Direnişe Çağrı: Yeni Hikâyeler Yaratma Sırası Bizde – Nuriye Gülmen

656

Takvimler henüz 2014 yılını gösteriyordu. “Kamu Emekçilerinin İş Güvencesi” konulu bir kurultayda, bir devrimci avukat konuşuyordu: “Faşizm öyle bir geliyor ki arkadaşlar, ‘kenarda durayım’, ‘fazla ortalıkta görünmeyeyim’ deme zamanı geçti. Eğer mücadeleyi büyütmezsek hepimizi ezip geçecek.” Ve ekliyordu: “Bu iktidarın seçimle gideceğini düşünenler varsa, derhal bu düşüncelerinden vazgeçsinler. Çünkü AKP iktidarı, iktidardan düşmemek için her şeyi yapacak”. O zaman için iddialı bir öngörüydü. Henüz 7 Haziran seçimleri yapılmamış, IŞİD katliamlarını ülkenin dört bir yanına yaymamıştı.

Kasım ayları, içinde doğduğum günü idrak ettiğim ay olması dolayısıyla benim için ayrıca önemlidir. Yaşım, doğum günümü heyecanla bekleyecek kadar küçük değil ama geçen bir yılın muhasebesini yapmaya ve gelecek yılda beni nelerin beklediğini düşünmeye yetecek kadar “ortalama” bir yaştayım. 2014 yılının Kasım ayında, araştırma görevlisi olarak çalıştığım üniversiteden atılma tehlikesiyle karşı karşıyaydım. Sözleşmemin yenilenmemesi gündemdeydi. Doğum günümden bir gün sonra sözleşmemin yenilendiğini öğrendim. Artık 2015 yılına dair beklentilerimin arasında, akademik çalışmalarıma ve işime devam etmek de vardı. Sözleşme badiresini atlatmış, tezimi tamamlama ve doktoraya başlama aşamasına geçmiştim. Akademik açıdan zorlu bir yıl beni bekliyordu. Faşizm ise her zamanki gibiydi. Öyle kamu emekçilerini filan ezip geçeceğe benzemiyordu!

2015 yılı beklentiyle hayatın gerçekleri arasındaki uçurumu derinden tecrübe ettiğim bir yıl oldu. Yüksek lisans tezimi tamamlamış ama “öğrenim süremin dolması” gerekçesiyle tezimi savunamadan işimden atılmıştım. Berkin Elvan’ın katillerinin yargılanması için katıldığım eylemler gerekçe gösterilerek şafak baskınıyla evimden alındım. Beni sahiplenmek için emniyet önünde yapılan basın açıklamasına katıldığı için arkadaşım Hatice Yüksel de öğretmenlik görevinden açığa alındı. Ben serbest kalmıştım, Hatice ise “serbest bırakılmamı” talep ettiği için görevinden uzaklaştırılmıştı. Gündemde 7 Haziran seçimleri vardı. Eskişehir’in göbeğinde bir öğretmen “Basın açıklamasına katılmak suç değildir! İşimi ve öğrencilerimi istiyorum” diyerek bir çadır açtı. Tam bir ay sonra çadırı valilik önüne taşıyacaktı ki, kazandık. Hem basın açıklamasına katılma hakkımızı hem de Hatice’nin çalışma hakkını. Zaferi sevinç göz yaşları ve gururla karşıladık. 2015’in “iyi ki” dediğimiz günlerindeydik. Sonra seçimler oldu, bitti. AKP iktidarı gitmedi, faşizmin saldırıları dinmedi.

İşime dönmek için iki dava açmıştım. Bir yandan Eskişehir Osmangazi Üniversitesine ve YÖK’e işime dönme talebimi dile getiren imzalar topluyor, basın açıklamaları yapıyordum. Sonra Suruç oldu. İnsanlığın aydınlık yüzü onlarca genç insan güpegündüz, bir basın açıklaması yaparken katledildi. 10 Ekim’de insan parçalarının yerlerden toplandığı bir katliam daha yaşandı, bu kez Ankara’da. Öğretmeninden işçisine, çocuğundan yaşlısına 101 insanımızı toprağa verdik.  Eğer acının tanımı yapılabilseydi, o gün insan parçalarına basmamaya çalışarak yaralılara yardım edenler, hastane önlerinde bekleyen, evlatlarını teşhis etmeye çalışan aileler yapabilirdi bunu. Acımıza ve öfkemize eklenmeye devam etti canlarımız. Dilek’i vurdular. Ana babasının gözleri önünde. Sonra onu nasıl vurduklarını izledik. Faşizm, nasıl bir şey olduğunu daha yüksek perdeden anlatıyordu.

2015 yılının sonlarına doğru üniversiteye açığım ilk dava görüldü. Davayı kazandık ama üniversite işe başlatılmam için ikinci davayı bekletiyordu. Bir Kasım ayı daha geçti. Bu kez benim açımdan beklentiyle gerçek arasındaki fark epey azalmıştı. Sadece benim açımdan değil, AKP iktidarının seçimle dizginleneceğini düşünen sosyalistler açısından da gerçek daha görünür olmaya başladı. İktidar savaş çıkarma pahasına “ben gitmiyorum” diyordu. 1 Kasım seçimlerinde, sandıktan AKP çıkmıştı. Kürt illerinde yürütülen savaş aylarca sürdü. Taybet Ana’nın vurulduğu yerde 7 gün bekletilen ölü bedeni, bodrumlarda yakılarak katledilen insanlar… Vatanlarını terk etmedikleri için öldürülen insanlardan geriye teslim olmamalarının verdiği umut kaldı.

2016’da işime dönecektim. Ama kamu emekçilerinin iş güvencesine yönelik saldırılar artmıştı. Artık fiili olarak iş güvencemiz elimizden alınıyordu. Sayıları on bini aşan kamu emekçisi katıldıkları sendikal eylemlerden dolayı soruşturma geçiriyor, bir kısmı sürgün ediliyordu. İşten atmalar devam ediyordu. Kürt illerinde yapılan katliamlara karşı “bu suça ortak olmayacağız” diyen akademisyenler işlerinden atılıyor, soruşturma geçiriyor, hala çalışanlar ise baskı ve yıldırma uygulamalarıyla iş yapamaz duruma getiriliyordu. Bir yandan 657 sayılı devlet memurları kanununun değiştirileceği yüksek sesle söyleniyordu.

Bu arada ikinci davayı da kazandım, işime dönmemin önünde hiçbir engel kalmamıştı. YÖK kadromu açtı ve asıl üniversitem olan Selçuk Üniversitesine gönderdi. Selçuk, ÖYP Üniversitem olan Eskişehir Osmangazi Üniversitesine. ESOGÜ yeniden Selçuk’a. Bu işlemler aylar sürdü. YÖK izledi. Dilekçe üstüne dilekçe verdim. Davayı kazanmamın üzerinden 4 ay geçmiş olmasına rağmen kadromun oradan oraya naklinden dolayı işime hala başlatılmamıştım. Nihayetinde Selçuk Üniversitesinde göreve başladım. Ama o arada Gülen Cemaati darbe yapmaya teşebbüs etti. İktidar ortakları arasındaki çelişki artık patlama noktasına ulaşmıştı, patladı. Darbe girişimi başarısız oldu, ama “atlattık” diyemedik. Çünkü televizyonda, “bu bize Allah’ın bir lütfudur” diyen Tayyip Erdoğan’ı izliyorduk. Daha büyük bir darbe, yükselerek geldi. KHK’larla insanlar bir gecede, hiçbir gerekçe gösterilmeden işlerinden atılmaya başladı. 10 bini aşkın Eğitim-Sen’li öğretmen açığa alındı. Toplamda bin dört yüzü aşkın KESK’li kamu emekçisi kamudan ihraç edildi. Ben de göreve başlamamdan bir gün sonra açığa alınanlar kervanına katıldım. AKP iktidarının 11 yıllık ortağına sonradan taktığı iğreti tanımlamayla söylersem, FETÖ/PDY ile ilişkili olma şüphesiyle bir soruşturma geçiriyorum. Bana Fethulah Gülen’le görüşüp görüşmediğim, halk arasında bilinen adıyla “cemaat”e sempati duyup duymadığım gibi akla ziyan sorular sordular. Bir romanda geçse yazarın abarttığını düşünür, bu kadar da olmaz, derdik. Ama oldu.

Kaynak: https://nuriyegulmendireniyor.wordpress.com/

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız