Son dönemlerde Komün Gücü yayın organını da takip eden çevrelerde gelişen tartışmalar ve bu tartışmaların anlamsız bir şekilde tartışmanın başlatıldığı yerden başka yerlere çekilmesini engellemek ve tartışmanın devrimci bir düzlemde devam etmesini sağlamak adına Nabi Kımran’ın Ekmek, gül ve salyangoz satıcısı… başlıklı yazısını yayınlama ihtiyacı duyuyoruz. Komüngücü yazı kurulu olarak yazıya ve yazara çokça eleştirilerimiz olmasına rağmen yazının sansüre uğramasını kesinlikle doğru bulmuyoruz. Biz devrimciler hiçbir söz ve düşünce hakkının olmadığı bugünün Türkiyesi’nde karşı devrimci saflarda yer almayan fikirler dışında hiçbir fikre tahammül etmeme gibi bir keyfiliğimiz söz konusu olamaz. Özellikle tartışmanın ataerkil sistem üzerinden başlayıp başka alanlara çekilmesini kadın özgürlük mücadelesine yapılan en büyük haksızlık olarak görüyoruz.

Dışardan bakan gözler olarak yürütülen/yürütülmek istenen tartışmanın ataerkil sistem dışında başka konular olduğunu düşünüyor ve öyle ise bir an önce tartışmanın doğru düzleme oturtulmasını umut ediyoruz. Yürütülmek istenen tartışma ataerkil sistem ise yine bir an önce tartışmanın doğru zemine oturtulması, kamuoyu önünde tartışılacaksa devrimci ilkelere uygun, teorik politik düzlemde tartışılması gereklidir. Bu ilkelerin dışına çıkmadan özellikle sansür vb uygulamalardan kesinlikle uzak durarak tartışmanın devam ettirilmesini öneriyoruz. Yıllardır Türkiye devrimci hareketinin aşmakta ve ilerlemekte ciddi sorunlarla karşılaştığı kadın özgürlük mücadelesine dayanılarak yürütülen başka tartışmaların kadın özgürlük mücadelesine ve devrim mücadelesine zarar verdiğinin bilinciyle hareket ederek klasik Türkiye devrimci hareketi reflekslerinden bir an önce vazgeçilmesini öneriyoruz. Tartışılmak istenen kadın özgürlük mücadelesi değil de başka bir konu ise  başka tartışmaların ataerkil sistem tartışmaları üzerinden yürütülmesi ve ataerkil sistem tartışmalarının buna dayanak olarak gösterilmesini şiddetle reddediyor ve kınıyoruz.

Son olarak bir tartışma yürütülmeye devam edilecekse tartışılmak istenen şeyin devrimci samimiyetle ortaya konması, düzlemi kaydırılmadan devrimci ilkelere uygun, özellikle kadın perspektifini ciddi şekilde önemseyen tartışmaların yürütülmesini umuyor ve öneriyoruz.

Ekmek, gül ve salyangoz satıcısı…
I.Usül
“Salyangoz Satmak” yazısı “eril dili” sebebiyle tartışma konusu oldu, keza başkaca yönleriyle de tartışılıyor. Konunun uzmanı değilim -elbette yabancısı da değilim- ; eleştiriyi doğru bulmasam da yanılabileceğimden hareketle çok sayıda kadın arkadaştan görüş aldım, hiçbiri getirilen eleştiriye katılmadı, zorlama buldu. Tersi söz konusu olsaydı ya da ikna edici bir eleştiri yapılsaydı, hiç tereddüt etmeden ilgili bölümü düzeltirdim. O halde geriye bir tek yol kalıyordu: Kadın arkadaşların bir eleştiri yazısı yazmalarını önererek konuyu açıkça tartışmak. Doğal olan, sosyalist demokrasinin gereği olan bu değil midir? Bu kabul edilmedi, söz konusu teşbihi yapan yazının hiç bir şekilde sitede yer alamayacağı bildirildi. “Düzeltme” karşılığı yazıyı “kurtarmak” ya da küçük çaplı bir krizi önlemek, hele de bir dayatma söz konusuysa… “…Aksi takdirde yazının kaldırılacağı” kılıcı sallandığında mevzu yazı meselesini aşar. Bu noktadan sonra tam da kollektif ihtiyacın gereği konuyu açıkça tartışmaktır; çünkü ötelenen, “idare edilen” her dayatma “yol olur”, büyüyerek geri gelir. Bu tabloda düzeltmeyi reddettim, yazının siteden kaldırılmasını kabul ettim; iki notla/koşulla: 1) Bu sansürdür, 2) yazının neden kaldırıldığı, yazı kaldırıldığı anda okurlara açıklanmalıdır. Bu ikinci koşul bir haftalık gecikmeyle yerine getirildi. Bütün bu karmaşaya ne gerek vardı? Önerim açıktı: Yazıyı eleştirin tartışalım; tıpkı şimdi yaptığımız gibi. Hepsi bu. 
Türkiye sosyalist hareketinin tarihinde ve politik kültüründe “monolitik tavır” ya da “partilerimizin kaya gibi birliği” çok önemsenir, fakat hiç bir sorunu çözmez, bilakis ağırlaştırır. O “granitten birliklerin” altından da genellikle nitelikli ideolojik-teorik tartışmalar, bunun ürünü olan birikimler değil; kişisel çekişmeler, kavgalar gürültüler vs. çıkar. Halbuki usulü-kuralı dairesinde açıkça ve yoldaşça yapılan tartışmalar hem partilerin düşünsel çoraklaşmasını önler, parti yaşamına dinamizm katar hem de partilerin ideolojik-politik birliğini eleştirel devrimci aklın süzgecinden geçirerek bir üst düzlemde yeniden-kurar: Bilinçli ve gönüllü birliğin/disiplinin temeli budur; sansür vs. değil. Bu yola sapmak ya da buna “rıza göstermek” vs.; parti yaşamını mahveden, yoldaşlar arası ilişkileri zehirleyen asıl yanlış budur. Fikrin karşılığı fikirdir; sansür, yasak vs. değil. Bugün Marksizm-Leninizm diye bir akım varsa, o akımın hemen bütün temel eserleri tarışma ve polemikler, özellikle de Mars, Engels ve Lenin’in kendi yoldaşlarıyla yaptıkları polemikler sayesinde şekillenmiştir. O halde neden tartışmak ürkütür bizi? Neden her tartışmadan “maraza” çıksın? Neden verimli tartışmalarla kendimizi geliştirmeyelim, irade ve eylem birliğimizi neden daha gelişkin temeller üzerine kurmayalım? 
Tali bir konu ama üzerinden atlamayalım: Yazının siteden kaldırılmasına yol açan karar mekanizmasının “takdimi” de sorunlu. Bu kararı gazetenin yazı kurulu alabilir ve ilan edebilir. Etki-yetki türünden saçma tartışmalara girmem, fakat karar; “yazı kurulunun çoğunluk görüşü” olarak sunulmak zorundadır. “Kim ne dedi, oylama kaça kaç bitti vs.”; bu soruları sormak aklımın ucundan geçmedi, bilmiyorum; sadece bu kurulun üyesi/doğal üyesi olan yazı sahibinin (ya da varsa başkalarının) tutumunu yok saymamak için yapılması gereken, bu kararı “çoğunluk görüşü” olarak sunmaktır. (Oylamanın ötesinde “oydaşma” gibi yöntemlerin tartışıldığı bir zamanda doğru olan budur.) Aynı şey Devrimci Parti’li kadınlar nitelemesi için de geçerlidir; doğrusu, bir grup ya da çoğunluk ya da ezici çoğunluk kadınlar olmalıdır; bir kadın bile farklı düşünüyorsa onu yok saymamanın yolu budur. Keza, eleştirilen yazı ait olduğu yerde, yani yazarın köşesinde bulunmak yerine, eleştirinin “ilişiği” bir dipnot olarak kaldığı sürece sansür nitelemesinden vazgeçmeyeceğim. Yazı vardır ve eleştirisi vardır; her iki fikir de aynı ulaşılabilirlikte olmalıdır; mesele bu kadar nettir.
II. Esas
Gelelim tartışmanın esasına. 
“Kapitalist-emperyalist sistem bakımından ise Tayyip ile yaşanan balayı çoktan sona ermiş, evlilik “şiddetli geçimsizlikten” mahkemeye düşmüştür, belki de “namus cinayetiyle” sonuçlanacaktır. Elbette bu durum “mahkemeye düşmüş” eski sevgililerin ara sıra kaçak sevişmelerine engel değildir…” (bkz. Salyangoz Satmak )
Kadın arkadaşlarımız yukarıdaki satırları “korkunç” buluyorlar: “Evli bir çift, şiddetli geçimsizlik ile mahkemelik olursa, sonucun “namus cinayeti” olması muhtemel ve yazarın bunu olağan karşılamadığına dair en ufak bir ibare söz konusu değil. Bu eril yaklaşım, “teşbih” denilerek kabul edilemez; korkunçtur. (bkz. Tabaktaki salyangoz; anlatılan senin hikayendir!)
Bu “ibare” vardır, göz önündedir, apaçıktır; ancak “görmek istemeyen” görmez.
Dil ile bu kadar uğraşan arkadaşlarımıza hatırlatmak zorunda kalmamalıydım ama, Türkçe’de tırnak (“ “) işaretinin iki anlamı vardır: 1) alıntı yapmak, 2) tırnak içine alınan konu, söz, cümle vs. ile yazarın arasına bir mesafe koyduğunu, onaylamadığını, reddettiğini ya da kavramın, sözün vs. kendisine ait olmadığını vurgulamak. Örneğin, gazetemiz yazarlarından Ekin Bodur, “Zenci” Kürtler, “işçi” Kürtler” başlıklı yazısında tam da bunu yapmıştır. (bkz. UG. site arşivi) Ya da yazarımız Cemal Bozkurt’un şu anda panoda olan yazısının başlığı, “Kılıçdaroğlu’nun “Adalet(!)” Yürüyüşü”dür. Bozkurt yazısında yürüyüşe katılmak gerektiğini savunduğu halde, başlıktaki “adalet” kavramını tırnak içine almıştır. Neden? Çünkü Kılıçdaroğlu’nun dilindeki “adalet” kavramının sahteliğini vurgulamak istemiş, onun dilindeki “adalet” kavramıyla arasına bir mesafe koymuş, bunu da tırnak işaretiyle (“ “) belirtmiştir. Şimdi Ekin Bodur’a, “Kürt’lere zenci diyerek hem Kürt’lere, hem siyahlara hakaret ediyorsun, yaptığın teşbihi olağan karşılamadığına dair en ufak bir ibare yok bu başlıkta, bu ırkçılıktır, korkunçtur” diye ders vermeye kalkışılabilir mi? Burada durmayıp ırkçılık şablonu içine yerleştirilen yazarla, “ırkçılığın ne kadar kötü bir şey olduğu, ırkçılığa nerelerde nasıl rastlandığı vs.” tiradları üzerinden gölge boksu yapılır mı? Bunu yapan kendi yarattığı gölgeye yumruk sallar duruma düşmez mi? Tüm bunlar zorlamaya “sırıkla uzun atlama yaptırmak” değil midir? Biz, yazısında “zenci” kavramı geçti diye Ekin’e “ırkçılık” yaftası yapıştırmayız; “zenci”yi tırnak içine almasa da yapıştırmayız ve buna kalkışanın karşısında dururuz: Çünkü biliriz ki Ekin ırkçı değildir. Tırnak içine alınan “namus cinayeti” kavramından hareketle, yazarın bu cinayetleri “olağan karşıladığı” sonucuna varmaktır asıl korkunç olan yoldaşlar. Nokta. Bu konuda ve devamla yazıdan çıkarsadığınız heyulayla yaptığınız gölge boksuna dair tek kelime etmem; yaratıp yumrukladığınız gölgeyi oradan siz kaldıracaksınız ya da sonsuza kadar yumruklamaya devam edeceksiniz…
III. Tutarlılık ve adalet
Arkadaşların dilin önemi üzerine söylediklerine katılırım, bir şartla; sorun doğru yerde aranmalı ve öğretmen edasıyla etraftakileri “hizaya çekme” türünden üstten ve dayatmacı tavırlara girilmemelidir. Girilirse buna itiraz edecek birilerinin çıkmasına şaşırılmamalıdır. Eğer bu konuda “görülen” ve “görülmeyen” şeyler birikmeye başlamışsa itirazın zamanı gelmiştir. Salyangoz yazısının başına gelen ilk olsaydı, yapılan haksız suçlamayı yine reddeder fakat sorun etmeyebilirdim. Bu ilk değil ve “yol olmaya” başladı. Örnek mi? “ Çukurova’nın cesur devrimcisi Ölüm Orucu direnişçisi Niyazi Kaya” yazısı. (6 Haziran 2016- UG site arşivinden). Bu yazının başlığı hakkında yapılan anlamsız tartışmaları ve nasıl bu hale “ge(tiri)ldiğini” biliyoruz. Yazının başlığı, “Çukurova’nın yiğit delikanlısı…” idi. Ne var bunda? Delikanlı sözünün geçtiği her yerde “eril dil” keşfetmek de nereden çıkıyor? Türkçe bir metaforlar, çok-anlamlar dilidir, halkımız kendi dilini “lastikli dil” diye niteler. Bir mafya bozuntusu (şimdi çakal desem hayvan hakları savunucuları ayağa kalkacak), kendisini nitelemek için kullanırsa bu sözü, sözü de kullananı da reddederiz; ama aynı kavramın halk arasında son derece olumlu bir anlamı da vardır, bunu red mi edelim? “Sen iyi sanıyorsun ama bu şöyle eril, böyle kötü bir sözdür” diyerek halka dilbilgisi dersi vermeye mi soyunalım? Tartışmamızın dışında ama konuyla yakından bağlantılı bir kavram da, “Cumartesi İnsanları” nitelemesidir. Ben Cumartesi Annesiyim! Kendimi böyle nitelemekten onur duyarım, insan vs. denilerek ya da salt cinsiyetimden dolayı bu kavramın dışına itilirsem üzüntü duyarım. Patagonya’daki bir erkek de “ben Cumartesi Annesiyim” diyemezse sosyalist olamaz; tıpkı “Hırant’a sıkılan kurşun karşısında Ermeni, Filistin’de Arap, toplama kampında Yahudi, “namus” adı altında işlenen aşağılık cinayetler karşısında kadın, Tarlabaşı’nda Hortum Süleymanların dövdüğü LBGTİ bireyim” diyemeyenin sosyalist ve tutarlı demokrat olamayacağı gibi. O halde nereye gitti Cumartesi Anneleri kavramı? Anneler babalarla ayrımlarını mı vurgulamak; yoksa babalar, erkek kardeşler anne, yani kadın olmadıklarını mı belirtmek istediler? “Ortada buluşularak” mı üretildi “Cumartesi İnsanları” kavramı? Bu konular sanıldığından daha büyük bir sorunun dışavurumudur, buna da geleceğiz. 
Devam edelim. “Delikanlı” kavramı üzerinde kıyameti koparan duyarlılık, acaba bu konuda tutarlı mıdır? Standart ve adil bir ölçüden mi hareket etmektedir? Yoksa seçici midir? Buna şimdi karar vereceğiz.
“Cumhurbaşkanı’nın ucube karısı Osmanlı’nın harem sistemini öğütlüyor kadınlara da yüzüne tüküren olmuyor…”
“Aileden sorumlu bakan olacak şehvet satıcısı…” (bkz. İtleri salıp taşları bağlamak –XWE Metin Ayçiçek/ Umut Gazetesi site arşivinden 24 Mart 2016)
“Hutbede apış arası öyküleri anlatırken vecde gelen Cübbeli Ahmet Hoca…”
“…İslami Yeni Akit gazetesi genel yayın yönetmeni Hasan Karakaya, seks için alınan Viagra’dan aşırı doz alınca Medine’de cennete gitti. Hacda şehvet ilacı ile ölen Karakaya, yasalar gereği şehit kabul edilecek. Elinde mızrağı “Allah Allah” diye savaşmış belli ki Arap topraklarında hurilere karşı.” (UG. Site arşivi – Sodom ve Gomore ya da Pompei- M. Ayçiçek – 1 Şubat 2016)
“Salyangoz Satmak yazısının sonuna eklenen “Devrimci Parti’den Kadınlar” imzasının altındaki dip notta şunlar yazıyor; “Not: “Salyangoz Satmak” adlı yazının bu haliyle yayımlanması, editöryal bir eksiklik olmanın yanında…” 
Şimdi soruyorum: Yukarıdaki satırlar karşısındaki sessizlik “editöryal tamlık” mıdır? Sizin “delikanlı” kavramına odaklanan merceğiniz, neden etrafı daha geniş, daha adil, objektif, tutarlı bir ölçekle taramaz? Sakın yanlış anlaşılmasın, Metin yoldaşı “kolladığınızı” söylemiyor ve düşünmüyorum; sadece ölçeğinizin adil, tutarlı ve objektif olmadığını söylüyorum. Daha doğrusu ben söylemiyorum, yukarıdaki satırlar karşısındaki suskunluğunuz söylüyor. Delikanlı kavramı karşısındaki zorlama hassasiyetiniz söylüyor. Tırnak içine alınmış “namus cinayeti” kavramından hareketle yazara, “namus cinayetlerini olağan karşılama” hakaretini yapmakta beis görmeme kolaycılığınız söylüyor.
Geçerken belirteyim, tartışma vesilesiyle site arşivinde dolaştım ve yukarıdaki satırlarla karşılaştım. Metin yoldaşın kullandığı kavramları doğru bulmuyorum, bunu eleştiri konusu yapabilirim ve aslında burada yapmış oldum. Başkaları da yapabilir, fakat yazıların siteden kaldırılması önerisi gelirse, oyum şimdiden ve açıktan rettir. 
İkinci Boğaz köprüsüne isim tartışmaları esnasında, sosyal medyada, “Köprünün adı Emine Erdoğan olsun…” ile başlayan iğrenç “şakayı” sosyalistler, demokratlar ve kendine insanım diyen herkes şiddetle reddetmeliydi ve reddetmelidir. Biz Emine Erdoğanları, sömürücü ve zalimlerin safında oldukları için karşımızda görürüz; ve fakat buradan hareketle kadın kimliğini, ya da kadın kimliğinden hareketle kadınları aşağılamayız, aşağılayanın karşısında dururuz. Bizim keseceğimiz hüküm de dilimiz de değerlerimizle bağlıdır; hangi sebeple olursa olsun buradan savrulamayız, bize yabancı bir dünyaya kapı aralayamayız.
Devrim ve sosyalizm sahasında mesai tüketen herkesten tutarlı, ciddi ve titiz olması beklenir; odaklandığı bir konu varsa onu mantıksal sonuçlarına kadar götürmesi istenir. İş Nabi’nin ya da M. Ayçiçek’in eleştirilmesiyle, delikanlı kavramına kılıç sallamayla bitmez. Eril dil bahsinde esaslı bir mücadeleye kararlıysa yoldaşlar, işe Marks ve Lenin’den başlamak durumundalar. İkna edici bir teorik açılımın ardından Marks ve Lenin’i ilgili konuda mahkum etmek gerektiği sonucu çıkarsa, bu işi kadın-erkek hep beraber yapmalıyız; ki Marks ve Lenin’in yanılgılarını eleştirmek kişiyi Marksist olmaktan bizce çıkarmaz. Ama feministler (içlerinde marksist olanları da vardır) ya da kadın sorununu merkeze alan sosyalist kadınlar, ustaların dilinde ağır bir sorunla karşılaşırlarsa ve bu konu onlar için ilkesel ise, mantıksal/siyasal tutarlılığın doğal sonucu olarak “marksist olarak kalıp kalmamayı” da gündemlerine almak zorundadırlar.
Örnek mi?
Marks, “Fransa’da Sınıf Mücadeleleri” adlı eserinde Luis Bonapart’ın hükümet darbesi karşısında bazı sınıfların tavrını nasıl nitelemiştir, bir bakılsın. Lenin, Kautsky’yi 1915’lerde hangi kavramlarla suçlamıştır, buna da bakılsın. Mesele dil ise, Lenin 1913’lerde Troçki’yi “Judas” (hain, İsa’yı satan Yahudi) olarak niteledi, 1917’de ise aynı Troçki ile birlik yaptı, MK’da ve hükümette birlikte çalıştı vs. Troçki’ye öfkesini belirtmek için kullandığı kavramda anti-semit bir tını sezilebilir mi? Bunu isteyen tartışabilir. Biz Lenin’in bütün hayatında ve eserinde böylesi bir sorunun bırakalım tınısını, gölgesini bile görmüyoruz. “Böyle dedin, öyleyse anti-semitsin” kolaycılığını bu işin meraklılarına bırakalım. “Evlilik metaforunu politik bir mevzuda kullanmak”; bu bizim icadımız değil, olsa olsa Lenin’in izleyicisi, öğrencisi olabiliriz bu bahiste de. Lenin, evlilik, ayrılık, gönüllü beraberlik, boşanma hakkı vb. metaforlar/teşbihlerle ezen-ezilen ulus ilişkisini, ulusların kendi kaderini tayin ve ayrılma hakkını anlatmıştır; üstelik ezilen ulusu, ilişkide kaybeden-ezilen tarafı vurgulamak için “kadın” yerine koyarak. Bir kez daha tutarlılık, ciddiyet ve titizlik: Değinip geçtiğimiz bu konular, kadın sorununu merkeze alan yoldaşları bekler.
IV. Bilimin meşakkatli yolu
“Kaldı ki, kadınlar, 1917’de ekmek ve gül diyerek değil, salt gül diyerek sokağa çıkmış olsun, bunun devrimciler için gerici bir nitelik taşıdığı fikri neye dayanmaktadır ki, aman biz devrimciler sadece ekmek için sokağa çıkarız deme ihtiyacı duyulmuştur? Üstelik adalet yürüyüşünde sınıf mücadelesi nerede diyen sosyalistleri eleştiren bir yazıda…” (bkz. DP’den kadınlar’ın yazısı)
Bu sözler, “Salyangoz Satmak” yazısından hiç bir şey anlaşılmadığını göstermektedir ne yazık ki… O uzun yazının ana fikri ve metodolojisini bir kaç cümleyle özetleyebiliriz. Marks’ın, “görünen ile gerçek aynı şey olsaydı bilime gerek olmazdı” önermesinden yola çıkar ve “görünenin altındaki gerçeği” ya da devrimci imkanları, Marksist teori ve metodolojiden köklendiğine inandığı bir perspektifle açığa çıkarmaya çalışır. Alana toplanan iki milyon emekçi (soruyoruz, iki milyon sömürücü ve zalim mi toplanmıştır Maltepe’ye) ile sosyalistlerin nasıl ilişkilenmeleri gerektiğini tartışır. “Kılıçdaroğlu-CHP-Kılıçdaroğlu!??” demenin ötesine geçmeyen yoldaşlarımız itiraz ve beklentilerini Kılıçdaroğlu’na ya da CHP’den “demokrasi” bekleyenlere yöneltmelidir; bizim beklentimiz yok, dolayısıyla konunun da muhatabı değiliz. Salyangoz Satmak’da CHP-Kılıçdaroğlu’na olumluluk atfeden tek bir satır bulan varsa bunu hemen göstermelidir; gösteremezse “…ama Kılıçdar” diye başlayan itirazlarını, bize değil, örneğin ÖDP’li arkadaşlarımıza yöneltmelidir. Aksine yazı, tam da 1960’lardan itibaren CHP’nin nasıl emekçilerin özlemlerini sömürerek hem kendi yelkenlerini şişirdiğini hem de bu sayede müesses nizamı tahkim ettiğini, kitlelerin ucu devrime açık arayışlarını nasıl kafeslediğini anlatır : Tam da bu oyunu bozmak için orada olmak gerekiyordu ve gerekiyor; CHP’den “demokrasi” beklemek için değil! Öte yandan öyle “kitle” diye bir saplantımız da yok; örneğin Erdoğan’ın topladığı bir başka iki milyonluk kalabalığa, ki kesinlikle bunların çoğunluğu da emekçiler olacaktır, pekala “bindirilmiş kıtalar” nitelemesinde bulunabiliriz. Mesele kerameti endinden menkul bir “kitle” ya da “emekçi” değildir; onun tavrı ve yönelimidir. Verili rejime muhalif bir mecraya giren, kendi yordamı-bilinciyle adalet ve özgürlük arayan bir kitle ile bağ kurmak, ortak yürüyüş içinde yanılsamaları bertaraf etmektir. Bu başarılabilirse ya da başarılabildiği oranda 15 Temmuz’da Boğaz Köprüsü girişinde toplanan emekçi yığınların saflarında da kargaşa başlayacak, bir kısmı yanımıza gelecek, büyük çoğunluğu tarafsızlaşacak, giderek paramiliter gruplara doğru daralacaktır orası da; yazının örtük olarak içerdiği fikirlerden biri de budur. Ayağımızı basacak sağlam bir zemin bulmadan-yaratmadan, bu konuda oluşan imkanları değerlendirmeden tek bir adım atamayız. Yazının asıl mecrasına ilişkin bu hatırlatmayı yapmadan geçemezdik.
Salyangoz Satmak yukarıda söylenen metodolojiden kalkarak, “toplumsal hareketlerin biçimi ve özü” meselesini tartışır. Çelişkilerin yoğunlaştığı, rejimin tıkandığı toplumlarda, toplumsal öfkenin, “çeşitli vesilelerle-biçimlerle” patlayacağını anlatır. 1917 Şubat devrimini ateşleyen 8 Mart gösterileri de bu bağlamda anılır. Kadın yoldaşlar, “ekmek” ile yola çıkan kadınları kutsadığımı, “gül” diyenleri (ya da “gül” diye yola çıkabilecek olanları) “gerici” olarak nitelediğimi iddia ediyorlar. Nerede söyleniyor bu? Gösterin ya da bu “zorlama ötesi” ithamınızı geri çekin. Neden “gül” diyerek yola çıkanı gerici kabul edeyim? Bunu nerede söylüyorum? Söyleyebilir miyim? Kadın yoldaşlar Salyangoz Satmak yazısındaki her durum tespitini, yani nesnelliği, kendi yarattıkları heyula ile gölge boksuna girişmenin vesilesi haline getirmişlerdir. Şubat 1917 Rusya’sında ne ekmek sadece ekmektir ne de gül sadece güldür; hepsi devrimdir! İşçiler, kadınlar, halk; her kim eline ne alırsa alsın, ister ekmek ister gül; hepsi devrimi patlatan neşterdir, kıvılcımdır: Çünkü tarihin/toplumun gelip dayandığı kavşak budur. Bu yüzdendir ki, “mesele yalnızca ağaç, yalnızca 20 cent, yalnızca Tunuslu öfkeli işportacı” değildir; tıpkı 1917 8 Mart’ında yalnızca ekmek ya da yalnızca gül meselesi olmadığı gibi: Şartlar kapıya dayanmışsa mesele devrimdir, her vesileyle devrimdir; ekmeği de gülü de içeren ya da ekmek de gül de olan ya da ekmek ve gül olamazsa hiç bir şey olamayacak olan devrimdir. Üstelik ekmek de her zaman aynı anlamı ifade etmez. Örneğin TOFAŞ işçisinin maaşını artırmak için yaptığı grev-toplu sözleşmede elde taşınan ekmek ile 1917 Şubat’ında işçi kadınların Rusya’da kaldırdıkları ekmek kesinlikle aynı “ekmek” değildir. Biri “rubleye kopek ekleme” davasının sembolüdür, diğeri devrimin neşteri, fitilidir. Ellerinde gül olsaydı da aynı işlevi görecekti, ki bizce vardı: Ekmeği taşıyan güller ateşlemiştir devrimi, bu sosyalizm ve devrim tarihinin en gurur verici sayfalarından biridir. Ekmek vesiledir, asıl özne 8 Mart’ta ayağa kalkan güllerdir, kadınlardır. Asıl sorun bu tarihi gerçeği hatırlatmakta değil, ekmek ve gül arasına aşılmaz duvarlar koymaktadır. Ekmek taşıyan kadın neden cinsel kimliğini e(k)meğe boğdurmuş olsun ya da bu her durumda böyle midir, kural mıdır, yasa mıdır? Gül taşıyan kadın neden e(k)mekte cinsel kimliğini öteleyen/dışlayan bir tehlike görsün; şart mıdır, bu hep böyle midir, böyle mi olmuştur ve olacaktır? 1917 Şubat’ında ekmek taşıyan güller; yani kadın ve işçi olarak Çarlığın çöküşünün en ağır yükünü taşıyan en alttakiler ayağa kalkmışlar ve devrimin fitilini ateşlemişlerdir. Ezcümle ekmek taşımak işçi kadınların kadınlığına halel getirmez. Bugün Rojava’da barut kokuları arasında fesleğen kokularını duyabilmek de öyle; tam da savaş gerçeği içindeki kadın renginin ışıldaması değil midir bu? Ezilenin ezileni iken ayağa kalkmış, “erkek işi” denilen silahı ele almış ve bunu da kendi rengi-kimliğiyle yapmış kadının tüm ortadoğuda yarattığı devrimci sarsıntı görülmüyor mu? Biz o sarsıntının izlerini; saçlarını taramış, gözleri ışıl ışıl kadın gerillaların otomobil kullanışını yol kıyılarından uzun uzadıya gıptayla, şaşkınlıkla, binbir karmaşa içinde izleyen kadın ve erkeklerin bakışlarında gördük. O kadınlar ki ellerinde gül değil silah vardı; ama herkes görüyordu ki kendileri gül idiler ve fesleğen kokularını taşıyorlardı barut kokularının arasına. 
“…Üstelik adalet yürüyüşünde sınıf mücadelesi nerede diyen sosyalistleri eleştiren bir yazıda…” (bkz. DP’den kadınlar’ın yazısı) 
Kadın yoldaşların yazısının sistemetiğinin özü bu satırlardadır; salt sınıf meselesine değil, kadın kurtuluş mücadelesi anlayışlarına da aynı sistemetik yön veriyor.
Adalet yürüyüşünde –karmaşık görüntünün altına inerek- sınıfı ve sınıf mücadelesini görememek, “sınıf” deyince fabrikadan, sendikadan, grevden ötesini görememektir. İşçi sınıfının “kendiliğinden sınıf” olma halini idealize etmek, “kendisi için sınıf olma” mecrasına yönelmesinin gereklerini ıskalamaktır. Kestirmeden ve halk diliyle söyleyelim, “her şeye karışın, her konuda bir sözünüz ve tavrınız olsun” diyor işçilere Lenin ve ekliyor, “başka türlü kendiniz için sınıf olamazsınız”. (Uzatmamak için mealen aktarıyoruz, nispeten genişçe bir açılım için Salyangoz Satmak yazısına bakılabilir. Ama asıl kaynak Ne Yapmalı’dır, onun bütün ruhudur.) 
“Adalet yürüyüşünde sınıf mücadelesi nerede diyen sosyalistler” (bkz. agy.), bu muhakeme tarzı ve anlayışın doğal sonucu olarak, 917 Şubat’ında ekmek taşıyan kadınların öne çıkarılmasını (olan budur, biz uydurmuyoruz) gülden, kadınlıktan uzaklaşma olarak niteliyorlar ya da eğer ellerinde gül olsaydı bunun bazı sosyalistler tarafından “gericilik” olarak niteleneceği varsayımından hareket ediyorlar. Bir kez daha gölge boksudur yapılan, kendi kafalarındaki mekanik ayrımlara yumruk salladıklarının farkında bile değiller.
V. Feminizmin katkısı ve tıkanışı
Adalet kavramının bunca tartışıldığı biz zeminde Feminist hareketin katkılarına değinmemek adaletsizliğin ta kendisi olur. 1980’lerden bu yana coğrafyamızda gelişen kadın hareketinin iki belirleyici öznesi vardır; Kürt Özgürlük Hareketi ve Feminist Hareket. (Diğerlerinin varlığı-yokluğu, 80 öncesinin, Cumhuriyet tarihi, hatta Osmanlı’daki kadın hareketlerinin, feminizmin yok mu olduğu vs. tartışmalarına girmek istemiyoruz; “belirleyicilik” demek başkaca öznelerin ya da zamanların sıfırlanması demek değildir; bütün diğerlerinin üzerinde etki gücüne sahip öznelere dikkat çekmektir.) KÖH’nin yarattığı devrimsel gelişmeyi teslim edip geçelim. Diğer özne Feminizmi salt “saptırıcılık”, parçayı bütünün yerine ikame etme vs. olarak niteleyenler oldu. Yalnış. Tut ki doğru, sen neden kendi güçlü ideoloji-teori-eyleminle bu “sakıncayı” bertaraf edip kadın kurtuluş mücadelesinin önünü açmadın? Asıl soru budur. Türkiye’de feminizm, örgütsel gücünden çok ideolojik etki gücüyle rol oynadı. Sosyalist hareketler kendi yordamlarınca, fakat güçlü biçimde etkilendiler feminizmden. Bunlar başlı başına inceleme-yazı konusu olabilir, uzatmayalım. (Bu satırları şu anda “ihtiyaca binaen” yazdığımızı düşünenler varsa, 10-15 yıldır öncesinde yazılmış yazılarımızdan alıntılar yapabiliriz.) 
Dinci faşist iktidar, toplumsal planda ideolojik hegemontasını tesis etmenin “yol haritasında” kadınları köleleştirmeyi, eve hapsetmeyi ve bunun “doğallaşmasını” öngörmekte, adımlarını bu hedefe bağlı olarak atmaktadır. İkinci bir hedef de Kemalizmin tasfiyesidir; “tam iktidarın” yolu bu uğraklardan geçmektedir onlara göre. Irkçılık ve şovenizmde, Kürtlere dönük kıyıcılıkta öncelleriyle yarışmaları; hem Kürtleri ezmek hem de iktidarları için toplumsal destek sağlamak hedefleriyle bağlıdır. Kadınlar “tehlikeyi gördüler”, tam da bu nedenledir ki son bir kaç yıldır 8 Martlar toplumsal muhalefetin barometresi gibidir ve muhalefete öncülük bayrağı da kadınların elindedir. Bunu 8 Martlarda, Gezi’de, Adalet yürüyüşünde, her yerde görmek mümkündür. Bazı arkadaşlara ters gelebilir ama biz son dört yılda Türkiye’de “muhalefet potansiyellerinde eksiklik”, toplumsal sancı ve arayış yokluğu görmüyoruz. Gezi’den bu yana değişik vesillerle ve değişik biçimlerde defalarca mobilize olmuş bir topluma hakaretler yağdırıp durmak, tam da sosyalistlerin kendi görevlerini ihmal etmeleriyle ya da Salyangoz’un dediği gibi, “steril bir hareket” beklentisiyle ilgilidir. Nedir mesele? Kendi yordamlarınca öfke ve özlemlerini dillendiren milyonlarca kadın, genç, işçi, emekçiyle, batıdaki Kürt yoksulu, Alevi ile ortak bir dil yakalamaktır. Omuzdaşlıkla adımlanan doğal bir yürüyüşün devrimci yolunu açmadır. Bu konu, diğer dinamiklerle olduğu gibi, çok güçlü potansiyelleri olan, belki de dönemsel olarak bütün toplumsal muhalefetin başına geçecek olan kadın kitleleriyle bağ kurmada da yakıcı eksikliğini hissettirmektedir. 
Öyleyse ne eksiktir sosyalistlerde, feministlerde de bu bağlar kurulamamaktadır? 
Asıl tartışılması gereken, esaslı devrimci sonuçlar üretme potansiyeli olan soru(n) budur.
Her hareket çelişkili bir bütündür, gelişkin yönleri gibi aksayan yönleri de vardır. Toptancı “iyi” ve “kötü”lerin yerine, bunların her biri kendi gerçekliği içinde irdelenmeli, yanlıştan da doğrudan da öğrenilmelidir. Meramımızın anlaşılabilmesi için yine bir benzetme yapalım. 
Kamu emekçileri mücadele-örgütlenmesinin sahneye çıkışı, yaygınlığı itibariyle Türkiye tarihinin en devrimci oluşumlarından biridir. Yasallık vs. endişelere metelik vermeden, taban inisiyatiflerine dayanarak, öğretmenler başta olmak üzere büyük oranda eski sosyalist hareketin tabanından gelen memurların harekete geçmesiyle başladı süreç. Ve belki de ilk kez, fiili-meşru, yani “yasadışı” bir hareket geri basmayıp kendini dayatarak hukukileşti: KESK böyle doğdu. Ve sanki fırlatılan taşın en yükseğe ulaşmasından sonra düşüşe geçmesi gibi, tam da yasallaştıktan sonra gerilemeye başladı. Taban toplantıları-inisiyatiflerinin yerini bürokratik mekanizmalar, seçimler, daha doğrusu ittifak adı altındaki cinlikler, pazarlıklar vs. aldı. Tabanın heyecanı kırıldı, “tepe” koltuklara alıştı vs. Sürece öncülük edenler adeta “kendi çocuklarını boğdular” ya da nefesleri buraya kadardı, kendi sınırlarına dayanıp düşüşe geçtiler. Hikaye budur. 
Benzer bir sorunu bugün feminsit hareket ya da sosyalist kadınları da içerecek tarzda kadın hareketi de yaşıyor. Kadın sorununa duyarlılığın Türkiye topraklarında köklenmesini onlar sağladılar, bahçıvanlar onlar. Şimdi iktidarın kadın düşmanı faşist uygulamalarının sonucunda çok değişik kaynaklardan beslenen kadın hareketi bağları bahçeleri kaplamaya yönelmişken ve tarlaya her türden asalak dadanmak üzereyken, tohumları serpenler neredeyse kendi tarlalarına giremez hale geliyorlar. Tarlada zorluklar olabilir ama asıl zorluk, asıl engel bahçıvanın kendisindedir. Çünkü baçıvanlar tarlada zaman geçirmek, oranın dağı taşı, toprağı çiçeğiyle hemhal olmak yerine “bahçıvanlar sitesinin” korunaklı ve alışıldık sınırlarına çekilmeye meyyaller. Bu kadar metafor yeter, kadın hareketinin ya da feminizmin öncü kadınları Beyoğlu’nun, Kadıköy’ün, üniversite kürsülerinin sınırlarına çekildiler. Daha doğrusu oralardan yola çıkmışlardı, sosyalist hareketten başlamak üzere toplumsal yankılar uyandırdı çıkışları; şimdi geriye, gettolaşmaya yüz tutan korunaklı alanlarına dönüyorlar ya da o alanları aşamadılar ya da en kötüsü sınırları buraya kadardı; fırlatılan taş ulaştığı en yüksek noktadan düşmeye başladı… Nasıl ki Gezi’de harekete geçen milyonluk kitleler sosyalist solun ideolojik hegamonyası alanında durdukları halde, örgütler bizatihi kendi sahalarından fışkıran harekete derinlemesine nüfuz edemedilerse; kadın hareketi de kendi sahasında benzer bir süreç yaşıyor bugün. Nasıl ki KESK, en yüksek noktadan inişe geçtiyse, kadın hareketi de milyonluk kadın kitlelerinin hareketlendiği bir momentte etki alanını genişletemiyor, ki bu inişe geçmenin bir başka adıdır. KESK, Gezi, kadın hareketi; her biri milyonluk kitleler içinde kendi sektlerine, sembollerine, özel jargon ve dillerine, mekanlarına daralan siyasi öznelerin işçi-emekçilerle yabancılaşmalarının; derya içinde susuz kalmalarının acı örnekleridir. Dil meselesi tam da bu “kaide” üzerinde yerli yerine oturur. Evet, dilin de, mekanın da ideolojisi, sınıfsallığı, bir dünyası, “aurası” vardır. Bütün sektler kendi özel dil-jargonlarını, işaretlerini, “parolalarını” yaratırlar. Sıkıştıkça bu dile daha çok sarılır ve daralır; daraldıkça dilini-jargonunu-sembolünü dayatarak emekçi saflarda yol alabileceklerine daha çok inanırlar; duvara çarpıp geri döndüklerinde kısır döngü yeniden başlar…
VI. Dil, ideoloji ve sınıfsallık
Önce dilin ideolojisi ve sınıfsallığı üzerine bir kaç söz. Osmanlı sarayında yüz yıl önce konuşulan dili anlamazsınız ama Pir Sultan’ın beş yüz yıl önce söylediği türküyü bugün de içinize işleyerek dinlersiniz. Neden? Dil denilen şey gayet sınıfsaldır da ondan; dikkat buyurulsun, “sınıf dilinden” bahsetmiyoruz, yoktur böyle bir saçmalık, dilin sınıfsallığından söz ediyoruz. Bu bütün dünyada böyledir. Osmanlı sarayı gibi Rus sarayında da Fransızca konuşulur 19. yüz yılda. Bazı paşalar vasiyetlerini Fransızca yazarlar, koca Tolstoy Savaş ve Barış’ın bazı bölümlerini Fransızca yazar ve basar. Sadece sınıfsal değil emperyaldir de dil, bugün de “Amerikanca” modadır. (Ha ha ha Amerikanca diye bir dil mi var yahu diyenlere saçımı başımı yolarak tırnak işaretini (“ “) “işaret” ederim…) Salt tepelerde değil halk arasında da dilin derin sınıfsal tınıları, jargonu vardır. Misal, işçi-emekçi çocukları, yaşıtı zengin çocuklarını ezelden beridir “muhallebi çocuğu” diye anar; onlar da şimdilerde ağzından falsolu bir söz kaçıran yaşıtlarını “varoş” diyerek aşağılıyorlar. Türk televizyon tarihinin unutulmaz reklamlarından birinde –salça reklamıydı bu- Ayşen Gruda, “apartıman çocuğu, poroblemli oluyor haliylen” derken memleket kırılıyordu gülmekten: Sonradan görmeliğin eğretilenmesi, sınıfsallık, kültürel kodlar vb. apaçık değil mi bu replikte? Dil böyledir, sınıfsaldır ve gayet ideolojiktir. Ve dilde zorlama olmaz. Herkes öneride bulunabilir, tutarsa tutar, tutmazsa yapacak bir şey yoktur; zorlamayla, yasakla “tutturulamaz.” Örneğin Öz Türkçe’ciler çok sayıda sözcük önerdiler pek azı tuttu, çoğu unutulup gitti, bazıları da eş anlamlı eskileriyle beraber yaşamını sürdürdü. “Sözcük” bunlardan biridir ve “kelime” ile kavgasız gürültüsüz kardeşçe yaşar gider. Fakat örneğin, Osmanlı Türkçe’sindeki “hars”ın yerine önerilen “kültür” tutmuş; kültürün yerine önerilen “ekin” ise tutmamıştır, görünür gelecekte de “tutacağa” benzememektedir… Bu satırların yazarının 1980’lerin ortasında İ.Ü. Edebiyat Fak. Tarih bölümünde, sınıf arkadaşlarına, “misal yerine örnek yazmışsın, örnek Ermenice ornayaktan gelir, uydurukçadır, yüzlük kağıt vermişsin ama otuz puanını kırıyorum” diyen hocaları oldu. (Abdülkadir Donuk idi bu “profesörün” adı.) Bizim kuşağımızın bu dil meselesiyle ve onun dayatılmasıyla travmatik bir ilişkisi vardır. Sadece bizim mi? Hayır bütün toplumun vardır. Ve sadece bir dönemde değil, tüm Cumhuriyet tarihi boyunca egemenlerin şu veya bu partisi/akımı eliyle dayattığı “dil/talim/terbiye”nin bütün halleriyle “poroblemlidir” bizim toplumumuz. O yüzden açık söyleyelim, pek gelemeyiz bu meselenin “dayatmalı” hallerine. Osmanlı sarayı Pir Sultan türkülerini dinlemiyor, anlamıyor hatta bilmiyordu. Peki modern Türkiye’nin önderi ne yaptı? 30’lu yıllarda radyoda türkülerin, şarkıların çalınmasını yasakladı, sadece klasik müzik çaldırdı. Klasik müzik iyi müziktir de topluma “kakılarak”, “çakılarak” dinletilebilir mi? O yüzdendir ki, “Çorum Çorum olalı böyle zulüm görmemiştir”. Örnek yerine misal “kakan” da, türkü yasaklayıp klasik müzik “çakan” da aynı yöntemden, aynı sınıfsal, üsttenci, “terbiye edici” tavırdan yola çıkmaktadır. Düzenin ta kendisi olan bu siyam ikizleri dostluklarıyla da düşmanlıklarıyla da savaşıp barışarak, öpüşüp koklaşarak (uygunsuz mu metafor?) çarklarını çevirir, hamur gibi yoğururlar toplumu; denize düşen yılana sarılır, yılandan korkan denize atlar ve devran süreeer gider. Üçüncü yol mu demiştiniz? Üçüncü yol işte bu denizin içinde, denizle, yılan çiyanlarla boğuşup duran işçilerin, kadınların, gençlerin; ezcümle halkın arasına dalarak açılacak. Başka yol yok, denize girip “kirlenmeden” kıyıdan bayrak sallayanların yanına koşacak bir halk yok ve olmayacak. Bunlar noktasına virgülüne dokunmadan tüm bileşenleriyle kadın hareketi ve onun çizgisi, tarzı, üslubu için de geçerlidir. Dilimiz, hem gettomuzun duvarlarına konan tuğlalar olabilir hem de bina “muhkem biçimde tamamlanmışsa” onun tabelası da olabilir. Ya da vahşi cangılda yol açan balta, okyanusta takamızın yelkeni olabilir. Uzatmayıp söyleyelim, bu dille Beyoğlu’ndan çıkıp Gazi’ye, Boğaziçi’ni aşıp İstinye sırtlarındaki gecekondulara (hala oradalar mı bilmiyorum), tepelerin ardındaki Ferah mahlallesine, Küçükarmutlu’ya, Kadıköy’den çıkıp Gülsuyu sırtlarına, Aydınlı’ya, Şifa mahallesine ulaşamayız yoldaşlar, ulaşamazsınız. Çünkü diliniz işçi-emekçlerle görünmez ya da çok “görünür” sınıfsal duvarlar örüyor aranıza. Hele bir de dayatmalara, “öğretmen” edalarına kalkışıldığında duvar Çin Seddine dönüşüyor. Çünkü halkın ve onun parçası olan emekçi kadınların bu türden dayatmalarla travmatik bir ilişkisi, kötü hatıraları çağrıştıran acı tecrübeleri vardır. Kadın sorununa duyarlılık mı demiştiniz? Bizatihi diliniz, üslup ve tavırlarınızla kadınların ezici çoğunluğunu oluşturan emekçi kadınlarla yabancılaşıyorsunuz; keza doğal müttefikiniz olarak yanınızda tutabileceğiniz emekçi ya da sosyalist erkeklerle de.
Dilin sınıfsallığı meselesinden devam edelim, ama önce bir not. Önemli not. Bazen tehlikeli sulara, bilinmez bir ormana dalmak üzere olduğunuzu hissedersiniz. Ağır yara bereler almak, hatta “helak olmak” da mümkündür daldığınız ormanda. Ama bir şey sezmişsinizdir, orada bir şey olduğunu biliyorsunuzdur, duramazsınız. Durursanız kendinize saygınızı yitirirsiniz ve bilirsiniz ki kendisine saygısını yitirenin ne kendine ne de kavgasına bir yararı olur. “Uyumluluğun”, suskunluk karşılığı sıvazlanan sırtın, “iyi gelen”, alışılan sırt sıvazlamalarının… giderek heyacanları, keşifleri, tutkuları, arayışları olan bir devrimciden, bir “aparatçik”e, bir “aygıt insanına”, bir bürokrata dönüşümün “mekanizması” böyle işler. Devrimci kalmak bazen dokuz köyden kovulmaktır, bazen müslüman mahallesinde salyangoz satarkan dayak yemek; yine de vaz geçmemektir. Şimdi yeniden “dayak yiyeceğim” ama asla vazgeçmeyeceğim, başka türlü olamayacağım sulara giriyorum. Çünkü benim için devrimcilik o sulara dalmak, o cangıla girmektir; ya da hiç bir şeydir. Feminist arkadaşlar ya da sosyalist kadınlar ya da “uyumlu” olmaya çalışan kadın ve erkekler; mevzu üzerine kafa yorup konuyu didiklemeden, doğruya doğru yanlışa yanlış deme cesaretini gösteremeden, dışlanmaktan, “eril dil kullanmakla” suçlanmaktan korkarak, aslında inanmadıkları ama kişiliklerinini de tahrip eden bir oportunizmle “araziye uyuyorlar”. (Genellemeden kaçınıp, “böyle çok kadın ve erkek var” diyelim.) Bu “uyumun” ya da “arazi şartlarının” en büyük zararı da bizce kesin olarak kadın kurtuluş mücadelesinedir, diğer arazlar bunun ardından gelir. Feminist hareket –katkılarını içtenlikle inanarak yukarıda vurguladık, vurgularız- ya da bir kısım feminist arkadaşlar, “araziye uyan” başkaca kadın ve erkeklerle birlikte bu halkın dilini yasaklama noktasına vardılar ve “araziden” çıt çıkmıyor. Benim gibi bazı deliler de bu “mayınlı sahaya” girip durmadan “dayak yiyorlar”. Şimdi soruyorum: Halkın bin yllardır kullandığı “genç kız” sözcüğü neyi ifade etmektedir? Bu kavramı kullandığınız tek bir yazı ve konuşma var mı, ya da kullanılmasına “yasak” getirmediğiniz? Halkı fena halde aşağıladığınızın farkında bile değilsiniz. Ben kulaklarımla yaşlı kadın ve erkeklerden, 18’sinde, 20’sinde kucağında bebesiyle gezen gencecik annelere; “yazık, gencecik kız, bu yaşta çocuk sahibi olmuş, daha kendisi çocuk” dendiğine defalarca tanık oldum. Duymayanınız var mı bu sözleri? Duymadıysanız nerede yaşıyorsunuz? Demek ki, kadınlık-genç kızlık halini cinselliğin yaşanıp yaşanmamasıyla tanımlamayan doğal ve yerinde bir dil de konuşuluyor halk arasında; neden bunu değil de tanımı cinselliğe indirgeyen erkek egemen ve son derece iki yüzlü bir puştluğu esas alıyorsunuz? Bu kavramların kullanıldığı her yerde neden “hile” seziyorsunuz? Evet açık yazıyorum, nitelemeyi cinselliğe indirgeyen böylesi bir puştlukla karşılaşırsak hep beraber yüzüne tükürelim; ama yaşlı başlı kadın ve erkeklerin de kullandığı binlerce yıllık kökleri olan dili, bir tür “dil komiserliğinin” sigasına çekmeyelim. Bu hem yanlıştır hem de geniş emekçi kadın topluluklarından başlayarak halkla aramıza aşılmaz yabancılaşma duvarları örer. Liselilerden sonra “ortaokullu kadınlar” kavramlarına kadar vardık. Merak etmemek mümkün mü beş yaşındaki bebelere ne zaman “kadın çocuğu” diyeceğiz? 80 Yaşındaki ihtiyar adam elli yaşındaki beş çocuk sahibi kızına “kızım” diye seslenir, ona; “amca bu eril dili terk et, kadınım de” mi diyeceğiz!? Devam etmeye gerek yok, örnekler çoğaltılabilir ama bu kadarı yeter.
“Halkımız neylerse güzel eyler, ne söylerse güzel söyler, şu küçük burjuva aydını kadın ve erkekler halka yabancı lapacılardır” ucuzlukları ve sahte denklemleri bizden uzak olsun. Halk neylerse güzel eylemez, aydınlar da ne söylerse yanlış söylemez. Ve halk dalkavukluğu ve popülizmin asıl liderleri-nemalanıcıları faşist hareketlerdir, tıpkı Erdoğangiller gibi. Bizim denklemlerimiz başkadır. Küçük burjuva aydınların en yetenekli ve kararlı olanları sınıfsal gettolarının duvarlarını yıkarak “emekçiler mahallesine” giderler ve orada halk dalkavukluğu yapmaz, esaslı mücadeleler yürütürler. Geri yönlere usulunce hücum eder, ileri olanı işleyip geliştirir ve bu “işlemi” de kesinlikle hakla yabancılaşmadan, kelimenin geniş anlamıyla halkla “dil ve doku” uyumu yakalayarak yaparlar. Örnek mi? Anadolu, Kürdistan ve Trakya’nın dört bir yanına koşan 68 kuşağından gençler. 15-16 Haziran’a bizzat katılan Garbis Altınoğlu’nun yazdığına göre; “bayrak taşıyorlar, kaba bir dil kullanıyorlar” diye işçilere küsmeden ya da onları “dil terbiyesine” çekmeden halka koşan üniversiteliler bizim tarihimizde bunu başardılar. İsmet Demir ile Aliağa’da inşaat işçilerini örgütlemeye koşan zamanın üniversitelisi, DÖB’den Demir Küçükaydın’ın tanıklığı da bu yönde. Guatamala’dan Cuba’ya oradan Kongo’ya, Bolivya’ya koşturan doktor Che’de, “küçük burjuva-proleter” saçma karşıtlığı ya da popülist denklemleri yerine “üçüncü yolun”, devrimci seçeneğin timsalleridir. O gecekonduların kapısından popülizm batağına düşmeden ya da seçkincilik yabancılaşmasına uğramadan nice aydınlar girdi. Halkla buluştular, onunla ortak bir dil yakaladılar, onlara bir şeyler verdiler ve onlardan bir şeyler aldılar. Nazım Hikmet, Ahmet Arif, Bertolt Brecht, Neruda, Kazancakis, Yaşar ve Orhan Kemaller halkın dilini aşağılamadılar, ona yeni bir dil “kakmaya” kalkışmadılar; sadeliğin ve halk dilinin derinliğe kesinlikle engel olamadığını, basitlik ve bayağılık olmadığını; bilakis o sadeliğin en karmaşık ve derin konuları işlemek için muaazam imkanlar sunduğunu gösterdiler. Şimdi bunun yerine fabrikaya ya da gecekonduya/”varoşa” gitmiş bir kadın ya da erkek zamane sosyalistini düşünelim. Devrimci düşüncelerle tanışmanın heyecanıyla yanıp tutuşan bir delikanlı (yanlış mı oldu?) kendini kaptırmış Ahmet Arif’ten, “Akşam Erken İner Mahpushaneye” şiirini okuyor, tam “erkekçe olsun dostluk da düşmanlık da” dizesine geldiğinde devrimci abisi ya da ablasından “bi dakka yoldaş” müdahalesi geliyor, “biliyorsun bu eril dili kullanmıyoruz”. Kızlı erkekli gençler piknikte coşkuyla Nazım’ın dizelerinden bestelenen “Delikanlım” şarkısını söylüyorlar, Edip Akbayram mı güzel söylüyor, Onur Akın mı anlaşamamışlar. Yoldaşımız tartışmaya bambaşka bir yerden katılıyor: “Delikanlım gibi eril kavramlar kullanmıyoruz yoldaşlar, mümkünse bu şarkıyı söylemeyelim”. Kondu önüne kilimler serilmiş, çaylar demlenmiş konu komşu hararetle Adalet yürüyüşünü tartışıyor, birisi “helal olsun adamlara” diyecek oluyor, “bi dakka amca kadınlar da vardı orada” düzeltmesiyle karşılaşıyor. Ortam buz gibi, herkes, “şu çocukla kız yarın akşam da gelip tadımızı kaçırmasalar bari” dercesine bakıyor… 
Demek ki neymiş? Mesele küçük-burjuva proleter, aydın-halk karşıtlığı değilmiş. Nazım Hikmet türünden küçük burjuvaların, hayat damarlarını ezilenlere ve sosyalizme bağlayanlarının en iyileri kitaplarıyla, şiirleri, romanları, tiyatrolarıyla, Deniz gibileri eylemleriyle o konduların, o fabrikaların kapılarını açabiliyorlarmış!
Demek ki neymiş? Kapıları yüzümüze kapatan devrimci aydın tavrı değilmiş; küçük burjuva aydın seçkinciliği, onun kendini eşi benzeri bulunmaz bir varlık sanması imiş; üstten baktığı, dilini, yemesini, içmesini, oturmasını kalkmasını, türküsünü deyişini küçümsediği halkı “eğitmek” için lütfedip kapısını çalması ya da hatta hiç böyle bir zahmete de katlanmayıp, gettosunun fildişi kulesinden yıldırımlar yağdırarak emekçileri, kadınları örgütleyeceğini sanması imiş.
Kimsenin niyetlerini tartışamayız; fakat bu tutumun nesnel sonucunun, “murat edilenin” tam tersini doğurması kaçınılmazdır ve doğurmaktadır da.
Denize düzen halkın, kadınların, gençlerin, işçilerin, neden bize değil de düzenin sağı ve solu olan “yılanlara” sarıldığını buralardan da tartışmanın zamanı gelmiştir, hatta geçmektedir.
Umarım bu tartışmadan verimli sonuçlar üretebiliriz.

25 Temmuz 2017
Nabi Kımran

 

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız