AKP-IŞİD faşizminin iktidarı Türkiye’de büyük bir çoğunluk tarafından kabul edilmemektedir. Faşist partinin iktidarına karşı olan farklı kesimlerin farklı gerekçeleri ve amaçları olduğu doğrudur. Bu gerçekliğin faşist partiye karşı mücadelede öne çıkarılması anti-faşist güçlerin lehine bir durum değildir. Sahte muhalefet, faşizme karşı mücadeleyi baltalama amacıyla farklı siyasal kesimlerin ayrılıklarını gerekçe olarak sürekli ortaya sürmektedir. Faşist partinin sömürgeci, katliamcı, şovenist, popülist vb. politikalarıyla uzlaşarak ekmeğine yağ süren CHP yönetimi ve düzen solundaki uzantıları, işçi sınıfı ve halklar nezdinde her geçen gün daha çok teşhir olmaktadır.

Sömürü düzeninin ham kafa payandaları! Halk, faşizme karşı gerçekten savaşanlarla muhalefetmiş gibi yaparak AKP’yi yaratan sistemi devam ettirmek isteyenleri ayırt edebilecek yeteneğe sahip değil sanmayın. Sadece halkı kandırabileceğinizi sandığınızdan dolayı hamkafa değilsiniz. Daha fazla hamkafasınız, çünkü; faşizmin ne olduğunu bilmiyorsunuz ve kendi müstakbel celladınızı güçlendiriyorsunuz. Faşist parti sizin varlığınıza göz yumuyor, çünkü bu konjonktürde onun işine yarıyorsunuz. Mevcut konumlanmalarını ve işbirlikçi politiklarını devam ettirdikleri müddetçe oldukları gibi olmak ve tercihlerinin sonuçlarına katlanmak faşist partinin utangaç destekçilerinin sorunudur. Faşizmin taraftarıyla karşıtları ayrışmıştır ve bu durum çok “hayır”lı bir durumdur.

Bahsettiğimiz “hayır”lı durum önemli bir devrimci fırsattır. Aynı zamanda devrimin objektif koşullarının da geliştiğini göstermektedir. İşçi sınıfının ve halkların ekonomik durumu gittikçe kötüleşmekte, geçim sıkıntısı maksimum derecede artmaktadır. İşçi ücretleri kuşa, ücret olarak ödenen Türk Lirası pula dönmüştür. Konut kiraları, yakıt, gıda vb. fiyatları tavan yapmıştır. Borç kamçısı her geçen gün halkın sırtında daha derin yaralar açmaktadır. Faşist parti en ufak bir muhalafeti sadece terör ve baskıyla değil aynı zamanda insanların elinden işini, ekmeğini de alarak ezmeye çalışmaktadır. Bu vaziyet karşısında kitleler her geçen gün artan bir ivmeyle politikleşmekte ve devrimci saflarla karşı devrimci saflar belirginleşmektedir. Burjuva devlet aygıtı mevcut statükosunu koruyamaz ve işlemez haldedir. Devlet işleyişinde kayfiyetçilik artık sadece bir  tercih değil, zorunluluk haline dönüşmüştür. Emperyalizme bağımlı kapitalist bir ülke olan TC’nin uluslar arası güçlerle ve bölge ülkelerin birçoğuyla ilişkileri kriz halindedir.

Bu koşullar ancak onları devrim yolunda değerlendirebilecek yeter güçte bir devrimci parti tarafından işçi sınıfının ve halkların kurtuluşu, devrimin zaferi yolunda değerlendirilebilir. Devrimci öncü partinin doğru müdahale edemediği koşullarda sömürü sistemi kendini restore ederek yeniden daha güçlü bir biçimde iktidarını tesis etme olanağını bulacaktır. Mevcut duruma kaba ve kolaycı bir şekilde yaklaşmak devrimin lehinde olan fırsatları aleyhine çevirmeye denk düşer. Süreci kendi kaderine terk ederek izleyici-korunumcu bir konumda kalmak ya da sadece akıl vermekle yetinmek düşman faaliyetine izin vermekten başka birşey değildir. Devrimin kitlelerin eseri olacağını tam bilince çıkartmak bu iki hataya sapmamanın asli ilacıdır. Bu gerçeği bilince çıkaramayan kitlelere güvenmez. Kitlelere güvenemeyen de devrim için savaşamaz. İşçi sınıfının ve halkların devrimci gücüne güvenmeyen aslında kendine güvenmemektedir. Bahsettiğimiz bu güvensiz unsurlar kendilerinin ait oldukları, parçası oldukları bütüne, halka-sınıfa yabancılaşmış vaziyettedirler. Böyle bir yabancılaşmanın sonucu üstenciliktir; altta kalmaya, ezilmeye mahkum bir üstenciliktir.

İstemeden de olsa böyle hatalara düşmemek için önce işçi sınıfının ve halkların öğrencisi olmayı bilmek gerekir. Kitlelerin mevcut psikolojisini, hareket-konumlanma tarzını doğru kavramak gerekir. Haziran Ayaklanması’nın gerçekleştirilmesi, Rojava’daki anti-emperyalist, anti-faşist halk savaşının başarısı birçok devrimci özelliğin yanı sıra kuşkusuz bu doğru kavrayışın da eseridir.

Türkiye’de işçi sınıfının ve halkların çoğunluğunun faşist partiye karşı yoğun  bir tepkisi mevcuttur. Bu noktada faşist partinin kitleler nezdinde bir oranda teşhir olduğunu belirlememiz gerekir. Kitleler faşist iktidarı kabul etmediklerini belirtme düzeyinde tepkiler vermektedir. Kitle hareketi-eylemi genel olarak itiraz etme düzeyinde seyretmektedir. Faşist partiden kurtulmak isteyen kitlelerin büyük çoğunluğu onu ortadan kaldıracak, iktidardan düşürecek savaşım konumuna geçmemişlerdir. Kitlelerde faşizme karşı devrimci savaşı nasıl vereceklerine dair ortak bir bilinç gelişmemiş durumdadır. Bu vaziyet ve konjonktürde Özgürlük Güçlerinin asli görevlerinden biri, faşizme itiraz düzeyinde takılan kitlelerin düşünsel ve eylemsel eğiliminin faşizme karşı savaş doğrultusunda önünü açmaktır. Faşizmin ezilmesinin tek yolunun devrim hedefli savaş durumuna geçmek olduğu bilince çıkartılmalıdır. Çok açıktır ki karşı devrimle devrim arasındaki saflaşmayı geri dönülmez bir biçimde tamamlamak için öne atılmak gerekmektedir.

Bahsettiğimiz öne atılma durumu, kitlelerin devrim hedefine varmakla ilgili sorması muhtemel olan her soruyu cevaplandıracak teoriye ve pratiğe sahip olmayı gerektirir. İnsanlar kendilerine ve birbirlerine soracaktır: “İtirazımızı bir adım daha ileriye taşıyarak faşizme karşı savaşmaya başlarsak kazanabilecek miyiz?” Bu haklı soru, tarihsel örnekler, güncel çözümlemelerle  teorik ve pratik olarak ve pratik mücadelenin aktif pusulasıyla cevaplandırılmalıdır. Devrimci savaşa kitleler tam kararlı olarak bir kez başladıklarında zafer büyük oranda kesinleşir. Tarihte hiçbir örnek yoktur ki devrimci işçi sınıfı ve halklar tam kararlı olarak girdikleri herhangi bir mücadeleyi kaybetsinler. Ancak kendileri yarı yolda döner ve vazgeçerlerse konjonktürel olarak kısa vadede kaybetmiş olurlar. Bu durum zaten kitlelerin mücadeleye kararlı gerçekten devrimci öncü bir partinin kılavuzluğunda başlamadıkları anlamına gelir. Kazanacak mıyız sorusuna işçi sınıfı ve halklar için, “savaşan sonunda mutlaka kazanır” yanıtını vermiyoruz. Bu önerme kaba olduğu kadar doğru da değildir. Karşıt sınıflar savaşımında birbiriyle zorunlu olarak savaşan ve savaşacak olan iki taraf vardır. Beraberlik durumu yoksa, bir muharebede savaşan iki taraftan biri sonunda kazanır. Burjuvazi kazanırsa karşı devrim hakim olacak ve sınıflı toplum kendini devam ettirecektir. Proletarya kazanırsa devrim olacak ve eşit, adil, özgür topluma geçilmiş olacaktır. Tüm insanlığın gelişimi, çıkarı ve geleceği açısından bakılırsa doğru ve haklı olan taraf devrimci işçi sınıfıdır. Bu doğruluk ve haklılık sınıf savaşımında zaferi kazanmak için  önemli ve etkin bir güçtür, fakat zaferi kazanmak için yeter güç değildir.

Zaferi kazanmak için subjektif koşulların hazır, objektif koşulların uygun olması gerekir. Birbirinden bağımsız subjektif ve objektif koşullar yoktur. Objektif olan subjektifi, subjektif olan objektifi etkiler. Subjektif koşullar devrimci proletaryanın savaş hazırlıklarının tümüdür. Toplumsal uzlaşmaz çelişkilerin nihai olarak çözüleceği, çarpışma anı hariç devrimci mücadele esnasında, savaş ve hazırlık her zaman iç içe geçer. Sadece nihai çarpışma anı -büyük oranda- hazırlıkların sınandığı andır. Böyle bir süreçte bile mümkün olduğu kadar zafer sonrasına devrimi korumak, sosyalizmi inşa etmek ve dünya devrimini gerçekleştirmek için hazırlanmak gerekir.

Hazırlık açısından bakıldığında birinci evre, yenilmez devrimci savaş örgütünü teşkil etmektir. Bu evre Özgürlük Güçleri tarafından başarıyla tamamlanmıştır. Birinci evreyi tarif ederken “yenilmez” nitelendirmesini gereksiz bir kendini övme aracı olarak kullanmıyoruz. Yenilmez kavramı teşkil edilmiş olan ordunun kendini koruyabilecek güçte olması gerektiğini anlatır. Bahsettiğimiz işçi sınıfının ve halkların devrimci ordusu yenilmez niteliğini edinmeyi esas almazsa daha başlangıçta zayıfken düşman güçler tarafından ezilir ve yok edilir. Bu evrede savaşma amacıyla birleşmiş güçlerin mevzilenmesi esastır. Birinci evrede teşkilatlanan ordunun mevzilendirilmesi ne kadar güçlü olursa ikinci evreyi başarmak o kadar kolay olacaktır. Ne güçte olursa olsun devrimci güçlerin mevzilendirilmesi ve ordunun oluşum evresi tamamlandığında yerinde kalan, tereddüt edip hareketsiz kalanın yok olması kaçınılmazdır. Devrimci savaş örgütünün oluşturulmasıyla burjuva düşmana karşı yapılabilecek en büyük fenalık yapılmıştır; iktidar güçlerinin karşısına Özgürlük Güçleri dikilmiştir. Burjuva düşman kendisini yok etme ihtimali olan böyle bir örnekten korkmakta haklıdır, çünkü; böyle bir gelişme devrimci işçi sınıfı ve halkların sömürü düzenini yok edebileceğinin işaretidir.

Devrim stratejisinin ikinci evresi, kitlelerin burjuva devlet mekanizmasını yok edebileceklerini bilince çıkartmalarını hedefler. Bu doğrultuda düşman mevzilerine sürekli ve imha  hedefli saldırılar düzenlenmelidir. Kesintisiz devrimci taarruz başarıldıkça, düşmanın kolu kanadı kırıldıkça kitleler devrimci savaşa daha çok sahip çıkacaklardır. Kitleler devrimci savaşa katıldıkça her geçen gün daha fazla düşman mevzisinin imha edildiği görülecektir. Öncü parti gerçek bir devrimci kuvvet olarak işçi sınıfının ve halkların bağrından doğabilir. Öncü parti olmaksızın devrimin gerçekleşmesi mümkün değildir. Dolayısıyla öncü partinin doğuşu zorunlu bir ön koşul olarak devrimin doğuşudur. Devrimle sonuçlanacak bütün bu süreçler birbirine bağlı kesintisiz bir devrimci savşımı gerektirir. Mucizelere inanmıyoruz. Mucize olarak devrimin kendiliğinden gerçekleşmesini beklemiyoruz. Devrimcilerin görevi devrimin gerçekleşmesini sağlamaktır.

Bu yaklaşım kitlelerle öncü arasında kurduğumuz ilişkinin zeminidir. Bir devrimci kitlelerin içinden, devrimci madde niteliğini taşıyan bir kişidir; birçok devrimci kitlenin içinden devrimci madde niteliğini taşıyan kişilerdir. Birçok devrimcinin komiteler biçimde örgütlenmesi ve devrim hedefine bağlı olarak faaliyet yürütmesinden de öncü parti oluşur. Açıkça görüldüğü gibi kitlelerle devrimci parti nitelik olarak farklı şeylerdir.

Devrimciler örgütü kitlelerle kurduğu ilişkileri ve bağları kilo, litre, metre gibi nicelik ölçülerine göre tayin edemez. Kitlelerle kurulan ilişkiler devrimci siyasal ilişkilerdir ve düzeyleri toplumsal parametrelere göre belirlenir. Toplumsal parametreler ise sınıf mücadelesinin ürünü olarak belirir. Ezen ve ezilen arasındaki mücadelenin sonucu olarak eşitlik-eşitsizlik, adalet-adaletsizlik, özgürlük-tutsaklık, yoksulluk-zenginlik vb. kavramlar maddi insan yaşamını niteleyen bir şekilde etkinleşir ve içerik kazanırlar. Her sosyo-ekonomik toplum düzeni, özgün parametrelerini ve bunları anlatan kavramsal içerikleri anlatır. Toplumsal düzenler yaşamı örgütlerken bu kavramları kullanır. Burjuvazi kanunlar önünde herkesin “eşit” olduğunu ileri sürer, fakat burjuva kanunları herkes için eşitliği savunmaz. Burjuvazinin eşitlik anlayışı, eşit olmayanların eşitsizlikler “hukuku” karşısında eşitliğidir. Burjuva kapitalist toplum örneğini ele alarak yorumlamaya çalıştığımız “eşitlik” kavramı altında işletilen içerik (kamuflajlı eşitsizlik) sadece burjuva düzenine aittir. Her toplumsal düzenin kavramlara yüklediği içerik kendi amaçları doğrultusunda farklı olduğuna göre, sosyalistlerin de kavramlara yükledikleri içerikler kendi amaçları doğrultusunda olmalıdır. Dolayısıyla devrimci mücadelenin başarısı, sömürü düzeninde geçerli olan tüm kavramsal içeriklerin ve taleplerin zincirlerinden kurtulmasıyla mümkün olabilir.

Kapitalist düzenin yarattığı kavramsal içeriklerin ve güdülediği taleplerin esaretinden kurtulma edimi de devrimci konumlanmanın bir yönüdür. Bu devrimci konumlanışın yolu, işçi sınıfı ve ezilenlerin “yaşam koşullarını” iyileştirme doğrultusundaki her talebini devrimin zaferi doğrultusunda değerlendirmektir. Sadece gündelik taleplerle sınırlı kalınıyorsa yapılan faaliyet karşı devrimin işini kolaylaştırmaktan başka bir şey olmaz. Düzen içi faaliyetler (reformlar, iyileştirmeler) devrimci öncünün müdahale ve etkisinden yoksun sendika, dernek, vakıf vb. örgütlenmelerin işidir. Bu tür gerici çalışma “papazın işçileri dilekçe vermek için kışlık sarayın önüne sürükleyip Çar’ın ordusuna katlettirmesine” benzer. Bu örnek Çarlık Rusya’sından alındığı için memleketimiz insanı için yeterince aydınlatıcı olmamış olabilir! Daha açıklayıcı bir örnek; Haziran Ayaklanması’nın, milyonların isyanının kaderinin “devrimcilik ve demokrasi adına” hiçbir şekilde böyle bir ayaklanmayı yönetebilecek gücü ve yeteneği olmayan bir düzen içi sivil toplum örgütünün (TMMOB) yönetimine bırakılmasıdır.

Devrimci örgüt düzen yasalarını geçersizleştirir-yıkar, düşmanın saldırılarını ve mevzilerini ezer. Resmi-sivil-faşist çetelere, işkencecilere, tecavüzcülere, işçi-halk katillerine ve sistem zulmünün tüm kaynaklarına karşı devrimci savaşı örgütler ve büyütür. Bu doğrultuda Özgürlük Güçlerinin görevi işçilerin, kadınların, halkların, gençlerin; iş cinayetlerine kurban giden işçilerin, tecavüze uğrayan kadınların, katliama uğrayan halkların hesabını zalimlerden sormalarını sağlamaktır. Kuşkusuz faşist saldırganlığa karşı en etkili cevap devrimci savaştır. Saldırı altındayken birileri bize barış, atalet, pasivizm öneriyorsa onların faşist düşmanın işbirlikçileri olduğundan şüphe etmememiz gerekir. Devrimci proletarya ve halklar kendisine saldıran düşman güçlerini etkisiz hale getirmeyi hedeflemelidir, çünkü sömürü ve baskı düzenininden kurtuluşun tek yolu budur. Bu doğrultuda devrimci mücadelenin amacı burjuva devlet mekanizmasını yıkmak ve ortadan kaldırmaktır. Sürekli stratejik hedefe bağlı olarak ve onu bilinçlerde canlı tutarak yaşamalıyız. Stratejik hedeften kopuk, popülist, sahte “mücadele yöntemlerine ve taktiklere” dayalı miskinlik ve statükoculukla savaşmalıyız.

En aldatıcı miskinlik ve statükoculuğun “açık, demokratik, siyasal alan” vb. olarak adlandırılan devrimci faaliyeti konu alarak çıkması tesadüf değildir. Bu alanda devrimci savaşım sistemin güçlü olduğu şartlarda, onunla her an iç içe, göğüs göğüse çarpışarak verilmektedir. Kitlelerin devrimci savaşta aktif olmadıkları evrede “açık alanda” devrimci faaliyet düşmanın yoğun baskısı ve kontrolü altında devam etmek zorunda kalır. Devrimci güçler “açık alanda” bahsettiğimiz şartları göz önünde tutarak konumlanmalı ve faaliyetlerini sürdürmelidir. Bu alandaki konumlanma ve tarz, düşman saldırılarının biçimine ve genel koşullara göre planlanmalıdır. “Açık alan” faaliyetinin temel işleyiş ilkeleri şunlardır:

  1. Düşmanın kontrol alanlarının dışına çıkılmalıdır.
  2. Kitle içinde örgütlenme faaliyetinde esas olarak gizli çalışma yöntemi uygulanmalıdır.
  3. Gizli çalışma, düşman kontrol alan ve yöntemlerini etkisiz hale getirmelidir.
  4. Tüm teknik olanaklar (haberleşme, ulaşım, barınma, destek temini vb.) gizlilik                  prensibine göre kullanılmalıdır.
  5. Aleni devrimci temsiliyet ve faaliyetler fedakarca korunmalıdır.
  6. Aleni temsiliyet ve faaliyetlere saldıran düşmanlara misliyle bedel ödettirilmelidir.

Bu şekildeki bir güçlü devrimci konumlanma, düzen şartlarında düzen dışı konumlanmayı başarmayı gerektirir. Düzenden devrimci kopuş, büyük bir orman olan megapollerde hiç de zor değildir. Devrimci bilinç, kararlılık ve özdisiplinle donanmış devrimcilerin faaliyetleri için megapollerin ne kadar elverişli alanlar olduğu görülecektir. Devrimci konumlanma ve faaliyet korunamıyorsa ve düşmanın kontrolü altına giriyorsa örgütlenme tarzında yanlışlık olduğu kuşku götürmez bir gerçektir. Düşman kontrolünden çıkmak dikkat, emek harcamak ve fedakarlık ister. “Açık alan” faaliyeti devrimci örgüt için bombaların, silahların patladığı cephe savaşıyla aynı önemdedir. Tüm mücadele alanları gibi “açık alan” da bir savaş cephesidir ve bu savaş cephesinde en kararlı biçimde savaşmak gerekir. Devrimci saflar açık alanı yan gelip yatma yeri olarak gören gerici anlayıştan temizlenmelidir. Burjuva düşman tüm yasalara, devlete sahip olduğu halde aynı anda yasal-yasadışı, gizli-açık birçok örgütlenme ve savaş yöntemini bir arada kullanmaktadır. Bu yöntemlerin belli bir senkron içinde, bir arada kullanılması yeteneği Özgürlük Güçlerinde mevcuttur. Bu noktada ivedi görev, sahip olunan yeteneklerin örgütlü bir güce dönüştürülmesidir. Savaşan taraflardan hangisi şartları kendi amacı doğrultusunda verimli ve doğru değerlendiriyorsa önemli bir avantaj kazanmış olur. Devrim hedefine yönelik taktikler üretebilen ve uygulayabilen devrimci örgüt ancak Komün Gücü zeminlerini yaratan Özgürlük Güçlerinin örgütlü eylemleri ile oluşturulabilir.

Devrim mücadelesini başarıya ulaştıracak Özgürlük Güçlerinin genel, asgari karakter zemini devrimci maddenin aktive olduğu haldir. Burjuva düzenini yıkabilecek yegane öncü sınıf proletaryadır. Özgürlük Güçlerinin kültürel iskeleti de devrimci proletaryanın karakteridir. İşçi sınıfı sadece emek gücünü harcayarak yaşamını sürdüren sınıftır. Devrimci proletarya emek gücünü harcayarak yaşarken, harcadığı emek gücünü sömürenlere ve onu baskı altında tutanlara karşı özgürlüğünü kazanmak amacıyla savaşan sınıftır. Özgürlük Güçlerinin devrim savaşının özünde de böyle yaşamak ve savaşmak vardır. Devrimci proletarya kendi sınıfının, kitlelerin devrimi yapacağına inanır. Özgürlük Güçleri devrimi gerçekleştirecek kitlelerin gücünü bilir ve onlara organik olarak bağlı öncü kollarından başka birşey değildir. Devrimci işçi sınıfının ve halkların gücüne güvenmeyen onlardan kendisine güvenmelerini ve inanmalarını isteyemez. Devrim yoluna girerek ilerlemeye başlayan kitleler muazzam bir mücadele üretkenliği yaratırlar. Özgürlük Güçleri bu muazzam güç ve yeteneği devrim yoluna sevk ve idare edebilecek yeteneğe sahip olmalıdırlar. Bu nedenle üretken olmak, orijinali yaratmak Özgürlük Güçlerinin özelliğidir. Ürünlerine asalak burjuvazi tarafından el konulsa da proletaryanın üretici faaliyeti çok yönlü bir  kollektif işleyişe dayanır. Burjuvazinin iktidarı altında, kollektif faaliyetin kollektif olduğunun bilincinde olmadan üreten proletarya, doğal olarak disiplinli ve belli bir amaca yönelik ortak çalışma yeteneğini elde eder. Özgürlük Güçleri bu yeteneği yönlendirebilir düzeyde olmalıdır. Sonuç yerine belirtebiliriz ki; Özgürlük Güçleri, kendi kurtuluş ordusunun hem neferi hem de komutanı olan devrimci proletaryadır.

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız