2001 veya 2002 Nisanıydı. Ankara Üniversitesi’nin bugün polis postalı altında ezilen akademisyen cüppesi ile meşhur olan Cebeci Kampüsü’ndeydik. Kampüs içerisinde bir süredir varlık gösteren İşçi Partililer (bugünün Vatan Partisi) Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki (SBF) panolara afiş asmışlardı. Bu, okulda faşist bir yapılanmanın açıktan siyasi faaliyet yürütmesi anlamına gelecekti. Okuldaki devrimci demokrat öğrenciler çok da düşünmeden gidip afişleri indirdi. Ardından İP’liler bir basın açıklaması ile durumu protesto etmek istedi. Bu girişim de aynı saatte aynı yere bir basın açıklaması konularak sayısal üstünlüğümüz sayesinde engellendi. Derken ertesi haftanın ilk günü okula civar okul ve illerden toplanan bir İP “taburu” çıkartma yaptı. Hepimiz bunu biliyor ve bekliyorduk. Biz de DTCF başta olmak üzere diğer kampüslerdeki arkadaşlarımıza, Hacettepelilere, ODTÜ’lülere, kısaca Ankara genelindeki tüm solcu öğrencilere çağrı yapmıştık. Amacımız İP’lilerin meşru bir gençlik örgütüymüş gibi okulumuzda açıktan siyasi faaliyet yürütmesine engel olmaktı. Pazartesi sabahı erken saatlerde büyük kalabalıklar halinde kampüsün en yukarıdaki binası olan Eğitim Bilimleri Fakültesi (EBF) önünde toplanmaya başlamıştık. Ama kalabalığımız öbek öbekti. Hukuk Fakültesi ve SBF içinde de bekleyenler olduğunu biliyorduk.

“Kim İP’e afişe astırmam diyormuş?”

İşte birçoğumuzun beklediği esnada bir haber geldi. İP’liler ellerinde hayatımızda ilk defa göreceğimiz satırlar, çivili sopalar ve bilumum saldırı aletiyle SBF’nin okul koridoru ile iç içe bulunan kantinine girmişti. Olaya tanık olanların anlattığına göre içlerinden birisi “Kim burada İşçi Partisi’ne afiş astırmam diyormuş”  diye bağırmış; destek için gelenler arasından o dönemde DTCF öğrencisi olan Ulaş ayağa kalkarak “Ben” cevabını vermişti. Çoğumuz o anda SBF’de değil kampüsün üst tarafında bulunuyorduk. Ulaş’ın bu çıkışının ardından satırlı saldırıya maruz kaldığını ve ellerinden yaralandığı da gelen haberler arasındaydı. İP’liler o gün SBF’den çıkıp polisin de yönlendirmesiyle bizim bulunduğumuz EBF’nin önüne gelerek bizlere de ağır bir saldırı gerçekleştirdi. Dekan yardımcısının gözleri önünde okulun girişindeki camları kırarak içeri girdiler. Hepimizin tarihinde yaşadığı ilk büyük sivil çatışmayı içimizden deneyimli birkaç arkadaşın kantin girişine barikat kurması ile durdurabildik. Bir zaman sonra İP’liler de okuldan çekildi. Aynı gün akşam saatlerinde polisin Kızılay civarında başlattığı öğrenci avıyla 10’dan fazla arkadaşımız gözaltına alındı, birkaç gün Terörle Mücadele’de tutuldu. Ulaş’ın bir ordu taşlı sopalı adam karşısında ayağa kalkıp “Ben” cevabı vermesi o gün ve o günden sonra sıkça anlatıldı. Belki aralarındaki diyalog tamı tamına bu kelimelerle geçmemişti, bunu bilemeyiz. Ama olay günü ve sonrasındaki tüm anlatılar aşağı yukarı bu minvaldeydi.

Zorbanın karşısına “ben” diye dikilen Ulaş

Henüz polisin biber gazı kullanmadığı, cop ve kalkanlar karşısında polise bedenimizle direnebildiğimiz yıllardı. Birçoğumuz hayatında ilk defa kendimiz gibi sivil insanlardan oluşan bir çetenin saldırısına uğramıştık. Saldırıyı püskürtmekte başarısız kalmıştık. Ama Ulaş’ın SBF’de bir dizi zorbaya karşı “Ben” çıkışı hepimize moral olmuştu.

Ben Ulaş Bayraktaroğlu ile şahsen hiç tanışmadım. Hiç karşılıklı oturup sohbet etmedim. Aynı eylemlerde bulundum. Aynı toplantılarda ve belki fark etmediğimiz daha nice yerde yan yana oldum. Simaen tanırdım. Devrimci Karargah soruşturmasında ve Gezi’de tutuklandığında da birçokları gibi basından durumunu takip ettim. O bizim gençlik kuşağımızın mücadele tanıklıkları içinde “zorbalık” yapmak isteyenin “bana kim engel olacak” sorusuna “ben” yanıtını veren kişiydi. Bizimkisi gibi bir neslin içinde en cesurlarımızdan birisiydi. Bizlere cesur olmanın sağlayacağı moral üstünlüğü o gün SBF’de öğreterek önemli bir zafer elde etmiş, gerçi bunun bedelini de aldığı satır darbeleriyle ödese de yaşamımızın o anından itibaren belleklere kazınmıştı.

Sönük devrin gençlik kuşağı

Öğrenci gençlik mücadelesinin 2000-2005 yılları arasındaki devri ‘sönük’tür. Kendisinden birkaç yıl önce harçlara karşı mücadeleyle patlamış ve “Mecliste Pankrat”la simgeleşmiş kabaran bir dalganın geri çekildiği bir döneme denk gelir bu yılların öğrencileri. Ve kendilerinden sonra Dolmabahçe/Kurtköy direnişi, SBF’de Burhan Kuzu’ya yumurta, ODTÜ Ayakta eylemleri ile yükselecek dalgaya daha yıllar vardır. İki kabarma devri arasındaki bir geri çekilme döneminde mücadele etmiştir bu yılların öğrenci muhalefeti. 19 Aralık’ın tüm solun üzerinden geçtiği ve herkesin kendini zayıf hissettiği bir dönemdir. Ama tarihsel olarak bakıldığında öğrenci mücadelesini bir devirden bir devire taşıyabilme iradesini göstermiş, kendi devrinin sorunları karşısında atak militan bir çizgi yaratmak için var gücüyle çabalamıştır.

Bugünden bakınca Ulaş’ın ölüm haberiyle beraber onun da parçası olduğu bu kuşağın bir parçası olarak hepimizi düşündüm. Ne büyük zaferleri ne de büyük yenilgileri olduğu için özel bir anlatının konusu olamadık belki. Çoğumuz mücadelenin içinde olmaya devam ettik. Birbirimizi, yıpratıcı anılarımızı, belleklerimizden silmeye çalışanlar oldu. Yaşanılanların yerini boşlukla hiçlikle ikame edenlerimiz, toplumsal muhalefetin bir parçası olan örgütler içerisinde mücadeleye devam edenlerimiz, bu örgütlerin içindeki bürokrasinin parçası haline gelenlerimiz ve geçmişte olduğu gibi bugün de dönemin ihtiyacına uygun olarak konumlananlarımız oldu. Her şey olması gerektiği kadar sıradan belki. Ulaş cesareti ile tarihin o anına dair anılarımızda yer edindi. Kuşağımızın anlatısının önemli bir parçası oldu. Bizi gerçek bir tarihsel toplumsal olguya çevirecek hikayelerimizin, kahramanlıklarımızın, çatışmalarımızın olabileceğinin ispatlarından birisiydi. Onun kaybı kendi tarihsel anlatımızın, kişisel olmasa bile kolektif tarihsel kurgumuzun en büyük yaralarından birisi şimdi.

İnsan olmaya yabancılaşmamak için

Şüphesiz Ulaş’ı onu yakından tanıyan yol arkadaşları kadar iyi anlatamam. Hatta onu anlatmaya hakkım var mı diye kendime de sordum. İçinde bulunduğumuz çağ öğrenciliğimiz dönemimizde yaşadığımız baskı ve büyük “olay”ların kat be kat üstünde etkilere sahip. Son 5 yılda bu ülkede tanık olduğumuz olağanüstü durumlar elbette hepimize çok şey öğretti. Hepimizi değiştirdi, olgunlaştırdı. Acı, şaşırma, öfkelenme eşiğimiz çok yükseldi. Katliamlar, ölümler, büyük çatışmalar sık sık yaşanır oldu. Bunlar karşısında isyan, meydan okuma, başkaldırı sayamayacağımız zenginliklerle, çoğalarak arttı. Ama tüm bunlar arasında ‘basit’ bir öğrenci çatışmasından süzülüp gelen bu anıyı ve Ulaş’ı hatırlamanın naifliğinden vazgeçmek istemedim. İnsan olmaya yabancılaşmamak için.

Ölüm haberini aldıktan sonra Ulaş’ı anarken onunla beraber Cebeci kampüsündeki yılları, parçası olduğum öğrenci gençlik mücadelesi dönemini, o günden geriye kalan ve kalamayanları ve en çok da o yılgınlıkla anılan zamanlarda Ulaş gibi, bazı yol arkadaşlarım gibi, bize direnme gücü ve cesaret verenleri andım. Çünkü mücadele namına öğrendiğimiz birçok şey başka dostlarımızın, tanıyalım tanımayalım ödediği bedellerdi. Ve bunu hak ediyorlardı.

Hoşçakal Ulaş Bayraktaroğlu, seni zorbalık yapanların “Bana kim engel olacak” sorusuna karşı verdiğin “ben” cevabıyla anılarımızda yaşatacağız.

 

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız