Mahşeri bir dünyada yaşıyoruz – Ekrem Demirci

303

Yoldaşlar,

Türkiye devrimini tartışıyoruz, Türkiye’yi anlamak için tartışıyoruz, Türkiye’yi anlamak için dünyaya bakmamız gerekiyor. Çok dikkatli bakmamız gerekiyor. Artık hiç bir şey, hiç bir parçada tek başına ele alınamaz, anlaşılamaz. Kapitalizmin geldiği aşamada yaşanmakta olan bütünleşme, ayak basacak bir toprak parçası dahi bırakmadan bütün dünyayı kapsamıştır. Ve bu gerçekliğin içinden bakamadığımız zaman, asıl sorunu göremeyiz. Bakın burada nereye bakacağımızı bilemezsek, köpüğü görürüz, altındaki gerçeği göremeyiz. Dolayısıyla önce, dünyaya doğru bakmayı bileceğiz.

Kuş bakışı kısa bir genel bakış: Yaşanan toplumsal, ekonomik, siyasal, ideolojik, kültürel, askeri bir kriz, total bir kriz, bir beşeriyet krizi. Burada, IŞID bir semptomdur. İnsanlık ne hale gelmiş, kapitalizm dünyayı ve halkları, kitleleri ne hale getirmiş, IŞID’i ortaya çıkarmış. Bir bütün olarak baktığımız zaman, dünya egemenlerinin kontrolü tümüyle ellerinden kaçırdıkları büyük bir kriz içinde olduğunu görürüz. Bir büyük krizle karşı karşıya insanlık ve bu krizi, kısa bir gezinti ile anlayabiliriz. Birçok milat alabiliriz. Ama 11 Eylül’ü alalım. 11 Eylül sonrası dünyada yaşananlara bakalım. Bakın, o zaman, tartışmasız olarak Amerika, dünyanın jandarması durumundaydı. Hemen bütün dünyayı, bütün güçleri, büyük güçlerin hepsini gık dedirtmeden Afganistan operasyonuna çekti. Afganistan operasyonuna çekti de ne oldu? Afganistan’da çok kötü bir yenilgi aldı. Peşinden Irak operasyonunda o güçlerin hepsini bulamadı ama gene Irak operasyonunu gerçekleştirdi. Ne yaptı? Tam tersi sonuçlar aldı. Libya’da ne yaptı? Libya’da o ikisinden ders aldığı için Libya’ya girmedi ama diğer emperyalistler ön aldılar, oraya da bir biçimde müdahale etti. Libya’da da ellerinde hiçbir şey yok. Bir iki petrol kuyusu kazandılar. Libya şu anda ne halde? Suriye ne durumda? Her yerde kaybetti.

Şöyle anlayın, Amerika bu yüzyılın başında, bütün dünyadaki üretimin % 30’undan fazlasını yapıyordu. Yani dünyanın modern fabrikası gibiydi, tek başına dünya üretiminin üçte birini yapıyordu. Bugün Amerika geri gitti, Çin onu geçti. Bu amansız bir rekabettir, kapitalizm böyle bir rekabete girdiği her dönemde, savaşlar kaçınılmaz olmuştur. Dünya tarihinde savaşlar, çatışmalar ve karşılığında oluşan boşluklardan devrimler boy vermiştir.

Emperyalist haydutlar bölgemize saldırırken şu iddialarla yola çıktılar; Büyük Ortadoğu’da diktatörlükleri yok edecek, demokrasi ve refah getireceklerdi! Bölgemizi kan ve ateş cehennemine çevirdiler. Biz sadece Ortadoğu’ya bakmayalım, Güney Asya’da çok daha büyük bir kavga sürüyor. Kuzey Kore Cumhuriyeti’ni ve liderini hedef tahtasına oturttular, ama sorun Kore sorunu değil. Kore de bir semptomdur. Kore’de olanlara da dikkat etmek lazım, asıl sorun Güney Asya’da dünyanın geleceğinin belirleniyor olması. Ama Ortadoğu’nun içinden çıkamıyorlar. 20 yıl önce bütün emperyalist ülkeler Asya üzerine hesap yaptılar. Bütün güçlerini, ordularını, politikalarını, hazırlıklarını Büyük Asya Kıtası üzerine kurdular. Ama Ortadoğu’dan çıkamıyorlar, buradan çıkamayacaklar. Ve şunu anlamamız lazım, bütün bölgeyi kapsayan ve giderek yayılan bir savaşın içindeyiz ve işte tam bu anda paramparça olmuş bir emperyalist dünya var.

ABD ve AB emperyalistleri bir blok gibi duruyor ama bu blok kendi içinde it dalaşını sürdürüyor. AB dağılmanın eşiğinde, halbuki ne hayaller yayarak kurulmuştu. AB’de Alman emperyalizmi, ABD’ye diş gösteriyor. Karşıt kutupta Rusya ve Çin ittifakı yer alıyor. Almanya, Rusya cephesiyle yakınlaşıyor, ben de varım diyor, güneşin altındaki yerini istiyor. Her emperyalist blok kendi içinde birbirleriyle çatışıyor. Hindistan, Rusya cephesine yakın durmasına rağmen Pakistan üzerinden Çin ile kapışıyor. Emperyalist hegemonya dağılmış, dünya fetret döneminden geçiyor.

Türkiye de toplum çatlamış dedik, bir iç savaşa gidiyor. Ama bütün ülkeler iç savaş boyutlarında olmasa da sert iç çatışmalar yaşıyor. Bugün tek bir Amerika yok, tek bir Almanya yok, tek bir Fransa yok. Bütün ülkeler kendi içinde çatlamış. Yani savaş, ülkelerin kendi içinde sürüyor. Bunun nasıl bir biçim alacağını yaşayarak göreceğiz. Emperyalist kapitalizmin bütün bunlara karşı hiçbir çözümü yoktur. Dolayısıyla dünya bir büyük kargaşaya doğru gidiyor. Mahşeri bir dönemden geçiyoruz, tarihte bir dönemin kapandığı yeni bir dönemin açıldığı bir çağ dönümünde, paramparça olmuş bir dünyada, küçük etkili öznelerin sıçrama yapabileceği kavşaktayız.

Mahşeri bir dünyadan Türkiye’ye bakıyoruz. Ve adım adım bölgede şimdiye kadar yaşanan bütün bu çatışmaları aratacak, çok büyük bir patlama Türkiye’nin kapısına dayanmış durumda. Bölgede yaşanan her şey Türkiye’yi içine çekiyor, Türkiye tam gaz bu uluslararası güçlerin kapıştığı cehenneme koşuyor.

BÖLGEMİZDEKİ ÇÖZÜMSÜZLÜK ANCAK DEVRİMLE AŞILABİLİR

Türkiye’deki yaşanan krizi doğru anlamalıyız, Türkiye’de yaşanan daha önceleri sık sık yaşanan türden bir rejim krizi olsaydı, AKP’yi 50 defa götürür, çoktan Erdoğan’ı sallandırırlardı. Çare yok, Erdoğan’a mecburlar. Seksen yıllık çöküş var ve her kesim bir çıkış arıyor. Marks’ın belirttiği anlamda Türkiye dekadansını yaşıyor. 12 Mart, 12 Eylül‘de ordu alternatifiyle ve MHP eli ile sivil faşist hareketi geliştirerek bir dönemi aştılar. Ancak bugün, artık kitleleri bunlarla tutamayacaklarını anladıkları için dincilikle tutuyorlar. Burjuvazi, devlet ve bütün düzen güçleri, herkes buradan tutmaya çalışıyor. Kemalizm ve ulusalcılar can çekişiyor. Bir kısmı Tayyip’e yanaşıyor. Solun bir kısmı da bilerek ya da bilmeyerek bu kervanın arkasından sürükleniyor. Türkiye ikiye bölünmüş. Bir cephenin temsilcisi Tayyip‘tir, burjuvazi, devlet ve düzenin tüm güçleri onun arkasında toplanmıştır. Diğer cephenin temsilcisi kim? Bu muazzam güç şimdilik boşluktadır.

Türkiye’nin devrimci ve sosyalistleri farkında dahi değilken, düzen Kürt mücadelesinin başladığının farkındaydı, beklentileri ve hazırlıkları vardı. Düzen güçleri Kürtler‘den bir şey bekliyordu, Sünni bir radikal hareket bekliyordu, ancak Marksizm iddialı laik bir Kürt hareketi çıktı. Bu hareketten de bekledikleri başkaydı. Türk düşmanı, milliyetçi solcu bir Kürt hareketi bekliyorlardı. PKK, Türk düşmanlığına hiç prim vermedi ve Kürt hedeflerine daralmadı, kuruluştaki temel tezlerini kırarak, tüm düzeni şok edecek bir öneri ile “Biz kurucu ortak olmak istiyoruz” diye ortaya çıktı. T.C. egemenleriyle değil, Türkiye emekçileri ile kaderini birleştirdiğini ilan etti. Bunun karşısında düzenin tek bir çaresi kaldı; İslam ve Tayyip‘e sarılmak. Bugünkü yaşanan krizin temelinde ve çözümsüzlüğünde bu sorun yatıyor.

Türkiye sosyalist ve devrimci kesimlerinin hiç anlayamadıkları bir meseleyi anlatıyorum. Abdullah Öcalan, PKK’yi Kürt sorununa darlaşmaktan çıkarmasaydı, bu sorun şu veya bu biçimde çözülürdü. Bütün devrimci ulusal kurtuluş hareketlerinin yaşadığı süreçlerden geçerek bu sorun çoktan aşılmış olurdu. Kendi özgüllükleriyle, bütün devrimci ulusal kurtuluş mücadelelerinin başına gelenlerden kaçınamaz, emperyalist sistemin şu veya bu biçimde bir parçası olmaktan kurtulamazdı. Kürt sorunu, bu anlamda çoktan Kürt sorunu olmayı aşmıştır, bugün bölge sorunu, bölge sorunu olduğu boyutuyla da küresel bir sorundur. Küresel güçlerin bölgemiz üzerinden yürüttüğü emperyalist it dalaşının tam karşısında ve halklar için tek devrimci alternatif, bölgesel bir devrim cephesidir. Kısa vadede çözüm yok, bu çözümsüzlük devrimci bir düğümdür. Bölgede, emperyalizm ve bölge gerici egemenlikleri yenilmeden veya belli bir düzeyde geriletilmeden, bu düğüm çözülemez. PKK, kendisini bu düğüme, bölge devrimine bağlamıştır. Bu muazzam bir devrimcileşme, gerçek bir enternasyonalleşmedir. Ve bu hedeflerde yol kat etmiştir. Muazzam bir yol kat etmiştir, yalnız Kürdü değil Arabı, Türkmeni, Ezidiyi, Süryaniyi, Ermeniyi, Çerkesi ayağa kaldırıp kendi geleceklerini kurma yoluna sokmuştur. Burada süren savaşın sonucu ne olursa olsun, süren bu mücadele dünya devrim deneylerini büyüten bambaşka bir zenginliktir ve bu boyutuyla analiz edilip değerlendirilmeyi beklemektedir. Bu konuyu daha sonra derinleştimek üzere bunları söyleyip, kapatıyorum.

Sorunun Türkiye boyutuna da yeni bir bakış gerekiyor. Türkiye’de artık Kürt mücadelesi, Türkiye devrimine bağlanmıştır ve başka bir çözümü yoktur. Sistemin Kürt sorununda beklentilerini yukarıda söyledim; her burjuva sözcüsünün, her ağzını açtığında, bir çakıl taşı dahi vermeyiz, böğürtülerine bakmayın siz. PKK, Barzani türü bir Kürtlük peşinde koşsaydı, bu sorun çoktan çözülmüştü. Türk egemenleri çözmezse, küresel sistem kanırta kanırta çözdürürdü. PKK kendi tarzında, kendisini küresel ve bölgesel güçlerin karşısında, bir bölgesel halklar cephesi olarak konumlandırdığı kaderini, bölge devrimine bağladığı için bu savaş devam etmektedir. Bu savaş, artık bölge halklarının, bölge devrimcilerinin ve dünya ilerici devrimci güçlerinin savaşıdır.

YENİLGİCİLİK HASTALIĞI İLE SAVAŞIYORUZ

Devrimci hareketin durumunu bütün çıplaklığıyla kavramak zorundayız. Bugün, bütün yapılamayanlar ve ortama hakim olan, yapamıyoruz, güçsüzüz, kitleler hareketsiz vb. vb. acizliği hiçbir şey anlatmaz. Bu duruma teorik, ideolojik, politik izah çabasından önce tam bir savaş verilmelidir. Üzerimize gelen faşist saldırganlıkla savaşabilmek için, önce kendi içimizdeki devrimci hareketi kuşatmış yenilgicilik hastalığı ile savaşmak zorundayız. 40 yıla varan bir dönemdir devrimci hareket ve her türlü örgütlü muhalefet, yara bere içinde ve zafiyet geçirmektedir, bunları iyileştirmeden düşman karşısına çıkamayız, çıkarsak da kötü bir biçimde ezilir ve daha gerilere süpürülürüz. Karşı karşıya olduğumuz tehdit az buz bir şey değil. Gelen kutsallık halesine bürünmüş dinci kara faşizm veya üniformalı topyekûn faşizmdir. Dünyadan ve kendi deneylerimizden biliyoruz ki faşizm geriletilemez, ezilir. Bundan dolayı önce kendi cephemizdeki yaralı bereli örgüt, kurum, düşünce vb. tüm etkilerden arınmak zorundayız.

Bize dünya deneyleri yetmez. Yaşayacaklarımız henüz tam yaşanmamış ve tüm boyutlarıyla tanımadığımız bir durumdur. Bizdeki yükselen faşizm bir boyutuyla IŞID, diğer boyutuyla Hitler faşizminin karışımı yeni bir şeydir. Dinci fanatizmi ile Hitler faşizminden daha toplumsal imhacı, ırkçı yanıyla dinci faşizmden daha kıyıcıdır. Bunu tam tanımlamak için düşünelim, şimdilik Türk cihadizmi diyebiliriz. Türk cihadizmini tam tanımıyoruz ama ön verilerle yaklaşımlar yapabiliriz. Ermeni, Süryani katliamları, Kürt katliamları ve 40 yıldır süren son savaş bunun temelleridir. Yakın dönemde yaşadığımız Türkiye Devrimci Hareketi’nin ezilmesi, Maraş, Çorum deneyleri, Suruç, 10 Ekim katliamları yeni dönemin uç veren görüntüleri, kanlı buzdağının görünen kısmıdır. Bu gerçekler gösteriyor ki, Türk cihadizmi ezilmeden durdurulamaz. Gelinen durum sosyal, toplumsal, ideolojik ve kitlesel yeni bir düzeydir. Klasik faşizm tanımları ile yetinemeyiz.

Devrimci mücadele için artık orta yol yoktur, reformcu beklentiler, demokrasi dilenciliği bugün faşizme, faşist ve gericilerden daha fazla hizmet etmektedir. Dinci faşist cephe tam gaz hedefine yürüyor. Silah, bomba, kurşun yetmiyor; şehirleri köyleri haritadan siliyor. İşkence, cinayet, katliam vb. ile terör estiriyor. Sol ve sosyalizm adına konuşan büyük bir kesim, demokrasi hayalleri ile tam da bu gerçeğin, katliam ve imhanın, üstünü örtüyor. Farkında veya değiller, tüm reformcu siyaset ve örgütler faşizmin incir yaprağı rolünü oynuyor.

Rejim, tam bir suçlular ve zorbalar topluluğudur ve geniş bir kesimi suçlarına ortak etmiştir. Muhalif veya taraftar tüm toplum kesimleri bu suç ortaklığından kurtulamıyorlar. Faşist devleti oluşturan egemen klik, suçlulardan oluşan savaş baronlarından başkası değildir; zor ve şiddet dışında varlık koşulları ortadan kalktığı için herkese savaşı dayatıyor. Savaş ve kan olmadan yaşamayacakları ortadır. 15 Temmuz’la bunu ispatladılar.

TÜRKİYE SOLU HAFIZASINI KAYBETMİŞTİR

Devrimci hareketin bu durumuna bir ad bulmak, bir tanım getirmek zorundayız. Bunu ekolojik felaketin kendisini hissettirmeden büyümesi ile karşılaştırabiliriz. Bizim devrimci sosyalist ortamımız ağır bir çevre kirliliğine maruz kalmıştır, tıpkı doğadaki gibi devrimci hareket toplumsal kirlenmeyle kuşatılmış, yok olma durumundadır. Devrimci hareketin köklerinde taşıdığı sağlam damarları, canlı ögeleri var. Ama çevre tahribatı ile her adımda kirlenme büyüyor. Sağlam damarlar kılcal damar benzeri küçülmüş kapanmak üzeredir. Düzenin bugün bize dayattığı savaştan daha büyük, topyekûn bir savaşı dayatamaz ve başaramazsak devrimcilik ölür. Kirliliğin etkisinde, hormonları değiştirilmiş bir devrimcilik, düzen ve kapitalizme gerici ve faşist eğilimlerden daha büyük bir beslenme ve kendini yaşatma gücü veriyor.

Kitlesel örgütlü direnişler, silahlı direnişler bize yabancı değildir. Devrimci hareket, kendi geleneklerinden öğrenmek zorundadır. Devrimci hareket faşist katliam ve saldırılara karşı, sistemleştirmeden veya adını koymadan saldırı, savunma, kitle direnişi, öz savunma, silahlı ataklar, kitlesel çatışmalar vermiştir, böyle bir tarihin içinden gelmektedir. En kötü hastalık hafıza kaybıdır, Türkiye’nin devrimci birikimi ağır bir hafıza kaybıyla malûldür. Halbuki yakın tarihte az buz şey yaşamadık. 1975–‘80 arasında, değişik adlarla ve Türkiye’nin her tarafında, yüzlerce devrimci saldırı ve öz savunma organları bazen kendiliğinden, bazen öncülükle ve kitlelerin katılımıyla çok etkili bir biçimde hayata geçirilmiştir. Direniş komiteleri, halk komiteleri, mahalle komiteleri, işyeri komiteleri kitlelerin de katıldığı devrimci saldırı ve öz savunma organlarıdır. Silahlı Devrim Birlikleri, Devrimci Silahlı Birlikler, Silahlı Halk Birlikleri devrimci örgütlerin yalnızca savunma ile yetinmeyip halk düşmanı hedeflere ve faşizmin kurumlarına yönelik ciddi eylemlere imza atan silahlı askeri örgütlerdir. Bu silahlı birimler, öz savunmadan çok öz örgütlenmelerin askeri birimleridir, ama aynı zamanda halkın savunması görevlerini de yerine getirmişlerdir.

1975-‘80 arası kontrgerilla ve sivil faşist çeteler (MHP) saldırılara başladı. Bugüne benzer şekilde, bu mücadele üzerine, o zaman da aynı tartışmalar yapıldı. Bunlardan en öne çıkanı, açık olarak faşizme karşı silahlı direnişin yanlış ve faşizmi güçlendireceği biçimindeydi. Bu yaklaşımın savunucuları, faşizme karşı kitlelerle mücadele edilir, yarım doğrusunun arkasına saklanarak bu dayatmayı yaptılar. Yaşam, tam tersi yönde gelişti. Sınıfla, kitlelerle faşizme karşı mücadele edilir, diyenler daraldıkça, pasifleşip köşelerine saklandıkça, faşizme karşı silahlı direniş çizgisini geliştiren onlarca örgüt, kitlelerle birlikte sivil faşizmin alanlarını daralttı. Türkiye ve Kürdistan bir boydan bir boya, devlet ve faşist saldırılara karşı mücadele arenasına dönüştü. Bu süreci durduramayacağını gören devlet ve sistem, diğer zorlamalar ve dış koşulların da dayatması sonucu, 12 Eylül darbesini gerçekleştirdi. O zaman da silahlı direnişe başvuran devrimci örgütler maceracılıkla, goşistlikle suçlandı. Başlangıçta faşizmin tehdidi altındaki halk kitleleri de, bu sol oportünist eğilimlerin etkisinde, faşizme direnişte karşıt veya hayırhah tavır takındılar. Zamanla silahlı direniş sözünü söyledi ve kitleselleşti. Türkiye ve Kürdistan’ın birçok alanında, bizzat kitleler faşizme karşı silahlı direniş saflarında yer aldılar. Bunlardan Çorum direnişi önemli bir örnektir.

Çorum’da devletin ve faşizmin saldırıları yükseldiğinde, silahlı direniş kendiliğinden hem halkın savunması hem devrimci öz örgütlenmenin askeri kolu olarak Silahlı Halk Birlikleri (SHB) olarak doğdu. SHB’ler Çorum direnişinde ortaya çıktı. Önce halkın örgütlenmesinin ve direnişinin bir parçası olarak doğdular ve Çorum direnişinde ciddi roller oynadılar. Askeri birlikler, polis güçleri ve vurucu sivil faşist saldırganlara karşı kitlelerle birlikte, barikatlarda aylarca direndiler. Çorum’da son barikatlar, 12 Eylül faşist cuntası ile kaldırılabildi. Çorum direnişinde hem kitlesel öz savunmayı hem devrimci silahlı atakları iç içe görüyoruz. Aynı zamanda SHB’lerin hem halklaşmasını hem askerileşmesini görüyoruz. Bu direnişte şehirde, ilçelerde ve köylerde 100’e yakın halk komiteleri kurulmuştur. Halk komiteleri, mahalleler ve köylerde tüm kitlenin katılımı ve desteği ile oluşturulmuştur. Oluşturulan bu halk örgütleri, katliam tehditleri karşısında zorunlu olarak, güvenlik ve savunma sorunlarını gündeme getirdiler ve gerekli hazırlıkları yaptılar. Bizzat kendileri somut önerilerde bulunarak, her konuyu halk meclisi gibi çalışan komitelerde çözdüler. Silahlanma kararı aldılar, silahlanmak için para topladılar, parası olmayanların yerine ortak bütçeden katkı yaptılar. Bizzat ebeveynler çocuklarının ellerine silah vererek savunma birimlerine gönderdiler. Bu büyük halk direnişini öncellerimizden TKP(B)’nin siyasal öncülüğünde SHB gerçekleştirmiştir.

Yakından tanıdığımız Çorum direnişini irdeledik, ama Türkiye ve Kürdistan’ın köylerinde, kasabalarında, özellikle büyük şehirlerin her köşesinde büyük küçük benzeri yüzlerce deney yaşandı. Bugün çok değişik koşullarda olduğumuzu biliyoruz. Ama aynı zamanda Türk ve Kürt halkının bütün yolları, yöntemleri araçları kullanarak faşizme karşı silahlı direnişten başka sansı olmadığını da biliyoruz. Öncü olduğunu iddia edenlerin dahi kıpırdamakta tereddüt ettiği bu dönemde, kitlelerin öfke, korku, çaresizlik içinde köşesine çekilmesini anlayabiliyoruz. Bu gerçeği görmek ayrı, buna teslim olmak veya aynı anlama gelecek olan silahlı savaşı geriye itmek ayrıdır.

Halkın silahlanması, öz savunma ve Özgürlük Güçleri‘nin silahlı atakları ertelenemez görevdir. Düzen sözcülerinin açık silahlanma çağrıları, öz savunma ve silahlı atakların en net gerekçesidir. Devlet ellerinde, milyonluk güvenlik birimleri kontrollerinde, zor tekeline sahipler. Bu muazzam güç yetmiyor, milyonlarca taraftarını tepeden tırnağa silahlandırıyorlar. 15 Temmuz sonrası AKP sözcüleri, silah ruhsatını kolaylaştırma talimatı verdiler. Bu AKP yetkililerin, emniyet müdürlüklerine, taraftarlarımıza silah dağıtın, talimatıdır. Melih GÖKÇEK televizyonlardan, defalarca silahlanmayı teşvik edici konuşmalar yaptı. Bir konuşmasında, silah satışlarının patlama yaptığını ve silah imalatının talepleri karışlayamadığını söylemiştir. 2010 yılında 10 milyon ruhsatlı silah olduğu resmi bir açıklamadır. O zamandan bu yana yapılan yığınağı ve bunlara ruhsatsız silahları da eklediğimizde dinci faşist cephenin tepeden tırnağa silahlandığı açıktır. Örtülü ödenekler, belediye bütçeleri ve kayırılan müteahhitlerden dev bir bütçe oluşturulmuş ve silahlanma tam gaz devam etmektedir.

Sadece silahlanmakla yetinmiyorlar. Mali, teknik, örgütsel, pratik eğitim yapıyor, kamplar kurarak katliamlar hazırlıyorlar. SADAT, bunun yarı yasal merkezidir. Osmanlı Ocakları, HÖH ve değişik adlardaki paramiliter örgütlenmeler bunların kitlesel ayaklarıdır. İşsiz güçsüz, yarı lümpen tüm gençlik buralarda ceplerine üç-beş kuruş konularak sokak çeteleri halinde örgütlenmektedir. Tüm yan güvenlik birimleri merkezileştiriliyor, polis ve askerler, kontrgerillanın komutasına alınıyor, özel güvenlik ve zabıtalar polisleştiriliyor ve kontralaştırılıyor, gece bekçiliği kuruluyor, emekli güvenlikçiler, özel hareketçiler ve sivil vurucu eğitilmiş fanatik unsurlar tetikçileştiriliyor. Bir adım sonra, sokaklara çıkıp İtalyan “Kara Gömlekliler”i, Alman “Kahverengi Gömlekliler”i rolünü oynayacaktır.

Kim hangi “restorasyon” hayalleri kurarsa, kim hangi uykuda olursa, kim bunların önemsiz olduğunu, abartı olduğunu düşünüyorsa, kendini ve kendine güvenenleri kandırdığını bilsin. Bu silahlı ağlar, halkın kanını dökmek için oluşturuluyor, bu silahların tümünün namluları halkın ve emekçilerin üzerine dönüktür.

TÜRKİYE’Yİ ANLAMAK, İÇ SAVAŞI ANLAMAKTIR

Artık Türkiye’de, siyasetten bahseden herkes iç savaştan bahsetmek zorunda kalıyor. Yoldaşlar, iç savaş diyoruz, iç savaş dedin mi iç savaşı anlamak lazım. Nedir iç savaş? İç savaşlar nasıl oluşur, birileri isteyerek iç savaş çıkarabilir mi? Kimse gidip Almanya’da iç savaş çıkaramaz, Alman devleti de çıkaramaz. Devletler topluma terör estirebilir, katliamlar yapabilir, ama iç savaş başka bir şeydir. İç savaşı kimse çıkaramaz, ama olgunlaşmış iç savaşı da hiç kimse durduramaz. Bunu çok iyi anlamamız lazım. İç savaşlar hangi koşullarda çıkar? Almanya için düşünelim, mesela Almanlar‘ın bir kesiminin diğer kesimini, danalar gibi kestiği, yaktığı, evlerini yaktığı bir durum düşünülebilir mi? Olamaz. Böyle bir ülke değil şu anda Almanya. Evet, orda da “iç savaş“ var ama biliyorsunuz, savaş siyasetin başka araçlarla sürdürülmesidir. Orda henüz siyasi boyutlarda bir iç savaş sürüyor, Amerika’da da siyasal bir iç savaş var, ama asıl iç savaş başka bir şeydir. İç savaşlar, krizlerle, çok boyutlu krizlerle, yıllara yayılan, yükselen alçalan, büyük küçük çatışmaların tüm topluma sirayet etmesiyle, toplumun bir bütün olarak bunalıma ve tam bir çözümsüzlüğe sürüklenmesiyle çıkar.

Türkiye’de, 12 Mart darbesi, 12 Eylül darbesi, sonrasında yaşadığımız bütün bu süreçler ve toplumun geldiği nokta, toplumdaki çelişkiler, Kürt meselesi ve savaşı, laik dindar çelişkisi, diğer çelişkiler, sınıf çelişkileri, bütün bunlar birikti birikti çözümsüzleşti ve tam anlamıyla hiç kimsenin çözemediği bir yumak oldu. Bu nesnelliğe gözümüzü kapatamayız. Dolayısıyla iç savaş su dökülüp söndürülebilecek bir yangın değildir. Oysa iç savaşa su dökmeye çalışıyor sol. İç savaşa su dökmeye çalışan, faşizme hizmet eder. Devrimciysen iç savaşa hazırlanacaksın. Türkiye’nin iç savaşa gittiğini ileri sürdüğümüzde güldüler bize. Evet güldüler, ya siz rüya görüyorsunuz, dediler. Bugün, tüm burjuva partileri, liberaller, düzen aydınları iç savaş tehdidini ağzından düşürmüyor.

Türkiye’de iç savaşın koşulları uzun yıllardır oluştu ve bugüne gelindi. Sistem, 1971’de krizi, bir darbeyle aşmak istedi, 12 Mart darbesi hiçbir şeyi çözemedi. Bir on yıl sonra 12 Eylül faşist darbesi tezgahlandı, o da hiçbir şeyi çözemedi, tersine ağırlaştırdı. Ondan sonraki süreçlerde yaşananlar, siyasal krizi ağır bir toplumsal krize çevirdi. Türkiye ‘68-‘70 arası, ‘70-‘80 arası darbeye rağmen iç savaş yaşadı. 40 yıla yaklaşan Kürt savaşını yaşadı ve şimdi daha ağır bir iç savaşın başında. Marks toplumların dekadansındın bahseder, dekadans çöküş demektir. Yani çökmüştür o toplum. Ve ordan çıkış yoktur. O tamir edilemez. O tümden yıkılıp yeniden kurulmak zorundadır. Türkiye 95 yılının sonunda dekadansını yaşıyor. Türkiye’nin sorunu, Tayyip sorunu değil. Bazılarına garip gelebilir, Tayyip için şunu söylüyorum; Tayyip Türkiye devrimi için bir şanstır.

Türkiye, 95 yılının çöküşünü yaşıyor. Hiçbir şeyi beceremediler. Hiçbir toplumsal gücü ayağa kaldıramadılar. O güçler çürümüş, içi çürümüş muazzam bir baskı mekanizmalarıdır. Bugüne kadar toplumsal anlamda rıza üretimini sağlamak için kullandıkları her şeyi çürüttüler. İslam’ı da çürüttüler, ulusallığı da çürüttüler, Kemalizm’i de çürüttüler, düzen solu da çürüdü, ideolojik olarak çürüdüler, asıl toplumu çürüttüler, hiçbir tutacakları dal kalmadı. Topluma verebilecekleri, toplumu ayağa kaldırabilecekleri hiçbir şey kalmadı, zor ve şiddet dışında. Bu duruma düşen hiçbir iktidar çökmekten kurtulamamıştır.

Yoldaşlar,

Savaştığımız alanı iyi tanımamız lazım. Şimdi Türkiye’de savaşıyorsak Türkiye’yi iyi tanımamız lazım. Düşmanın çarelerini, yollarını hepsini az çok ana hatlarıyla bilmemiz lazım. Ne yapıp edebilirler, bunları iyi bilmemiz lazım. Dolayısıyla bunlar çok temel meseleler. Bu, nereden tutacağımızı bilmek demektir, nereden tutacağını bilmeyen kör dövüşü yapar. Nereden tutacağımızı bileceğiz. Şurayı netleştireceğiz, Türkiye’de burjuva çözüm yok, Türkiye’de istikrar olmayacak. Türkiye, derin bir biçimde bu krizi adım adım dalgalı, boyutları yükselen alçalan, bütün biçimlerini bilemeyeceğimiz bir iç savaşın başındadır. Bu konuda hiçbir şüphemizin olmaması gereklidir. Ve bu iç savaşta birçok ihtimaller olabilir. ABD, Tayyip’in ipini çekti bu nettir, fakat yerine koyacak bir şey bulamıyorlar. AKP’nin eskileriyle oynuyorlar, Meral Akşener’i parlatıyorlar, CHP’yi pohpohluyorlar, Tayyip bunlara pabuç bırakmaz. Bir NATO darbesi tezgahlayabilirler, Tayyip buna karşı hazırlanıyor. Türkiye topyekün faşist bir diktatörlüğe yuvarlanıyor. Bunun bir NATO darbesi veya Tayyip diktatörlüğü biçiminde olması farklı durumlar yaratır ama işçi sınıfı ve halk için tehdit aynıdır. Her koşulda saldırının hedefinde Kürt direnişi ve devrimci muhalefet olacaktır.

Yoldaşlar, çok ciddi bir kriz oldu Türkiye’de. 2002’de Türkiye çöktü. Enflasyon oldu, hükümetler çöktü, partiler bitti. Bakın o zamanın bütün merkez partileri tuz buz oldu. DYP vardı, DSP vardı, ANAP vardı, yoklar şu anda. Ve Tayyip son çare olarak ortaya çıktı. Tayyip’i bir Tayyip olarak anlamayın, bu sistemin bütün güçlerinin son çaresi olarak çıktı. Ve ne oluyor şu anda, Kemalistler, Tayyipçi oluyor; sol, Kemalist oluyor; bütün dengeler değişiyor, güçler dengesi değişiyor; taraflar da, konumlar da değişecek. Bir yığın Kemalist Tayyip’in arkasına geçti, sadece Doğu Perinçek geçmedi, Sözcü gazetesi geçti, başka kesimler geçti. Bir kısım sol da, 10 Kasım’da Kemalizm’e geçişini daha açık hale getirdi. Şimdi onlar o çöplüklerde oynasınlar, halk yok oralarda, toplum oralarda yok. Dolayısıyla biz nereye bakacağımızı bileceğiz.

Şimdi bu meseleler, şu bakımdan önemli; doğru yerden bakmamız gerekiyor. Önceliklerimiz nedir, nereden tutacağız, hangi kesime gideceğiz, nerelere basacağız, hangi çelişkilere bakacağız, işte bunları tartışacağız ki, önümüzü görelim. Gençliğe gideceğiz, nasıl gideceğiz; kadınlara gideceğiz, nasıl gideceğiz; işçi ve yoksul emekçilere gideceğiz, nasıl gideceğiz? Söylenmişleri söyleyerek hiçbir şey yapamayız. Söylenmemiş şeyleri söylememiz gerekiyor. Ve görülmeyen şeyleri görebilmemiz gerekiyor.

NOT: Bu yazı Ekrem Demirci‘nin örgütsel bir toplantıda yapmış olduğu konuşmadan bir bölümü içermektedir. Bir sonraki yazı, konuya devam niteliğinde, 2017 değerlendirmesi ve 2018 için acil devrimci görevlerimiz üzerine olacaktır.

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız