Bir Çoban Ateşi: Salim Gümüş – Nabi Kımran

932

Sadık’ın paylaşımlarıyla karşıma çıkıyor eski arkadaşlar, dalıp gidiyorum solgunlaşmaya yüz tutan fotoğraflara… Engin (Egeli) Merter’de bir korsan gösteride katledileli tam 26 yıl olmuş… Sonraki karede Metin (Göktepe) gülümsüyor 22 yıl önceden… Sanki Turan Emeksiz çıkışında karşılaşmışız da iştahla elmalarımızı dişliyoruz, kimbilir, belki birazdan İktisat’ın çay ocağında ya da Süleymaniye’de sıkı bir tartışmaya tutuşuruz…

“Günler ağır, günler ölüm haberleriyle geliyor”. Metin’in Alibeyköy’de bir stadyumda dövülerek katledildilişinin yirmi ikinci yıl dönümünde Salim’in kara haberi geliyor. Salim’i anlatmak, arkadaşımı uğurlamak için oturdum masaya…Ama elim varmıyor işte, dilim varmıyor, eski ölülerimize tutunarak, belki de kendimi alıştıra alıştıra yaklaşıyorum Salim’e…

Salim’i düşündükçe, isyanın Çorlu güncesinin saklı sayfaları beliriyor yavaş yavaş, solgunlaşmaya yüz tutan illegal duvar yazıları misali… Önce Erol (Ercan Adsız) çıkageliyor Ergene kıyısından, ayağında çizmeleri, deri kokusu sinmiş iş elbiseleriyle. Ermeni A. Dayının küçücük tabakhanesinde çalışıyoruz. Molada deri yığınlarının üzerine oturmuş sigaralarımızı tüttürüyoruz. A. Dayı ellerini omuzlarımıza koyup, “vur gerilla vur…” diye fısıldıyor, kasketini ensesine devirmiş, muzip gülüşüyle sanki Sami Hazinses duruyor karşımızda. Şaşkın bakışıyoruz Erol’la. “A. Dayı şifrelerimizi çözmüş Erol” diyorum, “bizim haftalıklar gelecek cumaya kaldı”. Gülmekten gözünden yaş geliyor Erol’un, yerlerde sürünüyoruz. Bir kaç saat sonra yazıhane kapısında patronumuz Sami Hazinses dayı, “çocuklar” diyor, “bu hafta idare etseniz…” Kahkahalarla çınlıyor küçük atölyenin duvarları, düşmemek için birbirimize tutunuyoruz. Sivas Madımak katliamının haberini o günlerde aldık. Deri fabrikalarından sel gibi akan işçilerle Edirne asfaltını kesişimiz daha dün gibi.

25 yıl geçmiş üzerinden…

Erol’un gülüşü Ankara Garı önünde kalleş bir bombayla parçalandı. Ama onları yok ettiklerini sananların unuttukları bir şey var. Birileri çıkacak ve, “Erol buradaydı” diyecek, “şu fabrikada çalıştı, şu yolları adımladı, şurada bildiri dağıttı, şu kavşakta polis barikatını yardı geçti, ve sonra…” Sonra çocuklarına anlattı insanlar onları, bir çocuğun içinde bir tohum çatladı, Erol’u anlatan bir bildiriyi lisenin bahçesindeki ağacın altında toplanarak okudular gizlice, Erol abilerinin yolundan yürümeye and içtiler hep birlikte…

Elim varmıyor Salim, dilim varmıyor ardından “öldü” demeye. Koca bir hayatı nasıl anlatabilirim ki… Ne anlatsam, ne söylesem eksik… Erol’u da, pek çok arkadaşı da bu yüzden yazamadım zaten. Ne kalacak sizlerden, bizlerden geriye? Ne bırakacağız çocuklarımıza, yeni kuşaklara? Çoğaltılması, üleşilmesi, korunması için çocuklarımızın birbirini boğazlayacağı mallar mülkler mi? Hayır, çocuklarımıza, gelecek kuşaklara hikayelerimiz kalacak bizim, iyi insanların hikayeleri; şu kavanoz dipli dünyada tek servetimiz bu. Acıdan içimiz kavrulsa, ne anlatsak eksik duygusu yakamıza yapışsa da, anlatacağız seni, sizi Salim. Şu rezil, şu harukulade, şu kahredici, şu davetkar dünyadan iyi insanların geçtiği bilinsin diye. İyi insanların hikayelerinden yeni iyi insanlar yapılsın diye. Unutulmasın, isyanın izlerinden yeni yollar açılsın, onur ve isyanın ışığı bir yerlerde biriksin diye… Alınteri Gazetesi’ nde o kadar güzel anlatmışlar ki seni, ancak bazı ekler yapabilirim o yazıya ya da orada değinilip geçilen bazı noktaları biraz daha işleyebilirim. Arkadaşların, dostların, yoldaşların seni anlatıyorlar günlerdir. Senin hayata bıraktığın silinmeyecek izler anlatılanlar Salim, senin yokluğunda yaşamaya devam edecek izdüşümlerin; ruhlarımızda yankılanıp duran, her birimizi sonsuza dek zenginleştiren izler… Ne ekleyebilirim anlatılanlara bilmiyorum… Ama seni anlatmalıyım; İdil için, Gülşah için, arkadaşların, yoldaşların, seni hiç tanımayan çocuklar için anlatmalıyım.

Sağlık Mahallesinde, kuytuda bir gecekonduda tanıştım Salim ile. Durumun nezaketine uygun birazcık dolambaçlı yollardan gelmişlerdi genç yoldaşla birlikte. Kahverengi kadife ceketi, fuları, sırt çantası, uzun saçlarıyla ilk anda, “acaba buralarda biraz iğreti kaçar mı” duygusu yaratıyordu. Konuştukça ısınıyor hava. Bölgenin müthiş işçi potansiyeli heyecanlandırıyordu O’nu. Oraların yabancısı olmadığımı yoldaşlar söylemişlerdi Salim’e, fakat O hiç aldırmadan işçi sınıfının bölgesel dökümünü heyecanla anlatmaya başladı. Yanlış hatırlamıyorsam bir yolunu bulmuş, Sanayi-Ticaret Odası’ndan çok önemli veriler elde etmişti. Kaba verilerle yetinmiyor, tartışıyor, perspektifler oluşturmaya çalışıyor, yakın dönem direniş tecrübelerini analiz ediyordu. Daha ilk görüşmemizde, “Bir işçi filmleri haftası düzenleyelim burada, beni destekleyin” önerisi getiriyor. Seve seve destekleyeceğimizi söyledim. Halbuki çok iyi biliyordum ki, desteğimiz ilişkide olduğumuz işçileri filmleri izlemeye götürmenin pek de ötesine geçemezdi. Bunu Salim’de biliyordu aslında, yine de moral buluyordu omuz başında duranların varlığından. Bütün işi O kotardı, İstanbul ile bağlantılar, filmlerin oynatılacağı mekanlar vb. Sağlık Mahallesinde, Havuzlar’da, Kore Mahallesi’nde sabahın köründe çamurlu yollara dökülüp gece karanlığında yorgun argın evlerine dönenlerin hayatına taşınacak en küçük ışık huzmesi Salim’in yüreğini heyecanla çarptırıyordu. Bölgeye devrimci çalışma yürütmek için gelmiş, bir süre sonra grubuyla sorunlar yaşamış, yine de eski yoldaşlarına yakınlığını koruyordu. Devrim, özgürlük ve işçi-emekçilerin çıkarları için verilecek mücadelelerin içinde olmayı yaşamına yön veren ilke edinmişti. “Devrim ve sosyalizm partisinin neferiydi” ve anlamlı bulduğu her işi, grubu kendi akıl ve vicdan terazisinde tartarak destekleyecekti; kafasına yatmayanlar işlerden uzak durma hakkını ise saklı tutuyordu. Grubundan ayrılması Çorlu’dan ayrılmasını gerektirmiyordu. Bu tercih üzerinde, “devrim-sosyalizm-işçi-halk” diyen herkesin ciddiyetle düşünmesini öneriz. Aile kökenleri Giresunluydu, fakat Salim, Fatih’te kendi evlerinde doğmuş, Sultanahmet’te okumuş, orta sınıf hayat standartlarına sahip “safkan kentli” bir adamdı. Örgütüyle ilişkisini kestiği halde neden Çorlu’da kaldı? Bir tek açıklaması var: İşçi değildi ama işçilere yakın olmak, onların hayatının içinde, onların mekanlarında, onların toplaştığı Çorlu gibi küçük kent merkezlerinde hayatını kurmak, işçilerin, ezilerin mücadeleleriyle hemhal olmak Salim’in hayatının merkezinde duruyordu. Elbette çok küçük yaşta yitirdiği işçi bir babanın anısına bağlılık da hayatına yön veriyordu; ki bütün çocuklar biraz da yitik babaların peşinden koşarlar ömür boyu…

Hayatını emeğiyle, sevdiği, anlamlı bulduğu bir işle ve mutlaka işçilerle, gençlerle devrimci bağlar kurabileceği uğraşlarla kazanmak istiyordu. Tanıştığımda Belediye Meydanı’na yakın, bodrum katta küçücük bir sahaf dükkanı işletiyordu. Bir süre sonra faturalar ödenemediği için elektrikleri kesilen o bodrum katta mum ışığında şarap içip şiirler okuduk, kitaplardan pasajlar okuyup sıkı tartışmalar yaptık. Karanlığı aydınlatan o mum ışığı senin yüreğinin ateşiydi Salim-Zalim mi desem yoksa? Pırıl pırıl bir idealizm varsa şu dünyada, işte o mum ışığının aydınlattığı yüzlerde şavkıyordu: Küçük bir işçi kentinde bir sahaf dükkanı kurulacak, işçilere kitaplar önerilecek, bazen tezgah altında netameli materyal zulalanacak, toplanılacak, tartışılacak, şarkılar söylenecek, mum ışığında aydınlanan yüzler Sağlık Mahallesi’ ne, Havuzlar’a, Kore’ye, Çerkes’e, Burgaz’a ışık taşıyacak… Ekmekse, o da bu hayatın içinde, kimseye muhtaç olmadan, eğilmeden, eyvallah etmeden kazanılacak, artanı dara düşen illegallerle, dostlarla paylaşılacak; şarapsa, şiirse, danssa, bir kadının savrulan saçlarının rüzgarıyla savrulmaksa, hepsi burada, bu hayatın içinde yaşanacaktı. Salim düşlediği hayatı ilmek ilmek örüyordu o mum ışığının etrafında.

Hakiki bir hayat sahte sözcüklerle anlatılamaz. Dünyanın en zor işi yitip giden bir arkadaşın ardından yazmak. Her sözcük ateş gibi içimizi yakarak damlıyor şu sayfalara. Adil olmak, hakiki olmak, kadir kıymet bilmek, sahtelikten, hamasetten uzak durmak… Yitip giden bir başka arkadaşın dediği gibi, “harbi keriz marşandiz” olabilmek gidenlere, en az onlar kadar kendimize… Bir mıknatıs gibi devrimin yörüngesine çekilse de, arafta olma duygusundan yakasını zaman zaman kurtaramadı Salim. Yo yo yo, öyle düzen ile devrim arasında arafta kalmak değildi Salim’in derdi, safı tartışma götürmeyecek kadar netti; ne yapıyorum, ne kadar yapıyorum, daha fazla ne yapabilirim, neden yapmıyorum, nasıl yapabilirim? Şu hatayı nasıl yaptım, kendimi çok mu saldım vb vb.?.. Zaaf mı görüyorsunuz bu sorularda? Yoksa, sarsılmaz proleter, bilimsel şu bu imanın sallantılı halini mi? Bense tam tersini görüyorum: Ancak bu soruların, bu hesaplaşmaların olduğu yerde yaşamak denilen macera dipdiri kılınabilir. Çelişkilerden azade olan ya da öyle olduğuna inanılan bir hayat donup kalmıştır. Kupkurudur, güdüktür, kısırdır. Şu adrese, bu bilime mürit yazılmanın konforuyla bir fanusa hapsolmuş steril hayatlar sürdürülebilir ancak o kurak tarlalarda; sorgusuz-sualsiz, halinden memnun ve çorak. Salim hakiki bir hayatın yollarında yürüdü; düştü, kalktı, yaralarını sardı. Güldü, ağladı, sevdi, sevildi. Üzdü ve üzüldü. Ama bir an olsun gözlerini güneşten ayırmadı, hep ona doğru yürüdü; arkasında bıraktığı ışık huzmesi Salim’in yaşamına şahittir.

Sonunda bodrum kattaki sahaf dükkanı “topu dikti”, sadece parasızlıktan değil, peşisıra parasızlığı da getiren ilgisizlikten, meraksızlıktan, Müslüman mahallesinde salyangoz satmaktan. Bütün ışık taşıyıcıların, bütün hakiki aydınların başına gelenden Salim de kurtulamıyordu; Diyojen misali güpegündüz elinde fenerle geziyor, “adam arıyor”, “gündüz karanlığını” aydınlatmaya çalışıyordu. Yalnız insanların bu türünün iflah olmaz bir huyu vardır: İnatçılıkları. Sahaf battı, köpek öldürenin de hayatın da dibine vuruldu. Sonra yeni bir proje, yeni bir heyecan beliriverdi ufukta: Çeşme Durağı’nın karşısında, ikinci katta bir mekan boşalıyordu, biraz salaştı ama terası bir harikaydı, ne güzel düş kurulurdu orda… Az para çok riskle yeni bir maceraya atıldı Salim. Sahafın kitapları elbirliğiyle yeni mekana taşındı. Yanlış hatırlamıyorsam ilk adı “Sahaf Cafe” idi şimdi adının Pinokyo olduğunu öğrendiğim mekanın. Mekan ilk günden bizim de “mekanımız” oldu. Dergilerimiz oraya bırakılıyor, mümkün olan toplantılar orada yapılıyor, söyleşiler, seminerler için İstanbul’dan gelenler orada buluşuyordu. Kuracağımız dernekten bazı farkları vardı: Adı dernek değil cafe idi, bir derneğe gelebilecek olanlardan daha fazlası geliyordu, dernek kirası ödemiyorduk, Salim iyi kötü geçimini sağlıyor, bizim gibi geçinemeyenlere katkı da sağlıyordu.

O günlerde İşçi Birliği Bülteni’ni çıkarmaya karar verdik. En az bizim kadar heyecanlandı Salim. Siyasal gerçekleri yalın bir dille açıklayan bir başyazı, bir işçi eğitim köşesi ve bolca da işçi haberleri, mektupları yayınlamayı hedefliyorduk, çevre sorunu ve kamu emekçileri, kadınlar ve kültür-sanat da gündemlerimiz arasındaydı. İşçi duraklarında, kahvehanelerde, gecekondularda, fabrikaların önlerindeki tost-çay satan büfelerde dağıtmayı hedefliyorduk bülteni. Fabrikalarda, işçi mahallelerinde bir gönüllü muhabirler ağı kurmayı, en ileri işçileri örgütlemeyi, ikinci halka ile sendikalara ulaşmayı, giderek nitel ve nicel olarak (kadro ve kitle bağlarıyla) işçiler arasında ve semtlerde kök salmanın hayallerini kuruyorduk. Salim sahaf cafeyi adı konmamış bir lokal olarak değerlendirmemize bizden daha gönüllüydü. Eski Kurtuluşçu bir arkadaş görsellik-mizanpaj, teknik hazırlık için kuruş talep etmeden katkı sağladı. Paraya ihtiyacımız vardı, borç harç kokoreççiliğe bile kalkıştık, elimize yüzümüze bulaştırdık, iflas ettik. Bülteni ancak üç sayı çıkarabildik, bir meraklının arşivinde kaldıysa dönemin ruhunu ve heyecanımızı anlamak için bakılabilir. İlk günlerde işler kesattı cafede. Ne yapabiliriz? Cep delik cepken delik… “Zalim, Cola’nın da rengi kara, şu ruhsat işi çözülene kadar bir vakit tezgah altı yürüsen?” Olur mu olmaz mı, neden olmasın? Devrimcilerin, değer verdiği insanların böyle “destekleri” oluyordu Salim’e, düşünemediğinden değil, omuz başında birilerini görmek istediğinden… Salim borcuna sadık, fakat canlanmaya başlayan cafe birilerinin iştahını kabartmaya başlıyor, bir günlük taksit gecikmesinden bile maraza çıkarıyorlar, bazı garip adamlar tehtidkar edalarla ortalıkta gezinmeye başlıyor vs. Bir akşam kulağımıza fısıldıyor, “yarın akşam size bir masa kursam, şöyle bir görünseniz”. Seve seve. Üç beş kişi toplanıp gidiyoruz, karanlık adamlar şöyle bir havayı koklayıp toz oluyorlar.

Sonunda bütün borçlar ödeniyor, ruhsat alınıyor, “Cola” tezgah altından üstüne çıkıyor. Durum düzelmeye başladı. İşte o günlerde şakayla karışık takılıyorum Salim’e, “yoklukta iyi sınav verdin Salim, ekmeğini hesapsız kitapsız bölüştün, şimdi varlıkla sınavın başlıyor…” Durumunun düzeldiği günlerde Çorlu’dan ayrılmıştım. Fakat haberlerini aldım; Salim yoklukta ne ise kendi yağıyla kavrulabildiği “varlıklı” günlerinde de aynı Salim’di. Çorlu’da özgürlük, demokrasi ve sosyalizm mücadelesine dair ne varsa hepsinin içinde, en önündeydi. ESP ilçe başkanlığı yaptı. Daha da önemlisi HDP ilçe binası faşist güruhlar tarafından yakılıp yıkıldıktan hemen sonra HDP il eş başkanlığını tereddütsüz üstleniyor. Sevdiği kadın, can parçası İdil’inin annesi Gülşah attığı bir twitter nedeniyle öğretmenlikten alınıp hapse atılıyor, Salim hapishane kapılarında kendisini de içeri attıracak pervasızlıkla konuşuyor. Her işçi eylemine koşturuyor. Gezi Direnişi’ nde Çorlu’daki eylemlerin başını çekenler arasında, belki de en başında. Ergene Deresi için çevre mücadelesinde. Belediyenin katı atık tesisi adı altında yarattığı felaketle mücadelenin ön saflarında. Sosyal medya hesaplarını “devrimci bir yayın organı” gibi değerlendiriyor. Kazandığı para O’na boş zaman kazandırıyor, boş zamanını otuzundan sonra ünivesitede tarih okuyarak değerlendiriyor; çünkü devrim ve sosyalizm için bu toprağın tarihini, kültürünü, derinliklerini anlamak gerektiğine inanıyor. Kılıçdaroğlu’nun Adalet Yürüyüşü hakkında -yazıldığı anda farkında olmadığımız, fakat altına tereddütsüz imza atabileceğimiz- sağlam yazılar yazıyor; ki Salim nihayetinde sosyalist bir bireydi, koca koca örgütler ulaşabildi mi Salim’in kavrayışına, derinliğine? İran’da son günlerde gelişen hareketleri değme sol akımlardan ve kelli felli aydınlardan bin kat isabetli değerlendiriyor. Vicdan yazıları yazıyor. Ana babası hapse atılan, felç geçirip bir köşeye atılan Fetullahçı ailenin çocuğuna sahip çıkmaya çağırıyor solu. İnsan olmaya çağırıyor. Osmanlı Tarihi’nden, güncele daha derinden bakmamızı sağlayan anekdotlar aktarıyor. Şiirden, edebiyattan, teoriden hiç kopmuyor, tıpkı politikadan ve ekmeğini kazanma kavgasından kopmadığı gibi. Az şey mi hepsini beraber, birbiriyle çeliştirmeden, hayatın bütün alanlarında varolarak götürebilmek? Kendi içine, derinliklerine bakan şiirler yazıyor, yayınlıyor. İç hesaplaşmalarını paylaşıyor, arafını, ateşinden cennetini damıttığı cehennemini yazıyor. Babasına özlemini anlatıyor; bir çocuğun, bir yanı hep çocuk kalan bir adamın iç sızılarını yazıyor içtenlikle. Bir rock parçasıyla Pinokyo Bar’ da kendi başına deliler gibi dans ettiği bir anı yayınlıyor; kim ne der diye aldırmadan, komplekssizce, özgüvenle, hayatı dolu dolu yaşayarak…

Ah be Zalim, neden be arkadaşım, neden…

Bazı ağaçlar, binalar, köprüler, çeşmeler vardır. O kadar alışılmıştır ki onların oldukları yerde durmalarına, anlamları üzerine düşünmek aklımıza bile gelmez. Onlar oradadırlar işte, varlıkları, yoklukları, manaları üzerine düşünmenin ne gereği vardır? Sonra bir sabah kalkarsınız, ağaç sökülmüş, bina yıkılmış, köprü çökmüş, çeşme akmaz olmuştur… İşte o an anlarsınız ne anlama geldiklerini; varlıklarında değil, yokluklarında anlarsınız… Bıçak gibi bir sızı saplanır içinize, sadece yokluklarının sızısı değil, biraz da varlıklarının yeterince farkına varamadığınızı birdenbire anlamanın sızısı. Ne diyeyim Salim, belki de sen bizim varlığında yeterince farkına varamadığımız köprümüzdün, çeşmemiz, ağacımızdın…Belki de bu yüzden daha bir korlanıyor iç sızımız.

Sen devrimciydin arkadaşım; ama müsadenle ben burada başka bir devrimcilik tarifi yapacağım. Ne kadar İstanbul’a yakın olursa olsun Çorlu taşradır. Sen o taşraya kentin zenginliğini, adetlerini, adabınca eğlenebilmeyi, ileri fikirleri, güzel mekanları, sahafları, kitapları taşıdın. Müslüman mahallesinde salyangoz satmanın medeni cesaretini, özgüvenini taşıdın. Fikirlerinle, hayat tarzınla, mekanlarınla yeşeren vahalar yarattın oralarda. Taşlandın, yer yer dışlandın, eyvallah etmedin, sonunda sen kazandın. Köprüler kurdun arkadaşım, hem de ne köprüler! 30-40 yıldır göç alır Çorlu: Kürtler, Aleviler, Sunniler, içki içenler, camilere koşanlar, Bulgaristan göçmenleri, Karadenizliler. Ve tabii yerliler. Aynı fabrikalarda beraberce posaları çıkar da, matah bir şeymiş gibi herkes kendi gettosuna döner koşa koşa. Sen aşılmaz uçurumlarla yarılan tüm bu gettolar arasına köprüler kurabilendin; her biriyle ve hepsiyle bağın, bağlantın, sözün, muhabbetin vardı. Sadece kimliklerle değil, sınıfsal farklılıklarla da yabancılaşmadan bağlar kurabilmiştin; sana Sağlık Mahallesi’ nde açılan kapılar da vardı, kamu emekçileri, orta sınıflar arasında da. Sağlık Mahallesi’ nde bir işçi kahvesinde de, Çorlu’nun kuytu bir sokağındaki orta halli yerlilerin, beyaz yakalıların takıldığı “çarşıların en kuytu meyhanesi” Dersaadet’te de masan vardı. Sen hayatın kılcal damarlarına dek ulaşabilen, hayatın büyük kan dolaşımının her anında, her vechesinde atan nabzıydın solun; gürül gürül akmadıysa nehir yataklarımızda sular, sizin eksikliğinizden değil, biraz da şu çapalayıp durduğumuz çöldendir bilesin. Bizden de tabii bizden de… “Aidatını öde, imanını kavi tut” diyor ya Güven’de bir yerde Vedat Türkali, işte böylesi bir illet yakamıza yapıştığından yeşermiyor biraz da çapalayıp durduğumuz çöl bilesin. Ne kadar çok konuştuk bunları seninle geceler boyu… “Talimat al-aşağıya ilet- muhasebe defterini andıran raporlar yaz-aferin al-hiyerarşide yüksel-yükselemesen de yükselme umudunu diri tut” örgütçülüğüne ne kadar uzak hayatın, iyi ki de uzak; iyi ki de kendi usulün-üslubunca bildiğin yolda yürüdün. Çekildin gittin bu dünyadan, bak hayat ve ardında bıraktıkların “rapor” veriyor şimdi sana: Karikatür örgütçülükten bin kat daha gelişkin, bin kat daha derin izler bıraktın ardında, hayatın büyük kan dolaşımında, kılcal damarlarında atan bir nabız, dökülen göz yaşları bıraktın ardında… Sen bazı “ölçülere” bol geliyordun, bazı ölçülerse sana çok dar. Ne kadar çok kavramımız eprimiş, dokunulduğunda parçalanıveren kazaklara benzedi be Salim. Boş gezenin boş tayfasına dönen sözde profesyonel-özde bürokratik postacılar (halbuki ne değerli kavramdır tutkuyla yaşanan, hakkı verilen “profesyonel devrimcilik”, ki yetkiyle değil, yaratıcılıkla, üretkenlikle yaşam bulur), rapor-randevu-aygıt ıvır zıvırı içinde boğulup gitmelerine aldırmadan, burnu Kaf dağında kurumlanıp dururlar. Afra tafrayla kuru otları bile tutuşturmayan yıldırımlar yağdırırlar da sağa sola, bir an olsun dönüp düşünmezler, “Şu Salim gibi adamlar, kadınlar nasıl oluyor da böylesine derin izler bırakabiliyorlar arkalarında?” diye. “Bizde olmayan onlarda olan ne?” diye. Bu soruların sorubildiği gün, hayatta karşılıksızlıkla malul kibirleri sahneyi terk edecek, her şey yerli yerine oturmaya başlayacak. Nihai amaçlarının eşitlik olduğunu ilan edenler, neden korkarlar halkla, halkın içinde-örgütlerinin dışında olanlarla eşitlenmekten? Onlardan öğrenip, onlarla hemhal olmaktan? Ki, ancak bu sayededir ki içine hapsoldukları fanusların camı kırılır, hayatın büyük kan dolaşımına katılabilir, uçurumlarla parçalanmış bütün gettoların duvarlarını yıkıp, köprüler kurabilirler: Salim’in hayatı biraz da hiç farkedilmeyen, hatta bazen burun kıvırılan köprüler kurmanın hikayesidir. Mesele o ki, hangi ölçü-ölçeklerle tartılacak Salim ve nice Salimler? Yeni bir ölçek öneremeyiz burada, fakat neyin olmayacağını söyleyebiliriz: Eski ölçü-ölçeklerle kesinlikle olmaz!

Acımasız savaşlar çağındayız ve bu çağ aşılmadığı sürece elde silah dövüşenler, düşenler, “kahraman olmaya mecbur olanlar”ın hikayeleri anlatılacak. Fakat bütün hikayemiz bundan ibaret olabilir mi? Ya da kahramanlarımızın hikayelerini geri kalan her şeyi hiçleştirerek anlatabilir miyiz? Yeni hikayelere de ihtiyacımız var ve zaten bizim ihtiyacımız olup-olmamasından bağımsız o hikayeler var: Salim’in hikayesi fena bir hikaye değildir hani; sayfaları elde silahla yazılmamıştır ama -ki o da olabilirdi- yine de karanlığın ortasında içimizi ısıtan bir çoban ateşi gibi parlamaktadır. Kısa sayılmayacak devrimci yaşamımda böylesi pek çok çoban ateşi gördüm; ikisini anmalıyım: Çorluda Salim’in, Edremit Körfezi’ nde Hasan Öztürmen’in yaktığı çoban ateşleri. (Çamcı Köyü’ nde nahak yere kalleşçe katledildi Hasan.)

Ne demek çoban ateşi, tersinden anlatayım ister misiniz? Bu bölgelerde faaliyet yürüten kelli felli örgütlerimizin hiç biri bu iki adamın yaktıkları çoban ateşlerinin yarattığı etkinin yanına bile yaklaşamadı. Mesele o ki bu insanlarla örgütlerimizi karşı karşıya koymayalım, onların halkla kurdukları köprüleri biz de onlarla örgütlerimiz arasında kurabilelim; belki de halka doğru kurulacak en kestirme, en sağlam köprüler onlardır. Ama hangi ölçü-ölçeklerle? Söyleyelim: Kibrin sırça köşkünden değil, aynı göz hizasından konuşarak onlarla. Eşitlikle, özgürlükle, dayanışma ve yoldaşlıkla; bu köprünün kolonları ancak bunlar olabilir, geri kalan her şeyi yabancı bir cisim gibi fırlatıp atar bünyesinden.

Görüyor musun Salim, söze nasıl başlayacağımı bilemedim, şimdi de nasıl bitireceğimi bilemiyorum…

Hikaye uzun… Evsiz kaldım, Kurtuluşçu gençler teklifsiz-tereddütsüz kapılarını açtılar. Gençler dediysem hepsi değil, biriyle tanışalı bir kaç hafta oldu fakat yirmi yıllık arkadaşım. Nasıl oluyor? Sen biliyorsun, burada hikayeyi fazla uzatmayalım. Fakat kıçımızı hangi sandalyeye ısıtacak kadar koyabildik ki şu kavanoz dipli dünyada? Hangi mekanımızın çevresini çok geçmeden çakallar, sırtlanlar çevirmedi? Mekansızlığı mekan eylemekten ne zaman vazgeçebildik ki? Malum son: Takipten şüphelendik, bitti o ev. Ve ben omzuma asılı bir çantayla kapına dayandım: “Bana bir ev bul Zalim.” “Hele şu çantayı bizim eve atalım, bakarız bir çaresine” diyerek güleç karşıladın misafirliğimi. Bir kaç gün sonra “evraka!” edasıyla bağırıyorsun: “Buldum!” Ev değil kale mübarek: Avukatlık yapmayarak hakimlik-savcılık sınavına giren az biraz soldan giden bir hukukçu, ellisini aşmış fakat hepimizden genç gösteren, dövmecilik yapan, akşamları da Çorlu Meydanı’ nda teleskopla meraklılarına yıldızları gösterip yolunu bulan, bulduğu yolu ota-çöpe yatıran İstanbul kaçkını bir bohem, ara sıra misafirliğe gelen komşu evden tarikatçı saf gençler; benim katılımımla kare as tamamlanıyor: Müebbetlik bir illegal. Karısıyla problemler yaşayan, alkol tedavisi gören tutunamamaış bir yazar heveslisi olarak katılıyorum ev ahalisine. İstanbul’un hay huyundan uzaklaşıp biraz kafamı dinlemek istiyorum, iyi kötü birikimim var ama, yakındaki bir büfeye sermaye-kar ortağı olup ipimi sağlam kazığa bağlamışım, boş gezenin boş tayfası değilim anlayacağınız. Büfeci bizim adam, soranlara “doğrudur” diyor ikiletmeden. Kafa kafaya verip nasıl ince ince kurduk bu senaryoyu Salim’le, işi azıtıp “fena hikaye değil, acaba senaryo piyasasına sürsek film olur mu, parayı kırar mıyız” diye kaptırıp gittiğimiz bile oldu. Ne güzel gülüyordun be Salim… Dünyanın en garip illegal evi böyle kuruldu. Düzeltiyorum, belki de en muhkem, en “doğal”, en hayatın içinden olanı demeliyim.

Bir cumartesi akşamı. Hastayım, kendini bile ısıtmayan elektrikli sobanın kızıllığında sıtmaya tutulmuş sevimli dostlarımız gibi yorganın altında titreyerek uyumaya çalışıyorum. Hışım gibi dalıyorsun odaya, “hadi kalk kalk gidiyoruz.” Nereye, olmaz, hastayım şu bu demeye kalmadan, eşofmanına el atıp, “ooo bu sağlam, pantolana gerek yok, şu kabanı da geçir sırtına, kaşkol, şapka, tank gibi oldun, kurşun işlemez sana, hadi yürü” diyerek merdivene sürüklüyorsun beni. Ne olduğumu anlayamadan sokaktayım, Çeşme Durağı’ na yaklaşırken son kozlarımı kullanıyorum: “Oğlum bak bir müebbetin koluna girmiş sürüklüyorsun, bırak gidip yatayım, polis fezlekesine ‘samimi haldelerdi’ diye not düşseler en hafifinden yardım-yataklık garanti” diye tehtid savuruyorum, ” müebbetini, yürü” diyerek çökertiyorsun bütün savunmalarımı. Her şey usulüne uygun hazırlanmış. Sahaf Cafe son müşteriler de uğurlanıp önce usulüne uygun kapatılmış, yarım saat sonra da usulüne uygun açılmış: Çıtır çıtır yanan sobanın tavanda oynaşan yalazları, kısık bir ışık, saz, gitar, sobanın etrafına halka olmuş arkadaşlar, çilingir sofrası. Şiir ve düş. Müzik ve devrim. Tartışma ve mavra. Yoksulluğumuzun ortasında bizi dünyanın en zengin insanları yapan arkadaşlık, yoldaşlık…

Ah ulan Salim, yine böyle bir cumartesi akşamında bırakıp gittin bizi öyle mi?

Öyle zor ki gidişini kabullenmek…belki bir gün sürgün ellerinden dönüp, bir çilingir sofrasının başında toplanıp Pinokyo’nun duvarlarını kahkahalarla çınlatma hayalini içimize gömmek…

Ne yazık ki kabullenmek zorundayız… Tüm kabullenemeyenlere hayatın kaçınılamayan kanununu yazıyorum buraya: İnsanlar yaşadıkları gibi ölürler. Kahretsin çok erken oldu ama, sen yaşadığın gibi öldün be Salim. Yaşadın, sevdin, paylaştın, dövüştün ve yaşamın gibi gepgenç, eyvallahsız çekip gittin…

Geride kalanlara, özellikle tanışalı on küsur yıl olsa da otuz küsur yıllık arkadaşıma önerimdir. Salim’i anlatan çok güzel dosyalar, görseller hazırladınız, fakat eksik. Onun genç ömrünü aşan yoğunluktaki hayatını kestirmeden anlatmak zor biliyorum. Bildiğim başka bir şey daha var: Bazen de küçücük anlarda koca bir hayatın bütün yoğunluğu yankılanır. Kanımca Salim’i en iyi anlatan iki kare, Kazım hocanın ardından yaptığı konuşma, özellikle o konuşmanın Gezi akşamını anlatan bölümü ve Pinokyo’nun barında tek başına çılgınca dans etmesidir. “Gezi’ye saldırı olduğunda Kazım hoca, ben ve kim olduklarını hatırlayamadığım üç arkadaş daha, toplam beş kişiydik Pinokyo’da o akşam” diyor Salim. “Kazım hoca, ‘burada duramayız bir şeyler yapmalıyız’ diyor.” Saat gecenin on ikisi. Beş deli elimizde megafonlarla Çorlu Meydanı’ na fırlıyor, bar bar bağırıyoruz. Polisler şaşkın. Bir taraftan da, ‘rezil olduk kimse gelmeyecek’ diye birbirimize takılıyoruz. Ne oldu biliyor musunuz? Gecenin on ikisinden sonra iki bin kişi toplandı Çorlu Meydanı’na!” diye anlatıyor Salim yine aynı meydanda. Çorlu’da atılan hangi adımın gerisinde kaldın ki Salim ya da hangi işin en önünde değildin? O akşam o meydana fırlayan “beş delinin” içinde olmak hayatının, sevenlerinin büyük onuru olarak kalacak Salim; bu sensin. Çorlu meydanında o gece karanlığın, ıssızlığın ortasında yankılanan sesin seni en iyi anlatan çizgilerden biridir. Ve barda çılgınlar gibi dans edişin, bu da sensin; karanlığın, yalnızlığın ortasında pervasızca öne atılan ve müslüman mahallesinde salyangoz satmakla suçlanmaya aldırmadan çılgınca dans eden, yaşama sevinciyle dolu genç adam… Çeliştirmedin bu iki yönünü birbiriyle, “çelişki” arayanlara da eyvallah etmeden öylece, kendi halinle, neysen o olarak yürüyüp gittin yolunda… Ve seni sen yapan diğer şeyler; erken giden babana yazdığın mektup, canparen İdil’in, Gülşah’ın, deniz tutkun, yolculuk özlemin, uzaktan bakılan dönüşsüz limanlar, melankoli ve coşku. Şiir ve düş. Emekle, alınterinle, ender rastlanan türden sosyal zekan ve maharetinle neredeyse yoktan var ettiğin Pinokyo. Merak ve tutku. Arkadaşlık ve Ferda Civelek’in şahsında gidenlere bağlılığın: Salim’i karakterize eden iki görselin yanına bunlar da eklenebilirse bir nebze de olsa anlatabiliriz belki O’nu.

Sohbetimizin şimdilik sonuna geldik Salim; bu yazı uzandığın toprağa bırakamadığım kızıl karanfil olsun arkadaşım.

Engin denizlerin ufkunu tutuşturan gün batımlarının kızıllığı yoldaşın olsun.

Karanlığın ortasında yaktığınız çoban ateşleri hiç sönmeyecek; o ateşlerin yalazında yaşayacaksınız…

Ve, “elbet bir gün bizim sokağımıza da bayram gelecek”!

18 Ocak 2018

Nabi Kımran

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız