Albatroslar – Nabi Kımran

1345

Okulu andırırdı o zamanlar hapishaneler. “Ders saati” başladığında havalandırmalarda birkaç voltacı mırıltısıyla güvercin gurultuları dışında çıt çıkmazdı. Ama bir “canavar” musallat olmuştu bir vakittir Gebze hapishanesine; “voooaaaoouuvvvv” diyerek zincirlerini koparmışçasına kendini maltaya attığında, en ağırbaşlı dersler bile su kaynatmaya başlardı: Hapishanenin en yaman eşkıyası İsot’tur bu. Ona aldığımız plastik bisikletini maltaya sürdüğünde, alimallah havalandırmaya helikopter iniyor sanırdınız. Bisiklette bisikletti ha, İsot, bazen geceleri nöbetçileri atlatıp, bisikletiyle galaksiler arası yolculuğa bile çıkardı…
İsmail’di adı, ama Urfa biberi kadar neşeli olduğundan İsot namını almıştı. Fakat gün gelir boynu bükük bir soru işareti oluverirdi bizim İsot.. Bir gün iki adım önümde babası Fedai ile amcası Zeki’nin arasında seke seke giderken yapıştırıverdi soruyu: “Baba, amca, ben sizi hiç dışarda görmeyecek miyim yahu?…”
10 yaşındaydı, boydan biraz fakirdi, yaşını göstermiyordu; babasıyla amcasını hiç dışarda görmemişti…
Nenesi Güzel ana getirirdi İsot’u yanımıza. Güzel ana İsot’la birlikte umut getirirdi bize, direnç getirirdi. Ak saçlarını, gülen gözlerini, anne şefkatini getirirdi. Memleketin bütün hapishanelerinde evlatları vardı Güzel ananın, bütün dağlarında partizanları, Cumartesi Meydanında izine düşülen bütün evlatları o doğurmuştu. Son nefesine kadar evlatlarının peşinden koştu; binlerce evladında sevdi evlatlarının düşünü. Bir sonbahar günü evlatlarının kalbine, düşümüzün en temiz, en dirençli burcuna gömüldü…
***
1996 sonbaharı…
Tutkun bir koşunun ortasında küçük bir engele takılmışız sanki, biraz eyleşip yürüyüp gideceğiz: Hapishane. Yaralı bedenlerimize aldırmadan sıkılı bir yumruk, ferah bir gülümseyişle ilk adımlarımızı atıyoruz soğuk maltada. Kervanımız yolda; yürüyen yürüyor, düşen düşüyor, senfonide küçük bir es hapishane; kanlı dişlerimizi söker dört duvar arasından katılırız türkümüze, ne olmuş ki?..
Yine de bir burukluk var içimizde.
Mesele hapishane değil, içerden, inceden bir sızı içimizi sızlatan: Sert kavgalar verdik, veririz; ki sertliğin de girizgahındaydık daha, bir nebze olsun ustalık eşlik edebildi mi adımlarımıza?
İçimizdeki ince sızı bu.
1960’ların ortalarından beri otuz yıldır kan revan içinde yürüyen kervanımızın, yitip giden genç ömürlerin, yolunan ak saçların, gırtlağa düğümlenen yumrukların ağırlığı korlandırıyor içimizdeki sızıyı…
“Kavgada yumruk sayılmaz” sancağı bütün beyliklerin burçlarına çekilir tartışmasız da; bu beylik sancak, ustalıkla dövüşmenin, menzile erişmeye güvenin tohumunu ruhlarda çatlatmanın yerine konabilir mi? “Hangi duvar yıkılmaz ki / sorular doğru sorulmuşsa” diyor ya şair, ne güzel söylüyor. Ama şair işte, yüreğinin esiri; “hangi doğru soru cezalandırılmaz ki / o duvarlara beynini çarpmadan önce” faslının üzerinden atlıyor; ki o duvarlarla o sorular arasında trajedilerimizin uçurumu uzanır baş döndürücü derinlikte: Çokluk o uçuruma gömülür, “kavgada yumruk sayılmaz” hesabının envanterine kaydediliriz, kimse farkına varmaz…
1960’ların ortasında tohumu çatlamış bu toplumun. Yangınlardan yıkımlardan, bahar rüzgarları gibi umutlardan, uçurumlardan, kan
deryalarından geçip gelmişiz 90’ların ortalarına. “Az gittik uz gittik dere tepe düz gittik, döndük baktık…” faslı masallarda sorulur da, bizde günahkar olmadan sorulabilir mi? Halbuki günaha açıldığı sanılan –ki bazen de açılan- bu sorunun çengeli, pekala ışıklı bir ufka da açılabilir: Yeter ki menzil ile kervan arasındaki bağ yitirilmesin. Ve damla damla biriksin bir şeyler içimizde; şu adımda, bu sözde, zorlu bir soruya verilen yanıtta ışıldasın bir şeylerin biriktiği, yaşananların hiç yaşanmamış gibi geçip gitmediği… Etrafı kar, boran, sis de kaplasa yitirilmemesi gereken menzilin yerini; yönsüz-yolamaksız yürüyüşleri güzellemek, şanlı kurbanlarımızı kervanımızı kutsayıp tartışmasız kılmanın sancaklarına dönüştürmek almaya başladığında…yürüdükçe yakınlaştığı sanılan menzil gittikçe uzaklaşıyor aslında. Ve cezasız kalmayan sorularımız kanlı başlarını daha bir kuvvetle vuruyor duvarlara: Hem dışımızdakilere hem içimizdekilere…
Hüseyin (Akçiçek) oradaydı. Sakarya’da. Mapushanede gürül gürül yatanlar, zembereği boşalmış voltalarda havalandırma duvarlarını hırçın nehirler gibi dövenler arasında. Yukarıdaki soruların çengeli kafasına takılmış mıydı? Bilmiyorum. Benim takılmıştı. “İdeal bir kadro” muydu? Onu da bilmiyorum. “İyi” olmanın raconunu kim, neden, nasıl kesiyordu; henüz onu da bilmiyordum. Bilmediğim bir şey daha vardı: Bazı parlak ışıklar zifiri karanlıklar kadar kör edebiliyordu insanları; parlak ışıkların gizlediği cehenmemleri korkarak sezebiliyor, “selamın kavlen” çekerek uzaklaştırıyordum ruhumdan. Bildiğim tek şey Hüseyin voltalarımıza eşlik edenler arasındaydı. Ve şehadet ederdim ki, 1996 yazında hapishaneler ölüme yattığında sokakta iyi dövüşenler arasındaydı. Kazalardan belalardan, düşme kalkmalardan geçmiş ve ödülünü almıştı: Hapishanedeydi. Rüzgarlı voltalarda çalkalanıp duruyordu işte, duvarlara ve kendine çarpa çarpa, hepimiz gibi…
Bir insanı anlamanın kaç yolu, kaç ölçeği vardır? Nesine, neresine bakarsınız, hangi teraziyle tartarsınız da “sırrına vardım” dersiniz? Teraziyi tutanı kim tartar peki? Ölçeği koyanlar arasında olmasa da teraziyi tutanlar arasında olabiliyor insan; ve asıl ölçek, bu işler-işlemler arasında gürültüsüz patırtısız beliriveriyor kendi halince: Tarttıkları nasıl tartar tartıcıları? Bu sorunun yanıtını merak bile etmeyenler ya da “makamlarının yüzü suyu hesabına ilgilenenler” yıkmaya çalıştıkları duvarın tuğlasına dönüştüklerinin farkına bile varmadan ömür tüketebilirler: Küçük dünyalarda ne kadar “kudretlilerse” hayatta o kadar hiçler ve kerametse eğer, tek kerametleri postlarını uçuracak müritleri ne yapıp edip bulmaları. Dışımızdan içimizden şuradan buradan, nereden nasıl gelmişse gelmiş bu ayrı bahis; içimizdeki bu duvarlara hücum etmeden sömürücülerin kara duvarını yıkmamız imkansızdır: “Mümkündür” diyen geçen yüz yılın bilançosuna baksın. Yüz küsur yıllık enternasyonal tecrübenin, yetmiş yıllık “devletleşmenin” ardından kavgamızın yeni düzlemi bu iki ekseni de içerir tarzda kurulmak durumundadır: Bu meseleden azade hiç bir kişi, kurum, örgüt ve tarihimiz yoktur; tıpkı bu meselelerle hesaplaşmayı gözetmeden alabileceğimiz bir milim yol olmadığı gibi…
Ölenlerimizi anıyoruz ve neler konuşuyoruz…
Ne konuşacaktık peki?
Istampayla basılmışçasına klişeleşmiş sözcükler mi? Basmakalıp tören cümleleri mi? Resmi gazete bültenleri mi?
Ölenlerimiz son eylemleriyle, geri dönüşsüz olarak baskı, sömürü, eşitsizlik, adaletsizlik; yani insan soyunu büyük ve küçük ölçekli canavarlara dönüştüren ne varsa onlarla hesaplaşa hesaplaşa ilerlememizi vasiyet etmedilerse ne söylediler bize? Ki kendileri dahi maktulü ve faili olabilirler bu hesaplaşmanın; ama varlığını sonsuzluğa armağan etmek, yönü-yönelimi, tarafı-tercihi belli etmek değilse
nedir? Yaşayanların, dövüşenlerin ve ölenlerin “ne olduklarından” bağımsız ne istedikleri açık değil midir? Vasiyet aranıyorsa budur; bu anlaşılıyorsa başkaca “vasiyete” gerek yoktur. Anlaşılmıyorsa, “anlaşıldığı sanılan” boştur…
Melekler ve şeytanlar aleminde değil, insanlar katındaydı Hüseyin, çoğumuz gibi; ötesi “bu küçük işleri aştıklarına” inanan ve inandıran küçük tanrıların dünyasıydı, akıl sır erdirmekten uzaktık henüz… İnsandı Hüseyin düşen kalkan, gülen ağlayan, “pırço” bıyıklarına takılınıp omzuna vurulan, sıkı voleybol oynayan… Kendi dilemmalarında burgaçlanıp duran insanın yönünü yönelimini belli eden işaretler var mıdır? Vardır. Bedenlerine bakın insanların, duruşlarına, yürüyüşlerine, gözlerine. Biraz da inatlarına, dikbaşlılıklarına, gururlarına, kabullenmeyişlerine. Asiliklerine. Bu “işeretlerin” birçoğu biraraya gelmişse, hiç korkmayın, o insan kendi cehenneminde yanmakta, kendi cehennemiyle kan ter içinde boğuşmaktadır; ki kendi cehennemiyle boğuşamayanların güvenilmez zebanilerin cehennemiyle boğuşmasına da: Pırço, bütün cehennemlerin asi savaşçısı olmaya adaydı; duruşu, yürüyüşü, gülüşü, pırço bıyıklarının heybeti, ama en çok da güleç gözlerinde ışıldayan asi yaşam ateşi söylüyordu bunu.
O tahliye oldu gitti, bizim voltalar uzadı. Haberlerini aldık zaman zaman belli belirsiz. Araya fırtınalar tufanlar, yıkımlar depremler girdi… Yıllar sonra tesadüfen karşılaştık bir sanayi sitesinin aralığında. Köşedeki çay ocağına sürükleyip oturttu beni. Üzerinde gri, yağ pas içinde bir işçi önlüğü, her gülümseyişinde iyice belirginleşen pırço bıyıklarıyla. İşçiydi ve kavgasının da işçisiydi, her halinden belliydi… Sıcak karşılaşmayı suskunluklar bölüyordu. Arada uzayıp giden yıllar, yollar, depremler… Susarak konuştuk uzun uzadıya… Saçlarını dumanlar kaplamıştı pırço’nun, ama gözleri gepgençti, duruşu hep delikanlı… Ara sıra haberlerini aldım tanıyanlardan. Enterasan, aykırı
ve belalı işlerin adamı olma yolunda yürüyecek yaradılıştaydı, belli ki öyle de yaptı.
Rüzgarlar misali gelip geçti yıllar…
Ve bir sabah bir telefon geldi İsviçre’den; “Nurhak’taki Hüseyin…bizim pırço mu?..”
Evet O idi, bizim Pırço…
Fotoğrafına bakıyorum. Son gördüğümde dumanlanan saçları dökülmüş, sıcak gülüşü kalmıştı geriye; bir de ışıl ışıl gözleri. Yürüdüğü ve yürüyeceği yolların işaretlerini yirmi küsur yıl öncesinden haber veren güleç, ışıltılı, hayat dolu gözleri… Arkasında babasız kalan bir evlat bıraktı, kentlerin sokaklarına aykırı izler bıraktı, belki Munzurlarda yıldızlara fısıldanan düşler bıraktı, ince bir sızı bıraktı, isyan parolaları bıraktı, anılar bıraktı…
Bir kent virtüözüydü, Nurhaklarda yıldızlara karıştı…
***
O zorlu yolculukta tanıdım Orhan yoldaşı.
Öyle bir insanın orada, gecenin karanlığında kaybolup giden yürüyüş kolunun içinde olması, Dijle’nin kıyısında, söğütlerin altında sessizce bekleyenler arasında oturması, dağ yamaçlarında ulu çınarların gölgesinde silahına yaslanıp gözlerini ufka yatırması…
Bir tılsımla yüz yüzeydik sanki…
Savaşlardan, yıkımlardan geçmiş Anadolu halkı, masallara, efsunlara bular acılarını. Son savaştan arta kalan ihtiyarlar, toprak damlı evlerin ocaklarında oynaşan alevlere bakarak, “O gün orada erenler evliyalar imdadımıza yetişmeseydi kuşatmayı yaramazdık…” diye anlatırlar savaş anılarını. Çocuklar ninelerinin koynuna daha bir sokulur, ocağın çıtırdayan yalazı ürperti, büyü ve düş iklimine savurur geceyi… O
masal ikliminden çıkıp gelen bir evliyaydı sanki Orhan yoldaş, belki de bir masalın içindeydik, farkında değildik…
John Berger, Görme Biçimleri’nde, bir insan elini anlatır. 1970’ler İstanbul’unda Kadıköy İskelesinde kedileri için dilenen bir kadını, gecekondularda gördüğü bir ihtiyarın yüzünü. J. Berger’i okudukça, önümüzden geçip giden görüntülere, yüzlere, ellere nasıl derinlemesine bakılabileceğini, onların suskunluklarının ne çok şey anlattığını şaşarak öğreniriz. İnsanlar heykellere bakarak taşın dilini, taşı yontan ustanın hünerini, taşa üflediği sonsuz yaşam ateşini ürpererek hisseder. Bir portrenin gizemli bakışı, bir manzara resminin içimizde estirdiği rüzgar, bir kilise duvarını süsleyen görkemli resim büyüleyici bir etki bırakır üzerimizde.
Bazı insanlar da böyledir.
Gecenin içinde akıp giden ihtiyar adam masallardan fırlayıp gelmişti sanki. Altmışını çoktan aşmıştı. Hareketleri sakin, güvenli. Alışkın ayakları gençlere taş çıkartırcasına adımlıyor sarp yolları. Nehrin kıyısında, “Ayakkabılarını çıkar istersen yoldaş” diyor, “karşıda epeyce yolumuz var daha, ayakların kuru kalırsa daha rahat yürürsün.” Bir sığınakta son bulan yolculuk, bitkin, deliksiz uyku… Sabaha karşı uykuyla uyanıklık arasında görülen rüya: Bir yürüyüş kolundayız, aralıksız yağmur yağıyor, sis, boran, çamur, göz gözü görmüyor. İncecik, gencecik bir kadın gerilla yürüyor önümde, ayakları çıplak. Sanki çamura değmiyor adımları, karanlığın içinde ağıp gidiyor. Peşinden koşuyorum, yetişemiyorum. Bir anlığına dönüp bakıyor, sakin, sıcak, biraz hüzünlü tebessümü kalıyor içimde, sonra çıplak ayaklı bir yıldız gibi akıp gidiyor gecenin içinde… Dağ havası çarpıyor herhalde ya da yol yorgunluğu bir uykuyla atlatılacak cinsten değil, dinlenmemiş kalkıyorum. Sığınaktakiler uyandıklarında Orhan yoldaş için günün çoktan başladığını görüyorlar. Kaputunu omzuna atmış, bir kenara yanlamış kitap okuyor. Silahı başucunda, bembeyaz sarkık
bıyıkları altından kitabına dalıp giden bu ihtiyar adam, sanki asırlardır oradaymış hissine kapılıyorsunuz. Sanki Stalingrad’tan çıkıp gelen yaşlı bir asker, şu ağaca yaslanmış kitabına dalıp gitmiştir ya da belki de eski savaşlardan çıkıp gelen bir evliyadır da biz farkında değiliz, belki de antik bir yontudur, sonsuza dek bu dağlarda nöbet tutmaya yazgılı… Dağlar mı, rüzgarlar mı, yarılıp geçilen kuşatmalar mı böylesine bir sükunet, tarif edilemeyen ancak iliklerde hissedilen bir bilgelik kattılar bu ihtiyar savaşçıya?..
Bir pikabın kasasında hoplaya zıplaya yol alırken, dağların kuytuluğuna sokulmuş yıkık bir köyün önünden geçiyoruz. “Bu köyün mimarisi çok güzelmiş” diyorum Orhan yoldaşa. “Eski bir Süryani ya da Keldani köyü olmalı” diyor, “taş işçiliğinde onlar ustaydı.” Yıkık evler kalmış onlardan geriye ve o yıkıntıların çığlığını ruhunda hepimizden fazla duyan yanıbaşımda oturan şu sarkık bıyıklı ihtiyar…
Rakka önlerinde yıldızlara ağıp gittiğini öğrendiğimde, kim olduğunu, nerden gelip nereye gittiğini, hikayesini öğrenmek istemedim. O benim, -tersliklerle birkaç güne uzayan- zorlu yolculuktaki yol arkadaşım, Orhan yoldaşımdı. Ben o birkaç gün boyunca o ihtiyar partizanın siluetine baka baka bir hikaye yazmıştım O’na, gerçek hikayesini öğrenmesem de olurdu…
Birkaç gün sonra dayanamayıp okudum.
Nubar Ozanyan’mış adı. Üsküdar yetimhanelerinden Munzur dağlarına, Aliboğazı’ndan Paris’in ışıltılı bulvarlarına, Yılmaz Güney’e yoldaşlık etmeden Ermenistan’a ve sonunda Gare’ye, Haftanin’e, pasaportsuz aşılan Dijle’ye, Rojava cephelerine, Suriye çöllerine, Rakka önlerine uzanan bir hayat…
Dalgalar kıyıları nasıl oyar, rüzgarlar taşları nasıl yontarsa, fırtınalı hayatı usta bir heykeltıraş misali yontmuştu Orhan yoldaşın ruhunu; benim bir dağ yamacına yaslanmış kitabını okurken gördüğüm heykel,
işte o ruhun bir bedende cisimleşmiş haliydi. Başucunda keleşi, omzunda kaputu, sarkık bembeyaz bıyıklarıyla gelmiş geçmiş bütün özgürlük savaşlarının meçhul asker anıtıydı sanki…
Rakka önlerinde düştü Nubar Ozanyan. Biraz daha ilerleyebilseydi, 1915’de atalarının sürgün edildiği Deyrezor’a varacaktı. Yüzlerce yıldır kan kurumadı bu topraklarda, kuruyacağa da benzemiyor… Deyrezor’da çölün kumları altında yatan yüz yıllık kemikler, çöl rüzgarlarına karışan çığlıklar çağırdı sanki Nubar yoldaşı Suriye çöllerine. Duymadığı fakat ruhunda hissettiği o çığlıkları hiç unutamadı belki de Orhan yoldaş… Yine de intikam hırsıyla kasılıp çarpılmamıştı yüzü, bir bilgenin sükuneti ve kararlılığıyla omuzlamıştı silahını: Asırlardır akan kanı durdurmak, yeryüzünü aşkın yüzü kılabilmek için dövüşüyordu.
İnsan istiyor ki, düşmesin Rakka önlerinde, sonsuza dek gezsin dağlarda… Ve genç savaşçılar şaşarak, ürpererek, esinlenerek, öğrenerek baksınlar masallardan fırlayıp gelen bu evliyaya, yüz yıllık acıların yonttuğu onur ve direnç abidesine…
Kim bilir belki yine gelecek. Ya bir dağ yamacında ya da Suriye çöllerinin derinliklerinde asırlar sonra bir yontu bulunacak; nefeslerini tutarak, hayranlıkla, tarihin derinliklerine bakmanın ürpertisiyle dinleyecekler yeni çocuklar buldukları heykelin hikayesini…
***
Kızıla çalan sarışınlıkta, yemyeşil gözlü, zayıf, uzunca boylu gerilla karşılıyor bizi konaklama yerinde. “Hoşgeldiniz.” Duyulur duyulmaz bir sesle, sakince konuşuyor. “Kürtlerin sarışın, yeşil gözlü damarından olmalı” diye geçiriyorum içimden. Biraz sohbet edince şüpheye düşüyorum. Pikaba atlıyoruz, şoförümüz bizi karşılayan arkadaş. Türkiye sınırına paralel karayolunda ilerliyoruz. Beton bariyerler, kontrol noktaları, araç kuyruklarına aldırmadan sağdan
soldan sarkarak aşılan noktalar, son sürat yol alıyoruz. Sarışın adam sonunda bir CD açıyor. O da ne! Şaşkınlık ve gizli bir sevinçle dinliyorum buzukinin, sirtakinin ezgilerini. Çölde sirtaki, tam bir sürpriz! Bu adam bir deli macır yahu, bizim oralardan, suyun karşı kıyısından kopup gelenlerden! Gözlerinizi kapasanız çölde serap misali duyacaksınız, sirtakinin hüzne çalan neşesinde yankılanan dalgaların sesini, Ege güneşinde yakamozlanan suların ışıltısını… Hayatın atan nabzı gibi, coğrafyamızın bütün halklarının savaşkan evlatları kopup gelmiş bu topraklara, nice birikim harman olmuş çöl rüzgarlarında, nice kültür.. Brezilya’lı, Londra’lı, Newyork’lu, Hintli yoldaşları gördüğümde, dünyanın bütün serin esintilerinin buraya aktığını bir kez daha anlıyorum; Yunanlıları saymıyorum, onlar zaten bizim denizin çocukları…
Dönüşte yine kestirilemeyen sebeplerle uzuyor yolculuk. Bu kez dağların kuytuluk bir yerinde karşılaşıyoruz sarışın adamla. Ulaş diyor yoldaşları ona, ismi çok yakışıyor. İki koca gün ve gece geçiriyoruz birlikte. Ne kadar uzun, ne kadar dolu dolu günler olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum… İştahla, heyecanla, üretken bir gerilimle konuşuyoruz saatler boyu. Elbette konu devrim. Ama kısır değil konuştuğumuz devrim. Ulaş bana bir futbol anlatıyor, tebdilim şaşıyor. Bazıları için “erkekliğin kitabına uymaz” biliyorum ama hiçbir zaman sevemedim futbolu, ne oynamayı ne izlemeyi. Son yıllarda topluca izlenen bazı kaliteli maçları sevmeye, tesadüf, enerji ve akılla kurulan oyunlara ilgi duymaya başladım. Ulaş bana bambaşka bir futbol dünyası anlattı Gare yamaçlarında. İşçiler, yoksullar, ezilenler cephesinden şaşırtıcı tarihini anlattı futbolun. “Papazın Çayırı”ndan bu günlere coğrafyamızdaki futbol tarihiyle yetinmedi, Liverpol’un işçi semtlerinden, Brezilya’nın teneke mahallerine dek uzanan şaşırtıcı bir ufuk turuna çıkardı hepimizi. Sonra tavla attık tıngır mıngır ağaçların gölgesinde, kaybedeni olmadı maçın. Sakarya hapishanesinde 2. Koğuşun havalandırmasında Bülent Kurtbaş (birkaç
yıl önce yitirdik Bülent’i) ile yaptığımız tavla maçları geliyor aklıma. Komşu koğuşun temsilcisi, “tıngır tıngır sesler geliyor sizden?” diye kinayeyle sorduğunda; “tavla oynuyoruz, sizi de bekleriz” cevabı nasıl da allak bullak etmişti yüzünü?.. Yirmi yıl sonra da Gare’de tavla atıyorduk işte; futbol, tavla, sirtaki, uzonun yolları kapatacağını kim yazmıştı devrimin kitabına? Bilakis, devrim her yere nüfuz edebilir, her şeyden beslenip zenginleşebilirdi: Karşımdaki sarışın adam bunun canlı timsaliydi.
Bir gün önce Ali Haydar Kaytan ile karşılaşmış, birkaç saat geçirmiştik birlikte. O da Orhan yoldaş gibi dağlarda dolaşan yaşlı bir bilgeyi andırıyordu. Sakin, yumuşak bir tonda süren sohbet nerelere akmadı ki? Dersim’de gizli kalmış bazı Ermeni köylerinin adetlerinden Fransız sinemasına, İslam felsefesinden Anadolu halklarının komünal geleneklerine, edebiyattan 68’ kuşağı anılarına, Yunanistan’a, İsveç’e dair bazı gözlemlerden Mihri Belli ile karşılaşmalarına geniş bir ufuk turuyla anlatıyor Ali Haydar Kaytan. Ertuğrul Mavioğlu’nun çektiği filmin bir bölümünde görünen, adının Atakan olduğunu öğrendiğim gerilla komutanı, ezilenlerin psikolojisine ilişkin çarpıcı değerlendirmeler yaparak katılıyor sohbete. Derin bir hayat tecrübesinden süzülen bu gözlemler, birkaç cümleye ciltler dolusu kitabın bilgisini sığdırıyor. Ali Haydar Kaytan, Ulaş, Orhan, Atakan, Berlin’de karşılaştığımız imzacı ya da KHK sürgünü akademisyenler… Memleketin birikimi ya silah kuşanıp dağlara çekilmiş ya hapishanelere kilitlenmiş ya da sürgün yollarına düşmüş Avrupa’nın dört bir yanında. Memleket faşizme kalmış; ki faşizm salt zorbalık değil, akıl almaz bir kara cahilliğin, kabalığın, kültürsüzlüğün, aydın düşmanlığının, güce ve paraya tapan hoyratlığın, pervasız yalanın iktidar olmuş halidir. Bir toplumun ruhunun inmeli hale gelmesidir. Ve o toplumun birkaç yeşil dalı kalmışsa, o dallar da dağlarda, hapishanelerde, sürgün ellerinde çiçeğe duruyor bugün ve elbette her karış toprağında binbir biçimde süren direnişte, reddedişte…
Karşısındakini incitmekten çekinircesine sakin, yumuşak bir tonda konuşuyor Ulaş; ama sağlam bir mantıkla, ele aldığı meselelere derinlemesine vakıf olarak… Hayallerini anlatıyor, sorunları, devrimin kahredici acemiliklerini… Adını aldığı Bayraktar Ulaş’ın, hem istihzayla hem özgüvenle söylediği sözleri anımsayıp gülüyoruz: “Panço Villa’nın ordusuyuz biz.” Panço Villa’nın ordusunun amatör ruhuyla çok kıymetli şeyler yaşandı Meksika’da; acemiliğinde ise kahredici bir yenilgi… Ulaş da, Bayraktaroğlu’nun bıraktığı yerden sürdürüyor mavrayı: “Ben devrimi yapar müsaade isterim, uğraşamam bu Türklerin ömür törpüsü işleriyle. Karşıda bir adaya kapağı atar, bir sandal uydurur balıktı uzoydu, karşıdan karşıdan selamlarım bu tarafları, uğraşamam ötesiyle.” Gare’de bir dere yatağında gençlik pınarı gibi çağıldıyor kahkahalar…
Derdimizin derin yeri, “devrimin meseleleri” deşildiğinde, yirmi yıl önce Sakarya hapishanesinde yakama yapışan soruların çengeli yine sancı gibi zonklamaya başlıyor içimde. O zamanlar, “otuz yıllık bir maceraya rağmen neden ustalaşamıyoruz kavgada” sorusunun çengeli asılıydı havada, şimdi buna bir yirmi yıl daha eklendi: Artık boynumuzda asılı olan soru değil, taşınması güç bir değirmen taşıdır… “Bereket şu sarışın adam gibileri var” diye düşünüyorum, içime biraz su serpiliyor, yoksa… Çok az, kelimenin gerçek anlamıyla çok çok az devrimcide rastladığım bir özellik vardı Ulaş Adalı’da: Stratejik düşünebilme kabiliyeti. Bir ufka, derinliğe sahip düşünce sistematiği. Dağlardaydı ve doğal olarak elinde silah vardı; ancak silahı sadece bileğiyle değil kafasıyla da kavrıyordu. Stratejik ufku ve bütünlüğü yitirmeden ayrıntıları planlayabiliyor, geleceği kuracak adımları güncelin karmaşası içinde yutulmadan bugünden atmayı sezebiliyor, olayların akışına uyabilen bir esneklikle kafasındaki planların izini sürebiliyor, düşünü kurabiliyordu. Keza coğrafyamızın en önemli isyan tecrübesini, PKK’yi, taklitçilik ve inkarcılık açmazlarına düşmeden en
iyi kavrayabilen; bu tecrübeyi Türkiye devrimine uyarlama yönünde yaratıcı perspektifler oluşturmaya kafa yoran bir devrimciydi.
Önce belli belirsiz geliyor haber, sonra kesinleşiyor. Sarışın adam da yıldızlara karışmış.
İçimde bir tel kopuyor sanki…
Bayraktaroğlu için söylediğimi, Gökhan için de söylüyorum, eksiği var, fazlası yok: Bizim oralarda bir çiçek vardır, adı Sarı Sabır Çiçeği. (Aloavera diyor Avrupalılar.) Yedi yılda bir, göz alıcı güzellikte sarı bir çiçek açar, sonra yedi yıl boyunca suskunluğa gömülür. Bizim kırk yılda bir tek tük açan çiçeklerimiz kırılıyor birer birer: Ölümler erken mi geç mi tartışmanın ne anlamı var; asıl soru bizim ağacımızın ne zaman sürgün vereceği, ne zaman çiçeğe duracağıdır. “Ömrümüz acemilikler toplamı” diyor şair. Acemilik gençlikte güzeldir, eğitirse bereketlidir; bütün bileşenleriyle bizim devrimci hareketimiz gençliğini çoktan geride bırakmıştır ve on yıllara yayılan amatörlükler, acemilikler, bir türlü ustalaşamama halleri “meziyet” değil, illettir artık. Ve Gökhan, bu halleri aşma imkanlarından biriydi, Rakka önlerinde düşlere karıştı gitti…
Ayrılırken sarılıp, “Mutlaka Kaya Barbunu ye, yanında da bira iç benim için” demişti. Nasıl yaparım bilmiyorum, fersiz buraların tuzları…belki göz pınarlarımı kazıp bir tutam tuz bulurum Kaya Barbunu’na serpecek… Belki de sirtaki dinler, sarışın bir adamın siluetiyle kadeh tokuştururuz zafere…
***
Sabahın buğusu çökmüş Spree ırmağının üzerine. Şafak söküyor. Uzaklarda bir kuş ötüyor uzun uzun, derinden. Yağmur çiseliyor. Ormanın karaltısı suların beyazlığında kırılıyor ötelerde. Faşizmin yenildiği kent burası, zaferin, özgürlüğün kenti… Ve duvarların üzerimize yıkıldığı, yenilgimizin kenti; tarihin büyük kavşağı…
Arkamda Treptow parkın ulu ağaçları uğulduyor. Parkın ortasında hüzünlü bir dirençle yükseliyor Berlin savaşında düşen Kızılordu erleri anısına yapılan Sovyet anıtı. Hemen şurada, arkamda uzanan ulu ağaçların altında 22 bin Sovyet askeri toprağa düşmüş, isimsiz mezarlarında yatıyorlar. Savaşın son anında, zaferin koparılıp alındığı anda…
Rüzgarın esişinden dinliyorum zamanın geçişini…
Birden uzaklardan heybetli kanatlarıyla nehrin üzerinde uçan kuşlar beliriyor. Yaklaşıyorlar, yaklaşıyorlar ve büyülenmişçesine fark ediyorum: Albatroslar bunlar! Ne işleri var buralarda?! Hangi okyanusları aşıp geldiler, nereden gelip nereye giderler?
Nehrin üzerindeki buğunun içinde kaybolup gidiyorlar…
Geriye heybetli kanatlarından savrulan rüzgar kalıyor. Islık çalıyor dallar. Ulu ağaçlar uğultuyla eğiliyorlar Sovyet anıtında nöbet bekleyen meçhul askere, mahzun kadına doğru.
Albatroslar gidiyorlar, geride rüzgar kalıyor…
Ve rüzgarın fısıldadıkları: Hiçbir şey unutulmayacak, hiçbir şey boşa gitmeyecek…

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız