Bir devrimciyi var eden büyük etkenlerden biri nedir? Çoğumuzu bu mücadeleye iten, devrim için savaşmayı göze alan, sonunda yenilgi ihtimalinin olduğu halde kendini adamaktan korkmayan, düzenin “tatlı” nimetlerine aldanmayıp elinin tersiyle iten, özgürlüğün saflarına katan? Nedir bu ezen-ezilen mücadelesinde bizi ezilenden yana saf tutan, haksızlığa karşı başkaldırmaya sevk eden? Küçük yaşlardan itibaren şoven-milliyetçi zihniyetin sistemi ile yetiştirilmemize rağmen nedir dünyanın bir ucundaki halklar için gözümüzü kırpmadan oradaki mücadelenin merkezine katan? Duygularımız, vicdanımız ve bilincimiz değil midir ?

            “İnsandır dediler, sevmektir dedim
Kavga dediler, ilmektir dedim
İnanç dediler, uğruna usulca ölmektir dedim…”
(Kutsiye Bozoklar)

Devrimcileri, düzendeki insanlardan ayıran en önemli etken, duygularının herkesten daha yoğun ve gerçekçi şekilde yaşamasıdır. Che’nin meşhur ‘’bir devrimci başkasına haksız yere atılan tokadı kendi yüzünde hissedendir’’ sözüyle örgütlenip, içimizdeki haksızlığa karşı başkaldırma duygusunu ideallerimizle birleştirdiğimizde yoktur bizden aydınlık meşale. Ve sosyalist birikim ne kadar güçlüyse meşalemiz de o kadar aydınlık olur. Bunun için duygularımızla-ideolojiyi birleştirmek tünelin sonundaki ışığa kendini yakın hissetmektir.

Sevgi, özlem, bağlılık, coşku, öfke, acı bunlar insana ait duygulardır. Kapitalist bir sistem içerisinde yaşıyoruz ve dolayısıyla bu sistemin yoğun saldırısı altındayız. Kapitalizm bizi sadece ekonomik alanda sömürmemekte, duygularımıza, kültürümüze kadar müdahalede bulunmaktadır. İnsanların bu duyguları sistem tarafından köreltilmeye, bireyci anlayışlara yönlendirilmeye, yabancılaştırılmaya çalışılmaktadır.

Sömürü, bencillik, rekabet, kariyerizm, çıkarcı sahte ilişkileniş gibi özünde insana ait olmayan, fakat burjuva kültürün bize dayatmış olduğu, yaratmaya çalıştığı sistem kişiliğinin özellikleridir. Bunlar, insanı insanlıktan çıkaran, toplumsal dayanışmayı yok eden, güven ortamını zedeleyen özelliklerdir. Devrimci saflarda bu tarz özelliklerin asla yeri yoktur. Burjuva kültürün dayattığı bu özellikleri de, vefasız duyguları da, sevgisini de reddediyoruz. Onların sahte duygularına da, bencil sevgilerini de, yararcılığına da ihtiyacımız yok. Bizler devrimciyiz  ve duygularını en samimi yaşayan, birbiri için kendini feda eden, dayanışmayı en iyi şekilde göstermeye çalışan, komünal-kolektif ruhunu kendinde biçimlendiren, dürüst ve yozlaşmaya savaş açmış, değişimin-dönüşümün kurmaylarıyız.

Yukarıda gerçek duyguların gerçek sahibi olanların devrimciler olduğundan kısaca bahsetmek istedim. Fakat asıl değinmek istediğim konu  iki çeşit zaaflı kişilik. Bunlardan biri, duygusunu örgütleyemeyen, ideolojikleştiremeyen ve nereye varacağını bilmeyenler; ikincisi ise bu zaafları yüzünden örgüt gibi düşünmemekten, düzenden kalan kalıplardan kurtulamayanlar.

1. İdeolojikleşemeyen duygular: Birçoğumuz bu ülke topraklarında yapılan katliamları görerek vicdanımızı ayağa kaldırdık ve  birçoğumuz yine bu coğrafyada hayalleri için kendilerini feda eden, maneviyatın, dostluğun, paylaşımın, halk sevginin ne olduğunu pratiğiyle gösteren devrim şehitlerini tanıyarak veya hala görerek mücadele saflarına geldik. Mahirlerin Denizler için büyük bir yoldaşlık-fedakarlık eylemine girişip son ana kadar teslim olmadıklarını okuyarak, darağaçlarında can veren yüzlerce Adalı’yı tanıyarak, Diyarbakır Hapishanesinde işkencelere karşı bedenini meşaleye çeviren Newroz’un isyancı ruhuna isyan katan Mazlum Doğan’ı tanıyarak, kısaca zorluklar ve değerler üzerinde yükselen mücadeleyi görerek  saflarda buluştuk. Bu bir adımdı, fakat özgürleşme ve ideolojikleşme biraz daha uzun vadeli bir yürüyüştür. Devrimci oldum demekle devrimci olunmuyor.  Devrimci olabilmek için yaşam pratiğinin ve duygu dünyasının devrimcileşmesi gerekiyor.Bunun için sürekli öğrenim faaliyetlerimizi devam ettirerek, her daim kendimizle hesaplaşarak başarılı bir şekilde yürüyüşümüzü sürdürebiliriz. Yüzeysel bakış açısı, azla yetinme derinlemesine öğrenmeme ve en kötüsü merak etmeme bir komünistin özelliği  asla olmamalıdır.

            “Kadrolar ancak niteliksel olarak yükseldikçe mücadeleye devam edebilir; aksi       taktirde yorulur ve düşer… Devrimci bir örgütün zafere ulaşması (savaşı   kazanması) nasıl ki ideolojiden geçiyorsa, kadroların da kendi içindeki sistemle    savaşının zaferle sonuçlanması, kadronun ideolojikleşmesinden geçer.”  (BÖG Mahir Arpaçay Akademisi -Devrimci Kültür)
Mücadeleye katılarak sistemi dolayısıyla karşımıza almış olduk ve zincirlerimizden kopmaya başladık. Zincirlerimizi kopardıkça da devletin bize karşı olan faşist tavrını çok daha açık gördük ve öfkemiz çok daha fazla arttı. Burada ortaya çıkan öfke, insani bir duygudur ve doğaldır.Çünkü birileri bizi düşüncemizden dolayı kısıtlamakta, hatta çeşitli şiddet yöntemlerini üzerimizde denemektedir. Bu öfkenin ideolojikleşmiş hali ise, “özgürlüğün zorunluluğu” bilincinin kavranmasıdır. Yani Marks’ın deyimiyle ‘’bir kimsenin özgür olarak gelişmesi, herkesin özgür olarak gelişmesinin şartıdır’’. Yani, özgür olmanın ilk koşulu özgür olmadığının farkına varmaktır. Özgür olmadığının farkına varmayan özgürlük için mücadele edemez. Ama asıl önemli olan, bu öfkenin ve özgürleşme sorumluluğumuzun sürekliliği ne kadar olacak, sistem bize diz çöktürebilecek mi, kavgada kalıcı olmayı başarabilecek miyiz?

Bunun cevabı nettir: Kendimizi sürekli yenilemeli, gündelik hayatımızı devrimci ilkelere uygun yaşamalı, duygular bilimsel temele oturtulmalı, karşımızdaki düşmanı iyi çözümlemeli, sosyalizme giden yol için sürekli düşünmeli, güncel olaylar karşısında politik yorumlar geliştirilmelidir. Hedefimiz ve iddiamız, bu denli büyükken olaylar karşısında salt duyguların verdiği öfke, kof cesaret ve intikam arzusu ile hareket etmek bizi eni sonu çözümsüzlüğe ve bilinçli olarak depolitize olmaya götürecektir.

            Duygularını yoğun yaşayan (sahip olan), fakat ideolojikleştiremeyen kişilerin özellikleri:
1. Örgüt bilinci eksiktir, öncü rol üstlenemez.
2. Cüretkardır, fakat uzun vadeli bir başarı planı hedefleyemez.
3. Salt bedel ödeme-ödetme üzerine düşünmesi hedeften şaşırtır, duygularının esiri olur.
4. Dönemsel olarak durulmayı (geri çekilme, daha güçlü bir çıkış için içe kapanma vs.)  gibi örgütün güncel çıkarları karşısında örgüte karşı yabancılaşma veya soğuma söz konusu olabilir.
5. Politik atmosferin yoğun olduğu, direniş anlarında moral/motivasyon olarak yüksek, fakat halkın yılgın, korkutulduğu dönemlerde ise yol açıcı değildir. Kendisi de halk gibi umutsuzluksuz/moralsizlik içindedir.
6. Mantıktan, örgütsel durumdan (işin sonucunda nelerle karşılaşabiliriz vs.)yoksun düşünür. Düşünce-duygu diyalektiği yoktur.
7. Düşman tarafından kolay ele geçirilebilir, düşman ajanı tarafından kolayca yönlendirilebilir.
8. Zamanla içindeki isyan ateşi sönümlenir, halka karşı güvensizlik oluşur.
9. Kendini sadece “pratikçi” olarak  görebilir ve yoldaşlarına karşı egoist tavırlar sergileyebilir.
10. Sorusu, itirazı yoktur. Sekter yaklaşımlar yoğundur.
11. Devrimci savaşımı sadece fiziksel eylem olarak düşünür.

Bu, yoğun duygularıyla mücadele saflarına katılmış, fakat kavgasını bilimsel bir zemine koymamış, yeni bilgilere ve öğrenmeye karşı fobisi olanlar için bazı özelliklerdir. Hala ideolojikleşmemede ısrar edenler var ise bilinmelidir ki, yeni dünyayı yaratma yolunda yeni insanı yaratmayı beceremediğimiz için sonucumuzun teslimiyete varacağını unutmamalıyız. Yalnızca fiziksel şiddet kullanarak devrimcilik yapmak, uzlaşmaz bir kavga anlamına gelmez. Sistem bize karşı sadece fiziki anlamda şiddet değil, ideolojik, teorik ve kültürel olarak da şiddet kullanmaktadır. Buna karşılık bizim vereceğimiz sadece fiziksel şiddet geçici olarak düşmana zarar verecek, ama asla iradesini kıramayacaktır. Dolayısıyla ilkesellik kazanmak, devrimci kültürü büyütmek, teorik olarak gelişmek  düşmana karşı çok yönlü savaşmak gerekmektedir. Komünar olmak büyük düşünmek, büyük yaşamak, büyük savaşmaktır. Kaybedersek de büyük kaybetmektir.

            “Kendinizi eğitin, çünkü aklınıza ihtiyacımız olacak . Örgütlenin, çünkü tüm             gücünüze ihtiyacımız olacak. Harekete geçin, çünkü coşkunuza ihtiyacımız olacak.”      (Antonio Gramsci)
            Hedeften şaşan “duygu”lar: Onlara duygu kelimesini tırnak içinde yakıştırıyorum çünkü içten değiller. Saflarda ortaya çıkabilen “duygularımı yoğun yaşıyorum” deyip pasifleşmeye yol açanlardan bahsetmek istiyorum…

Sınıflar mücadelesinin, faşizme karşı savaşın ne kadar sert, ne kadar zorlu olduğunu ve ne yazık ki hedefe kanla varıldığını söylüyoruz. Proleter örgütlenme genişledikçe, emeğini, hakkını savunan insanlar ayaklandıkça (sayıları fark etmiyor, küçük bir kıvılcım burjuva düzeni yıkmaya yol açabilir) burjuvazi bütün şiddet aygıtlarını devreye sokuyor. Buna karşılık burjuvazinin ve faşist iktidarların halka dayattığı baskıcı ve sömürücü sistem karşısında “devrimci zoru” kavramak, örgütlemek zorundayız. Bunu beceremeden devrimci savaş yürütülemez. Savaş meraklısı değiliz; sadece işçi sınıfının, ezilen halkların kaderini tayin eden, emperyalizme ve kapitalizme karşı yürütülmesi gereken, savaşı ortadan kaldıracak olan proletaryanın devrimci savaşımı ve sosyalizme varılacak yoldan bahsediyoruz.

           “Varılacak yere  kan içinde varılacaktır
Ve zafer artık hiçbir şeyi affetmeyecek kadar tırnakla sökülüp koparılacaktır”

            (Nazım Hikmet)

AKP-IŞİD faşizmiyle uzlaşmanın mümkün olmadığını, bu faşizmin ancak savaş yoluyla ortadan kaldırılacağını çokça söylüyoruz. Düşmanın örgütlenme aygıtlarına, şiddet aygıtlarına karşı devrimci şiddet ile vuruyoruz. Düşmanı hedef aldığımız içindir ki faşizmin bize yüklenmesi, saflarımıza sızmaya çalışması… Düşmanın yoldaşlarımızı komployla götürme ve imhaya yönelik hareketleri kaçınılmazdır. Devrimci örgütlenme olabildiğince, bu savaştan az zararla çıkmayı  zaten hedeflemektedir. Düşmanın bizi süreklilik halinde hedef almasıyla birlikte, düşük karakterler doğal olarak kaçkınlığa yönelmiştir. Bu yönelme insanın kendisine karşı hesaplaşmamasının, devrimci yenilenmeye kapalı olmasının, tembelliğin ve kolaycılığının sonucudur. Kolaycılık ve tembellik diyorum çünkü, faşizmin en azgın olduğu dönemde hareketsiz kalmayı, atılımsızlığı kendilerine yol edinmişler. Zor zamanların değil rahat dönemin insanları olduğunu kanıtlamışlardır. Bazı devrimci olduğunu iddia eden insanların düzenden kalan kalıplaşmış duygusal tavırları, mücadelenin devamlılığına ve yükselen devrimci sinerjiye karşı tepki olarak doğmaktadır.

Zorlu bir mücadelenin olduğunu anlamaya çalışmayan, mücadele içerisinde her türlü olumsuzluk durumunun olabileceğini kavrayamayan bu kişilikler, acaba sizin daha iyi bir mücadele tarzı öneriniz var mıdır ? Yoksa farkında veya olmadan yaptığınızın karşı-devrimci faaliyete hizmet ettiğini görmüyor musunuz? Zaaflarınızla savaşmak yerine, bir de çıkıp sinerjiyi mahvetmeye mi çalışıyorsunuz? Ha, siz bunu zaaf olarak görmeyip, devrimci savaşımın tarih kitaplarında kaldığını, proletaryanın özgücüne güvenmediğinizi mi anlatıyorsunuz? Özgürlük kolay mı kazanılıyor? Siz adaleti elleriyle sağlayan, AKP-IŞİD faşizmine karşı her alanda bedel ödeyenleri maceracı mı sanıyorsunuz? Yoksa siz eski düşük düzey solculuğa mı aşıksınız?  Biz rahatlığa alışmıştık diyorsanız, Türkiye’de onlarca  kendine devrimci diyen, süreç içerisinde kılını kıpırdatmayan yapılarda vicdan rahatlatabilirsiniz. Bizim her kurumumuz devrimin partisine ve sosyalizme hizmet eder ve dolayısıyla bir hedef dahilinde kesintisiz  ilerler.
Düşmanı abartmak istemiyorum, fakat her türlü çeteyi, cemaati kendine örgütleyen, onlarca  kuruluşuyla bizleri yok etmeye meyilli it sürüleri yetiştiren, bombalarla üstümüze gelen ve yanı başımızdaki yoldaşların ölümüyle sonuçlanan, Sur’da, Cizre’de,Nusaybin’de “Esedullah Timi” gibi IŞİD özentisi gruplarının ortaya çıktığını görmekte aciz miyiz? Eğer gerçekten bir devrim hedefimiz varsa bugünün güncel durumu olan AKP-IŞİD faşist diktatörlüğüne karşı savaşmaktan başka çaremiz yoktur. Yoldaşlarımızın tutsak düşmesine, hayatını kaybetmesine dayanamıyoruz söylemleri hedefsizliğin göstergesidir. Bu kişiler bu zaafın arkasına saklanmakta ve sebeplerini duygusal olmakla açıklamakta, üstelik kendini aşma iradesi gösterip cüreti kuşananları da “bedelcilikle” suçlamakta. Hem bu zaaflar aşırı duygusallıktan falan da oluşmuyor. Bu ideolojik olarak çürümekten başlıyor. Acıyı yaşatanlara karşı tepkisiz-eylemsiz kalmak, hedeflerimizi unutmak ve haliyle hayallerimizden vazgeçip teslim olmaktır asıl duygusuz olmak.

Yoldaşlar hepimiz birer gerilla tarzına bürünmeliyiz. İlkeli-disiplinli olmazsak düşük karakterler gibi biz de yeniliriz. Bir robot olmaktan bahsetmiyorum. Düşüncelerimizi örgütlerken, duyularımızı duygularımızı da örgütlememiz gerekiyor. Her daim mutlu olmalıyız. Umutlu, inançlı olmayı başarmalıyız ki düşmanın da psikolojik ve manevi saldırılarına karşı ayakta kalabilelim. Bugün duygularını en yoğun yaşayanlar sosyalist bilinci ile AKP-IŞİD faşizmine karşı dağlarda, sokakta göğüs göğse çarpışanlardır. Suruç’u yaşayıp, 10 Ekim’leri yaşayıp insanlarımızın hayatını kaybetmesiyle daha çok mevzilere akmak ve devrimciliğimizi büyütmektir gerçekten duyguları yoğun yaşamak.Bu duygusallıkla alakası olmayan, özünde ideolojik çürüme olan kişiler yavaş yavaş pasif kalmaya sürüklenir, ardından ortamdaki sinerjiyi bozmaya kadar ilerleyebilirler. Duygularımız çizgiye dayalı gelişmelidir. Bu kavgada birçok yoldaşımızı tutsak verebilir, kollarımızı da kaybedebiliriz. Bunlara bilerek girmedik mi mücadeleye? Sıradan  insanın vereceği tepkisellikle bir devrimcinin vereceği tepki aynı olabilir mi? Sıradan insan yakınını kaybettiğinde sadece üzülür, (genellikle kader-kısmet olarak yorumlar) devrimci ise bir yoldaşını kaybettiğinde, tutsak düştüğünde öfkesini düşmana yönelterek  bir sadakat duygusu geliştirir. Tabi duyguları içten olanlar bunu yapabilir. Canımızdan bir parça kopardıklarında öfke düşmana karşı sunulmalıdır. Bu tarz durumlardan dolayı vazgeçmek veya öfkeyi devrimcilere karşı yöneltmek bedel ödemiş olan yoldaşlara ve toptan harekete yönelik bir saygısızlıktır. Bu tarz kişiliklere karşı devrimciliğimizin sınırlarını yok etmeye çalışarak, partimizi ve özgürlük güçlerimizi örgütleyerek, düzen kişiliğine karşı devrimci kültür savaşımını ve komün kişiliğini yükselterek cevap verebiliriz.

Amacı bozgunculuk olmayan, çizgisini şaşırmayan, sadece yoldaşlarımızın yokluğundan ve ölümlerinden doğan özlem duygusu doğaldır ve iyidir. Benim önerim özlem duygusuna karşı şiir dizmektir. Ama en güzel şiir kavgadır. Kavganın tam ortasında, boşlukları dolduracak şekilde dövüşmek veya buna çalışmak en güzel maneviyat göstergesidir, geriye kalanlar gösteriştir. Bizi birbirimize bağlayan  sadece aynı yolun insanı olmak değil, aynı ilkelerin, aynı cesaretin ve iradenin insanları olmaktır. Şehitlerimizi en içten komünar duygularımla selamlıyorum. İşin kolayına kaçmak isteyenlere ise son sözüm Rıfat Ilgaz’ın AYDIN MISIN  şiirinden olacaktır.

Yollar kesilmiş alanlara sarılmış
Tel örgüler çevirmiş yöreni
Fırıl fırıl alıcı kuşlar tepende
Benden geçti mi demek istiyorsun
Aç iki kolunu, iki yanına
KORKULUK OL !

 

ATILGAN BORAN

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız