Oligarşi devi uyandırmaktan korktu! – Remzi Karahan

386

Geçtiğimiz ay sonunda 130 bin metal işçisini ilgilendiren toplu iş sözleşmesi, tam grev aşamasında, birdenbire ama işçilerin ve sendikanın taleplerini oldukça karşılayan bir şekilde imzalandı.

Bu gelişme, üzerinde dikkatle durulması gereken ve her ne kadar ekonomik mücadele alanına ait bir olay olsa da ekonomik süreçlerin dışında toplumda biriken çelişkiler ve emek sermaye arasındaki karşılıklı sınıfsal mevzilenmenin gerilimleri açısından da mutlaka değerlendirilmesi gereken bir önem taşıyor.

Bu önemi görebilmek için sözleşme sürecine kısaca bakmakta yarar var. Sözleşme öncesi görüşmeler Türkiye sanayi burjuvazisinin en emek düşmanı örgütlenmesi olan MESS ile bu işkolundaki sendikalar arasındaydı. MESS’in sözleşme önerisi 3 yıl süreli ve %3 zam çerçevesindeydi. Teklifin pazarlığa kapalı niteliğini MESS “kırmızı çizgi” tanımlamasıyla ifade ediyordu. İşçiler ise 2 yıl süreli ve yaklaşık %30 zam istiyorlardı. Görüşmeler geçtiğimiz yılın Ekim ayında başladı. Aralık ayında görüşmeler kesildi ve sendikalar 2 Şubat’ta grev kararı aldılar. Bu dönemde iktidar TSK’nın Afrin’i işgal operasyonunu başlatmıştı ve bu gerekçeyle grev “milli güvenliği bozucu nitelikte” bulunarak hükümet tarafından ertelendi.

Elbette herkes biliyor ki,  Türkiye’deki faşist nitelikli çalışma yasaları nedeniyle grev erteleme kararı aslında fiilen grevin yasaklanması demektir. Erteleme kararı sonrasında sözleşmeyi Yüksek Hakem Kurulu denilen hükümet memurları, elbette işverenlerden yana kararlaştırıyor. Buna sendikaların hiçbir itiraz hakkı bulunmuyor.

Sözleşme kapsamındaki 130 bin işçinin büyük bir kısmı, Türkiye’deki sarı sendikacılığın kalelerinden, hatta bundan daha fazlası, faşist yöneticileri ve tesislerini kontrgerilla sahası haline getirmekle de bilinen Türk İş’e bağlı Türk Metal sendikasına üyeydi. DİSK’e bağlı Birleşik Metal sendikası ise 12 bin üyesi için görüşmelerdeydi. Türk Metal hükümetin grevi yasaklamasını büyük bir ideolojik ve siyasal coşkuyla kabul etti. Birleşik Metal ise yasaklama kararlarına rağmen fiilen greve çıkacağını ilan etti.

Ne olduysa bundan sonra oldu; MESS sendikaları yeniden görüşmeye çağırdı, “kırmızı çizgi”lerini tümüyle ortadan kaldırarak 2 yıl süreli ve %25 civarında bir zamla sözleşmeyi imzaladı. Bu, sözleşmenin işçilerin teklifine oldukça yakın bir çerçevede imzalanması anlamına geliyor.

Türkiye devrimci hareketi bu gelişmeyi yeterince tartışmadı. Değerlendirmeler daha çok Birleşik Metal’in yetersizlik eleştirileri üzerinden yürütüldü. Oysa Türkiye oligarşisinin en belirleyici kesimlerini ilgilendiren böyle bir sözleşmenin, hem de iktidarın yasaklamasına ve Ohal‘in sermaye sınıflarına sağladığı koşullara rağmen metal işçisinden yana imzalanmasının mutlaka değerlendirilmesi gereklidir.

Kimi yorumcular bu gelişmeyi RTE’ye bağlıyorlar. Oysa AKP/RTE iktidarının, çoğu özellikle Ohal koşullarında olmak üzere 14 grevi yasakladığını biliyoruz. RTE’nin Ohal’leri bizzat patronlar için, onları tehdit eden grevleri yasaklamak için övünçle pazarladığını ve keza, metal işkolundaki bu grevin yasaklama kararının gene bizzat RTE’nin imzasıyla onaylandığını da biliyoruz. AKP/RTE’nin birkaç gün önce yasakladığı bir emekçi hakkını, demokratik bir hak kullanımını birkaç gün sonra olumlayacak bir insiyatif kullanacağı hiç düşünülemez bile. Afrin işgali nedeniyle cephe gerisinin sükuneti açısından buna gerek duyacak olsa bunu bizzat kendini öne çıkartarak bir PR çalışması zeminine dökmeden yapması neredeyse mümkün değildir.

Bildiğimiz gibi, henüz geride bıraktığımız günler içinde iki ayrı olayda işçiler yaşadıkları yoksulluğu protesto etmek için kendilerini yakmışlardı. Bu olaylar üzerine AKP/RTE rejiminin emek düşmanlığı yaygın tartışmalarla ortaya dökülmüştü. Ve 16 Nisan oylamalarında sanayi proletaryasının önemli bir kesimini oluşturduğu kentli sınıfların AKP/RTE’ye tepkisi düşen oy oranlarıyla kendini göstermişti. Dolayısıyla bu sözleşme gibi işçiyi memnun edecek bir gelişmeyi, özellikle seçim gündemine doğru akan bir süreçte Saray rejiminin propagandacılarının boş geçmesi düşünülemez.

İşverenler açısından konuya bakacak olursak, oligarşinin sanayi sermayesi kesiminin borsada kârını iki kat artırması ya da geçen yılı %20’lere varan yüksek kârlarla kapatmış olmaları nedeniyle bu kârlarının hiç değilse bir kısmını işçilerle paylaşma “vicdan”ından söz edilemeyeceği mutlaktır. Sermaye sınıfının biricik varlık koşulu yüksek kârlar için proletaryayı köle emeği fiyatına çalıştırmaktır ve böyle olduğu içindir ki MESS sözleşme koşullarını “kırmızı çizgi” diye belirlemiştir.

O halde bu sözleşmeye yol veren nedir?

Eğer yakın gelecekteki siyasal süreçler gereği korunması gereken bir suni denge kaygısı söz konusu değilse bunun biricik yanıtı vardır: Oligarşinin proletaryanın direnişinden korkusu..

Her şeyden önce geçtiğimiz yıllarda metal işçilerinin Türk Metal sendikasının gangsterliğini bile aşarak sokağa döktükleri “metal fırtınası”, proletaryadaki öfke birikimini göstermekteydi. Ve bunun günceldeki ölçüsü 100 bini aşkın metal işçisinin Türk Metal gangsterlerini bütün ayak diretmelerine rağmen grev kararı almaya mecbur etmeleriydi. İşverenler bu mecburiyeti ülkedeki gerici faşist iktidarın egemenliği ve ohal hukukuyla aşabileceklerini sanarak lokavt ilan edecek kadar süreci gerdiler. Ancak bütün bunlara rağmen metal proletaryasının kararlılığı DİSK üzerinden örgütlü bir tavra dökülünce oligarşi için kıyamet çanları çalmaya başladı.

Her ne kadar DİSK’in sözleşmede temsil ettiği işçi sayısı onda bir bile değilken sanayi patronları DİSK’in kararlılığının bütün işçilere, hatta bütün toplumsal muhalefete ait olduğunu gördüler. Zaten tarihen tecrübeli idiler: 15-16 Haziran ‘70 direnişi doğrudan DİSK’in kapatılmasına karşı yapılan bir direniş eylemiyken oligarşi bu eyleme çok sayıda Türk İş üyesi fabrikanın katıldığını görmüş ve orduyu devreye sokarak sıkıyönetim ilanıyla direnişi bastırabilmişti. Türk Metal gangsterlerini greve mecbur eden metal işçisi DİSK’in eylemi yürürlüğe girdiğinde DİSK’in arkasında yürüyecekti.

Ayrıca toplumsal muhalefetin sözcülüğünü üstlenen akademisyenler, yazarlar, aydınlar “grev gözcülüğü” yapacaklarını ilan ettiler. Bütün sol, sosyalist, devrimci, demokratik kamuoyu greve yoğunlaştı. Bu grevin yaratacağı direniş atmosferinin ülkedeki bütün gerilimleri patlatacak bir basınç yaratacağını oligarşi gördü ve korktu.

Oligarşi bir kez daha ’70 Haziranı’nı, bir kez daha Gezi Haziranı’nı yaşamaktan, proletaryanın ve onun öncülüğündeki toplumsal muhalefetin başkaldırısından korktu. Bu dev sınıfın uyanmasından ve toplumsal muhalefete kendi kararlılığını taşımasından korktu. Korktu ve sözleşmeyi imzaladı.

Doğrudur; Türkiye proletaryasının pek çok ülkede izlediğimiz, bildiğimiz sınıf kardeşleri gibi toplumsal hareketliliği pek yüksek değildir. Örneğin siyasal verilerini önemsediğimiz Rusya’nın 1900’lü yılları itibariyle bir kıyaslamaya gidecek olursak, o günkü Rusya ile bugünkü Türkiye aşağı yukarı aynı nüfusa sahiptir, ama elbette bugünün Türkiye’sinin sanayileşme düzeyi o günkü Rusya’yaya göre çok yüksektir. 1905 için Rusya’da toplam işçi sayısı 2 milyonun altındadır, Türkiye’de bugün salt kayıtlı işçi sayısı 13 milyon civarındadır. Ancak Rusya’daki o 2 milyon işçinin 819 bini, salt 1907’de, yani Stolipin gericiliğinin Duma’yı kapattığı ve yüzlerce devrimciyi astığı bir dönemde greve gitmiştir; hem de bu sayının 539 binini siyasal greve giden işçiler oluşturmaktadır. Türkiye’de AKP/RTE döneminde, yani 15 yıl içinde greve giden işçi sayısı ancak 81 bindir. Buna bir de grevi yasaklanan 192 bin işçiyi eklerseniz, 15 yılda grevle uğraşan toplam işçi sayısı 273 bine ulaşır. Yani Rusya’da bir yılda 819 bin, Türkiye’de 15 yılda 273 bin.. Özcesi, Türkiye’de proletaryanın sosyal varlığı ile siyasal varlığı arasında oldukça büyük fark vardır. Bu nedenle Türkiye solunun ontolojik bulgular üzerinden kurduğu sınıf siyaseti yaklaşımları genellikle olumsuz sonuçlar vermiştir. Proletaryanın siyasal sürece hâkimiyet kurmasını bekleyenler, kendiliğindenci ve aydınlanmacı sağ oportünizmleri; bu bekleyişi gereksiz bulup öncüyü sınıfın yerine ikame etmeyi düşleyenler ise sol oportünizmleri oluşturmuşlardır. Ama her şeye karşın durum ortadadır: Türkiye proletaryası oligarşiyi korkutacak kadar büyük bir devdir. Sorun onun sokak tıkanıklığını aşmakta, devi uyandırmaktadır. Türkiye proletaryasının eylemci düşüklüğünü aşmanın yolu proletaryaya sadece dışardan bilinç taşımakla değil, bilinç+eylem taşımakla mümkündür. Bu devrimci savaş tarz ve çizgisidir. Ve Türkiye’de oligarşi, özellikle Rojava devrimi içinde mevzilenmeleriyle Türkiye devrimci hareketinin artık böyle öznelere sahip olduğunu da bilmektedir. Her ne kadar bu özne ya da özneler henüz kendilerini gerçekleştirmede yetersiz kalmış olsalar bile proletarya zeminindeki bir toplumsal direnişin bu gerçekleşmenin eksik yanlarını da hızla tamamlayacağını, çünkü bu öncü gücün yüzyıllık bir bilince ve Gezi Haziranı gibi hâlâ canlı ve yeni bir tecrübeye sahip olduğunu da bilmektedir.

Bu nedenle metal işçisinin kararlı tutumu karşısında oligarşi kendisi için doğru olanı yaptı ve geri çekildi. Ama bize, kendi zayıflığımızdan dolayı onda göremediğimiz zayıflığını saklamayı başaramadı. Devrimci bir tarzda yönelinmiş ülke proletaryasının sadece gerici faşist iktidarı değil, onun karşı devrim zeminindeki bütün alternatiflerini içeren devleti de tasfiye edebileceğini bize hatırlatmazlık edemedi.

Remzi Karahan, 2 Şubat 2018

 

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız