Hele biriksin bu deli sular

Dalgalar rüzgarla bir kucaklaşsın

Kabarıp kabarıp taşsın

Sel olup aksın çektiğimiz acılar

Politik birlik, ideolojik birlik, arka bahçesiz birlik, ilkeli birlik vb. tartışmalar-girişimlerle geçti çocukluğumuz. “1+1+1=111” metaforu hala aklımda… Tabi, bırakın “111”i, çoğu kez 1+1+1=3 bile olamadı. Bunun sebeplerini falan tartışmayacağım, bugün için gereksizleşmiştir zaten, şükürler olsun o günler gerilerde, çok gerilerde kaldı… Sadece esas anlamı yok… Onların bir gözleri hep Taksim Hill Otel’i kesiyordu. Bizse o vakitler Tarlabaşı yollarını eskitiyor, ara sokaklarda dik yokuşlarda büyüyor, Bostancı’yla büyüleniyorduk…

Her “olmayış”ta kopuşumuz keskinleşiyordu. Tanıdık ve tanıştıkça hendek genişliyor, derinleşiyordu… Ve bugün… Bugün büyük saat devrime ayarlanıyor…

Gölgesinden bile korkanlarla değil, gölgesinden bile hızlı olanlarla…

Gölgenin müsebbibi saydıkları güneşi zapt etmeye kalkanlarla…

Ölmeden önce güneşteydi gözleri                                                                         İşte bu yüzden                                                                                                           Ölürken ışıl ışıldı son sözleri

Saatleri ayarlamalı…

Hollywood yapımı aksiyon filmlerinde, soygun vb. başlamadan hemen önce, ekip kendi arasında son olarak konuşur… “Herkes saatlerini ayarlasın!” Ve saatler bir-aynı olacak şekilde ayarlanır soygun başlamadan önce… Bu, koordinasyon-uyum için şarttır zira…

Büyük saat ayarlanıyor…

Hollywood misali, herkes saatini büyük saate göre ayarlamalı…

Kopuşu sembolize ediyor bu ayarlama, hem eski-“akıl”dan, hem de eski-“ruh”(suzluk)tan kopuşu… Bu ikisi bir anlamda saatin akrebi ve yelkovanı…

İkisi birbirini tamamlıyor, tamamlamalı…

Aziz, “saatleri ayarlamalı” derken bu iki noktayı işaret etmişti. Birincisi, strateji ve taktiğe atıf yapıyor: Bu topraklara, bu insanlara yabancı, Batı-merkezci, şabloncu akıldan kopmalıyız, bu aklın bu topraklarda devrim yapma kabiliyeti kalmamıştır… İkinci olarak ise, ruha-asabiyete vurgu yapıyor… Diyordu ki: “bayrak taşıyoruz” edebiyatı terk edilmeli, bayrağı doruklara dikeceğiz inancıyla hareket edilmelidir. Uzaktan devrimciymiş gibi gözükse de, pratikte özgüvensizliği örgütleyen, devrimi erişilmez yarınlara erteleyen “bayrak taşımak düştü bizlere” algısına saldırıyordu. Bu algının, devrimci hayal gücüne karşı taarruzuna misliyle karşılık veriyordu…

Bu tespitler afaki mi? Ben halihazırda, her sabah Aziz’e günaydın diyerek uyanan, her akşam Aziz’le muhabbet eden, yatmadan derbiyi Fener’in kazandığı müjdesini vererek teselli bulan biri olarak, “biliyorum” bunları… Bundan önceki tüm tespitler afaki olabilir ama bunlar… Bunlar bilinenin ilanıdır… Yaşanmış olanın ilanıdır… Yaşanması gerekene, yaşanacak olana bir çağrıdır…

Aziz zamanın ruhunu yakalamıştır hep. Günün ve sürecin ihtiyaçlarını tespit edebilmiştir. İMF zamanı attığı “finans kapital” çığlığı gibi… Saatleri ayarlamayı bu şekilde kavramak gerekiyor.

Korkmadık                                                                                                                 Yüreğimizle parçaladık en sert kayaları                                                               Filizlenip uzandık dostluğun gökyüzüne

Bağcıkları sıkıca bağlamalı

Ben o lanet bağcıklarla hep sorun yaşarım. Kesin açılırlar. Abim çok kızardı. Çünkü durmak ve yeniden bağlamak zorunda kalırdım… Ama vakit yok işte. Aziz de bunu söylüyor, kum saatine takılıyor gözleri. Duracak vakit yok, şu lanet bağcıkları sıkıca bağlayalım diyor.

Aynı zamanda, belli ki mola da yok bu yolda. “Gevşek bağlayalım, zaten şurada duracağız” algısı yok. Zamanın ruhu bunu emrediyor, Aziz buna çağırıyor…

Aziz hayal gücünü kuşanırdı ama bu hayallerin çiçek bahçelerinden gelmediğini, pespembe olmadığını da biliyordu, biliyorduk. Engebelere gireceğiz, sıkı bağlayalım bağcıkları, ki ayağımızda kalsın ayakkabımız diyordu, çıplak ayak kalmayalım. Hiçbir engebe gülmesine engel olamazdı. Hep güldü, hep beraberce güldük. Bürokratik ciddiyetlerle tokalaşmadık hiç, kahkahalar-şakalar eşliğinde kucaklaştık hep.

Ben bu yazıyı yazarken kesin yine gülüyordur. “Bizim deli yine yardırıyor” diyordur Bedo’ya… Bedo da kesin bakışlarının altından sırıtıyordur… Eylem huysuzlanıp beni kollamaya çalışıyordur, “deli demesenize” diye…

Ölüm dediğiniz de ne ki 
Gözümüzde hainler kadar küçük                                                            
Ve zafere inancımız
Ölümsüzleşen ölümler kadar büyük
Velhasıl, ayarlanıyor büyük saat…

Şeyh Bedreddinlerden Thomas Müntzerlerden ayarlanıyor, şabloncu akıldan koparak…

Bir yanımız Güneş’e kulak veriyor, acılara meydan okuyor… Bir yanımız Bostancı’yla büyüleniyor… Onlar bilmez, biz Kadıköy’ü biraz da Bostancı’dan ötürü severiz…

Serüvenciler ayakkabılarının bağcıklarını sıkıca bağlıyor kahkahalarla… Yaprak kımıldatanlardan fırtına çocuklarına… Kayıtlara geçsin kayıtlara… Selam olsun kahkahalarla hayal gücünü iktidara taşıyanlara…

Hiçbir şey bitmemişti daha                                                                                    

Gülerek girdiler zulüm tufanına                                                                            

Ölerek girdiler

*Şiirler, Adnan Yücel’e aittir.

*Ali Deniz Kılıç – Silivri L Tipi 6 Nolu Kapalı Cezaevi

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız