Biz ne kadar yalnızdık o gün…

Dün gibi hatırlıyorum, ‘evim’le, yani Gezi’deki şu rutubetli çadırla iş yerimin bu kadar yakın olmasının keyfini çıkardığım günlerdi; tam olarak söylersem, Haziran’ın 11’iydi. Sabah çok erkendi ve ben ‘komün market’ten bir çay içip gazeteye doğru yollanmaya hazırlanıyordum. Tam o anda polis meydana girmeye başladı. “Bir şey yok, bir şey yok” diyorlardı bir taraftan, “Parka müdahale etmeyeceğiz, sadece meydanı boşaltıyoruz.” Hazırlıkları pek o kadar masum değildi ama… Gezi’nin tümünü boşaltmak için bir ön aşama tasarladıkları çok belliydi.

Berbat bir durumdu… Berbattı, çünkü sabah çok erkendi, alanda doğru dürüst kimse yoktu ve çadırlar henüz uyku mahmurluğu içindeydi. Uyananlar da epey bir tereddütlüydü, bazıları ise çağırdığımız halde parktan izlemeyi tercih ediyorlardı. Bir miktar insan fırladık alana işte, can yoldaşım dışında hiçbirini tanımıyordum. Biraz bağrışıp çığrıştık polise, daha sonra oracıkta aklımıza gelen ilk şeyi yapmaya başladık ve el ele tutuşup bir insan zinciriyle alanın bir bölümünü kuşattık. Çok aptalca görünüyordu her şey; öyleydi çünkü çok azdık, el ele tutuşmakla da karşımızdakileri engelleyebilme imkânımız yoktu. O anda aklımızdaki tek şey, zamana oynamak, durumu idare edip sağdan soldan alana gelmekte olanlara fırsat vermekti ama doğrusu bunun da zayıf bir taktik olduğunu biliyorduk. Kaderimize razıydık biraz yani, ne yapalım, hiç olmazsa son hareket şık olsun!

Tam o anda işte, alanın diğer köşesinde bir gümbürtü koptu. Gazdan göz gözü görmüyor, plastik mermiler, molotoflar havada uçuşuyordu. Ne kadar sürdü bilmiyorum ama çıkan kargaşa uzadıkça polisin bütün projesini bozmuştu. Bu sürede yavaş yavaş sağdan soldan gelişler de yaşandıkça alan kendini toparlamaya başladı; belli bir saatten sonra da zaten sabahın sıkıntısı büyük ölçüde dağılıp gitti, herkes kendine geldi, direniş devam etti.

O gün, orada, işte o alanın o köşesinde şu Allah’ın delisi adam, yani Ulaş vardı…

Sonradan çok laf edildi o gün üzerine. Memlekette dümbelek çok! ‘Şovmenlik’ten ‘provokatör’lüğe kadar uzanan bir sürü sıfat uçuştu havalarda; fotoğraflar paylaşılıp ‘ajanlık’ edebiyatları yapıldı ama bu lafları edenlerin çoğu ya o gün orada değildi ya da belki olup biteni ağaçların altından izlemeyi tercih etmişti; dolayısıyla o değerli zaman diliminin nasıl kazanıldığı üzerine hiçbir fikirleri yoktu.

İşe o gün orada, Ulaş vardı…

Beğenirsiniz beğenmezsiniz ama oradaydı ve o çok özel bir adamdı. Şanssızlığımdır, hiç karşılaşmadım, oturup iki laf etmişliğim yoktur ama bilirim, bazı insanlar özeldir. İnandıklarını yaşarlar, yaşadıklarına inanırlar ve düşer kalkar, yürürler; yürümekle de kalmazlar, deli danalar gibi, çılgın oğlaklar gibi zıplayıp dururlar. Yaşar Kemal’ın dediği şu “içinde kurdu olan” insanlardır onlar; kendileri dursa içlerindeki o şey durmaz. Aynı görüşte olmayabilirsiniz onlarla, fark etmez; sözünü ettiğim şey fikirler değil zaten, o insanların gövdesinden başka insanlara yayılan enerjiden söz ediyorum.

Böyle bir adamla tanıştıysanız eğer, omzunuz onun omzuna değdiyse, kıymetini de bildiyseniz, iyi.

Bilemediyseniz… Ne diyeyim ki size?

Yine de, boş verin şu üç kuruşluk değersiz yalnızlıkları içinde debelenip duran sefilleri siz. Akılları paçalarından taşan, gündüz gözüyle kendini el feneri zannedip bir türlü hareket etmeyen zırhlı trenlerde ömür çürütenleri geçin bir kalem. Bırakın bizim ‘saptığımız’ dönemeçlerde ellerinde düdükle aleme nizam vermeye devam etsin onlar. Ulaş gibilerin armağan ettikleri meydana Fatih edasıyla gelip ‘Optik Başkan’ın bile gölgesinde kalmanın azabı o gün yetti onlara, bir ömür boyu yeter. “Çukur da bir derinliktir” demişti sevdiğim bir abi bir zamanlar; öyledir. Siz, baston gibi dimdik duranları değil, ‘yanlış yapma hakkını’ kullanan adamları daha çok sevin her zaman. Yine de istemiyorsanız benimsemeyin Ulaş’ın fikirlerini, ne gam! Ruhunu, kalbini, ömrünün bütün varlığını inandığı yola yatıranları, içinden enerji fışkırtanları, Can Yücel’in dediği şu ‘patlangaç’ adamları sevin, yeter.

Kazancakis’in romanında vardır, hiç unutmam; İsa’ya şöyle diyor bir yerde Yahuda: Ben senin değil, elindeki baltanın peşindeyim!

Hiçbir şey bilmiyorsanız, baltayı sevin güzel kardeşlerim benim. Düşünsenize, bir baltaya sap olamayanlar da var hayatta…

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız