Hitler’in ve Erdoğan’ın kutsal yetenek kukla sanatçıları

205

Ülkemizde aydın ve sanatçıların toplumsal mücadele karşısındaki duruşları hep tartışma konusu oldu. Duruşları hep bir yalpalanma, gel git içinde. Bu yazıda aydınlarımızın yüz akı olan, onurlu duruşları ve üretimleriyle mücadeleye katıkları ile onurlu yer alanlar tabi ki bu yazının dışında, mücadelemizin onur abideleridir.

Aydınların toplum içindeki rolleri her zaman güncel tartışma konusu olmuştur. Özellikle toplumu derinden etkileyen bunalım dönemlerinde sergiledikleri tutum ve üstlendikleri fonksiyon gereği burjuvaziye azımsanmayacak hizmette bulundukları, ona gerek sol’da gerekse aydın-sanatçı kimlikleriyle destek verdikleri bir gerçeklik.

İnsan topluluklarının içinde bulundukları koşullar, onların üretim ve tüketim karşısındaki konumları, birbirlerini etkilediğinden, insan topluluklarının sürekli bir hareketlenme içerisinde bulunmalarını da sağlar. Yaşadığımız çağın insan toplulukları sürekli olarak içinde bulundukları sistemin ve toplumsal koşulların belirleyici özelliğinden dolayı bir dalgalanma, çatışma, ilerleme, gerileme anaforu içinde bulunmaktan kurtulamazlar.

Sistemin sömürü ilişkileri toplumsal hayatı edilgen bir konumda tutmak isterken, ekonomik-siyasi-sosyal hayattaki değişim ve ilerleme, kaçınılmaz olarak insanları edilgen pozisyondan çıkarır. Canlı, hareketli bir ilişki içerisine çeker. İnsan kendini sistem ve toplumsal hayat karşısındaki konumunu sorgularken, değişiminin insanın özgürlüğü ve gelişmesinde olduğu sonucuna varır. Örgütlü mücadele bu gelişmenin sonucunda ortaya çıkar. İnsan iradesinin değişim ve dönüşüm süreçlerinin oynadığı rol, bilinç faktörüyle sağlanır.

İnsanın içinde bulunduğu koşulları ve sömürüye dayalı sistemi sorgularken, bu koşulları ve sistemi değiştirmeye dönük eylemi, birbiriyle kopmaz bağ oluşturur. Bilinç iradeyi güçlendirir. Güçlenen irade ise eylemin başarısında rol oynar. İradenin burada ortaya çıkardığı sonuç, doğal gelişim üzerinde zorlayıcı bir etki bırakmasıdır. Örneğin kapitalizm, sistem olarak kendi tarihi gelişimi içerisinde yok olacaktır. Ama iradi olarak bu yok oluş sürecinin gelişimini kısaltacak olan insanın bilinçli eylemidir. Bu nedenledir ki, sınıflar mücadelesi bir anlamda iradeler savaşıdır. Ve bu irade savaşında burjuvazinin temel metotlarından biri, insan iradesini kırmak, ya da teslim almak üzerine kuruludur. İnsan iradesinin değiştirmeye dönük ataklarını sonuçsuz bırakacak, sistemi zorlamayacak bir kısır döngüye hapsetme girişimi de söz konusudur.

Bu kısır döngü, insan topluluklarını esas olarak eylem ve direnme noktalarında etkilemektedir. İnsanın kendi eyleminin, çabasının sonuç alıcı yanlarını görmedikçe, zayıflayan, güvensizleşen, gücünü kullanmaktan uzaklaşan bir ruh hali kaçınılmaz olmaktadır.

Bizim gibi faşizmle yönetilen ve kendi iç dinamiğiyle gelişmemiş, yeni sömürge ülkelerin üretim ilişkileri gibi aydınları da çarpık gelişmiştir. Bu nedenledir ki çarpık toplumsal gelişimin aydınımızı etkilememesi düşünülemez. Bu belirleme, aydın hastalıklarını tek tek aydınların kişiliğinde aramak yerine, bunu oluşturan sosyal, kültürel vb. koşulların analizini gerektirir.

Sınıflı toplumun ortaya çıkışı, kafa ile kol emeği arasındaki ayrımın bir toplumsal ilişki olarak belirlenmesinden sonradır ki, aydınlar tarihsel misyonlarını oynamaya başladılar. Bu misyon, iki düzeyde gerçekleşiyordu. Ekonomik açıdan, üretim güçlerinin gelişmesine hizmet ediyorlardı; yeni buluşların, tekniğin öncüsüydü aydınlar. Öte yandan toplumdaki sınıflar mücadelesinin politik önderleri doğal olarak aydınlardı.

Aydın, toplumsal gelişmenin öncülüğünü yapan sınıfın, bilinçli öncüsü ve müttefikidir. Dolayısıyla öncü olabilmenin cesaretine de sahip olandır. Her çağın aydını, o an var olan ileri sınıfın sözcülüğünü yapar. Bunu yaparken de, o çağın ve ileri sınıfın mevcut koşullarda geliştirdiği aygıtları kullanır.

Örneğin Fransız savaş uçakları bağımsızlık savaşı veren Cezayir halkının üzerine ölüm kusarken, Paris’te bir hukuk profesörü ağır adımlarla kürsüye çıktı ve çok sevdiği öğrencilerine, ”Bağımsızlıklarını isteyen Cezayirlilere işkence eden böyle bir yönetim altında profesörlük cüppesini giymekten utanıyorum…” dedikten sonra, çıkardığı cüppesini kürsüye bırakıp amfiden çıkıp gider.

Birde dün 12 Marta ve 12 Eylüle övgüler dizen ve bugün ülkemizde faşizm karşısında susan, sinen ve Kürt özgürlük mücadelesi karşısında onun milliyetçi, şoven politikalarına destek sunanlar, Efrîn ve Rojava genelinde İslamcı çetelerle faşist, sömürgeci Türk devletinin halkların katledilmesine destek sunan “sol aydın sanatçı” etiketli milliyetçi şovenler. İşte iki tip aydın.

Birincileri insanlık saygıyla anıyor, anacakta anacak, ikincileri ise insanlık bir an önce unutmak isteyecektir. Çünkü ikincilerin insanlığa öğretebilecekleri bir şeyleri, aktarabilecekleri bir mirasları yoktur.

Yüklendiği sorumluluğa gözlerini kapayanlar, ya da topluma ait bir varlık olmanın yüklediği görevleri yerine getirecek cesaretten yoksun olanlar, etiketleri ve kariyerleri ne olursa olsun, içinde yaşadıkları toplum için hiçbir değer ifade etmiyorlar.

Faşizmin egemen olduğu bütün ülkelerde olduğu gibi, ülkemizde de hâkim sınıfların açık bir aydın düşmanlığı, aydına tahammülsüzlüğü vardır. Ne var ki bu, aydınlarımızın radikal bir dava adamı olmasından değil, egemen sınıfların görünüşte de olsa ”demokratik hoşgörüden” yana nasibini alamamalarından, krizlerle dolu, istikrarsız siyasi yapılarından kaynaklanmakta… Yoksa aydınlarımız hep ”ordusuz generaller” olagelmiştir; halktan kopuk olmaları, dolayısıyla hâkim sınıflar tarafından da fazlaca ciddiye alınmıyorlar.

Aydın olmanın misyonunu, sınıflarla olan ilişkisi belirler. Sınıf mücadelelerinin yer aldığı toplumlarda, bu mücadelede bir taraftır. Aydın tarihsel görevinin bilincinde ise, yani fonksiyonel olarak çağdaş bir aydınsa, köhneyen sistemi değil, doğmakta olan yeni toplumsal yapıyı savunacaktır. Düşünce ve eylemini, bu yarını gerçekleştirmek için yoğunlaştıracak ve kaçınılmaz olarak geleceği yaratacak sınıfın yanında yer alacaktır.

Aydın, geleceği yaratmada kendisinin de bir rolü olacağına inanırsa, düşünsel varlığının ve eyleminin, yarını yaratacak sınıfın şahsında gözle görülür bir güce kavuştuğunu da görecektir.

Aydın, toplumsal gelişmenin öncülüğünü yapan sınıfın, bilinçli öncüsü ve müttefikidir. Dolayısıyla öncü olabilmenin cesaretine de sahip olandır. Her çağın aydını, o an var olan, ileri sınıfın sözcülüğünü yapar. Bunu yaparken de, o çağın ve ileri sınıfın mevcut koşullarda geliştirdiği aygıtları kullanır.

Yoksa yansızlık vb, eskimiş ve burjuva ikiyüzlülüğünü üzerinde taşıyan bir tanım. Ezenler ve ezilenler arasındaki yaşam kavgasının derinleştiği, kitlelerin bilinçleri oranında süratle saflaştıkları ve bu saflaşmanın, her iki yan arasında neden olduğu ayrımı berraklaştırdığı bir dönemde, bir aydın ”tarafsızım” diyebilir mi? Küçük-burjuva aydınlarımızın çoğu bunu diyorlar; ama onlar burjuvazinin değerlerine çoktan teslim olmuşlardır. Ve durmaksızın tekrarladıkları yansızlık ile her gün, her saniye toplumu burjuvazi adına etkilemenin çabası içindedirler.

Sınıfsal bir tavır almaktan fersah fersah uzak, soyut şeylerle, burjuva toplumundan çıkış yolunu bulamayıp bunalan kitlelere, aynı sınırlar içinde kalmak koşuluyla sunulan deşarj aygıtlarının sözcüleridir artık.

Yansızlık ikiyüzlülüğün en ”aydınca” biçimi sanat alanında kendini bolca gösteriyor.

Herhangi bir sosyal amaca hizmet etmediklerinin böbürlenmesinde olan sanatçı ”aydınlar” : ”Özgür” olma adına, ”objektif” olma adına -niyetleri bu olmasa da, sonuçta burjuvaziye hizmet ediyorlar. Çünkü burjuvazi, halka, ilericilere, devrimcilere teslimiyeti, yılgınlığı, dönekliği silahla empoze etmeye çalışırken, onlar aynı şeyi ‘’sanatı’’ icra ederek gerçekleştiriyorlar.

Toplumun tüm kesimlerini olduğu gibi, aydın ve sanatçılara yönelik baskı tehditlerle susturma, teslim alam diktatörlüğün temel hedeflerinden biri. Ranta ortak etmek, yalaka haline getirmek için sarf ettiği çabaya boyun eğmeyen sanatçı aydınları, tehdit, yokluk, linç girişimleriyle ya susturulur, ya da ülkeyi terk etmeye zorlanır. Geriye kalan sinmiş teslim olmuş, iktidarın kuklası haline gelmiş sanatçılarla, savaşın ve şovenizmi, katliamların meşruluğunu sağlamaya çalışırlar. Onlar artık sitemin sanatçı Mehmetçikleridirler.

Hitler’in de kutsal yetenek bahşedilmiş sanatçılar” diye bir listesi vardı. Listede binin üzerinde isim bulunuyordu ve listedeki birçok isim, doğrudan Nazi partisiyle bağlantılı değildi. Çünkü ilerici sanatçılar ya sürgüne gitmişti, ya da öldürülmüştü, böylesi bir ortamda ortalık yalaka ve apolitiklere kalmıştı, onlarda Nazi politikalarını sanat adı altında rejime büyük bir ideolojik destek sağlıyorlardı.

Dün Hitler faşizmine ideolojisine ve onun savaş çığırtkanlığına sanat adına destek sunanlar, ona ideolojik militanlığını yapanlar tarihe hain, insanlığın yüz karası olarak geçtiler. İşte bugün de ülkemiz de adeta tarih tekerrür edercesine şeriatçı faşist diktatörlüğün çanağında yalakalık yapanlar, sanat ve sanatçılık adına faşist katillere lojistik destek sağlıyorlar.

Efrîn sınırına giderek Erdoğan ve Efrîn Operasyonuna destek veren Yavuz Bingöl ve bir kısım soytarı; ‘’eminiz ki bizden sonra daha çok sanatçı gelecek” diyerek sömürgeci faşist Türk devleti adına sanatçıları el altında tehdit ederek oraya sürükleme çabasında. Yavuz Bingöl’le başlayan ve yanına topladığı yalakalarla Hataya gidip basın toplantısı yapanlar, Türk bayraklarıyla sınırda gövde gösterisi yaptılar. Ve Hülya Kocyiğit gibi faşist baskı ve zulmü az görenler, faşizmin hüsranına güç vermeye çalışıyorlar. 3 saat, ya da üç günde Efrîni yerle bir ederiz diyenler, bir ayı geçti, bırak Efrîne ulaşmayı sınır boylarında yerlerde sürükleniyorlar. Mehmetçik medyalarıyla sanatçı sıfatlı soytarılarıyla, imamlara ve çocuklara askeri üniforma giydirip sahneye çıkarıp şehit olacak propagandasıyla Hitlerin propaganda Bakanı Gobelsi kıskandıracak bir faşist şoven propaganda içindeler. Ama tüm propagandalarına rağmen yenilgilerini gizleyemiyorlar. Yalanlar üzerine yalanlar üreterek bu yenilgiyi zafermiş gibi gösterme çabasındalar. Ama tüm bu çabalarının boşa olduğu, nafile olduğunu söylememize gerek yok. Onlar çokta farkında ve faşist sömürgeci sitemlerinin çöküşünü engellemek için çaresiz ve şaşkınlar.

“… İnsanın iç dünyası; vicdandan, sevgiden, barıştan, kardeşlikten yana olmak. Bu söylediğim kelimeler sadece solculara ait kelimeler mi? Hayır, öyle değil. Kendimi ‘solcuyum’ diyerek kategorize etmek istemiyorum. Biz Che Guevara, Deniz Gezmiş’ler tarafından anlatılan, o romantik duygulara kapılmış gençlerdik. Ama işin aslı, günümüzde artık öyle değil.” (Y.Bingöl)

Bingöl, “Bence devlete ve ülkeye haksızlık yapan bir toplum var. Eskiden devlet millete haksızlık ediyordu şimdi millet devlete haksızlık ediyor. Memlekete, ülkeye sahip çıkmak gerekiyor”

Hülya Koçyiğit’in ‘Bu ülkede bence kimse baskı altında değil, herkes fazla özgür yaptıklarından dolayı herkes bir gün Erdoğan’ı takdir edecek’

Dönekliğin ve çanak yalayıcılığın sınırı yoktur. Bir sitemde rant edinmeye, bencil yaşamını her şeyin önüne koymaya başlarsan hiç bir değer, insani olan hiç bir şeyin anlamı kalmaz. Öyleye orada katledilen beşikteki bebekten yetmişini geçmiş insanlar insan değil. Yerle bir edilen şehirlerde yaşayan insanlar insan değil bu asalak ve vicdanını satmışlar için. Bu devlet size ne yaptı diyen insanlarımızı elerini arkadan bağlayıp yarı çıplak yere yatıran işkenceci polis şefi sanki konuşuyor Yavuz Bingöl, ya da Hülya Koçyiğit değil de.

Ortada işgal ve sömürgeciliğe karşı Kürdiyle, Arabıyla, Alevlisiyle, Süryanisiyle, Ezidisi, Ermenisiyle bir bütün haklın direnişi ve kararlığı var. Kimyasal kullanarak, sivil halkın başına bombalar yağdırarak halkı sindirmeye ve bölgede göç ettirerek amacına ulaşmaya çalışırken dünyada beklide örneğine rastlanmamış bir tabloyla karşı karşıya kaldılar. Şengal’den Rojava’ya yüz binler Efrîne yürüyor, ne Efrîne akın eden sivil halkı vurması nede mehmetçik medyası yalaka sözüm ona aydın sanatçılarıyla bu tabloyu tersine çevirmek, halkın gözünde başarı gibi yansıtmayı çabalıyor. Bunu becermedikçe de daha bir çılgınlaşıyor, azgınlaşıyorlar. Öyle ya, Suriye’de düne kadar desteklediği, beslediği tüm çeteleri de yanına alarak ordusuyla işgali başlatırken onlar NATO’nun en büyük ikinci ordusu ama yerlerde sürükleniyorlar.

Kendilerini inkâr etmiş, pişmanlığın bataklığında köşe kapmış, şeriatçı faşist katilleri yüceltmekten kendilerine yeni rant kapıları yaratmak için çırpınan bu insanlığını vicdanını yitirmiş sözüm ona sanatçılar yanı başlarında yaşanan sömürgeci, işgalci savaşa ve katliamlara destek sunmak için kendileri gibi yeni pişmanlar, geçmiş birikimlerine lanet yağdıranlar görmek istiyor, bunun propagandasını yapıyorlar. Televizyon programlarında hangi sanatçı Efrîn işgaline destek verdi, vermedi diyip baskı altına almaya linçle tehdit ediyorlar. Ama şoven, militarist saldırıları ve beklentileri böylesi bir sonuç vermeyecek. Dürüst, namuslu, değerlerine bağlı Türkiye aydını ve devrimcileri, şeriatçı faşizmin çanak yalayıcı bu “köşe” kapıcılarına, hak ettiği cevabı halkımızla birlikte verecektir. Çok değil biz bu tür dönek ruhlu, geçmişine saldırmayı esas alanları 12 Mart, 12 Eylül dönemlerinde de gördük ve içine saplandıkları bataklığı da.

Geçmişin “solcuları”, şimdinin “liberalleri”, daha doğrusu şeriatçı faşist sitemin işbirlikçi sermayenin çanak yalayıcıları bu köşe yazarları, sanatçı sıfatlı soytarılar sola, başta Kürt halkına ve geçmişlerine ne kadar küfrederlerse düzene o kadar kendilerini ispat edeceklerini düşünüyorlar. Düzenden ve medya patronlarından, faşist şef Erdoğan’dan aferin alacaklarını hesap ediyorlar. Oysa o köşeler, o sıfatları geçmişte yaptıkları sıradan solculuklarına, ettikleri küfürler ve siteme bağlılıklarını sunmaları saldırı için kendi vicdanlarını satmaları karşılığında, kendilerine sunulmuş olanaklardır. Bu halk düşmanlığı ve soytarılık karşılığında kazandıkları dolar bazındaki ücretleri de direnen, boyun eğmeyen halklarımız sayesindedir.

Oysa aydınlar, bedeli ne olursa olsun, demokratlığın ve yurtseverliğin gereklerini yerine getirmek zorundadırlar. Aydın tarafsız değil, taraftır. O, iyiden, güzelden, doğrudan yana olmak ve doğru bildiğini hiç tavizsiz savunmak zorundadır. Ülkemiz aydınları istisna da olsa olumlu örnekler yaratmıştır. Bu olumluluğu istisna olmaktan çıkaracak potansiyele sahiptir. Bugüne kadar bu potansiyelin yeterince açığa çıkmamış olması, aydınlarımızın geleceğini ipotek altına almıyor. Aydınlarımız, cesareti, özverisi, kararlılığı ile bütün dünya aydınlarına esin kaynağı olacak nice örnekler yaratacaklardır. Türkiye halklarının böylesi aydınlara, dostlara gereksinimi var. Aydınlarımız bunun bilincine vararak saflarını halktan yana belirleyeceklerdir. Aksi tavır, aydınca bir tavır olmayacağı gibi, halka ihanettir.

Her ülkede yenilgi döneminde, çatışmanın kızıştığı dönemlerde bu tip korkak sisteme sığınan, ona yalakalık eden eğilimlerin boy verdiği bilinen bir gerçektir. Bugün açık faşizm ve işgalci savaş koşullarında da Türkiye’de de böyle oluyor. Her şeye rağmen bu kaypak vicdanını satan aydınlar, her yerde olduğu gibi ülkemizde de yine kapımızı çalacaklar, sığınmak isteyeceklerdir. Biz bunu faşist darbe dönemleri sonrasında da gördük.

Ne yazık ki çoğu aydın geçinen aydınlarımız, taşıdıkları sıfatın gerektirdiği tutarlılık, özveri ve cesaretten yoksunlar. Hep sığ sularda yaşamak istiyorlar. Her baskı dönemi onları eğip-büküyor, ”döndürüyor”. fırtınalardan kaçıp saklanabilecekleri, sığınabilecekleri bir limanları olsun istiyorlar. Hatta kendilerine, bu amaçla kullandıkları küçük, yapay dünyalar yaratıyorlar. Üstelik bu yetmiyormuş gibi esen rüzgârlara direnmek isteyenleri de bu yapay dünyalarına davet ediyorlar. Bu faşist zulme destek sunmak isteyerek, ya da istemeyerek olsun onun yanında yer almaktır.

Gerçek aydın olmak istiyorsa, halkların yüreğinde taht kurmak isteniyorsa, insanlığını vicdanını yitirip bencilce bir yaşam için lanetli  olmak istenmiyorsa, zalimin yanında değil mazlumun yanında olmaktır. Bu da başta sanatçı kılıklı soytarılara karşı tavır almaktan geçiyor.

Şemdin Şimşir

24 Şubat 2018

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız