Al Monitor’dan Kemal Chomani’nin sorularını yanıtlayan KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Cemil Bayık, “Ortadoğu tarihin en derin krizini ve kaosunu yaşamaktadır.” değerlendirmesinde bulundu. Bayık, “Demokratik Kuzey Suriye Federasyonu Ortadoğu’daki tek istikrar adasıdır. Şu anda Demokratik Kuzey Suriye Federasyonunun siyasi anlayışından, toplumsal anlayışından, demokratik yaklaşımından kim rahatsız olabilir? Kim böyle bir demokratik sisteme açıktan karşı çıkabilir? Bu açıdan herkes Rojava Devrimiyle, Kürtlerle ilişki kurarak yeni Suriye politikasını şekillendirmek istiyor”” diye konuştu.

 

 

Bayık ABD-PKK ilişkisine yönelik sorulara verdiği cevaplarda “Önderliğimiz Amerika yönetiminin desteğiyle İmralı’da esaret altına alınmıştır.” hatırlatması yaparken, “Ne PKK ABD’nin çizgisine gelebilir ne ABD PKK’nin çizgisini kabul edebilir.” dedi.

Son süreçte PKK-ABD ilişkileri daha açık konuşuluyor. Suriye Kürtlerinin ABD ile olan çok yakın ilişkileri ve ABD’nin YPG ile bir nevi kurduğu ortaklık birçok uzman, diplomat ve gazeteci nezdinde “ABD, YPG ve PKK arasındaki bağlantıyı iyi bildiği halde, PKK niye hala ABD terörist örgütler listesinde yer alıyor” merakını uyandırmıştır. PKK gibi solcu bir örgütün kapitalist ABD ile dolaylı ya da dolaysız ortaya çıkan ilişkisi hakkında ne düşünüyorsunuz? IŞİD’e karşı savaşın ‘iyi Kürt, kötü Kürt’ kavramına son verdiğini düşünüyor musunuz? sorusuna Bayık şu yanıtı veriyor:

“Kapitalist modernist sistem çok pragmatiktir. Öyle ilkelere dayanan bir ideolojisi olmadığı gibi, siyaseti de ilkelere dayanmamaktadır. Çıkarları esas aldığından çıkarına uygun düştüğünde birçok güçle ilişki kurabilir. Kuşkusuz IŞİD’e karşı savaş İkinci Dünya Savaşında olduğu gibi birbirine karşıt olan birçok gücü yan yana getirmiştir. Bugün Rusya ile ABD birçok yerde çok ciddi bir mücadele içinde oldukları halde Ortadoğu’da ortak davranmaları bunun sonucudur. ABD “iyi Kürt kötü Kürt” kavramına son verdi mi bunu bilemiyoruz. Çünkü hala PYD ile YPG ile Demokratik Suriye Güçleri ile iyi ilişki içindeyken, diğer taraftan Türkiye’ye de “biz PKK’ye karşı savaşınızda size destek veriyoruz” demektedirler. Kuzey Suriye’de Kürtlerle ilişki kurarken, PKK’ye yaklaşımında ise hala Türk devletinin politikalarını destekleyen bir pozisyondadırlar. Bu yönüyle hala ABD’nin PKK’ye doğru bir yaklaşım geliştirdiğini söylemek mümkün değildir. Kuşkusuz PKK’nin IŞİD’e karşı verdiği bir mücadele vardır. Bu yönüyle mücadele zemininde belli düzeyde dolaylı bir ilişkilenme ya da ortaklık durumu ortaya çıkmıştır. Ancak hala ABD ile doğrudan bir ilişki söz konusu değildir. Hatta YPG’ye, PYD’ye, Rojava’daki devrimci güçlere PKK ile ilişkinizi kesin baskısı yapmaktadır. Bu yönüyle ilişkilerini kullanarak ve çeşitli biçimlerde Rojava Devrimcilerini Önderlik çizgisinden uzaklaştırmak, bu temelde de Rojava Devrimcilerinin ideolojik ve siyasi olarak Önderlik çizgisi çerçevesinde PKK ile dostluk ilişkilerini ortadan kaldırmak gibi bir çabası da görülmektedir. Bu açıdan sizin belirttiğiniz ölçüde sonuçları olacak bir ABD-PKK ilişkisinden söz etmek mevcut gerçeği ifade etmemektedir. Ama Ortadoğu politikalarında ABD’nin IŞİD’e karşı tutumu ve PKK’nin tutumu yan yana getirildiğinde geçmişte çok şiddetli biçimde bir karşıtlık içinde olan ABD’nin mevcut konjonktürde bu karşıtlığını açık biçimde ortaya koyma durumu görülmemektedir. Ama hala Türk devletine PKK’ye karşı savaşında destek vermektedir, PKK’yi terör örgütü listesi içinde tutmaktadır. Rojava Devrimcilerine de PKK ile ilişkiniz varsa kesin baskısıyla Rojava Devrimcilerini Önderlik çizgisinden uzaklaştırma yönlü bir ideolojik-siyasi mücadele ve psikolojik savaş yürüttüğünü söylememiz gerekmektedir.

Kuşkusuz soğuk savaş dönemindeki karşıtlıklar son bulmuştur. Bu açıdan soğuk savaş dönemindeki PKK karşıtlığı ile soğuk savaş ortadan kalktıktan sonraki PKK karşıtlığı belli yönleriyle değişikliğe uğramıştır. Çünkü eskisi gibi ne iki kamp gerçeği vardır ne de bütün çelişkilerin, bütün farklılıkların zorla, şiddetle ezilip etkisizleştirilmesi gibi bir politika mevcut durumda ABD ve kapitalist sistem güçlerinin çıkarınadır. Bu açıdan ideolojik ve siyasi mücadelenin de karakterinin değiştiği bir zaman içindeyiz. Bu yönüyle Ortadoğu’da, Suriye’de yaşanan politik ilişkileri ve zaman zaman politikalardaki ortaklaşmayı, yakınlaşmayı bu çerçevede ele almak daha doğru olacaktır.”

KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık’ın Al Monitor’a verdiği söyleşinin tamamı şöyle:

Demokratik Kuzey Suriye Federasyonundan “Rojava” kavramı çıkarıldı. Birçok Kürt buna karşı çıktı. PKK “Rojava” kelimesinin çıkarılmasını tamamıyla destekledi mi? Acaba bu durum PKK’nin milliyetçi olduğu iddialarına son noktayı koyma ve tüm Ortadoğu’ya kendi konfederal demokrasi anlayışını hakim kılmak istediği anlamına mı geliyor?

Demokratik Kuzey Suriye Federasyonu-Rojava tanımlamasından Rojava’nın çıkarılması bizce yanlış değildir. Çünkü Kuzey Suriye Federasyonu tamamen Rojava’dan oluşmuyor. Demokratik Kuzey Suriye Federasyonunda birçok Arap kenti de vardır. Örneğin Şedadê, Hol, başka kent ve kasabalar var. Bu açıdan Demokratik Kuzey Suriye Federasyonu yanına Rojava’yı eklemek yanlış algılar ortaya çıkarırdı. Yoksa Rojava’nın oradan çıkarılması Rojava’nın varlığının inkâr edilmesi, ortadan kaldırılması anlamına gelmiyor. Demokratik Kuzey Suriye Federasyonu Rojava’yı da içeriyor. Rojava’nın da içinde olduğu Demokratik Kuzey Suriye Federasyonudur. Böyle tanımlamak gerekir. Burada karşı çıkışlar çok anlamlı değil. İyi niyetli kaygılar olabilir. Fakat bu gerçeği tümüyle bilmemekten kaynaklanıyor. Çünkü bizim bildiğimiz Demokratik Kuzey Suriye Federasyonu içinde Rojava Kürdistan’ın içindeki kantonlar yine özerkliğini koruyacaklardır. Yani demokratik özerk bir Rojava olacaktır. Çünkü Demokratik Kuzey Suriye Federasyonu içinde her bölge kendi kendini yönetecektir. Demokratik Özerklik yönetimleri olacaktır. Demokratik Kuzey Suriye Federasyonu merkezi bir yönetim olmayacaktır. Hatta her ilçe, her il kendini yönettiği gibi, her bölge de -eskiden kantondu şimdi bölge denilebilir- kendi kendini yönetecektir, bir özerk yönetim olacaktır, demokratik özerkliğe kavuşacaklardır.

Örneğin Cizre özerk bölgesinde Kürtler kendi kimliği ve kültürüyle kendi kendilerini yöneteceklerdir. Buradaki meclis, buradaki yönetim Cizre bölgesini yönetecektir. Bu açıdan Rojava kavramı Demokratik Kuzey Suriye Federasyonu içinde olan bir kavram haline gelmiştir. Dışarıda değil, içeride olmayı ifade eden bir kavramdır. Demokratik Kuzey Suriye Federasyonu taslağı içinde “Rojava’nın da içinde olduğu Demokratik Kuzey Suriye Federasyonu” gibi bir belirleme vardır. Gerçeği böyle görmek lazım. Demokratik Kuzey Suriye Federasyonunda Araplar var, Süryaniler var, Kürtler var, Çeçenler var. Bu bakımdan sadece Kürtlere ait olduğu algısının ortaya çıkmaması açısından doğru bir yaklaşımdır. Nasıl ki Suriye Arap Cumhuriyeti kavramı yanlışsa, Suriye sadece Araplardan meydana gelmiyorsa, Demokratik Kuzey Suriye Federasyonu da sadece Kürtlerden meydana gelmemekledir. Eğer “Suriye Arap Cumhuriyeti”ndeki Arap kavramına karşı çıkıyorsak, Demokratik Kuzey Suriye Federasyonunun önüne ya da arkasına Rojava ya da Kürt kavramını koymamak yanlış değildir. Ama Demokratik Kuzey Suriye Federasyonu içinde demokratik özerk yönetimlerin olduğu bir Rojava Kurdîstan gerçeği vardır. Bu yönüyle Demokratik Kuzey Suriye Federasyonu içinde eski kantonlar bu defa demokratik özerk bölgeler biçiminde kendi yönetimlerine kavuşacaklardır. Biz böyle anlıyoruz.

Hesekê’nin güneyinde Arapların olduğu şehirler var, onlar da ayrı bir Arap bölgesi olarak ya da Arapların çoğunluğunun olduğu bir özerk bölge haline gelebilirler. Şehba bölgesi Türk devleti işgalinden kurtulduğunda Afrin ve Kobanê’den ayrı özerk bir bölge haline gelebilir. Afrin ayrı bir özerk bölgedir, Kobanê ve çevresi ayrı bir özerk bölgedir, kendi kendilerini yönetirler. Bu açıdan Rojava kavramının çıkarılması Kürtlerin siyasi haklarından, özgür ve demokratik yaşamlarından taviz verdiği anlamı çıkarılmamalıdır. Biz böyle anlamdık, bu nedenle doğru bulduk. Demokratik Kuzey Suriye Federasyonu içindeki bütün halkları kapsaması ve Demokratik Kuzey Suriye Federasyonu içindeki Arapların, Süryanilerin herhangi bir kaygı taşımaması açısından, demokratik ulus anlayışıyla Demokratik Kuzey Suriye Federasyonu içinde birlikte yaşamaları açısından biz yanlış görmedik.

Demokratik Kuzey Suriye Federasyonunun arkasında bir ek olarak Rojava’nın çıkarılması, PKK’nin milliyetçilikle itham edilmesi gibi yaklaşımlara bir cevap vermek için olmamıştır. Çünkü PKK’nin milliyetçi bir yaklaşım içinde olmadığını herkes bilmektedir. PKK’nin çizgisi özgürlükçü demokratik bir çizgidir; Demokratik Ulus çizgisini esas almaktadır. Öte yandan da demokratik konfederal anlayışa sahiptir. Demokratik Kuzey Suriye Federasyonu bizim açımızdan eğer Önderlik çizgisi temelinde bir siyasi sistem olacaksa, onu öngörüyorlarsa örgütlü demokratik topluma dayalı demokratik konfederal bir sistem olacaktır. Yani kadınlar, gençler, farklı kimlikler, herkes ayrı ayrı örgütlenecek; bu örgütlenmeler demokratik konfederal temelde bir araya gelerek ortak meclislerini ve ortak yönetimlerini oluşturacaklardır. Bu yönüyle devletçi sisteme alternatif olan demokratik konfederal anlayış, yani konfederal demokrasi anlayışı herhalde Demokratik Kuzey Suriye Federasyonunda geliştirilecektir. Bu geliştirildiğinde zaten tüm halkların özgür ve demokratik yaşama kavuşması temelinde Suriye’nin demokratikleşmesi kaçınılmaz hale gelecektir.

Son süreçte PKK-ABD ilişkileri daha açık konuşuluyor. Suriye Kürtlerinin ABD ile olan çok yakın ilişkileri ve ABD’nin YPG ile bir nevi kurduğu ortaklık birçok uzman, diplomat ve gazeteci nezdinde “ABD, YPG ve PKK arasındaki bağlantıyı iyi bildiği halde, PKK niye hala ABD terörist örgütler listesinde yer alıyor” merakını uyandırmıştır. PKK gibi solcu bir örgütün kapitalist ABD ile dolaylı ya da dolaysız ortaya çıkan ilişkisi hakkında ne düşünüyorsunuz? IŞİD’e karşı savaşın ‘iyi Kürt, kötü Kürt’ kavramına son verdiğini düşünüyor musunuz?

Kapitalist modernist sistem çok pragmatiktir. Öyle ilkelere dayanan bir ideolojisi olmadığı gibi, siyaseti de ilkelere dayanmamaktadır. Çıkarları esas aldığından çıkarına uygun düştüğünde birçok güçle ilişki kurabilir. Kuşkusuz IŞİD’e karşı savaş İkinci Dünya Savaşında olduğu gibi birbirine karşıt olan birçok gücü yan yana getirmiştir. Bugün Rusya ile ABD birçok yerde çok ciddi bir mücadele içinde oldukları halde Ortadoğu’da ortak davranmaları bunun sonucudur. ABD “iyi Kürt kötü Kürt” kavramına son verdi mi bunu bilemiyoruz. Çünkü hala PYD ile YPG ile Demokratik Suriye Güçleri ile iyi ilişki içindeyken, diğer taraftan Türkiye’ye de “biz PKK’ye karşı savaşınızda size destek veriyoruz” demektedirler. Kuzey Suriye’de Kürtlerle ilişki kurarken, PKK’ye yaklaşımında ise hala Türk devletinin politikalarını destekleyen bir pozisyondadırlar. Bu yönüyle hala ABD’nin PKK’ye doğru bir yaklaşım geliştirdiğini söylemek mümkün değildir. Kuşkusuz PKK’nin IŞİD’e karşı verdiği bir mücadele vardır. Bu yönüyle mücadele zemininde belli düzeyde dolaylı bir ilişkilenme ya da ortaklık durumu ortaya çıkmıştır. Ancak hala ABD ile doğrudan bir ilişki söz konusu değildir. Hatta YPG’ye, PYD’ye, Rojava’daki devrimci güçlere PKK ile ilişkinizi kesin baskısı yapmaktadır. Bu yönüyle ilişkilerini kullanarak ve çeşitli biçimlerde Rojava Devrimcilerini Önderlik çizgisinden uzaklaştırmak, bu temelde de Rojava Devrimcilerinin ideolojik ve siyasi olarak Önderlik çizgisi çerçevesinde PKK ile dostluk ilişkilerini ortadan kaldırmak gibi bir çabası da görülmektedir. Bu açıdan sizin belirttiğiniz ölçüde sonuçları olacak bir ABD-PKK ilişkisinden söz etmek mevcut gerçeği ifade etmemektedir. Ama Ortadoğu politikalarında ABD’nin IŞİD’e karşı tutumu ve PKK’nin tutumu yan yana getirildiğinde geçmişte çok şiddetli biçimde bir karşıtlık içinde olan ABD’nin mevcut konjonktürde bu karşıtlığını açık biçimde ortaya koyma durumu görülmemektedir. Ama hala Türk devletine PKK’ye karşı savaşında destek vermektedir, PKK’yi terör örgütü listesi içinde tutmaktadır. Rojava Devrimcilerine de PKK ile ilişkiniz varsa kesin baskısıyla Rojava Devrimcilerini Önderlik çizgisinden uzaklaştırma yönlü bir ideolojik-siyasi mücadele ve psikolojik savaş yürüttüğünü söylememiz gerekmektedir.

Kuşkusuz soğuk savaş dönemindeki karşıtlıklar son bulmuştur. Bu açıdan soğuk savaş dönemindeki PKK karşıtlığı ile soğuk savaş ortadan kalktıktan sonraki PKK karşıtlığı belli yönleriyle değişikliğe uğramıştır. Çünkü eskisi gibi ne iki kamp gerçeği vardır ne de bütün çelişkilerin, bütün farklılıkların zorla, şiddetle ezilip etkisizleştirilmesi gibi bir politika mevcut durumda ABD ve kapitalist sistem güçlerinin çıkarınadır. Bu açıdan ideolojik ve siyasi mücadelenin de karakterinin değiştiği bir zaman içindeyiz. Bu yönüyle Ortadoğu’da, Suriye’de yaşanan politik ilişkileri ve zaman zaman politikalardaki ortaklaşmayı, yakınlaşmayı bu çerçevede ele almak daha doğru olacaktır.

Trump yönetiminin Kürtler ile daha fazla işbirliği yapma konusuna ilgiyle baktığı görülüyor. YPG en son ABD’den silah aldı. Bu daha önce rastlanmamış bir durumdur ve Suriye geleceğinde ABD ile müttefik olabilen sahadaki tek yerel gücün Türkiye’nin ifade ediş tarzıyla PKK bağlantılı “kötü Kürtler” olduğu görülüyor. PKK ve ABD arasındaki ilişkilerde herhangi bir gelişme var mı?

Kuşkusuz şu anda politik olarak, askeri güç olarak Suriye konusunda proje sahibi olan tek tutarlı güç Kürtlerdir. Kürtler dışındaki herhangi bir yerel gücün ne tutarlı bir siyasi projesi vardır, ne de bir toplumsal tabanı vardır. Şu anda muhalif denen güçlerin hepsinin durumu bilinmektedir. Hiçbirisinin Suriye’nin geleceğinde etkili olabilecek bir karakterleri yoktur. Muhalif denen güçlerin zihniyetiyle oluşacak bir Suriye hiç kimsenin çıkarına değildir. Bu açıdan Kürtlerin varlığı, YPG’nin varlığı, Demokratik Suriye Güçlerinin, Demokratik Suriye Meclisinin ve Demokratik Kuzey Suriye Federasyonunun varlığı Suriye’de istikrar, barış isteyen her gücün tek dayanağı durumundadır. Bu açıdan ABD de bu güçlerle ilişkilenmek zorunda kalıyor, Suriye de bu güçlerle ilişkilenmek zorunda kalıyor. Çünkü ne rejim Suriye’nin geleceği açısından temel olabilecek bir politik yaklaşıma sahiptir, ne de muhalifler. Bu açıdan Kürtler hem muhaliflerin, hem de mevcut Suriye rejiminin kabul edebileceği bir zemini, bir gücü ifade etmektedir. Eğer Suriye rejimi ile muhalifler arasında bir uzlaşma olacaksa bu uzlaşma zeminini yaratacak olan da yine Kürtler olacaktır. Eğer ABD ile Rusya arasında yeni Suriye’nin kuruluşunda bir uzlaşma ortaya çıkacaksa bu uzlaşma zemini de yine Demokratik Kuzey Suriye Federasyonu ve onun siyasi anlayışı üzerinde olacaktır.

Bu açıdan Kürtlerin durumu, Demokratik Kuzey Suriye Federasyonunun durumu yeni oluşacak demokratik Suriye’de tek istikrar zeminidir. Demokratik Kuzey Suriye Federasyonu Ortadoğu’daki tek istikrar adasıdır. Şu anda Demokratik Kuzey Suriye Federasyonunun siyasi anlayışından, toplumsal anlayışından, demokratik yaklaşımından kim rahatsız olabilir? Kim böyle bir demokratik sisteme açıktan karşı çıkabilir? Bu açıdan herkes Rojava Devrimiyle, Kürtlerle ilişki kurarak yeni Suriye politikasını şekillendirmek istiyor. ABD de böyle yapmak istiyor, Rusya da böyle yapmak istiyor. Çünkü dayanılacak tek istikrarlı güç odur. Diğer hiçbir gücün ne muhalif yanı vardır ne demokratik yanı vardır ne de yeni oluşacak Suriye’de rol oynayabilecek bir karakterleri vardır. Bunu ABD de görmektedir, Rusya da herkes de görmektedir. Bu açıdan uluslararası güçlerin Demokratik Kuzey Suriye Federasyonu ile Kürtlerle ilişki kurmak istemesi anlaşılır bir durumdur. Çünkü tek istikrarlı yerel güç Kürtler ve etrafındaki Demokratik Suriye Güçleridir. Suriye’nin geleceğinde gerçekten pozitif rol oynayabilecek tek yerel güçtür. Böyle bir yerel gücün varlığı çok çok önemlidir. Eğer bugün Suriye’de hala bir çıkış umudu varsa buna zemin sunan, bunu sağlatan da Demokratik Kuzey Suriye Federasyonudur. Bu açıdan Demokratik Kuzey Suriye Federasyonunun herkesle ilişki kurma, karşılıklı çıkar çerçevesinde ilişki geliştirme imkânı ve avantajı bulunmaktadır.

Bu durum ABD’nin PKK ile ilişkilerine nasıl yansır, bunu zamanla göreceğiz. Rojava Devrimcileri iyidir, Rojava’da, Suriye’de Önder Apo çizgisinde yürüyen Kürtler iyidir, ama PKK kötüdür demekle hiçbir yere varılamaz. Rojava’daki devrimci güçleri demokratik Suriye’nin oluşumunda temel bir zemin olarak görmek, ama benzer bir ideolojik ve siyasi çizgiye sahip olan, Önder Apo çizgesinin esas temsilini yapan PKK’ye karşı eski düşman politikalarını sürdürmek gerçekten tutarlı bir politika olmayacaktır. Kuşkusuz ideolojik ve siyasi farklılık vardır. Ne PKK ABD’nin çizgisine gelebilir ne ABD PKK’nin çizgisini kabul edebilir. Bu gerçekliği de ortadan kaldırmak mümkün değildir. Ama günümüz dünyasında ideolojik ve siyasi mücadeleyi demokratik ölçüler ve demokratik zemin çerçevesinde yürütmek mümkündür. Nasıl ki ABD ve Avrupa içinde partiler demokratik ölçülerde siyasal mücadele veriyorlarsa, buna sosyalistler de dahilse, o zaman bizimle ABD arasında da ideolojik ve siyasi farklılıkların genel demokratik zihniyet ve kriterler çerçevesinde, savaşa ve şiddete başvurmadan sürdürülmesi mümkündür.

Biz kapitalizme, kapitalist moderniteye karşı mücadeleyi esas olarak ideolojik yaklaşımımızla, demokratik toplum anlayışımızla verebileceğimizi, böyle bir kapasiteye sahip olduğumuzu söylüyoruz. Bu çerçevede ABD’nin de ideolojik ve siyasi mücadeleye yeni bir yaklaşımla bakmasını, bu temelde Türk devletinin Kürtler üzerinde uyguladığı soykırımcı politikalara karşı mücadele veren PKK’ye Türk devletinin istekleri doğrultusunda yaklaşmaması gerektiğini düşünüyoruz. Sadece ABD değil, Avrupa, Rusya, dünyadaki tüm devletler PKK ve Kürtlere yaklaşımını Türk devletiyle ilişki çerçevesinde belirlememelidirler. Ne ABD ne Avrupa, ne Rusya ne de başka ülkeler Türk devletinin soykırım politikalarına alet olmalıdırlar. Türk devletinin isteği doğrultusunda PKK’ye düşmanlık yapmak, Türk devletinin soykırım politikalarına destek vermektir, soykırım politikalarına alet olmaktır. Biz çağrımızı bir daha yapıyoruz; Avrupa da ABD de, Rusya da başka bir ülke de Türk devletinin Kürtler üzerindeki soykırımcı sömürgeci politikalarına alet olmamalıdır ve destek vermemelidir.

Trump yönetiminden beklentileriniz nelerdir?

Trump yönetiminden beklentilerimiz, Türk devletinin Kürtler üzerinde uyguladığı soykırım politikalarına destek vermemesidir. Türk devleti Kürtler üzerinde soykırım politikası izlemektedir. ABD de Avrupa da herkes de şunu görmüştür ki, Türk devletinin istediği tek bir şey var, Kürtler üzerindeki soykırım politikasına onay verilmesidir. Şimdi ABD’den de Avrupa’dan da Rusya’dan da dünyadan da bunu istiyor. Siz Kürtler üzerindeki soykırım politikasına destek verirseniz, Kürtler üzerinde uyguladığım politikalara engel olmazsanız, ben sizinle her türlü ilişki kurarım, her türlü uşağınız olurum demektedir. Her siyasi güce bu dayatmada bulunmaktadır. Bizim Trump yönetiminden beklentimiz, ABD halkı adına, ABD adına bir yönetim olarak Kürt soykırımına destek vermemeleridir. Türk devletinin bu Kürt soykırımını dayatma politikasına boyun eğmemeleridir. Suriye’de bile ABD ile ilişkilerini Rojava Devrimini boğmak için kullanmak istemektedir. Eğer benimle ittifak olacaksanız o zaman Rojava Devrimi düşmanlığı yapacaksınız, Kürt düşmanlığı yapacaksınız diyor. Kürtler yine orada eskisi gibi hak kazanmasın, eskisi gibi merkezi Suriye yönetimi altında zamana yayılmış soykırım politikaları içinde kalsın, dayatması yapmaktadır. Türkiye’nin ABD ile yaşadığı sorunlar da Suriye’de Kürtlere yaklaşımla ilgilidir. Bu açıdan biz Türkiye’nin dayatmalarının kabul edilmemesi gerektiğini düşünüyoruz, Türk devletinin dayatmalarını kabul etmek soykırıma ortak olmaktır, insanlık suçuna ortak olmaktır. Biz Trump yönetiminin böyle bir suça ortak olmaması gerektiğini düşünüyoruz.

Öte yandan Kürtler üzerinde soykırımcı politika yürütenler esas olarak dinci milliyetçidirler. Milliyetçiliklerine din maskesi takarak Kürt soykırımını tamamlamak istemektedirler. Nasıl ki Ermeni soykırımı milliyetçiliğe dincilik maskesi takılarak gerçekleştirilmişse, Yahudi soykırımı milliyetçiliğe dincilik maskesi takılarak gerçekleştirilmişse, şimdi de Türk egemenleri şoven milliyetçi zihniyetlerine dinciliği maske yaparak Kürt soykırımını tamamlamak istemektedirler. Biz bu açıdan dini soykırımcı milliyetçi zihniyetlerine alet ederek Kürt soykırımını gerçekleştirmek isteyenlere Trump yönetiminin destek vermemesi gerektiğini söylüyoruz. Biz Avrupa halklarının da Amerika halkının da Rusya halklarının da dünya halklarının da Türk devletinin bu politikalarına destek olmayacağına inanıyoruz.

IŞİD Şengal’e Êzidîleri ortadan kaldırmak için saldırdığında, bu soykırımı engelleyen HPG-YJA Star gerillaları olmuştur. Bu gerçeği herkesin görmesi gerekmektedir. Bu açıdan Trump yönetiminden beklentimiz, mazlum Kürt halkındın mücadelesini görmesi ve doğru yaklaşmasıdır. Mazlum Kürt haklının mücadelesine karşı ABD desteğini alarak, Avrupa desteğini alarak, İsrail desteğini alarak savaşan ve Kürt halkının özgürlük özlemini ezmek isteyen Türkiye gerçeğini görmelidirler. Bu açıdan böyle bir devlete ne siyasi ne askeri ne de ekonomik destek sunmalıdırlar.

Öte yandan Önderliğimiz Amerika yönetiminin desteğiyle İmralı’da esaret altına alınmıştır. Bugün Kürt Halk Önderi eğer İmralı’da esaret altındaysa, buna neden olan Clinton dönemindeki ABD yönetimidir. Bu açıdan yeni ABD yönetimi ABD adına halkımıza karşı işlenen bu suçun telafisi olarak da Türk devletinin soykırımcı sömürgeci politikalarına destek vermemelidir. Hatta Türk devletinin soykırımcı politikalarına, Kürtler üzerindeki zulme ve Önder Apo üzerindeki tecride karşı çıkarak Önder Apo’nun esaret altına alınmasında işledikleri suçun telefi edilmesini de beklemekteyiz. 18 yıldır ne zaman yeni bir yönetim işbaşına gelmişse çağrımız bu temelde olmuştur. Yeni gelen Trump yönetimine de uluslararası komplo dönemindeki ABD’nin rolü nedeniyle geçmişte yapılan bu hatanın, bu yanlışın düzeltilmesini, Kürt halkının özgürlük mücadelesi ve Önder Apo’nun özgürlüğü konusunda halkımızın beklentilerini karşılayan bir politika izlemesi çağrısını yapıyoruz.

Türk güçleri Başika’ya sevk edilmişti. Bu sevkiyat Sünnileri eğitme adı altında gerçekleşmiş olsa da Şengal’de PKK’ye saldırı yapma hedefini taşıdığı biliniyordu. Kürt bölgesel yönetimi Neçirvan Barzani başta olmak üzere KDP yetkilileri birçok defa gerillanın Şengal’i terk etmesi çağrısı yapmışlardır. Mesut Barzani’nin Türkiye’ye gidişinden sonra KDP’nin Şengal’e müdahalesi olmuş, çatışmalar başlamıştır. KDP’nin bu müdahalesine karşı PKK’nin tutumu ne olacaktır? Türk güçleri Şengal’e müdahale ederse bu savaş nasıl bir seyir izleyecektir?

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; şu anda KDP’nin en iyi müttefiki Türkiye’dir, Türkiye’nin de en iyi müttefiki KDP’dir. Türk devleti Kürtlere yönelik soykırımcı bir politika izlerken desteği de KDP’den almaktadır. KDP’nin Türkiye ilişkilerini biz doğru bulmadık, hep eleştirdik. Çünkü Türk devletinin son iki yılda yaptıkları ortadadır. Bu açıdan bir Kürt partisinin böyle bir devletle ilişkisini gözden geçirmesi gerekmektedir. Ancak KDP bunu yapmak yerine, Türk devletiyle birlikte Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı ortak tutum göstermektedir. Bunu sadece Şengal’de değil, Rojava’da da gösteriyorlar, Bakur’da da gösteriyorlar. Uzun süredir Türk devleti Şengal’i hedef gösteriyordu. Paralel olarak KDP yetkilileri de hedef yaptı. Son olarak da Mesut Barzani Türkiye’ye gidip döndükten sonra KDP’ye bağlı güçler Şengal’e saldırdılar. Bu tabii kabul edilecek bir durum değildir. KDP’nin Şengal konusunda özeleştiri vermesi ve doğru bir politik yaklaşım içinde olması gerekmektedir. Artık Şengal’in 3 Ağustos 2014 öncesine dönmesi mümkün değildir. Şengalliler kendi kendilerini yönetmeliler; kendi öz savunmalarına kavuşmalıdırlar. Biz buna demokratik topluma dayalı Demokratik Özerk yönetim dedik, Demokratik Özerklik dedik. Bu, sadece bizim değil bütün Kürtlerin, hatta insanlığın Êzidî Kürtlere karşı vicdani ve ahlaki bir borcudur. KDP’nin merkezi bir otoriter yönetim anlayışıyla Şengal’e 3 Ağustos 2014 öncesi gibi hakim olacağım demesi doğru değildir. Bu gerçekten Şengal’de yaşanan trajediyi görmezden gelmek olur. Binlerce Êzidî kadının kaçırılmasını, binlerce Êzidî’nin öldürülmesini, yüz binlercesinin sürgün yaşamasını, Şengal’in yerle bir olmasını unutmak olur, görmemek olur. Böyle politik yaklaşım olamaz.

Gerilla Şengal’e müdahale ettiğinde KDP yoktu, peşmerge yoktu. Bu açıdan KDP’nin oradaki gerilla varlığı konusunda çıksın derken düşünmesi gerekir. Kaldı ki şu anda orada esas olarak YBŞ örgütlü, Êzidî kadınlar örgütlü, öz savunma güçlerini kurmuşlar. Gerilla da onlara destek sunmaktadır. Gerilla orada Êzidîlerin özyönetimlerini ve öz savunmasını güvenceye almaya, saldırılar karşısında savunmaya çalışmaktadır. Bu gerçekliğin görülmesi gerekir. Gerilla IŞİD saldırısıyla birlikte oraya müdahale etmiştir, tarihi bir sorumluluk üstlenmiştir. Bu müdahaleden sonra Êzidîler orada özgür ve demokratik yaşama kavuşmadan, özyönetimlerine ve öz savunmalarına kavuşmadan eski durum devam etsin demek bizim için de tarihi bir sorumsuzluk olur. Biz oraya tarihi bir sorumluluk duyarak gittik. Bu sorumluluğumuz sürmektedir. Bütün Kürtlerin Êzidîlere karşı sorumluluğu vardır. Bu açıdan bizim sorunumuz, bizim yaklaşımımız Şengal’e kimin hakim olup olmayacağı yaklaşımı değildir. Şengal’de Êzidîlerin özgür ve demokratik yaşamı nasıl olacak, özyönetimleri nasıl olacak, bir daha ferman yaşamamaları için nasıl bir siyasal sisteme kavuşmaları gerekir, bizim için önemli olan budur. Biz bunun için çabalıyoruz, bunun için gerilla orada YBŞ’ye destek vermektedir.

Bu yönüyle Şengal’e böyle sorumsuzca bir saldırı yapmak gerçekten de tarihi bir hatadır. Bunun karşısında Êzidîlerin direnmemesi düşünülemez. Gerilla da Êzidîlerin bu direnişine destek olur. Öyle dayatmayla, zorla, ben yine 3 Ağustos 2014 öncesi gibi hakim olacağım demek kabul edilemez. Bu ne ahlakidir, ne vicdanidir, ne de demokratiktir. Bu bir dayatmadır, zorbalıktır. KDP’nin böyle bir yaklaşım göstermesi gerçekten anlaşılır gibi değildir. Biz KDP ile görüşmeler yaptık, Êzidîxan’ın özyönetim ve öz savunmasının oluşmasına birlikte destek olalım, ortak sorumluluk taşıyalım dedik. Bütün Êzidî güçler bir araya gelsin, ortak bir yönetim olsunlar, ortak meclis olsunlar yaklaşımı gösterdik. Biz böyle bir yaklaşım içindeyken, bu sorunun görüşmelerle bütün Êzidîlerin bir araya getirilmesiyle çözülmesi gerektiğini söylerken böyle bir saldırının gerçekleşmesi kabul edilemez. Bu açıdan biz de YBŞ’nin, Şengal meclisinin dediği gibi oradaki güçlerin derhal çekilmesini istiyoruz. Oradaki askeri güçlerin içinde kimler var bunlar da belli değil. Bir kısmı KDP’nin zeravan güçleri deniyor, bir kısmı KDP’nin eğittiği paralı askerler deniyor, Rojava Devrimine karşı kontra eğitimi gören güçler deniyor. Yine içinde Türk askerlerinin, özel kuvvetinin bulunduğu söyleniyor. Çünkü Başika’da Türk güçleri var. Bu Türk güçleri esas olarak Sünnileri eğitme amaçlı değildir. Türkiye’nin tek derdi, Kürt Özgürlük Hareketi’ne yakın tek bir Kürt’ün kazanım elde etmemesidir. Bu açıdan onların da bu planın içinde olduğu görülüyor. Zaten saldırı Barzani Türkiye’ye gitmesinden sonra gerçekleşmiştir. Bu gerçeklik ortadayken kim bu saldırının Türkiye’den bağımsız olduğunu, Başika’daki güçlerden bağımsız olduğunu söyleyebilir?

Biz şunu açıkça söylüyoruz, bu iş KDP’nin dayatma yaklaşımlarıyla olamaz. Gerilla oraya gittiği zaman KDP yoktu. KDP’nin Şengal’i direnmeden bırakmasının sonucunu tüm dünya gördü. KDP bunun hesabını vereceğine, bunun özeleştirisini vereceğine, bunun özeleştirisini Êzidîlerin özerkliğini ve öz savunmasını tanıma temelinde vereceğine saldırması, gerçekten ne siyasi ahlaka ne vicdana sığar. Biz böyle bir vicdansızlığı, böyle bir siyasi ahlakı olmayan yaklaşımı göz göre göre kabul edebilir miyiz? KDP’nin bu dayatmasını görmezden gelerek sessiz kalabilir miyiz? Bizim Kürtlerin en mazlum parçası olan, sürekli haksızlığa uğramış Êzidîlere karşı sorumluluğumuz vardır. Bu ilkesel tutumdur. Bu, ideolojik bir tutumdur. Bizim bu ilkesel tutumdan vazgeçmemizi kimse isteyemez. Biz oraya taktik bir yer olarak bakmıyoruz, tamamen PKK’nin kendi ideolojik varlık sorunu olarak bakıyoruz. Ahlaki, vicdani sorumluluk olarak bakıyoruz. PKK ve Kürt Özgürlük Hareket Êzidîlere karşı tarihi sorumluluğunu yerine getirmezse kendini inkar etmiş olur, kendini yok etmiş olur. Kendini var eden değerleri ortadan kaldırmış olur. PKK’nin kendini yok sayması ve inkarı anlamına gelir. Bu açıdan biz kesinlikle Şengal’de Şengal’in özyönetiminin ve öz savunmasının olduğu bir özerk sistemin oluşması konusunda çabamızı sürdüreceğiz, bunda ısrarlı olacağız. Ama bunu yaparken bütün Kürt güçleriyle ortak yapalım diyoruz. Oradaki Êzidîler birlikte bu işi yapsın diyoruz. Biz oradaki Êzidîlerin birliğini, ortaklığını savunuyoruz. Şu partinin, bu partinin hakimiyeti olmasın diyoruz.

Bizim derdimiz oraya hakim olmak değildir; KDP gibi bir hakim olma anlayışımız yoktur. Bizim tek derdimiz, Şengal’de Şengallilerin kendi kendilerini yönetecekleri bir özerk yapılanmanın oluşmasıdır. Kendi öz savunmalarını yapabilecekleri bir özerk yapılanmadır. Çünkü kendi öz savunmaları olsaydı 73. Fermana uğramazlardı. Êzidîlerin öz savunması olsaydı, IŞİD geldiğinde böyle kaçarlar mıydı? Orayı bırakılar mıydı? Kanlarının son damlasına kadar savaşırlar, Şengal’i bırakmazlardı. Çünkü Êzidîleri var eden Şengal’dir; Şengal yok olduğunda Êzidîler de yok olur. Êzidîlerin yok olmaması için Êzidî gençleri orada direnirlerdi. KDP’nin IŞİD saldırdığında ortaya koyduğu tutum ortadadır. Bu tutum karşısında Êzidîler artık kendilerini KDP’nin insafına bırakabilirler mi? KDP’nin biz sizi savunacağız demelerine bırakabilirler mi? IŞİD gelmeden önce de biz sizi savunacağız diyorlardı. Hatta IŞİD saldırılarına karşı biz de oraya gelelim, savunalım dediğimizde; peşmerge var, gerek yok dediler. Hatta oraya gönderdiğimiz arkadaşları tutukladılar. Ama gerçeğin böyle olmadığı görüldü. O zaman Êzidîler kendi varlıklarını, geleceklerini kimsenin insafına bırakmamalıdırlar, bırakamazlar. Bunu tüm Kürtlerin de Kürt siyasi partilerinin de tüm insanlığın da uluslararası güçlerin de Birleşmiş Milletlerin de anlaması gerekiyor. Şunu da açık söylüyoruz, bu sorun sadece Kürtlerin, Kürt partilerinin sorunu da değildir, bütün dünyanın, insanlığın sorunudur. Êzidîlerin özyönetimine, öz savunmasına herkesin destek olması gerekir. Kürtlerin varlığını güvenceye alacak bir özyönetime Birleşmiş Milletlerin de destek olması gerekir. En başta da BM’nin artık KDP’nin 3 Ağustos 2014’ten önce olduğu gibi Şengal’e hakim olmasını kabul etmemesi gerekir. Bu konuda YBŞ’ye, Êzidîlerin meclisine destek vermesi gerekir. KDP’ye bağlı güçlerin de derhal Şengal’den çıkmasını istemelidir. Bizim Şengal yaklaşımımız bellidir, bu saldırılar karşısında da tutumumuz nettir. Bu saldırı, bu kavga bir bırakuji kavgası değildir. Aksine mazlum Kürt halkına bir saldırıdır ve burada da Şengal’deki mazlum halkın direnişi söz konusudur. Bırakuji diyerek saldırganla, zalimle mazlumu aynı kefeye koymak, saldırganla direneni benzer göstermek doğru değildir. Bu açıdan biz tüm Kürt halkının, Kürt siyasi güçlerinin, demokratik kuruluşların, yazarların, aydınların, sanatçıların vicdani ve ahlaki yaklaşarak Êzidîlerin direnişinin yanında olması gerektiğini söylüyoruz.

YBŞ’nin Irak hükümetinden maaş aldığını ve İran’ın bu gücün orada bulunmasından yana olduğu söyleniyor. Ayrıca KDP PKK’yi Şengal’de Nuri El Maliki ve İran tarafından desteklemekle suçluyor. Bunlar doğru mu?

Bu tür suçlamalar ucuz suçlamalardır. PKK’nin Şengal’e nasıl gittiği bellidir. Gerilla Şengal’e gittiğinde ne Irak savundu ne de KDP savundu. Êzidî halkımız savunmasız kaldı. Bu açıdan oraya gerillanın gitmesi, PKK’nin sorumluluk duyup müdahale etmesi, Rojava Devrimcilerinin sorumluluk duyup müdahale etmesi tamamen insani ve vicdani nedenlerledir; Êzidî halkımıza karşı duyduğumuz sorumluluk nedeniyledir. Bu bakımdan Şengal’de PKK’yi İran destekliyormuş, Nuri El Maliki destekliyormuş gibi sözler ahlaksızca değerlendirmelerdir. O zaman biz de KDP Şengal’de kendi durumunu gizlemek için bunları söylüyor deriz. Peki, bunlar içinde hangisi daha gerçek ve inandırıcı olur?

Şengal’de IŞİD’e karşı bir mücadele verilmiştir, IŞİD püskürtülmüştür. Bu yönüyle IŞİD’in püskürtülmesi konusunda eğer birileri bundan memnunsa bu bizi ilgilendirmez. Kaldı ki biz Telafer’deki Türkmenlerin de IŞİD tarafından katliama uğratılmasına tutum aldık, hatta Türkmenlerle IŞİD’e karşı mücadelede ortak tutum içinde olmak istedik. Ancak Türkmenlerin bir gücü yoktu, bu nedenle bu yaklaşımımız karşılıksız kaldı. Êzidîlerle Türkmenlerin de IŞİD’e karşı ortak mücadele vermesinden yana olduk. Telefar’deki Türkmenler Şii diye bunu İran’la, Nuri El Maliki ile ilişkilendirmek gerçekten ahlaksızca bir yaklaşımdır. Gerillanın Şengal’e müdahalesinin ne İran’la ne Nuri El Maliki ile alakası vardır, ne de oradaki Êzidîlerin özyönetim ve öz savunma çalışmalarının İran ve Nuri El Maliki’yle alakası vardır. Ancak Şengal ve çevresinde IŞİD’e karşı mücadele tabii ki Irak’ı da memnun eden bir mücadeledir. Bunun dışında farklı değerlendirmelerde bulunmak KDP’nin kendi gerçekliğini gizlemekten başka bir anlam ifade etmemektedir. Bu tür uydurma yaklaşımlarla KDP IŞİD saldırdığında Şengal’de içine düştüğü durumu örtemez.

Şengal’deki YBŞ’nin, özyönetim organlarının nasıl ki Başurê Kurdîstan’ın Irak’la ilişkisi varsa onların da var. Şengal hala Irak’ın sınırları içindedir, yine Şengal hala IŞİD tehdidi altındadır. Irak da hala IŞİD tehdidi altındadır. Bu açıdan IŞİD tehdidi olan Irak hükümetiyle Şengal Êzidîlerinin belirli düzeyde ilişki içinde olması, IŞİD’e karşı mücadelede birbirlerine destek yaklaşımı içinde bulunması kadar doğal bir şey olamaz.

İran’ın YBŞ’nin orada bulunmasından yana olduğu söylenmesi de gerçekten utanmazca bir söylemdir. YBŞ dış bir güç müdür ki İran orada bulunmasından yana olsun! YBŞ oranın öz gücüdür. Oranın halkının öz savunma gücüdür. Bu açıdan bu tür değerlendirmeler ucuz değerlendirmelerdir. Asıl değerlendirilmesi gereken, KDP’nin Türk devletiyle ilişkisidir. KDP Türk devletiyle birlikte Şengal’de halkın özyönetim ve öz savunma iradesini kırmak istiyor. KDP’nin sık sık Şengal’de Êzidîleri Türk devletiyle tehdit etmesi nasıl bir kirli politika izlendiğini ortaya koymaktadır. Nasıl ki Türk devleti Bakurê Kurdîstan’da saldırarak halkın iradesini kırıp sindirmek istiyorsa, KDP de Êzidîlerin iradesini kırıp sindirmek istiyor. Gerçek olan bir şey varsa o da budur. Eğer dış güçlerle bir ilişkiden söz ediliyorsa, en fazla kendisini dış güçlere bağlayan, dış güçlerin söylemlerine bakarak hareket eden güç KDP’dir. YBŞ’nin orada şu dış güçle, bu dış güçle ilişkili olduğunu söylemek KDP’nin kendi gerçeğini saklaması anlamına gelir. Kim, ne kadar, hangi dış güçle ilişkilidir bunu tüm dünya da herkes de bilmektedir. Êzidîler herhangi bir gücün, şu bu gücün uzantısı değildir. Kürt Özgürlük Hareketi’nin desteği temelinde kendi öz savunmalarını ve özyönetimlerini kurmuşlardır. YBŞ ve özyönetiminin bir ilişkisi varsa o da Kürt Özgürlük Hareketi ve Rojava Devrimiyledir. Kürt Özgürlük Hareketi’nin de bu dünyada nasıl bir bağımsız siyasi-ideolojik çizgisi olduğunu herkes bilmektedir. KDP ya da başka birileri PKK’yi şununla, bununla ilişkilendirmeyi bıraksın aynaya baksın deriz. Bu açıdan bu tür suçlamaları ucuz suçlamalar olarak değerlendiriyoruz ve ciddiye de almıyoruz.

Irak’ın Kürdistan bölgesinde PKK daha fazla güçlenmiştir. Öcalan birçoğu tarafından ulusal Önder olarak kabul ediliyor. YNK ve Goran’ın PKK ile ilişkilerinin iyi olduğu biliniyor. PKK birçok grup, parti ve örgüt örgütlemiştir. Bazı çevreler PKK’nin Irak’ın Kürdistan bölgesi için silahlı bir kanat oluşturması fikrini destekliyor. PKK Kürdistan’ın diğer parçalarında gençlikten gelen benzer çağrılara sıcak bakarken niye Irak Kürdistan’ındaki bu çağrılara sıcak bir yanıt vermiyor? Yoksa siz hala güçlü bir şekilde Irak Kürdistan bölgesine girmek için hazır değil misiniz?

Kuşkusuz Başurê Kurdîstan’ın durumu Bakur’dan, Rojava’dan ve Rojhilat’tan farklıdır. Bakurê Kurdîstan’da zaten PKK’nin 45 yıllık mücadelesi sürmektedir. Yine Rojava’da 35 yıldan fazladır bir çalışması ve mücadelesi vardır. Rojava, Önderlik çizgisinin ve çalışmalarının en uzun süre olduğu bir yerdir. Irak’ın kendine uygun farklı bir siyasi tarihi vardır. Bu gerçeklik bilinmektedir. Öte yandan Başurê Kurdîstan’da bir federasyon bulunmaktadır. Bu açıdan PKK’nin, Kürt Özgürlük Hareketi’nin Başur’la ilişkisi diğer parçalarla ilişkisinden farklı bir durum arz etmektedir. Şu açıktır, PKK Kürt halkının özgürlük mücadelesini veren bir harekettir, ama aynı zamanda farklı bir özgürlük anlayışı, demokrasi anlayışı, toplum anlayışı, tarih anlayışı, devlet ve iktidar anlayışı, kadın anlayışı bulunmaktadır. Bu yönüyle Önder Apo çizgisindeki PKK’nin ideolojik duruşunun, toplumsal özgürlük anlayışının sınırlarla sınırlanması düşünülemez. İdeolojiler sınırlandırılamaz. Bu açıdan Önder Apo’nun felsefesi, paradigması, ideolojik çizgisi, öngördüğü toplumsal özgürlük anlayışının sınırlanması, Kürdistan’ın bir parçasına hapsedilmesi söz konusu olamaz. PKK sadece siyasi bir hareket değildir. PKK’nin hedeflediği mücadelenin ideolojik, toplumsal özgürlük ve demokrasi boyutu bulunmaktadır. Bu açıdan Kürdistan’ın diğer parçalarını etkilediği gibi Başurê Kurdîstan’ı da etkilemektedir, etkileyecektir ve etkilemeye devam edecektir. Bunun önüne geçmek mümkün değildir. Zorla, zorbalıkla da Önder Apo çizgisinin Kürt toplumu içinde gelişmesinin önüne geçmek mümkün değildir. Çünkü tarihte hiçbir engel, hiçbir zorbalık, hiçbir tedbir dinlerin, inançların, ideolojilerin, felsefelerin özgürlük ve demokrasi anlayışının gelişmesini engelleyememiştir. Bu açıdan tabii ki Önderlik çizgisinin ve Özgürlük Hareketi’nin Başurê Kurdîstan’da da gelişmesi söz konusudur.

Önder Apo’nun çizgisi bugün artık sadece Kürtleri değil, bütün Ortadoğu’yu etkiliyor. Kadın özgürlük çizgisi sadece Kürt kadınlarını değil, bütün kadınları etkiliyor. Demokratik Ulus anlayışı sadece Bakurê Kurdîstan için değil, bütün Ortadoğu ülkeleri için bir çözüm projesi oluyor. Bu yönüyle de Başurê Kurdîstan’da da Önder Apo’nun özgürlük ve demokrasi çizgisinin, Demokratik Ulus anlayışının toplumu etkilediğini, gelişme gösterdiğini söyleyebiliriz. Bu olumlu bir gelişmedir ve Başurê Kurdîstan toplumunu değişime uğratıyor; yeni bir zihniyetle yoğuruyor. Yeni bir demokratik anlayışı, özgürlük anlayışı getiriyor. Bu da Kürtleri zayıflatmıyor, güçlendiriyor. Kürtleri Ortadoğu’da çekim merkezi haline getiriyor. Bizim iddiamız şudur; Başurê Kurdîstan’da demokratik zihniyet gelişirse, demokratik yapılanma gelişirse, bu sadece Kürtler açısından değil, Irak’ı da demokratikleşmeye zorlayacak, Irak’ta da büyük bir değişim yaratacaktır. Irak demokratikleştiğinde Başurê Kurdîstan Irak’taki siyasi sistemin de en etkili gücü haline gelerek sadece Irak’taki siyasal ve toplumsal yaşamı değil, tüm Ortadoğu’nun siyasal ve toplumsal yaşamına etkide bulunacaktır. Ama biz Başurê Kurdîstan’daki siyasi güçlerin Kürtlerin bu konumunu, bu avantajını doğru değerlendirmediğini düşünüyoruz. Çok dar bir yaklaşım içine girerek Kürtlerin bu avantajını değerlendiremiyorlar. Eğer Kürtlerin Ortadoğu’nun demokratikleşmesine öncülük ederek 21. yüzyılın yükselen halkı haline gelme avantajı varsa, Kürtler böyle bir güçlü zemine dayanıyorsa bunu değerlendirmek gerekir. Ama bunu Başurê Kurdîstan’daki siyasi güçlerin doğru değerlendiremediğini düşünüyoruz.

Bu açıdan biz Başurê Kurdîstan’ın kendisini demokratikleştirme temelinde Irak’ı da demokratikleşmeye uğratarak sadece Irak açısından değil, Ortadoğu’nun demokratikleşmesi açısından da siyasi bir rol oynaması gerektiğini söylüyoruz. Bizim Irak’a yaklaşımımız esas olarak böyledir. Gerçekten de Başurê Kurdîstan’ın demokratikleşmeye ihtiyacı vardır. Başurê Kurdîstan’da demokratikleşme gelişirse, Başurê Kurdîstan’ın gücü bugünün on katı, yüz katı daha da artacaktır. Başurê Kurdîstan demokratikleştiğinde zayıflamayacak, aksine Irak üzerinde de Ortadoğu üzerinde de pozitif etkisi çok güçlü olacaktır. Başurê Kurdîstan Federasyonunda demokratikleşme geliştiğinde sadece mevcut siyasi ve ekonomik sorunlarını çözmeyecek, Irak ve Ortadoğu’da sorunların çözümünde de çok pozitif rol oynayacaktır. Biz Önderlik çizgisinin Başur’da gelişmesinin böyle sonuçlarının olacağına inanıyoruz.

Başurê Kurdîstan’da bir federasyon var, bir Başurê Kurdîstan yönetimi var. Tabii ki Başurê Kurdîstan’daki bu yönetim anlayışını yetersiz buluyoruz, demokratik karaktere kavuşmadığını düşünüyoruz. Demokratik karaktere kavuşmasının da ideolojik ve siyasi mücadeleyle sağlanacağını düşünüyoruz. Bu yönüyle silahlı bir güçle böyle bir durumun gerçekleşmesini doğru bulmuyoruz. Böyle bir yaklaşımımız yoktur. Kuşkusuz Başurê Kurdîstan’a yönelik saldırılar karşısında gerilla aynı zamanda Başurê Kurdîstan halkının da öz savunma gücüdür. Nasıl ki IŞİD saldırdığında Maxmur kapısını tutarak IŞİD’in Hewler’e girmesini engellediyse, yine Kerkük’e müdahale ederek IŞİD’in Kerkük’ü ele geçirip Süleymaniye’ye yönelmesini engellediyse, Şengal’de IŞİD’in Êzidîleri tümden soykırıma uğratmasının önüne geçtiyse, bundan sonra da gerilla ve Kürt Özgürlük Hareketi Başurê Kurdîstan halkını savunmaya devam edecektir. Başurê Kurdîstan’ın savunulması tüm parçaların savunulması konusunda olduğu gibi, sadece bir parçanın savunulması değildir. Bu açıdan Başurê Kurdîstan’ın savunulması bizi çok yakından ilgilendirmektedir. Gerillanın bu alanlardaki varlığı bu çerçevede ele alınmalıdır.

Bizim ideolojik ve siyasi çizgimizin bir karakteri de örgütlü demokratik topluma dayalı kendi kendini yöneten bir sistem yaratma yanında, bu örgütlü demokratik özyönetim toplumuna dayalı olarak halkın öz savunmasının olması gerektiğine inanıyoruz. Toplumun öz savunmasını sadece merkezi yönetimin güçlerine dayandırmak da yetersiz kalmaktadır. Nitekim IŞİD saldırıları karşısında bunun büyük bir yetersizlik olduğu görüldü. Şengal’de öz savunma olmadığı için, Kerkük’te öz savunma olmadığı için, Maxmur’da öz savunma olmadığı için topluma dayalı direniş mücadelesi gelişmemiş, bu durumda da merkezi askeri kuvvetler zorlandığında halkı savunamaz hale gelmiştir. Bu açıdan biz halkın her yerde özyönetimlerine dayalı öz savunmalarını da sivil savunmalarını da oluşturmaları gerektiğine inanıyoruz. Ancak bizim bir askeri güç oluşturarak Başurê Kurdîstan’da hakimiyet sağlama gibi bir yaklaşımımız bulunmamaktadır. Kuşkusuz Önder Apo çizgisine bağlı örgütler ve gruplar ortaya çıkmaktadır. Bu da normal bir durumdur. Bütün Ortadoğu halklarını etkileyen bir ideolojinin Başurê Kurdîstan’da belirli bir sosyal temel bularak örgütlenmesi de anlaşılır bir durumdur. Ancak PKK’nin doğrudan Başurê Kurdîstan’da askeri bir güç kullanarak, askeri güç oluşturarak siyaset üzerinde hakim olma yaklaşımı yoktur. Sorun, hazır olup olmama sorunu değildir. Biz böyle bir yaklaşım içinde değiliz. Ama Önder Apo’nun ideolojik ve siyasi çizgisinin giderek Kürt toplumunu da siyasi güçlerini de etkilediğini, Başurê Kurdîstan federasyonunu demokratikleşmeye zorladığını düşünüyoruz.

Başurê Kurdîstan’da şu anda yaşanan siyasi krizin de ekonomik krizin de, her türlü krizin de temelinde demokratikleşmeme yatmaktadır. Demokratik toplum olamamanın krizidir. Topluma dayanmamanın krizidir. Partilerin çok merkeziyetçi bir yönetime sahip olarak toplumu yönetme anlayışlarının krizidir. Bu açıdan biz Başurê Kurdîstan toplumunun, siyasi güçlerinin sadece Kürtler açısından değil, Ortadoğu halkları açısından da özgür ve demokratik yaşamı öngören, Önder Apo çizgisinden yararlanmaları, bunu dikkate almaları, bu doğrultuda kendilerini değiştirerek, dönüştürerek Başurê Kurdîstan’daki siyasal ve ekonomik krize çözüm bulmaları gerektiğini düşünüyoruz. Bizim Başurê Kurdîstan’daki siyasal duruma yönelik yaklaşımımız bu çerçevededir.

IŞİD Irak ve Suriye’de düşüşün zirvesindedir? Bölge yeniden dizayn ediliyor ya da savaştan başarıyla çıkan taraflar arasında yeni kanlı savaşa şahitlik edebilir. Suriye ve Irak’ta PKK doğrudan bu savaşın bir parçasıydı. PKK Suriye ve Irak’ta IŞİD sonrası süreç için ne düşünüyor?

IŞİD’in Irak ve Suriye’de düşüşünün nedeni Rojava Devrimcilerinin ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin IŞİD’e karşı yürüttüğü mücadeledir. IŞİD Kobanê’de yenilgiye uğratıldıktan sonra baş aşağı gitmiştir. Ondan sonra Suriye’de sürekli mevziler kaybetmiştir. Bu gerçeğin görülmesi gerekiyor. Yine Irak’ta da IŞİD’in gerilemesinin en temel nedeni Kürt özgürlük gerillalarının IŞİD karşısına çıkmasıdır. Şengal’de çıkmıştır, Maxmur’da çıktı, Kerkük’te çıktı. Daha sonra Şengal’den atıldılar. Yakın zamanda Kerkük’e saldırı girişimi yaptılar, başarısız oldular. IŞİD’in Kerkük’e saldırısının başarısız kılınmasında gerilla da rolünü oynamıştır. Tüm bunlar IŞİD’in Ortadoğu’da gerilmesini beraberinde getirdi. Öte yandan bu gerilemeyi sadece askeri güçlerin başarısı olarak görmemek lazım. Gerilemenin sadece askeri mücadeleyle olduğu sanılırsa bu çok büyük yanılgı olur. Rojava’da, Suriye’de IŞİD’in QSD güçleri tarafından geriletilmesi sadece bir askeri geriletme değil, bir ideolojik geriletmedir, bir siyasi geriletmedir. IŞİD yükselişe geçtiyse sadece askeri gücüyle geçmedi, alternatif bir ideolojik ve siyasi güç olmak istedi. Ortadoğu’daki tüm rejimler çürüdüğü için, halkların özlemlerine cevap vermedikleri için IŞİD bundan yararlanarak kendini örgütleyip harekete geçti. IŞİD harekete geçtiğinde Arap dünyasından büyük bir destek aldı. Gençlerden büyük bir destek aldı. Alternatif bir sistem önerdi. Ancak bunun karşısına IŞİD’ten daha fedai bir güç çıkınca, yine bunun karşısına IŞİD’in ideolojik ve siyasi çizgisini yenilgiye uğratacak bir ideolojik çizgi ve buna dayalı özgür ve demokratik yaşam sistemi ortaya çıkınca IŞİD baş aşağı gitti.

IŞİD’in sadece askeri eylemlerle yenilgiye uğratılacağını sanmak büyük bir gaflettir. Eğer Kürt Özgürlük Hareketi’nin özgür ve demokratik yaşam çizgisi hem dış güçlerin hem bölgedeki statüko güçlerin politikalarına karşı alternatif üçüncü çizgi olmasaydı IŞİD şu anda Suriye’de de Irak’ta da başarılı olurdu, önünde de hiçbir güç duramazdı. IŞİD eğer kan kaybettiyse, gerilediyse karşısında alternatif bir ideolojik ve siyasi gücün çıkması nedeniyledir. Bu gerçeğin çok iyi görülmesi ve iyi analiz edilmesi gerekir. Bunu görmeyenler, gerçeğe gözlerini kapatanlardır. IŞİD’le sadece askeri olarak savaşacağını sananlar gerçekten kendini kandıranlardır. Nitekim IŞİD karşısında ne Suriye ordusu ne de Irak ordusu durabildi. Çünkü sadece askeri güçle durmak mümkün değildi. Ne zaman ki Kürt Özgürlük Hareketi mücadelesi tarafından IŞİD’in ideolojik ve siyasi projeleri, zihniyeti teşhir olunca, tüm gerçekliği açığa çıkarılınca o zaman IŞİD’in baş aşağı gidişi gerçekleşmiştir. Biz IŞİD’in geriletilmesini bu çerçevede ele alıyoruz. Bu açıdan IŞİD sonrası süreçte de ideolojik ve siyasi çizgisi doğru olanlar, Ortadoğu sorunlarına doğru siyasi ve toplumsal çözümler getirenler etkili olacaklardır. Bu yönüyle mezhepçilikle, milliyetçilikle ve merkezi otoriter siyasi anlayışıyla Ortadoğu’da sorunları çözmek mümkün değildir. Bu açıdan Önder Apo’nun Demokratik Ulus çizgisi, kadın özgürlük çizgisine dayanan demokrasi ve özgürlük anlayışı, örgütlü topluma dayalı demokrasi anlayışı Ortadoğu’da tüm toplumsal, siyasi ve ekonomik sorunlara çözüm bulacak projedir. Bu yönüyle IŞİD sonrası süreçte kim bu projeye yakın olursa, uzlaşırsa onlar kazanacak, eski politikada ısrar edenler, otoriter hegemonik yaklaşımda olanlar kesinlikle kaybedecektir.

Bu yönüyle bazıları IŞİD’e karşı askeri başarı kazandık diyerek kendilerini kandırırlarsa onlar da IŞİD gibi kaybedeceklerdir. IŞİD nasıl ki ideolojik ve siyasi olarak kaybettiyse, Kürt Özgürlük Hareketi’nin ideolojik ve siyasi çizgisi karşısında yenilgiye uğratıldıysa, demokratik anlayışta olmayanlar, özgürlükçü anlayışta olmayanlar, mezhepçi milliyetçi anlayışta olanlar, toplum üzerinde otoriter bir sistem kurmak isteyenler, toplumcu bir demokrasi gelişmesi önünde engel olanlar da kesinlikle kaybedecektir. Bu açıdan IŞİD sonrası süreçte askeri çatışmalar sürse de savaşın sonucunu askeri mücadeleden çok ideolojik ve siyasi mücadele belirleyecektir. Doğru çözüm projesi olanlar kazanacak, diğerleri kaybedecektir.

Bugün Ortadoğu’da yaşanan büyük bir altüst oluş vardır. Bu büyük altüst oluşta hala eski otoriter, devletçi, milliyetçi, mezhepçi, toplumun iradesini tanımayan, demokratik olmayan yaklaşımlarla siyasi güç olacağını sananlar kesinlikle kaybedeceklerdir. Biz bu açıdan Suriye ve Irak’ta IŞİD sonrası süreci esas olarak ideolojik ve politik çizgisi, çözüm projesi olanların kazanacağı, diğerlerinin de kaybedeceği bir süreç olarak görüyoruz. Kesinlikle hiçbir güç askeri zorla eski zihniyet ve anlayışı kabul ettiremeyecektir. Askeri güçle başarılı olacağını, hakim olacağını sananlar kaybedeceklerdir. Ancak toplumların özgür ve demokratik yaşam özlemlerine, Ortadoğu’nun toplumsal ve siyasal sorunlarına çözüm bulanlar bu mücadeleden kesinlikle başarıyla çıkacaklardır.

PKK Êzidîlerin özyönetimi ve öz savunması güvenceye alınmadan Şengal’den çekilmeyeceğini söylüyor. Ayrıca petrol zengini Kerkük’te de bulunuyor. PKK’nin Kerkük’teki güçleri orada kalmaya devam edecekler mi?

PKK’nin Kerkük’teki varlığı petrolle ilgili değildir; petrolden dolayı oraya gitmemiştir. IŞİD Başurê Kurdîstan’a saldırınca Hewler’in yarısı boşaldı. Kerkük de tehdit altına girdi. Süleymaniye halkı tedirgin oldu. Bu çerçevede Süleymaniye ve Kerkük halkının çağrısı üzerine gerillalar Kerkük’e gitti. Hem de bayraklarıyla, silahlarıyla gittiler. Eskiden bayrakları ve silahlarıyla geçselerdi herhalde izin vermezlerdi. YNK eskiden siyasi çalışmalara bile izin vermezken, kısıtlama getirirken gerillanın Kerkük’e gitmesini engelleyebilirdi, ama engellemedi. Çünkü gerillanın Kerkük’e gitmesi bütün halka moral verdi. Nasıl ki Maxmur direnişi halka moral vererek Hewler’in boşalmasını engellediyse, Kerkük’e gidiş de Süleymaniye’ne halkına büyük moral vermiştir. IŞİD’in Kerkük’e yönelimini durdurmuştur. Mesut Barzani neden Maxmur’a gitti gerillaya teşekkür etti? Gerillaların Kerkük’e ve Maxmur’a gitmesi bu ortamda gerçekleşmiştir. Bu açıdan PKK’nin, gerillaların Kerkük’teki varlığı Başurê Kurdîstan’daki halkın öz savunmasının varlığıdır. Başur’daki diğer öz savunma güçlerinin parçasıdır. Nitekim Kerkük’te peşmergelerle yan yana kalmaktadırlar. Kerkük saldırısında birlikte IŞİD’i püskürttüler. Bunu bütün Kerkük halkı bilmektedir. Bu açıdan PKK’nin Kerkük’te kalmasının petrolle alakası yoktur. PKK’nin gözü öyle petrolde de değildir. PKK’nin ideolojik ve siyasi çizgisi özgür ve demokratik yaşam çizgisidir Kerkük’ün savunması, Başur halkının ve bütün olarak Kürdistan’ın savunulması olduğundan orada bulunmaktadır.

Ortadoğu’da bir Üçüncü Dünya Savaşı sürmektedir. Üçüncü Dünya Savaşı sürerken, daha yeni dengeler, yeni statükolar belirlenmemişken gerillanın Kürdistan’ın önemli bir parçası olan Kerkük’ten çekilmesi mevcut siyasi durumu anlamamak olur. Şu anda Ortadoğu’da Üçüncü Dünya Savaşı sürmektedir, eski dengeler yıkılmıştır. Yeni dengeler netleşmemiştir. Ortadoğu’da yeni statükolar netleşmemiştir. Başurê Kurdîstan’ın durumunun da daha ne olacağı belli değildir. Kerkük’ün de konumu belli değildir. Bu açıdan gerilla güçleri Kürt halkının öz savunma gücü olarak Kerkük’teki peşmergelerle birlikte Üçüncü Dünya Savaşının sonlanması ve Ortadoğu’da, Irak’ta, Başurê Kurdîstan’da durumun netleşmesine kadar sorumluluklarını üstleneceklerdir, üstlenmelidirler.

Gelinen aşamada artık bir parçanın durumu sadece kendini ilgilendirmemektedir. Kürt halkının özgürlük mücadelesi sadece Bakur’daki, sadece Başur’daki, sadece Rojava ya da Rojhilat’taki mücadeleyle belirlenmeyecektir. Artık Kürtlerin kaderi birbirine bağlanmıştır. Ortadoğu’da Üçüncü Dünya Savaşı vardır, bu savaş bütünlüklüdür. Sadece bir yerde kazanım elde edilerek, bir yerde belirli bir düzeyde varlığını koruyarak Kürtlerin kendilerini güvenceye almaları, kazanımlarını korumaları mümkün değildir. Üçüncü Dünya Savaşı denilen dönemde, saldırılarda Kürtlerin kazanımlarını koruması, artık Ortadoğu genelindeki mücadelede, Üçüncü Dünya Savaşında güçlü çıkmalarıyla, konumlarını güçlü tutmalarıyla mümkündür. Yoksa ben Rojava’nın bir şehrini koruyacağım diyerek, Başur’un iki şehrini koruyacağım diyerek, ya da sadece Bakurê Kurdîstan’daki mücadeleyi geliştireceğim diyerek Kürtlerin özgür ve demokratik yaşam geleceğini garantiye almak mümkün değildir.

Bu bakımdan Kürtlerin mücadeleye bütünlüklü bakması gerekiyor. Kendilerinin durumunun, Başur’un durumunun Rojava’da belirleneceğinin, Rojava’nın durumunun Başur’da belirleneceğini, Rojava’nın ve Başur’un durumunun Bakur’da belirleneceğinin görülmesi gerekiyor. Özellikle Bakur’daki Kürt halkının özgürlük mücadelesi çok önemlidir. En büyük parça olarak Kürt halkının bütün parçalardaki mücadelesini doğrudan etkilemektedir. Hele Türkiye’nin Kürt düşmanlığında, Kürt soykırımında öncü olduğu düşünülürse, Bakur’daki mücadelenin başarısı bütün Kürtlerin başarısı anlamına gelmektedir. Bu açıdan gerillanın Kerkük’e gitmesi sadece Kerkük’ü savunma olarak görülmemelidir. Maxmur’a gitmiştir, sadece Maxmur’un savunması olarak bakılmamalıdır. Ya da Rojava Devrimi sadece Rojava’daki Kürtlerin durumunu ilgilendiren bir devrim değildir. Bu açıdan her yerdeki mücadele, kendi yürüttüğü mücadelenin, bütün Kürt halkının mücadelesi olduğunu, bütün Ortadoğu halklarının demokrasi ve özgürlük mücadelesi olduğunu görmeli, bu sorumluluk anlayışıyla hareket etmelidir. Yoksa benim şurada işim bitti çeker giderim; benim şurada işim bitti, sorumluluk duymam diyemez. Kerkük’teki ben geldim IŞİD’in saldırılarını püskürttüm, artık sorumluluk duymam, buradan çıkarım, ya da Şengal’e gittim, Şengal’i IŞİD’in saldırılarından korudum, şu anda ortalık biraz sakinleşti ben çıkarım, giderim diyemez. Olaylara böyle bakamaz. Böyle bakıldığında Kürtler her yerde yenilgiye uğrarlar. Bu yönüyle Kerkük’te gerilla güçlerinin varlığı bütün Kürdistan’ın özgür ve demokratik yaşam mücadelesinin parçası, Kürt’ün bir bütün olarak varlık mücadelesinin parçası ve öz savunması olarak ele alınmalı ve böyle yaklaşılmalıdır.

Kerkük’teki gerillanın ben Kerkük’e hakim olayım, iktidar olayım diye bir derdi yoktur. Şengal’dekinin böyle bir derdi olmadığı gibi, Maxmur’dakinin de böyle bir derdi yoktur. Gerillanın tek derdi, bu Üçüncü Dünya Savaşında Kürtlerin güçlü çıkması, dengelerde yer alması, özgür ve demokratik yaşamı sağlayan bir statünün gerçekleşmesidir. Biz Ortadoğu’daki Üçüncü Dünya Savaşında her yerdeki mücadeleye bu çerçeveden bakmaktayız.

PKK Suriye muhalefeti içindeki Ahrar El Şam ve Cephet El Nusra benzeri bazı güçleri çete olarak görüyor. Suriye’deki bu çete gruplarıyla savaşmaya devam edecek misiniz ya da Rakka hilafetinin düşmesiyle birlikte artık savaşmayacak mısınız?

Bizim için El Nusra ile Ahrar El Şam çete örgütleridir. El Nusra’nın Rojava Devrimine ilk saldırdığı güç olduğu bilinmektedir. Serxat’tan bınxat’a (Ceylanpınar’dan Serêkanî’ye) Türk devletinin desteğiyle saldırmıştır. İlk çete saldırısı böyle başlamıştır. Bu yönüyle bu çete gruplarını Kürt güçlerinin, Demokratik Suriye Güçlerinin muhalefet olarak görmesi mümkün değildir. Sorun Suriye Demokratik Güçlerinin onlarla savaşması değildir, onlar savaşmaktadır. Çünkü onlar antidemokratiktir, demokrasi düşmanıdır, özgürlük düşmanıdır. Türk devletiyle ilişkili oldukları için Kürt düşmanıdırlar. Kürtlerin hak elde etmemesi için savaşıyorlar. Suriye’nin demokratikleşmesine karşıdırlar. Bu bakımdan bu güçlerle Suriye’deki demokratik güçler arasındaki mücadele devam edecektir. Bunlar Suriye’nin demokratikleşmesini istemiyor ki! Kürtlerin hak elde etmesini istemiyor ki! Bu bakımdan bu mücadele sürecektir. Şu anda Türk devletinin etkisinde Kobanê-Afrin arasında işgalci olan Türk devletinin işbirlikçiliğini yapan bunlardır. Afrin’e saldıranlar bunlardır. Şimdi Minbic’e saldırtılmak istenenler bunlardır. Türk devleti ÖSO denen güçlerin içine bu tür çeteleri de yerleştirmektedir. Bu açıdan bunlara karşı Demokratik Suriye Güçlerinin mücadelesi devam edecektir. Eğer Suriye’nin demokratikleşmesini kabul ederlerse, Kürtlerin haklarını kabul ederlerse tabii ki Kürtlerin savaşması söz konusu olamaz. Demokrasiden yana olduklarında ve Kürtlerin haklarını kabul ettiklerinde zaten şu andaki karakterlerini bırakmış olurlar. Rojava Devrimci Güçleri şimdiye kadar kendisine saldırmayan hiçbir güce saldırmamışlardır. Ne zaman kendisine yönelik bir saldırı olmuştur, o zaman direnişe geçmişlerdir. Bu açıdan IŞİD temizlendikten sonra da Suriye’de demokrasi güçleriyle demokratik olmayan güçler arasındaki mücadele sürecektir. Suriye’deki savaş demokrasi güçleriyle demokratik olmayan güçler arasındaki mücadele biçiminde geçecektir. Dolayısıyla IŞİD tasfiye olsa da bu güçlerin karakteri değişmediği takdirde savaş bu güçlerle mücadele ekseninde yeni bir evreye taşınacaktır.

Suriye demokratikleşmeden Kürtlerin özgür ve demokratik yaşama kavuşması mümkün müdür? Suriye’nin demokratikleşmesini istemeyen temel güçlerden biri de Ahrar El Şam ve El Nusra’dır. Yine Kürt sorununun demokratik çözümü sağlanmadan Suriye’de istikrar ve barış olabilir mi? Bunlar esas olarak Kürtlerin özgür ve demokratik yaşama kavuşmasını istemiyorlar. Türk devletinin soykırımcı Kürt düşmanı politikalarını bunlar da sürdürüyorlar. Bu politikaları, yaklaşımları sürdüğü müddetçe demokratik Suriye güçleri ve Kürtler bunlara karşı direneceklerdir, mücadele edeceklerdir. Eğer bu güçler Suriye’nin demokratikleşmesini ve Kürt sorununun çözümünü kabul ederlerse o zaman zaten bir uzlaşma ortaya çıkar. Ama bunlarda bir uzlaşma anlayışı yoktur ki! Bunlar tamamen hegemonik, otoriter, kendilerini dayatmak isteyen güçlerdir. Bu yönüyle IŞİD temizlendikten sonra Suriye’de sorunların hemen çözüleceğini beklemek doğru değildir.

Suriye’de sorun ancak Türk devletinin elini çekmesiyle çözülecektir. Türk devleti elini çektiğinde bu demokrasi düşmanı, Kürt düşmanı güçler etkisizleşecek, o zaman da Suriye’nin demokratikleşmesinin, Suriye’de yeni bir demokratik sistem kurmanın zemini güçlenecektir, fırsatı doğacaktır. Ama demokrasi düşmanı bu güçler var oldukça, Kürt düşmanlığı sürdükçe demokrasi güçleri demokratik olmayan bu güçlere karşı direnişlerini sürdüreceklerdir. Daha doğrusu Demokratik Suriye Güçleri, Rojava Devrimci Güçleri direnmek ve mücadele etmek zorunda kalacaklardır. Çünkü kendilerini kabul etmeyen, demokrasi düşmanı güçlere boyun eğmeleri düşünülemez. Bu açıdan IŞİD’ten sonra da Suriye’de demokrasi güçleriyle demokratik olmayan güçler arasındaki mücadelenin süreceğini söylemek kehanet olmayacaktır.

Son olarak Türkiye’nin Kandil’e operasyon yapacağı söylentileri var. Bu operasyonu hali hazırda devam etmekte olan hava saldırılarıyla sınırlı tutmayacaklarını, karadan asker göndererek Sri Lanka’nın Tamil Kaplanlarının tasfiyesinin bir benzerini PKK’ye karşı pratikleştireceklerini, KDP’nin de bu saldırıların bir parçası olacağı söyleniyor. Sizce böyle bir saldırı olacak mı? Böyle olursa PKK’nin cevabı ne olacak?

Kandil’e bir operasyon yapılacağı uzun bir süredir söylenmektedir. Biz bunu bir yönüyle de sürekli gündemde tutarak bir psikolojik savaş yürüttüklerini düşünüyoruz. Bu yönüyle çalışmalarımızı hem yarın operasyon olacakmış gibi yürütüyoruz, yine böyle bir operasyon gerçekleşmeyecekmiş gibi de çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Bu açıdan neden Kandil’e operasyonu oluyor diye bir yaklaşımımız ve kaygımız yok. Biz bir mücadele örgütüyüz, savaş örgütüyüz. Kandil’e yönelik bir operasyonu da bir mücadele fırsatı ve mücadeleyi daha da etkili kılma olarak değerlendiririz. Öyle Tamil Kaplanları gibi bir olayın Kürt Özgürlük Hareketi için gerçekleşmesi söz konusu olamaz. Kürt Özgürlük Hareketi 45 yıldır mücadele ediyor, Ortadoğu’da 35 yıldır bir savaş sürdürülmektedir. Kürt Özgürlük Hareketi bugün Kürdistan’ın tüm parçalarında etkili durumdadır. Gerilla özellikle de Bakurê Kurdîstan’da her dağda üstlenmiş bulunmaktadır. Büyük bir tecrübesi ve toplumsal desteği vardır. Bu yönüyle Sri Lanka modeli bir tasfiye harekatı bir hayaldir.

Aslında bunu 2011-2012’de yapmak istediler, kaybeden, pişman olan Türk devleti oldu. Sonunda Önder Apo’nun yanına gidip çatışmasızlık sağlanmasını istediler. Bunu herkes bilmektedir. Bu yönüyle Türkiye’nin Medya Savunma Alanlarına, Kandil’e yönelik saldırıları bizim açımızdan mücadeleyi geliştirme fırsatından başka bir anlama gelmemektedir. Bizim açımızdan böyle bir saldırı Türk devletinin sıkıştığının, zorlandığının bir ifadesidir. Zaten AKP-MHP iktidarı Kürt Özgürlük Hareketi karşısında çökme noktasına gelmiştir. Türk devleti yüzyıllık tarihinde olmadığı kadar son iki yılda büyük bir siyasi, ekonomik, toplumsal sarsıntı yaşamaktadır. Türkiye tarihinde hiçbir dönem Türk hükümetleri böyle bir zor duruma düşmemişti. Şimdi AKP-MHP iktidarı tüm faşist iktidarlar gibi, içeride zorlanan tüm iktidarlar gibi kendini iktidarda tutmak için saldırıları dışa yöneltmekte, yeni düşmanlar üretmekte ve savaş politikasına başvurmaktadır. Bu, zayıflığın ifadesidir. Bu gerçekliği bilerek kendini iktidarda tutmak için her tarafta Kürtlere saldıran bu güçlere karşı biz de mücadeleyi geliştireceğiz, yaygınlaştıracağız.

Türkiye’nin Kandil’e yönelik bir operasyonu belki de Türk devletinin kırılması olacak, son savaşın bir dönüm noktası olacak. Biz böyle ele alıyoruz. Bu yönüyle arkadaşlarımız da defalarca söylediler, gelecekleri varsa görecekleri de var. Bütün gerilla her yerde onları heyecanla bekliyor. Çünkü bizim gerillamız 24 saat gerillacılık yapmak isteyen, 24 saat mücadele etmek isteyen bir gerilladır. Bu açıdan da Kandil ve diğer alanlardaki gerillalar için mücadeleyi geliştirme, 24 saat gerillacılık yapma fırsatını bulacaktır. Biz böyle bir saldırı olacağını çok sanmıyoruz, bir psikolojik savaş olarak görüyoruz. Ağırlıklı olarak böyle değerlendiriyoruz. AKP iktidarı esas olarak kendisini psikolojik savaşla ayakta tutmaya çalışıyor. Ama çok sıkıştığı için de böyle bir saldırıya girişebilir; kendini ayakta tutmak için son bir çaba içine girebilir. Çünkü tüm diktatörler, yıkılmayla karşı karşıya gelen tüm iktidarlar belli yönleriyle böyle maceralara girişebilirler. Bu da mümkündür. Bu yönüyle biz bunu AKP-MHP iktidarının bir zayıflığı olarak görerek böyle bir işgal harekatı, böyle bir saldırı olduğunda bunu özgürlük ve demokrasi mücadelesini geliştirme, soykırımcı sömürgeciliği bir kırılmaya uğratma fırsatı olarak değerlendireceğimiz açıktır.

Bizim sormadığımız, ancak sizin önemli gördüğünüz konular varsa üzerinde durmanızı rica ederiz.

Son olarak şunu vurgulamak isteriz ki, Ortadoğu tarihin en derin krizini ve kaosunu yaşamaktadır. Bu kriz ve kaos ortamının ortaya çıkardığı Üçüncü Dünya Savaşında halklarımız büyük acılar çekmektedir. Bugün Ortadoğu’da yaşanan kriz devletin ve iktidarın tarih sahnesine ilk çıktığı Ortadoğu’da beş bin yıllık devletçi ve iktidarcı sistemin krizidir. Artık halklar devletçi ve iktidarcı sistemler atlında ezilmek, sömürülmek istememektedirler. Ya da iktidarcı devletçi sistemler artık halkların ekonomik, sosyal, kültürel sorunlarına çözüm bulamamaktadırlar. Bu açıdan devletçi sistem derin bir kriz yaşamaktadır.

Bunun yanında Ortadoğu’ya son iki yüzyılda giren kapitalist modernite kriz yaşamaktadır. Kapitalist modernitenin Ortadoğu için öngördüğü tüm çözümler bir kan uyuşmazlığı biçiminde Ortadoğu’nun hiçbir sorununu çözmemiş, tersine daha da ağırlaştırmış, karmaşık hale getirmiştir. Bu açıdan yaşananları kapitalist modernitenin Ortadoğu’da varlığının, onun yarattığı toplumsal, siyasi, kültürel, ekonomik sorunların krizi olarak da görmekteyiz.

Öte yandan soğuk savaş döneminde oluşan iktidarların krizidir. Bu iktidarlar soğuk savaş dengeleri içinde otoriter bir biçimde kurumlaşmış, kendi halkları üzerinde baskı rejimleri haline gelmişlerdir. Bunlar artık halkların sorunlarını çözememekte, daha da ağırlaştırmaktadırlar. İşte bu üç etken birbirini etkileyerek krizi, kaosu derinleştirmiştir. Bu kriz ve kaos ortamında halklarımız büyük acılar çekmektedir. Ama tarihi gerçekler şunu ortaya koymaktadır ki, ciddi kaosların, krizlerin yaşandığı dönemler aynı zamanda halkların bu krizden, kaostan çıkış için mücadele ettiği ve bu krizi ve kaosu aşarak yeni sistemler kurduğu süreçlerdir. Bu açıdan biz bu kaos ve kriz sürecinin halklar için fırsatlar ortaya çıkardığını, bu kaos ve kriz sisteminden halklarımızın daha özgür, daha demokratik yaşam seçeneğini ifade eden sistemlerle çıkacağına inanıyoruz.

Önder Apo’nun Demokratik Ulus çizgisinin özellikle Ortadoğu’nun sorunlarının çözümü açısından çok önemli görüyoruz. Tüm etnik ve inançsal farklılıkların demokrasi içinde yan yana yaşayacağı bir demokratik toplum gerçeği, bir demokrasi gerçeği Ortadoğu’daki sorunların tek çözüm yoludur. Ortadoğu, tarihin derinliklerinde toplumcu karakterin içinde var olan güçlü demokratikleşme imkanlarına sahiptir. Bu açıdan örgütlü demokratik topluma dayalı demokratik ekolojik toplum paradigması ve bunun öngördüğü demokratik toplumcu siyasal çizgi halklarımız için bir kurtuluş ve özgürlük çizgisidir. Biz Önder Apo’nun örgütlü demokratik topluma dayalı demokratik konfederal sistem gerçeğini Ortadoğu’daki halkların sorunlarına tek çözüm seçeneği olarak görüyoruz. Bizim mücadelemiz sadece Kürtlerin özgür ve demokratik yaşam mücadelesi değildir, aynı zamanda Ortadoğu’nun demokratikleşme mücadelesidir. Demokratikleşme demek, toplumların güç olması demektir. Ortadoğu’da yürüttüğümüz özgürlük ve demokrasi mücadelesi, halkların kardeşliğine dayalı tüm Ortadoğu halklarını, Ortadoğu toplumlarını güç yapma mücadelesidir.

Önderlik çizgisini ve Hareketimizin mücadelesini kesinlikle sadece Kürt halkının mücadelesi olarak görmemek lazım. En başta da Ortadoğu’nun en eski halkı, en kadim halkı olan ve Ortadoğu’da yaşanan uygarlıklarda, gelişmelerde önemli rol sahibi olan Arap halklarının da özgür ve demokratik yaşam mücadelesidir. Özgürlük ve demokrasi mücadelemizi Arap halklarının özgür ve demokratik yaşamının parçası ve tamamlayanı olarak görüyoruz. Bu yönüyle Kürt halkının mücadelesiyle Arap halklarının özgürlük mücadelesini karşı karşıya koyan yaklaşımlar kesinlikle doğru değildir, art niyetlidir. Biz Kürt halkının özgürlük mücadelesi ve Arap halklarının özgür ve demokratik yaşam mücadelesinin birleştiğinde sadece Arapların ve Kürtlerin değil, tüm Ortadoğu halklarının özgürlük ve demokrasi mücadelesinde tarihi rol oynayacağına inanıyoruz. Bu açıdan hem bizim yürüttüğümüz özgürlük mücadelemiz, hem Rojava devrimcilerinin yürüttüğü özgürlük mücadelesi kesinlikle Arap halklarının özgürlük ve demokratik yaşam mücadelenin bir parçası olarak görülmelidir. Önder Apo çizgisinde devlet olmak, iktidar olmak hedef değildir. Devlet ve iktidarla halkların kazanacağına inanılmamaktadır. Bu açıdan halkların kardeşliğine dayalı demokratik sistem esas görülmektedir.

Kürtlerin Rojava Devrimini, Suriye’deki mücadelesini kesinlikle Arap halklarıyla, Suriye’deki Süryaniler ve diğer halklarla birlikte Suriye’yi demokratikleştirme mücadelesi olarak görmek gerekmektedir. Bu açıdan bütün Arap halklarının, Arap aydınlarının, siyasi güçlerinin Demokratik Kuzey Suriye Federasyonu güçleri ekseninde Suriye’nin demokratikleşmesine, demokratik Suriye’nin oluşmasına destek vermelerini istiyoruz. Özgürlük Hareketimiz Filistin halkının mücadelesinden önemli güç aldı. Filistin halkı Özgürlük Hareketi’nin mücadelesinin gelişmesinde dayanışmasını sundu.

Önder Apo 20 yıla yakın Arap halkları ve Arap demokratik siyasi güçleriyle yan yana mücadelesini sürdürdü. Bu açıdan yaşanan 20 yıllık bu süreç hiçbir zaman unutulmayacaktır. Hem Filistin halkına, hem Arap halklarına karşı sorumluluk duygusunu her zaman taşıyacağımız tüm Arap halkları tarafından bilinmelidir. Bu temelde Arap halkının özgür ve demokratik yaşam mücadelesinin en büyük destekçisi, dayanışmacısı olduğumuzu bir daha vurguluyoruz. Arap halklarının ve Kürt halkının Ortadoğu’nun insanlık tarihi açısından şimdiye kadar oynadığı rolün önümüzdeki dönemde yürütülecek ortak özgürlük ve demokrasi mücadelesiyle Ortadoğu’nun yeniden insanlık tarihinde başat rol oynayacağı günlerin yakın olduğuna inanıyor, bu temelde Ortadoğu’nun demokratikleşmesi, özgürleşmesi; tarihine yaraşır tarihsel, toplumsal bir gerçeğe kavuşması için mücadele veren herkesi saygıyla selamlıyorum.

Kaynak: ANF

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız