AKP’nin İktidarlaşma Süreci – Rıfat Efe

1122

Türkiyede 90’lı yılların sonucu olarak ortaya çıkan 2001 ekonomik ve siyasal krizinin ülkeyi kaosa ve çözümsüzlüğe sürüklediği bir dönemde AKP 2002 seçimlerini kazanarak tek başına iktidara geldi. İktidarının ilk yıllarında uyguladığı politikalarla emperyalist güçlerin türkiyede hayata geçirmek istediği neo liberal politikaların uygulayıcısı oldu. Bu sayede başta ABD olmak üzere batılı emperyalist kuvvetlerin desteğini alan AKP hükümeti içeride kendisine karşı gelişen her türden hareketle 2007 yılına kadar mücadele etti ve gerçekleşen erken seçimleri kazanarak MHP’nin de elini taşın altına koymasıyla cumhurbaşkanlığı seçimlerinide kazandı ve iktidarını genişletme niyetinin ne kadar ciddi olduğunu TC oligarşisine ve emperyalistlere kanıtlamış oldu. Bu zaferlerle kendine güveni artan ve etki alanını geliştiren AKP kirli ittifakı Gülen Cemaati ile birlikte TC oligarşisinin diğer kuvvetleriyle savaşa girişme cüretini gösterdi ve Ergenekon, Balyoz gibi davalarla devlet içerisinde kendine düşman olan safları (çoğunlukla eski statüko) temizlemeye ve bu alanların içerisine kendisinin ve cemaatin kadrolarını yerleştirmeye başladı. Askeri-bürokratik statükonun etkisizleştirilmesi hamlesinde emperyalistlerinde ses çıkarmaması ile AKP iktidarı etki alanını giderek genişletti ve iktidarlaşma sürecindeki en büyük adımlardan birini atmış oldu. 2007 den 2010 referandumuna kadar geçen süreçte AKP ve cemaat uyum içinde çalıştılar ve devlet mekanizmasındaki etkinliklerini giderek arttırdılar. Ancak bu kirli ittifak MİT krizi ile birlikte ilk sarsılmasını yaşasada yıkılmadı.

Bu süre zarfında AKP iktidarı Devrimci Karargah ve KCK gibi davalarla ve Kürdistan’da sürdürdüğü kirli savaşla içerde kendine problem yaratacak devrimci dinamiklere karşı savaşmayı da ihmal etmedi. AKP Türkiyeli devrimciler içerisinde kendisine karşı mücadeleye girişebilecek iktidarını sarsabilecek devrimcileri hedef alarak TDH karşı bir mücadele başlattı. Bunun yanında Kürt Özgürlük Hareketi’ ne karşı başlatılan KCK operasyonlarıda tutuklama dalgasının Kürdistan ayağını oluşturuyordu. Ancak PKK’nin başlattığı devrimci operasyonlar ise Kürdistan dağlarında iktidarın büyük mevziler kaybetmesine neden olmuş, dağlar PKK’den sorulur duruma gelmişti. Bu gelişmeler sonucunda köşeye sıkışan iktidar 2012 yılının sonunda PKK ile bir barış sürecini başlatmak zorunda kalmıştır. Bu sürece başlarken Erdoğan ne kadar kararlı olduğunu kanıtlamak için büyük yeminler etmiş büyük sözler vermiştir. Ancak bu süreç boyunca Kürdistan’ da iktidarın üzerinde ki baskınında doğal olarak azalmasıyla Türkiye’de AKP iktidarı daha rahat hareket edebileciğini düşünerek baskıyı iyice arttırmıştır. İktidar kendi ideolojisi doğrultusunda ve oligarşi içindeki rakiplerine karşı kazandığı zaferlerin verdiği güvenle insanların yaşam tarzlarına ve yaşam alanlarına istediği şekilde müdahale edebileceğini zannetmiştir. Bu algının oluşmasında Türkiye’de devrimci hareketin zayıf oluşunun ve güçlü bir muhalefet örgütleyemiyeceğinin bilinmesi de etkili olmuştur. 2012 ve 2013 yılları boyunca özellikle seküler kesimlerin ve azınlıkların yaşam tarz ve alanlarına yapılan müdahaleler artmış karşı çıkanlar ise iktidarın kolluk kuvvetlerince ezilmeye çalışılmıştır. Ancak yaşanan bu durumlar halkın tüm kesimlerince tepkiyle karşılanmış. Kitleler içerisinde iktidara karşı öfke birikimine neden olmuştur. Bu öfke birkimi en büyük sinyallarini 2013 yılının 1 Mayıs’ından itibaren göstermeye başlamıştır. TDH de bu öfke birikimini harekete geçirebilecek bir potansiyele tam olarak sahip olmadığından, tepkiler zaman zaman kendiliğinden ve apolitik bir tarzla zaman zaman ise sokakta polisle çatışarak gün yüzüne çıkmıştır. 2013 Mayısının sonuna gelindiğinde ise bu öfke doruk noktasına ulaşmış ve Haziran Ayaklanması’ yla cisimleşmiştir. AKP iktidarına karşı gelişen bu ayaklanmayı TDH kitle içerisinde yeterli etkinliğe sahip olmadığından politikleştirememiş ve ayaklanma belli yaşamsal taleplerle sınırlı kalarak kapitalist emperyalist sistemin özüne yönelememiştir. Kendiliğinden gelişen ayaklanma Taksim’ in işgali süresince hiç bir zaman yeterli politik düzeye ulaşamadığından iktidarın ilk saldırısında geri çekilmiş ve 2013 yılının sonuna kadar belli aralıklarla sokak çatışmalarıyla devam etmiştir. 2013 yılının sonunda ise 17-25 Aralık operasyonlarıyla sokak çatışmaları tekrar hareketlenmiş 2014 yılı boyunca Türkiye meydanları zaman zaman kitlesel bir şekilde protestolara sahne olmuştur. Ancak TDH nin örgütsüzlüğü ve kitlelerden kopuk oluşu ve bazı reformist eğilimler sonucu bu sokak hareketleri hiç bir zaman artmadığı gibi giderek azalmış ve 2015 yılına gelindiğinde halk sokaklardan büyük oranda çekilmiştir.

Haziran Ayaklanması’ ndan ve sonrasında gelişen süreçten kendine en büyük dersi alan AKP iktidarı olmuştur. AKP ve Erdoğan ülkeyi artık eskisi gibi yönetemeyeceklerini ve bu doğrultuda bazı hamleler yapması gerektiği dersini çıkarmıştır ve hemen iş başına koyuluştur. 2015 Haziran seçimlerine kadar bu doğrultuda çeşitli hamleler yapmış ancak kitlelerin demokrasi talepleri HDP de cisimleşmeye başlamıştır. Bunun sonucunda 7 Haziran seçimlerini kaybeden AKP tek başına iktidarda kalamaz konuma gelmiştir. Bunun sonucunda Erdoğan partinin yönetimine direkt olarak müdahale etmiş ve gelişen süreci yönetmeye başlamıştır. Erdoğan süreci nasıl yöneteceğine dair sinyallari versede HDP ve TDH bu durumu görememiş ve kendi konumlanmalarını bu doğrultuda yapmamışlardır. 20 Temmuz Suruç saldırısıyla sosyalistleri hedef alarak yeni dönem politikası ve kirli savaşın ilk örneğini veren iktidar güçleri 24 Temmuz gecesi Medya Savunma Alanları’ na tarihinin en büyük bombardımanını gerçekleştirerek PKK ile savaşı tekrar başlatmıştır. Bu tarihten sonrada elini kana bulamaktan katliam yapmaktan hiç bir şekilde geri durmamıştır. 10 Ekim Ankara patlaması hem AKP’nin toplumsal muhalefeti bastırmada ne kadar karalı olduğunu hem de patlama sonrası toplumsal muhalefeti örgütleyemeyen devrimci hareketin Erdoğan’ın bu yeni stratejisi karşısında ne kadar aciz kaldığını göstermiştir. Patlama sonrası kitleler sokaktan korkar duruma geldiği gibi onlara bu alanda öncülük etmesi gereken sosyalist harekette sokaktan elini ayağını iyice çekmiştir. Bu hamlelerle toplumsal muhalefeti büyük oranda ortadan kaldıran Erdoğan ve partisi AKP, Kürdistan’daki savaşı da iyice kızıştırarak ülkede ki kaos ve çözümsüzlük ortamını iyice arttırmıştır. Bu kaos ortamı AKP tarafından büyük oranda kontrol altına alınan ideolojik aygıtlar tarafından da sistematik bir şekilde beslenmiştir. Devrimci hareketin ve sistem içi muhalefetin bu yeni strateji karşısında politika üretememesi de kitleler nezdinde AKP’nin tek çözüm yolu olarak görünmesine neden olmuştur. Kasım seçimlerinden zaferle çıkan AKP’nin sistem içi siyasette rakibi kalmamıştır. AKP için seçimlerin ardında bastırması gerektiğine inandığı tek odak olarak Kürt Özgürlük Hareketi kalmıştır. Bu doğrultuda AKP kürdistan da PKK’ye karşı çok şiddetlibir savaş başlatmıştır. Ancak bu saldırıya PKK özyönetim direnişleriyle cevap vermiştir.

Özyönetim direnişleriyle şehirlerde PÖH ve JÖH ön plana çıkarılmış ancak bunun sonucu olarak tecrübeli kadroların önemli bir kısmı YPS’nin direnişiyle ortadan kaldırılmıştır. Baharın gelmesiyle savaş şehirlerden çıkıp dağlara kaymış bu alandada teknik ön plana çıkarılmıştır ve büyük teknolojik yatırımlar yapılmıştır. Kürdistan’da savaş tüm sıcaklığıyla sürerken 15 Temmuz 2016 gecesi Gülen Cemaati’ ne bağlı TSK güçlerinin darbe girişimiyle Erdoğan’ın hayatı tehlikeye girmiştir. Rusya’nın da yardımıyla Erdoğan ve partisi 15 Temmuz gecesini atlatmış sokağa çıkma çağrısı ile kitlesini ilk defa sokakta denemiştir. Yapılan hamleler sonucunda Erdoğan iktidarına karşı yapılan en büyük hamle olan darbe girişimi bastırılmıştır. Darbecileri yakalama bahanesiyle darbeden hemen sonra meclis onayıyla ilan edilen OHAL ile Erdoğan devlet ve kurumları üzerinde büyük oranda kontrolü sağlamştır. OHAL’in başlaması itibariyle her türlü sokak hareketi yasaklanmış siyasal alan AKP ve Erdoğan’ ın kontrolüne geçerek daralmıştır. “FETÖ”cü bahanesiyle muhalif olan vatandaşların büyük çoğunluğu devlet kurumlarında ki işlerinden KHK’lar ile uzaklaştırılmış ordudan polise, üniversitelerden belediyelere pek çok kurum AKP’nin tam kontrolü altına girmiştir. Bu süreçte Türkiyeli devrimciler bir kaç örnek dışında tutarlı ve sağlam bir duruş sergileyememişlerdir. 16 Nisan referandumuna kadar geçen süreçte cezaevleri her türden muhalif ile doldurulmuş mücadele koşullarının değiştiğinin farkına varamayan Türkiyeli devrimciler de eski mücadele yöntemlerinin kurbanı olarak kısa veya uzun süreli olarak cezaevlerinin yolunu tutmuştur. Referandum süreci geldiğinde ise “Hayır” cephesi güçlü bir şekilde örgütlenmiş Erdoğan kıl payı bir farkla referandumu kazanmıştır. Bu süreçte “Hayır” ın kitleleri bir araya getirmesinde ki en büyük etken ise yine ne yazık ki toplumsal muhalefetin güçlü örgütlenmesinden değil kitlelerin faşist iktidara duydukları öfkeden ve faşizmi istememelerinden kaynaklanmıştır. Referandum süreci açık bir şekilde ülkedeki kutuplaşmayı gözler önüne sermiş halkın yarısının Erdoğanı istemediğini kanıtlamıştır.

Bölgede 2011 yılında gelişen Arap Baharı ile emperyalist kuvvetler topyekün olarak Ortadoğu’da bir çıkar savaşına giriştiler. Tunus’ la başlayıp Mısır ve Libya ile devam eden halk ayaklanmaları bütün Arap ülkelerini tehdit ediyordu. Ancak emperyalistlerin Libya’ya müdahalesi ile ayaklanmalar farklı bir noktaya evrilerek vekalet savaşları biçiminde ilerlemeye başladı. 2011 yılının sonlarında Suriye’ye sıçrayan savaş Türkiye’yi artık dolaylı olarak değil direkt olarak etkiliyebilecek bir noktaya ulaşmıştı. Bu durumu ortadoğu’da ki etki alanını genişletmek için fırsata çevirmek isteyen AKP iktidarı ÖSO ve El Nusra gibi cihatçı gruplara her türlü desteği sunarak emperyalistlerle birlikte pastadan pay kapma yarışına girişti. Ancak 2012 yılında gerçekleşen Rojava devrimi emperyalistlerin ve AKP’nin planlarını alt üst eden devrimci bir dinamik olarak Suriye’de üçüncü yolu açtı. Ancak AKP iktidarı bu durumunda etkisiyle hem Suriye pastasından pay kapmak hem de Suriye’de güç kazanan Kürt Hareketi’ni etkisizleştirmek için Suriye savaşına daha çok dahil oldu ancak Suriye savaşı AKP’nin sürekli olarak battığı bir çukur haline dönüştü. Savaş süresince ABD’nin YPG’ye verdiği destek AKP’nin sürekli olarak ters köşe kalmasına söylediklerinin tersinin sürekli olarak yaşanmasına sahne olmuştur.YPG’nin Menbiç’e girmesine de engel olamayan Erdoğan YPG’nin Bab ve Cerablus hattına yönelmesiyle Suriye savaşına fiili olarak müdahale etmek zorunda kalmıştır. Afrin Kantonu’nun Kobane’yle birleşmesine engel olan Erdoğan YPG’nin güneye doğru genişlemesini ise durduramayacağını anlayınca Şengal ve Karaco’yu bombalayarak çaresizliğini ortaya koymuştur. Bu süreçte Erdoğan ABD ile anlaşamayacağını anlayınca dış politikanın 90 yıllık denge politikasını bırakmış ve Rusya’ya doğru kaymaya başlamıştır. Buna bahane olarak ABD’nin YPG’ye verdiği destek ve Fetullah Gülen’i iade etmemesi gösterilmiştir. Bu durumun sonucunda da Rusya ile ilişkiler geliştirilmiş uçak krizi aşılmış ABD S-400’ler ile tehdit edilmiştir. Ancak Suriye konusunda Rusya’da Erdoğan’a istediği desteği tam olarak vermemiştir. Her fırsatta barış görüşmelerine YPG ve SDG davet edilmiş son anda vazgeçilmiştir. Rusya YPG’ye ABD gibi açıktan destek vermesede Suriye’nin geleceği konusunda YPG’nin önemini her fırsatta vurgulayarak Erdoğan’ı bir kez daha bataklığa sürüklemiştir.

Geride kalan 15 yıllık AKP iktidarı ve son yıllarda oluşan faşist iktidar toplumda büyük boyutlarda bir kutuplaşma ve çok derin çelişkiler yaratmıştır. Bu kutuplaşmayı ve çelişkileri derinleştirmek ise Türkiyeli devrimcilerin önündeki en büyük görevlerdendir. Aynı zamanda AKP iktidarinı kurarken kendi karşı kutbunuda yaratmıştır. Ancak şu ana kadarki süreçte Erdoğan toplumsal muhalefetin önünü keserek bu kutuplaşmanın yarattığı baskıyı minimum düzeyde tutabilmektedir. İktidarın Kürdistan’da yürüttüğü savaş ise giderek daha kanlı bir hal almaktadır. Kürt Özgürlük Hareketi ise savaşı Kürdistan’ın dışına taşıyamamaktadır. Burada en büyük sorumluluk Türkiyeli devrimcilerdedir. Önümüzdeki süreçte mücadele batıda yükseltilemezse PKK’nin savaşıda bu seyirde devam edecektir.

RIFAT EFE

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız