

Devrimci ve sol hareketin durumu üzerine fazla birşey söylemeye gerek yok. Kendi kendini kandırmak ahmaklığın en büyüğüdür. Devrimci hareketin hali, pür melali 15 Temmuz ve sonrasında yaptıkları ile ortadadır. Yapamamak da bir olgudur, durumdur. Fakat yapamadığı halde yapmış, yapabilirmiş gibi görünmek ve büyük büyük laflar döşemek çaresiz bir durumdur. 15 Temmuz’da tavırsız kalmak kabul edilemez. Kendi cephemizden bu durumu şiddetle eleştiriyoruz. Çok ciddi bir tartışma yapmak zorundayız.

Biz kendimizi iyi günlere, kazanacak hamleler için saklayanlardan olamayız. Kıldan ince kılıçtan keskin çizgilerde adım atma cüretinde olacağız. Darbe gecesi Türkiye halkının ve emekçilerin kaderi söz konusu ise “güçsüzüz, hele bakalım ne oluyor, birşey bilmiyoruz, bekleyelim her şey açığa çıksın” diyemeyiz. Böyle diyorsak ve davranıyorsak kendimize öncü diyemeyiz. Öncüysek ateşe atılmak için yanmaz koruyucu bekleyemeyiz. Darbe gecesi sokağa çıkmalıydık. Beş kişi ya da beşyüz kişi, hiç farketmez. Kurşunlanabiliriz veya sonradan yalnız kalır Erdoğan ve IŞİD’çi güruhu tarafından linç edilebiliriz, bu hiç önemli değil. Hiçbir koşulda bekleyelim, bakalım durum ne gösterecek diyenler, öncü olamaz. Öncü olmak herkesin korktuğu yerde korkuyu yenmesini bilmek, herkesin beklediği anda harekete geçebilmek, herkesin tereddüt ettiği anlarda kararlıca öne atılmak demektir.

Uzun yıllar Türkiye’de devrimcilere bir hal oldu. Herşeyi en iyi ve doğru bilmek hastalığı. Marksizmin tahlil gücü ve bilimselliği bizim tarafa sağlamcılık olarak miras kaldı. Bilimsellik, herşeyden daha fazla sağlamcılık olarak yerleşti. Kılı kırk yararak ve sağlam tahtaya basmadan atağa kalkmak aptallık olarak kabul edilir hale geldi. Kılı kırk yaranlar hiçbir işte başarılı olamadılar. TDH her gelişmede bilimin çözümleyici kerametini arıyor. Böyle bir bilim yok. Siyasette bilim kimseye neyi nasıl yaptığını, yapacağını söyleyemez, böyle bir siyaset bilimi yok. TDH 30-40 yıldır devrimci siyasal pratiğin görevlerini Marksizm ve siyaset bilimiyle çözmeye çalışıyor. Pratikte yetersizleşip güçsüzleştikçe, teoriden keramet bekliyor. Pratik olarak yetersizleştikçe, pratiğin dışına düştükçe, siyaset biliminin dehlizlerine dalıyor. Bu dehlizlerde az çok kalan aklını da yitirerek kendi kendine konuşan delilere dönüyor. Pratik olmayınca teori, teorik bir temeli olmayınca hedefleri belli, yönü ve mesajı açık bir pratik de olamıyor. Siyaset de, tümden pratiksiz olunamayacağı için hergün her saniye Dr. Kıvılcımlı’nın dediği gibi “beyinsiz işgüzarlıktan” geçilmiyor.

Yanlış yapma hakkımızı kullanacağız

Teoriye pratiğin görevlerini yükleyen mantık, teoriyi maymuncuk benzeri her sorunda doğru kapıyı açacak sanıyor. Az çok cesareti olanlar bile oturaklı, bilimsel akademik sonuçları garantilemeden atağa kalkmayı cahillik, ilkellik olarak görür hale geldi. Biz sağlamcılardan olamayız. Sağlamcılardan olacaksak öncü olamayız. Onun için sağlamcılık bizden uzak olsun. Sağlamcı değilsek, 15 Temmuz’da daha herkes hesap yaparken, kazanan tarafı anlamak için sotaya yatmış beklerken bizim sokaklarda olmamız gerekirdi. Böylesi günlerde sokaklarda değilsek, hiçbir zaman gereken yerde ve gereken zamanda öncü rol oynayanlardan olamayız. Türkiye’nin antifaşist, devrimci birikimi küçümsenmemelidir. 15 Temmuz’da önce öncü bir kuvvetle devrimciler sokağa çıkabilseydi, bu bilinçli ve darbeler yaşamış devrimci birikim, burjuva ve faşist klikler uyanıp kendilerini sağlama alıncaya kadar sokakların birinci gücü olabilirdi. Olmayabilirdi de. Fal açmak değil, ataletimizi kavramak için tartışıyoruz. Hadi akşam bu mümkün olmadı, peki sabah olduğunda, niçin olanca gücümüzle, her ne ise sokağa çıkamadık. Ülkede ABDci, Kürt ve devrim düşmanı bir darbe oldu. Darbe asıl hedef olarak devrimci ve demokratik birikimi tehdit ediyordu. Darbenin AKP ile alıp vereceği, Tayyip ve daralmış çevresiyle ilgisi vardı. Ancak asıl hedef devrimci ve demokratik güçlerdi. Halka bu gerçeği anlatmak için herşey yapılmalıydı. Biz devrimci ve sosyalist güçler olarak tümüyle atıl, kötü bir çaresizlik içinde ortada kaldık. Sonuçta da, bir kesim, görüntüyü CHP mitingiyle kurtarmak zorunda kaldı.

Burada söylediklerimiz her koşulda karşılığı olan kerametler değildir. Bir durumu ve sorunu tespit etmek, buradan dersler ve sonuçlar çıkarmak için tartışıyoruz. Gücümüz, cürmümüz neyse ne. Daha ne kadar riske girip ileri atılma dışında istiareye yatarak, ortalığı koklayarak, kılı kırk yararak, yerlerde sürünmeye devam edeceğiz. Yanlış bile bir iştir. Artık bilimsellik arayışı ve pratikten korku öyle bir hale gelmişki, yanlış yapma hakkımızı bile kullanamıyoruz. Bakın; koca koca partiler sürekli yanlışlarını eleştiriyor, fakat TDH yanlış bile yapamıyor. Eleştirilmekten korkmuyoruz, yanlış yapma hakkımızı daha fazla kullanacağız.

Devrimcilik, evet devrimlerin tarihi, yanlışların tarihidir. Yanlışların zirvesi Paris Komünü’dür. Kim istiyorsa karşısına alıp meydan muharebesine girişebilir. Biz artık yanlış yapmaktan değil, sokakta bayraklarla basın açıklaması yapmak, devletin ve faşizmin saldırıları karşısında demokrasi ve hukuk dilenmek dışında birşey yapmaz yapamaz haldeyiz. 30-40 yıldır bu haldeyiz ve bunu güç toplamak ve gelişmek için yapıyoruz. 40 yıldır, 40’ın belki iki-üç katı örgütler olarak, böyle güç olunmayacağı görülmedi mi?

Burada fal açıp, 15 Temmuz’da sokağa çıksaydık şöyle olurdu, şunları kazanırdık, demiyoruz. Kendimize şu soruyu soruyoruz: Ne zaman gelişen ciddi olaylarda rol alacağız? 40 yıldır yaptığımız gibi olmuyors,a yeni bir yol ve yeni bir devrimciliği yaratmak gerekmez mi? Herkes mevcut durumunu daha ne kadar sürdürebilir, sürdürürse neye yarar?

Zaman bizim zamanımız

Devrimci hareket tam bir yıldır felç durumunda. 20 Temmuz Suruç katliamından bugüne, süreci kavrayabilirsek, gerilemenin sebeplerini de, ileri atılımın gereklerini de bu dönemde bulabiliriz. Bazı gerilemeler hayra alamet bile olabilir. İyi ve tam bir devrimci bilinç ve açıklıkla tartışalım. Bunu yeni mücadeleye katılmak için arayış içindeki genç mücadele dinamikleriyle, kendi militan ve sempatizanlarımızla, dolayısıyla tüm devrimci ve sosyalist birikimin katıldığı kollektif bir devrimci diriliş hamlesine dönüştürebiliriz. Bu adımları atarsak, bu yalnızca devrimcilerle sınırlı kalmaz. Dalga dalga mücadele arayışındaki tüm gençliğe, korku içinde köşesine çekilmiş ilerici kesimlere, Aleviler ve laik yaşamı benimsemiş emekçi yurttaşlarımıza, CHP etrafında toplanmış geniş demokrat tabana ve toplamda milyonlarla ifade edilen bir kesime seslenebiliriz.

Zaman, sınıflar savaşında tam kavranılmamış bir etkendir. Zaman, yani doğru yerde ve doğru zamanda doğru adımları atmak, her zaman istenilen sonuçları vermez. Fakat zamanında birkaç hamleyle kazanılacak mevziler, tereddüt ve kararsızlık sonucu çok büyük emeklere rağmen çok uzaklara savrulabilir. Zaman tam bizim zamanımız. Lenin’in başka bir bağlamda söylediği “bugün erken yarın geç olur” özdeyişinden, bir devrime sıçramak anlamında olmasa da, bir eşiği atlama, bir dönemi kazanma, karşı devrimci, sert ve şiddet yüklü dev dalgayı geri püskürtecek bir zemini yaratmanın ellerimizde olduğu anlaşılmalıdır.

Ortam sertleştikçe, IŞİD vari sola yöneltilen bombalı saldırılar Alevi ve laik demokratik kesimleri hedeflediğinde, bu geniş emekçi milyonların düzenden sert ve kesin kopuşu gündeme gelebilir. Bu momentte, düzene, gericiliğe, faşizme vuran ve ayakta kalan devrimci bir hareket, hızla milyonları bulan öfkeli büyük bir kitleyle buluşabilir. Tarihin bu konağı, nesnel olarak bu büyük yükseliş koşullarını ve dinamiklerini hazırlamış ve önümüze sürmüştür. Adeta tarihin görünmez eli devrede ve her gelişmeyi devrimci harekete doğru itiyor. Öne çık, korkuyu ve ufuksuzluğu yen, kendi cepheni düzenle, savaş düzenine geç, ben arkana milyonları yığdım, diyor. Peki, devrimci örgüt ve partiler ne diyor? Tarih böyle söylüyor, nesnel politik ortamı Marksizmi böyle okuyor. Herşeyin düzen açısından darma duman olduğu bu dönemde, birşey istemeyeni, birşeye talip olma cesaretini bulamayanı kim ne yapsın? Ağlamayan çocuğa meme verilmiyor. Demek ki solun, ağlamak için bile ses çıkaracak mecali kalmamış.

Devrimcilerin elleride silah tutabilir

Şikayetçilik, protestoculuk, açıklama yapmak devrimcilik değildir. Çünkü, şikayetçi özne değildir. Özne şikayet etmez; değiştirir veya değiştirmek için sıkı bir savaşa girer. Şikayetçi, birilerinden demokrasi adına sorunları çözmesini istemektir. Adlarında M-L olan yılların örgütlerinin, bütün propoganda organlarına bakın. Farkında veya değiller, ama sadece protestocu ve şikayetçiler. Kendileri her ne kadar özne olduklarını iddia ediyorsalar da, bu malzemeler, yıllardır yürüttükleri propoganda, biz özne değiliz, diyor. Biz bu değiliz. Sızlanmak, düşmandan merhamet dilenmek, demokrasi demokrasi diye katillerimizin arkasındaki güçlerden merhamet dilenmek; bu biz, bu Türkiye devrimciliği değildir.

Neden, bizim ellerimiz silah tutmayı beceremez mi? HTKP, SODAP, SYKP, ODAK, TÖP-G, Kaldıraç, Devrimci Hareket, ÖDP, EMEP, ESP, Devrimci Parti ve diğer örgütlerin genç militanları niye bomba ve kurşun yağdıran katillerin karşısına çıkmasın. Bu, tüm devrimci genç militanlar için geçerlidir. Hangi grup, çevre, parti olursa olsun, devrim ve sosyalizm mücadelesine girmiş, bu koşullarda safını belirlemiş tüm genç devrimci militanlar, cihadçı katillerden daha yeteneksiz ya da inisiyatifsiz değildir. Hele onlardan daha korkak olduğunu da kimse söyleyemez. Binlerce, on binlerceyiz. Devrimciyiz ve halkların özgürlüğü için yola çıktık. Cihadçı faşistlerden bin kere daha haklı ve cesuruz. Basiretimizi bağlayan nedir? En karanlık dönemlerde, köşe başlarında, kuytu sokaklarda pusulara direndik, kanlı işkence odalarında direnişlerimizin izleri duruyor. Bu vahşi köpek sürüleri karşısındaki sessizliğimiz yeter. Basiretimizi bağlayan ne ise, analiz edip ortaya çıkarmalıyız. Eğer tüm devrimci gençliğimiz korkaklar sürüsü değilse, böğrümüze silah dayamış bu katiller sürüsü karşısında yakınmak, şikayet etmek, sızlanmak dışında niye birşey yapılmıyor? Hem bunlar onları durdurmayacak. Gösterdikleri tüm silahları kullanacaklar ve hepsini üzerimize boşaltacaklar. Suriye’dekiler ne yapıyorsa, bunlar aynısını ve hatta daha fazlasını yapacaklar. Onları durduracak tek yol, onlardan daha cesur olduğumuzu göstermektir.

Her şey göz önünde. Geçirdiğimiz her dakika bizim cephemiz pelteleşiyor, çözülüyor, köşelere siniyor, moral yitiriyor ve umutsuzlaşıyor. Bizleri koyun gibi gören katiller sürüsünün istediği tam da budur. Onlar azgınlaşıyor. Biz yoksak onlar var ve herşey onlar olarak görünüyor. Korku değilse bizi engeleyen nedir? Boğazımıza bıçak dayanmışken ve o bıçak her an işleyecekken, sorunu es geçip somut tedbir önermeyen tüm teorik, ideolojik, politik ve taktik görüşler ve öneriler bu aşamada düşmanın işini kolaylaştırmaktadır. Beklediğimiz ve kaybettiğimiz her an onların lehine işliyor. Zaman kaybetmeden en az katiller kadar kararlı ve dirayetli olarak, onlara karşı ellerimizin armut toplamadığını göstermeliyiz.

Az değiliz. Kimse bunun arkasına saklanmasın. Hem azlık çokluk her zaman görecelidir. Halkın davasını güdenler azken de çokturlar. Az değiliz ve milyonlarcayız. Çok açık, Gezi’de milyonlardık. Geziciler ne oldu? AKP’li mi oldular? Ortam kan dondurucu. Elbet korkan ve sinen olabilir, ama yine geriye milyonlar kalıyor. Bu ülkede bizler, kafa kesen katiller sürüsünden güçlüyüz. Tersini düşünen korkmuş ve sinmiştir. Bu dönemde en büyük düşmanımız korkudur. Şu an karşımdaki sizler, bu kadar cesurlar bile yeterlidir bu katiller sürüsünün karşısına çıkmaya. Kaldı ki, Türkiye halkı ve gençliği içinde, bu katil devlet ve çetelere kaşı cesaretle dövüşmek ve savaşmak isteyenler bizlerden ibaret değil. Bizden çok daha cesur, çok daha öfkeli binlerce, onbinlerce ve yüzbinlerce gencin olduğunu biliyoruz.

Bütün sorumlu devrimcilere buradan sesleniyorum. Bakın, herşey ortada. Katiller devlet olmuş, yetmemiş sivil katiller ordusu oluşturmuş üzerimize geliyor. Halkın yüzbinlerle genci bu katiller sürüsünün karşısına çıkmak için çırpınıyor, yol yordam arıyor. Siyaset, taktik, her ne ise, hayat kendisini ve her şeyi saflaştırmış, karşı karşıya koymuş. İki ordu karşı karşıya. Birisi tepeden tırnağa silahlanmış ve üzerimize geliyor, haklı olan ve saldırıya hedef olan halk ise bekliyor. Devrimci taktik kendiliğinden ortaya çıkmış. Taktik budur; halkı ordulaştırmak, hadi ordu lafını sevmeyen olabilir, halkın savunma gücünü oluşturmak. Bunda tereddüt eden ya katillerden medet bekliyor ya da devlete, bu devlete güveniyor, mucizelere inanıyordur. Bu nasıl bir basiret bağlanmasıysa, mevcut örgütler her şeyden medet umuyor, kitlelere dönüp bakmak aklına gelmiyor. Kendi iddiası, kendi varlık sebebi ve kendi, inanın diye çağrı yaptığı halka kendisi güvenmiyor. Halkı örgütleyip savaştırmaktan ölümüne korkuyor. Silah lafını ağzına alırsa çarpılacağını zannediyor.

Hiç kimse birgün sonrası daha iyi olacak diye düşünmüyor. Tersine gün, bir önceki günü aratacak gelişmelere sahne oluyor. Uzun süredir bu belirsiz ve umutsuz ortam tüm toplumu sarmış olarak büyüyor ve hiç kimse, hiçbir düzen gücünden medet ummuyor. Hayat zorluyor. Şiddetli gerginlik ve bölgedeki kanlı savaş kitleleri eğitiyor, kendi göbeğini kendi kesmek zorunda olduğunu gösteriyor veya zorunda bırakıyor. Tam alternatif zamanı, devrimcilerin zamanı. Öncü devrimciliğin bir saniye bile kaybetmeden “her günün/anın kazanılması gerektiğinin gerginliğiyle boylu boyunca mücadele içinde olması gerekiyor”. Bu düzen Tayyip faşizminin emrine girerek, tüm kurumlarıyla Tayyip’in ayakları altına yatarak ve Tayyip’in emrinde cihatçı katillerle birlikte halkı katlederek tüm iş, ekmek, adalet, gelecek arayanları kitlesel olarak objektif biçimde zayıf devrimciliğin saflarına itmiştir. Bu dev memnuniyetsiz kitle dayanacak, güvenecek hiçbir devlet kurumu, hiçbir düzen gücü göremiyor ise bu kendiliğinden devrimci durumdur. Kitaplardaki devrimci duruma tam uymuyorsa bile devrimci durumdan daha patlayıcı, volkanik bir durumdur. Başka bir biçimde öncüsüz devrimci durumdur.

Kafesler parçalandı, yırtıcılar sokaklarda

Adında komünist, sosyalist olan partiler ve aydınlar niçin tam gerçeği göremiyor. Bazıları aynı koroylan Fetullah’a saldırıyor.Bunun asıl katilleri gizlemeye hizmet ettiğini göremiyor.

Türkiye emeğiyle geçinen yoksullar dışında Fetullahileşmiştir. AKP li yoktur Fetullah’a ne kadar küfür ederse etsin tüm AKP liler Fetullah’çıdır. Kim ne derse desin tarikatları cemaatlarıyla tüm siyasal islamcılar Fetullah’çıdır. Fetullahçılık hepsinin ruhunu ele geçirmiştir. Şimdi leş kargaları gibi Fetullehçılardan boşalan yerleri kapmak için harekete geçenlere bakın Fetullahtan daha ilkel daha aç, daha fanatik sürüngenler olduğunu göreceksiniz.

Bu günkü durumu tam tarif etmek gerekir. Türkiye’yi büyük bir vahşi hayvanlar parkı olarak düşünelim. Jurasic Park filminin platosunda yaşananların öngünündeyiz. Sapık bir mezhep fanatizmiyle kendileri dışında herkesi kafir ve katli vacip gören, yırtıp, parçalamak, imha edip öldürmek dışında hiçbir başka yöntem bilmeyenler kafeslerinden çıktılar. Tıpkı Irak’ta, Suriye’de olduğu gibi. Şu an kafes kapıları açılmış ve şaşkınlıkla ortama adapte olmaya çalışıyorlar. Sonrası seyreyleyin cehennemi…

Suriye ve Irak’ta yaşananları geride bırakacak bir cehenneme giriyoruz. Suriye’de devlet, başından itibaren tüm kurumlarıyla bu cinayet şebekelerine karşı savaşa girişti. Başta, ABD ve Avrupa emperyalistleri her bakımdan bu katilleri destekliyordu. Gene Suudiler, Katar, Emirlikler, Ürdün ve tabi ki Türkiye devletleri bu kanlı katliamın yerel ayaklarıydı. Suriye 5 yıldır bu insanlık tarihine geçecek emperyalist komploya karşı direniyor. Türkiye’de devlet, hemen tüm kurumlarıyla bunların ellerinde. Taban olarak tarikatların ve diğer İslami cemaatların ağları, toplumun tüm gözeneklerine kadar yayılmış. Tüm Türkiye örümcek ağlarının pençesindedir, en kötüsü de bunun farkında değildir. Kimse bunun farkında değil. En başta laik yaşamı benimsemiş geniş milyonlar bunun farkında değiller. Züğürt tesellisiyle avunuyor, burası Türkiye burda böyle şeyler olmaz diyorlar. Suriye’nin Halep şehri çok eski, tarihi bir uygarlık merkezidir. Her bakımdan gelişkin bir toplumsal yaşam ve kültür geçmişine sahipti. Suriye’de olaylar başladığı halde kimse Halep’te böylesi şeylerin yaşanacağını aklının ucundan bile geçirmiyordu. Cihatçılar şehri kuşattığında ise iş işten çoktan geçmişti.

Uyan Türkiye! Yırtıcılar kafeslerini kırdılar ve harekete geçmek üzereler. Hiç kimseye güvenme. Türkiye, ne batıdan ne devletinden ne laik bildiğin CHP’den ne de başka bir kurumdan sana fayda yok. Türkiye’de kan hiç durmadan akıyor. Lümpenizm ve cihadizm açıkca kendini ilan etti. Önümüzdeki günlerde hepimiz kendimizi kan banyosunda bulacağız. Batıdan hiçbir emperyalistin kılı kıpırdamayacak. Kimse batıdan medet ummasın. Batılı emperyalistler işbirlikçileriyle birlikte bu cehennemi harlayanlardır. Kimse hayal görmesin. Bu ordu, bu polis, bu açık gizli güçlerin namluları bizleri korumak için değil, kanımızı dökmek için hazırlanıyor.

Faşizme devrimci savaşı yükselterek cevap vereceğiz

Sosyalist partilerimiz ve devrimci örgütlerimiz farkında değil ama çok şey değişti. Eski eylem ve çalışma tarzı geriydi, artık devam ettirilemez. Hem ülkenin, hem halkın ve devrim güçlerinin varlık yokluk derecesinde olduğu bir eşikte eski doğrular geçerli değildir. Halk muhalefeti hem var hem yok. Buna bağlı olarak devrimci direniş ve sıçrama olanağı da hem var hem yok. Koşulları kavramadan eskiyi biraz daha düzeltmek, güçlendirmek yenilgidir. Var olan ama görünür olmayan halkın tepki ve öfkesini, örgütlü ve görünür kılabilirsek, faşizmi hemen yıkamayız ama büyük kazanırız. Türkiye devrimine eşik atlatırız. Devrimciliğin ve devrimci taktiklerin tam zamanı. Bu ya herro ya merro mantığı değil. Tarihten ve doğadan biliyoruz; her taraf sütliman görünürken birden bire rüzgar kasırgaya, kasırga tayfuna dönebilir. Devrimlerden önce örgütler şıçrar. Kocaman Türkiye dev potansiyelleri ve en azından son 50 yılın sınıf savaşları deneyinden geçti. Türkiye, dev potansiyelleriyle böylesi rüzgarların fırtına ve kasırgalara dönüşeceği günlerin alametlerini gösteriyor. Görmeyen veya görmek istemeyen kadar kör yoktur, denir. Dönem bu tür körlerin bile görmese de duyabileceği homurtularla sarsılıyor. Bu büyük potansiyel bir yerlere akmak, akamazsa da çarpmak zorundadır. Dönemin mücadele potansiyelleri örgütleri de, militanları da, halk yığınlarını da zorluyor ve tarih sahnesine itiyor. Her üç düzeyde de kaçan, bahanelerini dizenler olacaktır. Ama ana gövdeleriyle kavganın içine atılacaklar. Tam bu dönemdeyiz. Bu sessizlik, bu umutsuzluk geçicidir. Fırtına patlayacak, devrimci bir öncü öne fırlayacaktır. Tam sıçrayışın arifesindeyiz ve bu sıçrayışın öznesiyiz.

Devrimcilikten büyük güç yoktur

Bugün önümüzde ikili bir görev var. Bir yandan mücadeleyi geliştirmek, mücadeleyi geliştirirken partimizi inşa etmek ve kitleleri kazanmak. İkisi birbirinden ayrılmaz. Partiyi doğru devrimci temellere oturtmadan bu mücadeleyi kazanamayız. Partinin doğru temellere oturmasının ilk şartı eski ortalamacı, idareci tarzdan kurtulup devrimci bir tarzla kitlelere gitmektir. Kitlelere öğretmen, sosyolog, akademisyen gibi gitmekle, kavga ve dava insanı olarak gitmek tamamıyla farklıdır. Kitlelere gitmek ideolojik berraklık ister. İdeolojik olarak düzenden ve düzen solundan kopamayan bir devrimcilik istediği kadar çok kitleye ulaşsın, kitleleri daha ileri çekemez. Tersine, var olan mücadele bilinci ve enerjisini de öldürür. Kitlelerle birlikte mücadeleyle, bu düzene ve bu düzendeki tüm çürümüş, kirli, halk düşmanı kurum ve anlayışları kıra kıra ulaşabiliriz. Devrimler tarihinin kanunudur. Bütün büyük devrimler ve kitleleri kazanan örgütler, düzeni sürekli top atışlarıyla gümbür gümbür döverek kazanmıştır. Kitlelere gitmek için siyaset gerekir, siyaset ancak örgütlü bir güçle yapılabilir. Siyasal kavgayı yükseltmek için de önce örgütü ve örgütte ideolojikleşmiş kadroları veya kadroları ideoljik bilinçle donatıp siyasal bir programın militanları haline getirmek zorunludur. Bir zincir düşünülürse; eğitim, ideoloji, kadro, örgütün inşaası… Hepsi kitlelere giderek, kitlelerin kavgasını yükselterek ve kavga içinde örgütümüzü komünar devrimciliğe yükselterek olacaktır.

Bir adım attık, ileri fırladık. Kesin olan birşey var. Herkesin gözü üzerimizde. Uzun bir dönemdir, ağır hayalkırıklıkları yaşamış, devrimci çıkış arayan geniş ve genç bir kesimin gözü üzerimizdedir. En başta devletin ve faşizmin tüm karşı devrimci mekanizmalarının gözü üzerimizdedir. Bu iyidir, doğru yolda olduğumuzu gösterir. Dostlarımızın gözü üzerimizdedir. Çok şey değil, bir adım attık dedim. Evet, bu bir eşik, bir nitelik sıçramaydı. Önümüzdeki dönemde bu küçük adımımızın nasıl büyük fırtınalar koparacağını hep birlikte göreceğiz. Türkiye devrimci hareketinin makus talihini değiştireceğiz. Devrimci hareketin 30-40 yılık hapishanesinin hem iç hem dış duvarlarını aştık, yaşama adım attk. Yerde sürünmekten düzen çöplüğünde debelenmekten ayağa kalktık. Ayağa kalkıp yürümeye başladık. Artık koşabilecek durumdayız. Gençliğe doğru, kadınlara doğru hızla koşacağız. Toplumun tüm kesimlerine gideceğiz, gerçekleri yüksek sesle haykıracağız. Namuslu Türkiye’yi namussuzların karşısına dikeceğiz. Sınıfı, emekçileri, gençliği, kadınları, bir bütün olarak vicdanları ayağa kaldıracağız.

Türkiye çok şeyini, ama en çok vicdanını kaybetti. Türkiye’ye bir vicdanı olduğunu hatırlatacak ve ayağa dikeceğiz. Bu ne demektir? Bu çok büyük bir çağrıdır. Ezilen, aşağılanan, horlanan, zulüm gören yanımıza gelsin. Adalet isteyen bize başvursun, ilk biz akla gelelim. Bunun gereklerini az çok yerine getirdiğimizde nasıl büyük bir uyanışın tetikleneceğini düşünün. Zulme ve zorbalığa hayır diyen, adalet arayan ve öfkeyi kuşananlar yüzünü bize dönecektir. Bu en büyük güçtür. Devrim budur.

Yoldaşlar!

Devrim zorbalığa baş kaldırmaktır. Devrim ezilenlerin öfkesini kuşanmaktır. Devrim özgürlük aşkını kuşanmaktır. Bunlardan daha büyük güç olabilir mi? Türkiye’de adalet, özgürlük arayanlardan daha büyük güç olabilir mi? Evet, hiç yanılmayalım. Türkiye’de bugün en büyük arayış, en büyük özlem, en büyük güç adalet ve özgürlük arayışıdır. Kim bu gücü kazanırsa öylesine bir enerji açığa çıkaracaktır ki, tüm Ortadoğu’yu sarsacak bir volkanı patlatmış olacaktır. Çünkü adaletsizlik ve zorbalık bu ülkede yıllardır tavan yapmış borusunu öttürmektedir. Onun borusunu kırdığımızda özgürlüğün temiz çığlığı her tarafı kaplayacaktır ve bütün dünya Türkiye’deki büyük özgürlük dirilişine şaşıracaktır.

Savaşmaktan başka çaremiz yok

Düşünün yoldaşlar, herkes düşünsün. Darbe yapacak güçlerin her çeşidi ellerinde. Asker olanı da sivil olanı da, birbirinden dinci ve faşist kırması gericilerin elinde. Bunun ne anlama geldiğini Türkiye’de yaşayan ve geleceğini az çok normal koşullarda sürdürmek isteyen tüm vatandaşlarımız düşünsün. Bu iki kesim düne kadar birbirleriyle can ciğer kuzu sarmasıydı. Daha açık olarak bunlar, her iki kesim de birbirinden dincilerdi ve Müslümanlığı, İslam kardeşliğini yüksekte tutuyordu. Her ikisi de İslamın, yani kendi anlayışlarının, çok adil olduğunu, insanlara mutluluk ve barış getireceğini, öyle ki iktidar olurlarsa bütün İslam dışı dünyanın bunların adeletini ve hasanetini görerek Müslüman olacağını savunuyordu. 15 Temmuz’dan önce kardeşler ve müminler birbirlerinin kirli çamaşırlarını, hırsızlıklarını, rüşvetçiliklerini, sahtekarlıklarını ortaya serip ellerindeki tüm kozları, tüm hileli yolları kullanarak saldırıya geçtiler. Bunlar çeteydi. Bildiğimiz, küçük dağda veya sokaklarda gezen çetelerle karıştırılmasın. Bu sistemin en yüksek katlarına hakim sermaye ve devlet çeteleriydi. Gizli olarak süren çete savaşlarında sonuç alamayınca açığa çıktılar ve bütün ellerinin altındaki silahlı güçlerini sahaya sürdüler. Bir çete uçaklarla ve tanklarla önüne çıkan hedefleri bombalayarak kan akıttı. Diğerleri IŞİD sloganlarıyla kafa keserek eline geçirdiklerini linç etti. Tekrar unutmayın; bunlar, bir dönem birbirlerini imanlı mümin ve müslüman kardeş olarak kabul ediyorlardı. Gerisini yazmaya gerek yok. Bunların dışında kalan ve kendisini bunlardan saymayanlar düşünsün. Nasıl bir toplumda, nasıl bir ülkede, nasıl bir devlette, nasıl bir tehdit altında yaşadığını kendileri anlasın. Devlet, bunlar. Ordu bunların elinde, polis bunlar, devlet ve toplum içindeki gizli kontra örgütler bunlar ve asıl olarak sokakları hoyrat naralarla doldurarak, cihat dedikleri tüm kendinden olmayanların katlini vacip gören bunlar.

Kim ne adına, kim neye güvenerek, kim hangi amaçla bunlarla birlikte yaşayabiliriz diyorsa, o ya gizli cihatçı ajandır, yok değilse, daha kötüsü bizi içten silahsızlaştıran ajandır. Halka çağrımızdır; örgütlere bakarken böyle bakın. Bir örgüt kendine ne diyorsa desin, siz ona bugün ne yapmak gerektiğini sorun. Net ve kararlı bir biçimde sizi bu kanlı tehdide karşı hazırlanmaya, savaşa davet etmiyor, demokrasi, birlik, örgütlülük palavraları sıkıyorsa hiç dinlemeyin. Boğazımıza bıçağını dayamış çetelere, dinci cihadçı katillere, bunların asker ve polis üniformalı silahlı güçlerine, meclislerini dolduran kravatlı siyasi öncülerine, hükümet koltuğunda oturan savaş kurmaylığına karşı ne yapmayı düşündüğünü sorun. Bunlar konusunda tam bir sus pus içinde olduğunu göreceksiniz. Sol demogoji böyle körleştirici bir ihanettir. Sürekli devlet, faşizm, direniş, der. Devlet, sivil olarak milyonlarla örgütlenmiş ve bıçaklarını boğazımıza dayamış haldeyken de kem küm eder. Demokrasi, güç birliği, eylemlilik, örgütlenme, mücadele üzerine deşhetengiz ve akıcı edebiyat düzer. “Katil üzerine geliyor, yerden taşı al kafasına fırlat” demez, diyemez.

Burasının neden böyle olduğunu, daha doğrusu böylesi bir durumda, “nutku tutuldu” derler, bunun, neden olduğu konusunda sizlere bir açıklamam yok. Bir insanın bugünün gerçeklerini, kendi üzerindeki somut, eline ayağına değerek, bomba ve kurşun olarak, Ankara’da canını alarak ortada olan düşmanını görmemesi ve bunun acil olarak tedbirini almaması; bu konular gündeme gelince siyaset, örgüt, program vb. üzerine bilinmedik, anlaşılmaz ama kendi elini kolunu bağlayan teorik, ideolojik veya her neyse, bir yığın bilimsel iddialı gerekçeler, zırvalamalar anlaşılır değil, ancak gerçektir. Tam burada tekrar, Fatih’in toplarının Bizans’ın surlarını döverken konsüllerin ve Bizans toplumunun öncüsünün, dini liderliğin ünlü meleklerin cinsiyetini tartışması hatırlanmalıdır. Bizans toplumunun öncüleri ne oranda tutuculaşmış ve gerçeklikten kopmuşsa, bugün kendine devrimci öncü, sosyalist, komünist, emek, işçi öneklerini kullanan siyasal sol örgütlerimizin ezici çoğunluğu da aynı durumdadır.

Bu bir uyarıdır! Artık bu dünya ile tartışamayız. Suruç, Ankara bombalamasını, yüzbinlik şehirlerinin içindekilerle yakılıp yıkılmasını, sokaklarda yüzbinlerle tekbir naraları atıp kelle kesenleri görmeyen ve hiçbir şey yokmuşçasına aynı rutin gündemlerine esir olanları normal siyasal tartışmayla, politik uyarılarla kendine getirmek mümkün değildir.

Faşizm karşı çıkılmadığı her durumda azar

Türkiye’nin her tarafı kan döken, kitlesel kırımlar yapan, toplulukları bombalayan bir katiller sürüsü ve onları destekleyenlerle dolmuş. Adım adım düzen ve devlet desteğiyle kuşatmayı tamamlıyorlar, her alanda hamle üstene hamle yapıyorlar. Devrimciler bunlar kadar da mı kararlı ve atak olamıyor. Onlar bir cephenin öncüsü olarak köpeksiz köyde değneksiz geziyor. Bu boşlukta azdıkça azıyor. Önünde bir engel, bir direniş, bir itiraz görmeyince kendi yenilmezliğine kendisi inanır hale geliyor. Aynı hava, çevre ve destek ilişkilerinin de hem pervasızlaşmasına hem büyümesine olanak sağlıyor. Bütün bunları kendilerine öncü devrimci diyenler seyrediyor. Onlara inananlarsa biraz daha köşelere siniyor.

Bütün mücadele etmek isteyen genç devrimcilere buradan sesleniyorum. Kaldırın başınızı yoldaşlar! Biz bu yeni tür kanlı mahluklardan daha yetenekli, daha cesuruz. En önemlisi haklıyız ve onları yeneriz.

Devrimci saflardaki bu atalet gerçekten kabul edilemez. Bu durum, bu düzenin olabilecek en kanlı ama en zayıf halidir. Bu devlet ve bu düzen milyon sayısıyla ifade edilen bir büyüklük tarafından IŞİD’le eş görülüyorsa, “yıkın beni, yıkmazsanız ben sizin sonunuzu getireceğim” demektedir. Kutsal devlet ve düzen IŞİD ile eş görünürken, devrimcilik adına hala demokrasicilik ve hümanizm dilenmek halklara ve devrime ihanettir. En başta kendi kendine ihanettir. Zira, topun ağzında devrimcilerin kitlesi vardır. Bunlara bugün taş bile atamıyorsak yarın sokağa çıkamayız. Bu nasıl görülmez ve es geçilir. Bir söz vardır: Bu kadar cehalet ancak eğitimle kazanılır, denir. Bu çok keskin bir eleştiridir. Bunu bizim durumumuza uygulayacak olursak; herkes ne diyor diye baktığımızda, ideolojik ve politik hazırlıktan söz edildiğini görüyoruz. Bu kadar gaflet ancak ideolojik ve politikleşerek kazanılır. Bugün bu gerçeklik ortamında, bizim elimizi kolumuzu bağlayan tüm ideolojik gerekçeler, örgütsel gerekçeler, politik gerekçeler yarın faşizmin ayakları altında çiğnenirken bir işe yaramayacaktır. Bugün birleşip bu katillerin karşısına dikilmemizin önünde hiç bir teorik, ideolojik, örgütsel engel tanımıyoruz.

Bu iktidar ve dinci fanatik faşizm, tüm toplumsal kesimlerden geniş bir kesimi korkutarak kurtuluş için çare arıyor duruma itmiştir. Madem ki AKP dinciliği ve faşizmi, IŞİD çeteciliğini kullanarak bölgenin tanıdığı en korkunç, en kanlı faşist diktatörlüğünü hedefliyor, bizim de buna karşı bölgenin en büyük devrimciliğini bunların karşısına dikmemiz gerekiyor. T.C. devlet sistemi ve gericiliği bin yıllık devlet geleneğini temsil ediyor. Bu halkları ve emekçileri her türlü imha sistemi demektir. Hitler’in bunlardan çok şey aldığını biliyoruz. Şimdi gerçek bir tahlil yapma durumundayız. Hitler’in örnek aldığı bu gelenek şimdi IŞİD yöntemli imhacı bir İslamla birleştirilmiştir. Herhalde ilerde tarihin yazacağı daha önce örneği çok yaşanmamış bir imha ve gericilikle karşı karşıyayız. Eğer bu gerçekse bizim devrimciliğimiz ve militanlığımız sıradan klasik tarzda olamaz. Tarihin tanıdığı en acımasızlarına ve kıyıcılarına karşı, yırtıcılıklarla başa çıkacak bir düzeyi, bilinci, dirayeti, gücü ve morali kazanmak zorunluluktur. Biz tabi ki onlarla, onların yöntemleriyle mücadele etmeyeceğiz. Ama onların karşısında korkup kaçmayacak, onları kaçırmanın ve yok etmenin yolunu, yöntemlerini bulacağız.

Devrimciler, gençler sol vaizleri gördüğünüzde kaçın!

Birçokları görüyor ve faşizmin Almanya’da iktidar olmasına benzetiyor. Burada da başka afyonlar devreye giriyor, Almanya’daki güçlü ve örgütlü komünist partinin yapması gerekip de yapmadıklarını gündeme getiriyor; emek programı yapıp işçi örgütlemek. Bunu yazabiliyorlar. Nasıl bir zihin tutulmasıdır anlaşılmaz. Aynı kişiler bekleme politikasını eleştiriyor ve Almanya’dan çok daha geride olan beklentileri, daha uzun zamana yayılan önerileri, kendi kendini tekzip ettiğini dahi fark etmeden, üstelik yüksek teorik inciler olarak, baş öğretmen pozlarıyla herkese satıyor. Devrimciler, işçiler, gençler, kadınlar; böylelerini görürseniz hemen kaçın. Böyle örgütlerdeyseniz derhal terkedin. İdeolojiye, politikaya, örgüte ihtiyacınız yok. Normal gözleriniz varsa boğazınıza dayanan bıçağı görürsünüz. Bileylenmiş ve kınından çıkmış olduğunu, boğazınızı kesmek için hazır olduğunu görürsünüz. Ve yine hiçbir yan desteğe ihtiyaç duymadan, bunun için acilen herşeyi geride bırakarak bir saniye kaybetmeden, buna karşı önlem almanın acil olduğunu da idrak edersin. Yine; normal işiten kulaklara sahipsen, sokakları işgal etmiş, kan isteyen lümpen, dini fanatizmin ve faşizmin naralarını duyar ve birşey yapmak zorunda olduğunu anlarsın. Normal ideolojik bulanıklığa ve uyuşmaya uğramamış herkes, geleceğinin, yaşamının acil ve büyük bir tehdit altında olduğunu anlar. Kendiliğinden, nasıl saldırgan bir köpeği gören taşı eline alıyorsa, kendi can güvenliğini ve öz savunmasını alır. Bugün bunları es geçen her kişi ve örgütün sorgulamasını yapmalı. Kendine inananlar dahil etrafındakileri de kandırdığı taş gibi bir gerçekliktir .

Yoldaşlar,

Bulunduğumuz yere biraz daha yakından bakmak zorundayız. Ortadoğu zor bir coğrafyadır. Şimdi nasıl bir gerçeklikle karşı karşıya olduğumuzu daha net görmeliyiz. Dünyanın bütün haydutları, en son gelişkin deniz ve hava filolarıyala bölgemizi işgal etmiş durumdalar. Tarihte ne bu boyutta bir güç yığınağı, ne bu boyutta bir ittifak görülmemiştir. 70 tane kanlı ve gerici emperyalist devlet, tüm yerli faşist ve gericilikler hem bir ittifak hem bir kurtlar sofrasında paylaşım savaşındalar. Hiç yanılmayalım. Bunlar, bütün bölge halklarını ezmeden, tüm devrimci dinamiklerin özgürlük alanlarını ezmeden gitmeyecekler. Ortası yok; ya emperyalistler, gericilik ve faşizm kazanacak ya da devrimciler ve halk bölge devrimini, Ortadoğu halklar birliğini gerçekleştirerek bu cehennemden çıkacaklar. Tarihte ilk defa, emperyalist zorbalar ne kadar güçlü olursa olsun bölge halkları da tarih sahnesine çıkmıştır. En az emperyalistler kadar da geleceğin kazanılmasında şansa sahipler. Bizim için hiç yanılmamamız gereken gerçek, bütün bu kanlı ittifakın, halklar düşmanı cephenin en gerici ve tehlikeli odağı T.C. devletidir. Burada asıl kırılması gereken halka, T.C. faşizmi ve gerici sistemidir. Ortadoğu’da, son tahlilde de, ilk adımda bizim kırmamız gereken zincir, bizim yenmemiz gereken, dağıtmamız, ezmemiz gereken güç T.C. devletidir. T.C. devleti bu devrimci sürecin önündeki en büyük ve en tehlikeli karşı devrim gücüdür. Bölge devrimi T.C. gerici faşist makanizmasının yıkılması devrimidir. Bugün savaş, Kürt devrimcilerinin omuzlarında yürüyor; ama T.C. faşizminin yıkılışı Türkiye devrimcilerinin görevidir, bizim görevimizdir.

Türkiye’den ve bölgemizden kopmayacağız. Ayaklarımızı bu topraklara sıkıca ve derinlemesine basacağız. Ama gözümüz hep en yüksekte, evrenselde olacak. Yerelden kopmadan ama yerele daralmadan, evrensel bakmak zorundayız. Aradaki diyalektik bağı doğru kurmak çok hayatidir. İnsanlığın kaderi ve geleceği 2000 yıl önce evrenselleşmiştir. Hz. İsa sözlerini bir kavme, bir ırka, bir cinse, siyaha, beyaza değil; soyut insana seslenmiş bir insan için istediği doğru ve güzel olan herşeyi, bütün insanlık için istemiştir. İşte bu evrenselliktir. Bizim isteklerimiz ve hedeflerimiz bundan daha geri düşemez.

Biz burada devrimi gördük ona dokunduk

Türkiye devrimci hareketi sözde çok enternasyonalisttir. Bu iddiası ve mevcut haliyle düştüğü durum çok acıklıdır. Allahın gericisi dedikleri, önlerine büyük gelecek hedefleri koyuyor, bunlara inanıyor ve kitleleri de inandırıyor. Geleceği temsil ettiğini iddia eden devrimciler herşeye, en başta da geleceğe umutlarını yitirmişler. Ne kendileri bir gelecek hayali kurabiliyor ne de kimseyi bir ütopyasına inandırabiliyor. Birilerini bir gelecek ütopyasına inandırmak için önce kendimizin bir ütopyası olması ve buna somut olarak kendimizin inanması gerekiyor. Tayyip’in ve çağdışı gerici dediğimizin bölgesel bir hedefi var: Osmanlı’yı İslami temelde yeniden diriltmek ve batı emperyalizmine karşı demogojik, üstü örtük eleştirilerle bir İslam birliği, yeni bir emperyal. Türkiye’nin devrimcileri, tarihin bizi itmesine ve bölgede kanlı IŞİD çetelerinin halklara kankusturarak ilerlemesine karşın kendisini ulusal sınırlara, ulusal sınırlarda da bürolara hapsetmiş durumda.

Burada bir şeyler oluyor. Tüm ezilen zayıf halk ve emekçiler, ulusal ve dinsel önyargıları aşıyor, direnen ve savaşan güçlerin etrafında toplanıyor. Biraz daha güçlü yüklenilebilirse bütün bölgeyi saran büyük bir halklar uyanışının ön dalgaları ortaya çıkıyor. Gerçekten oluyor. Çeçenler, Türkmenler, Çerkesler, Ermeniler, Ezidiler, Süryaniler, Kürtler ve Arap halkları görülmedik dehşet cehenneminde kurtuluş arıyor. Şimdiye kadar yerleştiğimiz her yerde yoksul Arap, Çeçen, Türkmen köylüleri bizi gerçek bir sahiplenmeyle kucakladılar. Sizler, Minbiç savaşında özgürlüğü yaşadınız, özgürlüğü çocukların gözbebeklerinde gördünüz. Devrim budur ve başka bir şey değildir. Devrim statü, slogan, büyük büyük laflarla ilgili değildir. İktidara oturmak, yönetim kapmak hiç değildir. Devrim yaşamdır, yaşamın her saniyesini devrimci bir heyecanla yaşamaktır. Ve devrim yoksul Arap çocuklarının gözbebeklerinde parlayandır. Biz burada devrimi gördük, ellerimizle ona dokunduk. Türkiye devrimci hareketinin büyük kesimi bundan heyecan duymuyor.

Herşeye rağmen, Türkiye devrimci hareketi bugünkü zaafları, ciddi yetmezlikleri, hastalıkları ve eklenecek tüm olumsuz yanlarına rağmen, bölgenin hala en büyük ideolojik ve pratik tecrübesine sahiptir. Bölge halklarının kaşısına somut bir mücadele programıyla çıktığımızda bunun bölgede hem halklar hem devrimci güçler ve aydınlar üzerinde etkileri olacaktır. Bölge devrim cephesi ve Ortadoğu halklar birliği her zamankinden somut ve zorunluluktur. Bölgede devrimciler dışında her eğilim, başta İslamcılar, neredeyse organik bir biçimde ve ulusal sınırları tanımadan işlerini yürütüyorlar. Hayat ve direnişin kendisi. IŞİD ve tüm bölgeye yayılmış cihatçı katil sürülerinin saldırılarına karşı bölgesel, hatta dünya çapında enternasyonal bir mücadele cephesi kurmadan mücadele edemeyiz.

Koşullar kendiliğinden oluşmuş, mücadele bölge çapında içiçe geçmiş. Ulusal sınırları kutsal kabul eden burjuvalar, bunları halklar için bir hapisaneye dönüştürürken kendileri her zaman ulussuz oldular. Düşman dedikleri diğer burjuvalarla sınıfsal çıkarları için her türlü kirli ilişkiyi el altından sürdürdüler. Ancak burjuva ideolojisi ve sınırların kutsallığı devrimcilerin beyinlerini daha fazla esir almış.Türkiye dışına adım atmaya bile korkuyorlar. Dünyanın her yerinden değişik saiklerle ilerici ve devrimciler bu alana ilgi gösteriyor. TDH’nin geniş bir kesimi, burnunun dibinde, ne oluyor diye merak edip gelip inceleme ihtiyacı bile duymuyor. Sınırlar kalksa da kafalardaki sınırlar kolay kolay kalkmıyor.

Türkiye gericiliğinin faşist ve İslami faşist kesimlerinin, Kemalist kesimlerinin ulusal sınırlar dışında ütopyaları var. Kemalistler ikircikli olsa da batıyla birleşmek ve batıya benzemek istiyor. İslamcı faşistler bölgesel İslam birliğini, daha öteye büyük bir İslam devletini hedefliyor. İdeolojik olarak da kavmi ve ulusu reddeden ümmet toplumunun birliğini savunuyor, buna inanıyorlar. Türk faşistleri ırkçı bir Turan ideolojisini savunuyorlar. Kimse bunlar ne demesin. Bu ideolojik atmosferi Türkiye gençliğine taşıyor ve buradan büyük güç topluyorlar.

Türk gericiliğinin bütün biçimlerine karşı kendi gerçek hedeflerimizle mücadele cephesi açmak zorunludur. Emperyalizmle binbir ağ içindeki Amerikan İslamcılığın ve ırkçı Turan faşizminin karşısına büyük bir halklar birliğini koyuyoruz. Ümmetçilik paramparça olmuş ve tüm Müslüman toplumlar binbir parça halinde kanlı bir kapışma içindedir. Türk ırkçılğı her zaman ABD’nin kontrolündedir ve ırkçılık insanlığın en gerici nefret halidir. Bütün bu gerici ve faşistlerin peşinde kendi kendinin celadı olan gençliğimize büyük bir ideal, yüksek bir ütopya, ama gerçek hedefler koyuyoruz.

Bilincimizi ve hedeflerimizi Misak-ı Milli dışına taşırmamızın önünde hiçbir engel yok. Tekrar söyleyeceğim. 21. yüzyılın düğümü burada çözülecek. Emperyalizm ve bölge gericiliklerinin karşısına büyük halklar cephesini düşünmek ve planlamaktan bizi alıkoyan ne var? Ufkumuzu Ortadoğu’yla da sınırlamıyoruz. Toplumsal bunalım heryeri sarmış. Balkanlar ve Kafkasya halkları daha az acı çekmiyor. Kriz, Balkanlar ve Kafakasya’yı da şiddetli biçimde sarsıyor, halklar buralarda da geleceğini arıyor. Bütün bu bölgelerin halklarını kapsayan büyük anti-emperyalist halklar cephesi, bizzat kapitalist emperyalizmin krizi ve toplumsal çöküşlerin sonucu olarak bir ütopya olmaktan çok bir mücadele hedefi olarak her zamankinden daha somut hale gelmiştir.

Yoldaşlar,

Sizlere üç büyük savaştan söz ettim. Diğer iki savaşa dair görevlerimiz üzerinde de uzun uzun durmak ve tartışmak istiyordum, ama konuşma çok uzadı. Bu sorunları sonraya bırakıyorum. Bitirirken, son sözlerim kayıplarımızın hatırası üzerine olacak. Bedreddin, Mahir, Aziz ve son Minbiç savaşında kaybettiğimiz Eylem yoldaşlarımızın bize ve halkımıza bıraktıkları sade, ama geleceğe dönük büyük değerler. Bunlara sahip çıkacağımız kesindir.

Halkımıza dayatılan kanlı faşist diktatörlüğe karşı yeni dönemin yeni örgüt, tarz ve yöntemlerle karşılanması gerektiğini ısrarla belirttim. Bütün bunları yaratacak ve eskiyi yıkacak olan kadrolardır. Ben burada bu şiarlarımızın hayat bulduğunu gördüm. İlki Bedreddin’di. Geleneksel burjuva kültürüne karşı, “üstüne vazife olmayan yerde vazife çıkardı”, yürüyüş kolunun güvenliği için kendi canını verdi. Onu en gencimiz Mahir izledi. Yoldaşlarının tehlikeli bir duruma girdiğini gördü ve ölümün üzerine yürüdü. Aziz’i söyledim; o, yoldaşını durdurup “önce ben” diyendir. Eylem yoldaşımız ön cepheye koşarak gidendir. Dördü de nerede tehlike varsa “önce ben” diyen yeni tarzın, yeni insanlarıdır. Hep beraber yeni dönem dedik, yeni ölçüler dedik, yeni insan dedik ve yola çıktık. Kısa zamanda mücadelemiz bu hedeflere ulaştı. Ulaştığımız en ileri hedef veya en büyük değer amaçlarımızla bütünleşmiş tüm devrimci militan birikimimizdir. Kayıplarımıza söz veriyoruz. Adlarını ve bayraklarını milyonlara taşıyacağız!

YAŞASIN DEVRİM VE SOSYALİZM MÜCADELEMİZ!

AKP-IŞİD FAŞİZMİNİ YENECEĞİZ!

EMPERYALİZMİ ORTADOĞU’DAN KOVACAĞIZ!

ORTADOĞU HALKLAR CUMHURİYETİNİ KURACAĞIZ!

EKREM DEMİRCİ

*Ekrem Demirci’nin Aziz Güler Yoldaş’ın anmasında yaptığı konuşmadır.

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız