Hamdi arkadaş diye tanıdık onu. Ama biz, ona Heval Hamdi dedik. Sonradan öğrendik Orhan Yılmazkaya olduğunu. Çok sonradan… Parasız ve mülkiyetsiz, kolektif bir yaşamın mümkün olduğunu ve de “tişt nabe” (bir şey olmaz) demeyi bizden öğrendiğini söylemişti. Kürdistan gerillalarından yani. Bizler de ondan çok şey öğrendik.
Hem de daha fazlasını…

Kısa sohbetlerim oldu onunla. Kürtçe skeçleri ona tercüme ederken, tercümeden dolayı geç kalan gülüşlerine tebessüm ettim. Sesini televizyon ekranlarından, polis telsizlerinde sömürgecilere verdiği son dersinden duydum. Son kezdi. Yaralı bir zamandaydım, dağ esintilerinin uzağında, bir kara delik tarafından çekilircesine bir zamandaydım. Yaralıydım. Yaralarım onun sloganlarıyla deşildi. Yaşamını, kişiliğini, sözlerini, eylemini anlamadan yarım kalacağımı bildiğimdendir onu anlatma istemi. Birilerini vesile ederek kendime anlatma çabası ya da…

Ahmet Kaya’yı dinleyerek dağlara yürümemiştim, tam tersine onu dağlarda dinlemiştim ama heval Hamdi’nin Ahmet Kaya öyküsünü, öyküde bizlere anlattığı kendi öyküsünün sadeliğini gülümseyerek dinledim. Onun bir Kürt sanatçıya verdiği özeleştiriye gizlenen tarihsel izahları, kendinden parçaları ve kendini yaratma yolunun adımlarını herkesle paylaşmasını saygıyla karşıladım. Ve heval Hamdi’nin türkü gibi yüreği için bu satırları borç bildim.

Bazı kişiler vardır, ömrünüzü onları tanımaya verebilirsiniz, adım adım ömrünüzü yaşarken, adım adım tanırsınız onları. Bütün yaşamınıza yayılır varlıkları. Giderek, adım adım ve her an… Ve varlığınızla bütünleşerek olağanlaşırlar. Onlar unutulmayanlardır. Unutmazsınız çünkü her an zaten sizinledirler.

Bazı kişiler de vardır, ömrünüzün birkaç anına yerleşir ve oradan bütün ömre yayılırlar. Olağan zamanlarda bir yıldız gibi parlarlar. Gündüz ortası bile olsa, görürsünüz onları, bilirsiniz.
Onlarsa yüreğe kayan bir yıldız gibi girerler bazı zamanlarınıza ve baki izler bırakırlar. Öyle zamanlarda onları anlatmadan birilerine duramazsınız.
Heval Hamdi ikincilerdendi.

Heval Hamdi, insan gibi insandı.
Neden el sıkışır insanlar diye sorarsanız, heval Hamdi’nin cevabı nettir: El sıkıştığımız insana ellerimizde silah olmadığını göstermek için. İnsan olmanın temeline yerleşen dostluk, yalın paylaşımlar ve insanca birbirinin yüzüne bakabilmek, Hamdi arkadaşın yüreğinin dili olan söz dizinleridir.
Kocaman bir yürekti.

Pamuktan ilmeklerle örülmüş çelikten bir yürek. Keskinlik ve inceliğin biraradalığındandı bu paradoks gibi görünen. Paylaşımcı, incelikli, derindi. Siyasal ya da teorik konuları konuştuğunda dahi, yüreğinin harekete geçtiğini duyumsadığım Anadolulu bir yürek açılmasıydı. Kürdistan özgürlük gerillaları olarak bizlere onun saygıdeğer anısı kaldı. Özgürlük ırmağının kiminde duru, kiminde bulanık ya da coşkun akıp gittiği, sınırları karşı konulmazca aştığı ve uygar insanın yasalarını tanımadığını gördüğümüzde, heval Hamdi’yi gördük. Milliyetlere dayalı şekillenmelerin hiçbir kıymet-i harbiyesinin kalmadığını bizlere capcanlı gösteren O olmuştu. Gerçeğin coğrafyaları aştığını, özgürlük âşıklarının sınırları çoktan paramparça ettiğini bir kez daha hissettiğimizde, karşımızda dimdik duran, yine heval Hamdiydi.

O, düşüncenin kalıplara sıkıştırılmasına karşıydı. Düşüncenin hiçbir bağımlılığa sığdırılmayacağına ve ancak böyle doğru düşüncenin yakalanabileceğine inanırdı. Düşünce kalıba dökülemeyecek kadar canlı, hareketli ve özgürdü. Çünkü onun hayallerindeki dünyanın insanları özgürdü. Yüreğiyle, beyniyle, bedeniyle özgür insanlardı onun gelecek hayallerini oluşturanlar. Başkaldırılarda düşüncenin özgürlüğünü görürdü. Şeyh Bedrettinlerden, Torlak Kemallerden, Pir Sultanlar’dan feyiz aldığını her satırında, her sözünde görmek mümkün. O, zındık ilan edilmeyi göze alan değildi. Çünkü O, kendi kendini kapitalist sistemin zındığı ilan etmişti. Ve zındık olmadan yaşamanın, yaşamak olmadığını her fırsatta vurgulayan, sistem karşısında her anki duruşunda bunu haykıran bir can yürekti.

Heval Hamdi güçlü bir akademik bilgiye, bir insanlık hazinesi diyebileceğimiz bir hafızaya, tüm dünya halklarını sığdıracak büyüklükte bir yüreğe sahipti. Ve en küçük esintide sarsılarak tüm duyargalarını sonuna dek açan bir vicdana… Derin bilincini, vicdanını kör eden bir akılcılığa sıkıştırmayanlardand ı. Vicdanı yüreğiyle beraber çalışır, salt aklın hükmüne bağlanmazdı. Heval Agit ve Halil Cibran’ı hiç kimse ondan daha iyi bir araya getiremezdi. O, bilgisini yaşamın her boyutuyla yüzleştiren bir gerçek arayışçısıydı. Gerçeğin ayrıntılarının karanlık köşelerde gizli saklı kalmasını istemez, bir yerden ışık tutardı ona.
Onda en çok dikkatimi çeken özelliklerden biri, bizden bu kadar uzak yaşamasına rağmen bizim gerçeğimizi bu kadar güzel, özlü ve derin ifade etmesiydi. Kürdistan kadınlarının özgürlük mücadelesinin yarattığı özgürlük değerlerini, bu değerlerin tüm Türkiye ve dünya kadınlarına örnek olabilecek gücünü, çeyrek yüzyılda kadın kurtuluş ideolojisi ekseninde yaratılanların yüzyıllık gelişmeleri aştığı gerçeğini ondan dinlemek bizler için gurur vericiydi. Hem bir erkek arkadaştı hem de başka bir halktan ve farklı bir örgütlenmedendi. Burada gurur veren şey kadın özgürlük mücadelesi değerlerinin ulaştığı düzeyi göstermesi yanında heval Hamdi’deki ötekileştirmeyen zihniyetin varlığıydı. Özgür insan inancımızı ve barış içinde, birbirini anlayarak, reddetmeden ve tamamlayarak geleceğe taşımada anlamlı bir adım olmuştu.

O, tarihte yaşanmış hiçbir şeyin ayrıntı olmadığına, var olan her şeyin bir gerçek olduğuna inanır, ama ağaçlara bakarken ormanlardan bihaber olunmasını da doğru bulmaz. Ben, birçok küçük ayrıntıyı onun yazılarından öğrendim. Örneğin Ekim Devrimi’nin gerçekleştirildiği süreçteki çarın oğlunun lösemili olduğunu, ama Ekim devriminin bununla açıklanamayacağını ve George Washington’un İnsan Hakları Bildirgesi’ni yazarken kahve servisini kölesinin yaptığını heval Hamdi’den öğrendim. 2.emperyalist paylaşım savaşı süresince 5,5 yılda, milyonlarca insanın öldüğünü bildiğim halde bu milyonların sayısının 52 olduğunu da yine ondan öğrendim. Osmanlı sınırları içinde yaşayan tüm halkların birlikte gerçekleştirdikleri Kurtuluş Savaşı yıllarında, henüz Antep gazi olmadan önce, Fransızlara karşı verilen savaşta söylenen bir türkünün sözleriyle, yine onun satırlarında buluştum.

“Karayılan der ki harbe oturak
Kilis yollarından kelle getirek”

Şimdilerde onun gerçeğini düşündükçe ve onun yazılarını okudukça, ondan öğrendiklerimin ne kadar az olduğunu daha iyi
anlıyorum. O, derin akademik bilgileri yanında halklarımızın gerçeğini, yaşamının ayrıntılarını iyi bilen bir devrimciydi. Teorisyenler kadar, teorilerin üzerinden geliştiği kişileri tanıyordu. Halklar, halkların kültürleri, yaşayış biçimleri ve onlara ait her şey heval Hamdi’nin bilgi hazinesinin içinde yer alıyordu. Bunu bir zekâ kapasitesi olarak söylemiyorum sadece, çünkü zekânın ötesinde yüce bir yürek olmak gerekir Hamdi olmak için.

O, özgürlük mücadelesinde bir ırmaktı, ben sadece ondan bir damlayı duyumsamışım meğer.
Gerçeğin ve özgürlüğün arayışında uzun ve ısrarlı bir yolculuktu yaşadığı. Felsefeye ilgisi insana ilgisindendi. O, tüm ezilenlerin acısını yüreğinin derinliklerinde duyumsuyordu. Devletlerin zorbalığından, iktidarların eziciliğinden ve her türlü adaletsizlikten muzdarip olan tüm halkların, kesimlerin, grupların tarihlerinin izini süren ve tüm bunların acılarını kendine katan, acıların azaltılması için de kendini bu halklara katan bir gerçeğin somutlaşmasıydı o. Katledilen Ermenilerin, Kürtlerin, Alevilerin tarihinin içinden, mazlumların yüreğinden seslenirdi bizlere. Filistin’in son model füzeler altındaki sokaklarından seslenirdi bizlere. Ordaki çocukların yüreğinden… Filistin halkının acısını duyuyor ve çığlığını onların çığlığına katıyordu. Kürdistan halkının inkârlarla, katliamlarla, asimilasyonlarla ve kirli politikalarla yoğrulan tarihinden süzülen acılar kadar Kürdistan’da onurun yükselişini de duyumsuyordu. Ve kendisini tam ortasına yerleştirebiliyordu bu gerçeğin. Ezilenlerin acılarını kendine ait kılabiliyordu. Hz.Ali’nin “Zalimin meclisinde oturan da zalimdir” sözünü misal gösteriyordu.

Heval Hamdi zalimin meclisinde oturmamanın, kararlı ve yılmaz bir örneği oluyordu.
Anadolu’nun batısındandı, ama doğunun en doğusunda, batıdan uzak ama batının gölgesinde, batının silahlarının gölgesinde yaşamaya mecbur edilmiş olanların yüreğine dokunabilmişti O.
Özgürlük mücadelelerinin değerleri karşısında duyduğu saygısını kendi kişiliğindeki özveriyle yoğurarak mücadele ederdi. Bizden öncekilerin verdikleri ve bizim de vereceklerimizle, bizden sonrakilere özgür bir gelecek yaratılacaktı. O bunun derin bilincini yaşadı, yaşattı, bu ruhu her anına yedirdi ve bunun savaşımını yakıcı bir şekilde verdi.

Şehitler karşısında sarsılmaz bir bağlılık ve saygı duyardı. Mahirlerle, Denizlerle, Hakilerle yaşar, Onları yaşamının, ilişkilerinin, düşüncelerinin, bir bütün güncelin içinde arar, bulur ve kendi tarihini onlarla örerdi. Zamanı statik yaşamayanlardandı. Tarihle bugünün birlikteliğini, bütünlüğünü ve tamamlayıcılığını en iyi anlayan ve yaşamını bu gerçeğe göre ören bir duruşu, bakışı vardı.
Türkiye soluna ilişkin çözümlemeler ve eleştiriler kadar getirdiği belirlemeler ve önerilerdeki cesaret, gerçekçilik ve sonuç alıcılık, onu tüm Ortadoğu devrim mücadelelerine yakınlaştıran temel bir etmendir. Bunun temelinde her dozdan milliyetçiliğin o geriye çeken yapışkanlığından kurtulmuş olması, gerçek bir yurtsever olarak özgür yaşama çabasına her yurdun insanlarının bu hakkının olduğunu eklemesi vardır. Gerçek devrimciliğin Che’yi bilmek kadar Leyla Xalid’i bilmek, Aragon kadar Halil Cibran’ı okumak ve Saygon zindanları kadar Diyarbakır zindanlarındaki çığlıklara karışan sloganları duymak olduğunu önemle vurgulayışı onun kimlik algılayışını da ortaya koymaktadır. Hatta bir Ortadoğulu olarak bunun bir şart olduğunu vurgulayışı beni gururlandırdığı kadar Ortadoğu’da halklar kucaklaşmasına inancımı arttıran bir durumdur. Bundandır, onun karşısında anlaşılmadığım hissine kapılmayışım.

Biz Kürtler, Türkiye halkları tarafından tarih boyunca anlaşılamamaktan, şimdilerde ise en iyisinden yanlış anlaşılmaktan söz ettik. Artık gönlümüz rahat. Gönlümüzün rahat olmasına sebep heval Hamdi’nin bizi anlamadaki derinliği ve sadeliğidir. Kürdistan’da yürütülen özgürlük mücadelesinin Kürdistan halkı kadar Türkiye halklarını da özgürleştireceğini, kimse onun kadar sade ve kararlı ifade etmemiştir. Bu, Önderliğimizin çıkışına ve yürütülen mücadelenin karakterine verdiği anlamın gerçekliğiyle bağlantılıydı. Önderliğimizin, İbrahim Kaypakkayaların, Mahirlerin, Denizlerin bir mirasçısı olduğunu, dört parça Kürdistan’dan arkadaşların Türkiyeli devrim önderlerini tanıdıklarını ve bu gerçeğin Kürdistan özgürlük mücadelesinin kalbine yerleştiğini bilmesi ve bunu özenle vurgulaması bizleri ne kadar doğru ve güzel anladığını göstermektedir. Çünkü o dışında değil, içindedir. Hem de tam ortasında.

Heval Hamdi, uygarlık sistemiyle birlikte, derin olan ya da olmayan devleti de çözümlemiş ve karşısında kendi özgürlük duruşunu ortaya koymuş bir cesaret örneğidir. Ve bunu dile getirmekten de hiçbir zaman çekinmemiş “Kapıkulu olmaktansa, Pir Sultan, Dadaloğlu, Celali olma tercihimiz çoktan ilan edilmiştir. Çabamız o iddiaya layık olabilmektir.” diyerek devrimci kimliğini ortaya koymuştur.

“Söz geri alınabilir ama eylem asla” demiş bir yazısında. O, sözünü geri almadı. Geri alınacak hiçbir söz söylemedi. Direnişi söyledi, özgürlüğü ve barışı söyledi. Ve özgürlük ve barış için direnişi yaşadı. Sömürgeciliğin yüzüne haykırmayı söyledi. Ve haykırdı yüzüne tüm sömürgecilerin.
Fidel Castro’nun bir mektubundan “Şerefle ölmek için insanın yanında başkalarının da bulunması gerekmez.” cümlesini örnek veriyordu. Söylediği her sözün, her cümlenin, her belirlemenin onun hayatında belirleyici bir yeri ve anlamı olduğunu son anlarında da göstermiş oldu dost düşman herkese. Gerçek bir militan devrimciydi, inandıklarını söyledi O. Söylediklerini yaşama cesaretiyle yaşadı. Ve onurlu bir direnişle ölümü karşıladığında da tek başınaydı. Değil mi ki, çok önceden söylemişti:
“Şerefle ölmek için, insanın yanında başkalarının da bulunması gerekmez.”

Bu anlatılanlar Onun gerçeğinin küçük bir parçasıdır. Benim görebildiğim parçası en azından. Ve heval Hamdi’nin gerçeğini görmeye benim gözümün yetmeyeceğinin de bilinciyle bu satırları yazıyorum. Anadolu devrimi için bir cesaret ve onur yücelişi olan Hamdi arkadaşı, Orhan Yılmazkaya’yı, Türk, Laz, Çerkez, Arap, Fars tüm halklar, tüm kesimler tanımalı, bilmeli ve öğrenmelidir. Kendi tarihini öğrenir gibi hem de.
Pir Sultan gibi, Şeyh Bedrettin gibi, Nazım gibi, Kızıldere gibi…

Anısı yolumuzu aydınlatan bir top ışık olup düşüyor önümüze…

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız