Ellerimiz armut toplamayabilir – Fikret Başkaya

123

İktidar gizlemesini bilenindir’ 

Doğan Medya grubunun Demirörenlere satılması infial yarattı. Artık ‘merkez medya’ diye bir şeyin kalmadığı söylendi… Esasen Garp Cephesinde yeni bir şey yoktu. Dolayısıyla Doğan medyasının da ‘havuza’ katılmasıyla değişen fazla bir şey yok… Zaten Doğan Grubu da hayli zamandır Politik İslamcı AKP iktidarının yörüngesine sokulmuştu. Aslında bu satış bildik bir satış değil… Aydın Doğan satışa zorlandı veya satıp kurtulmaktan başka çare kalmadığını düşünmüş de olabilir. Asıl soru satışın zamanlamasıyla ilgili ve bu satışı 2019 seçimlerine yönelik düzenlemelerin, hazırlıkların, manipülasyonların, hilelerin ve  tuzakların bir parçası saymak gerekiyor…

Çoktandır AKP iktidarının hoşuna gitmeyen gazeteciler ‘merkez medya’ denilende de barındırılmıyordu. Bir gazeteci için işini koruyabilmenin koşulu iktidarın hoşuna gitmeyen şeyleri sorun etmemekten, gündeme taşımamaktan, yazmamaktan, söylememekten geçiyordu… Artık gazete ve televizyonların belki %90’dan fazlası iktidarın gazetesi, televizyonu… Bu son satış operasyonuyla bir kaç gazete ve bir iki televizyon dışında bir bütün olarak medya, politik ve ekonomik iktidarın hizmetine girmiş bulunuyor…

Bu durum, gazetecilik işinin, gazetecilik mesleğinin kendi varlık nedenine ve misyonuna yabancılaşması, ‘başka şeye dönüşmesi’ demektir… Ya da artık gazeteler gazete değil, haber ajansları haber ajansı değil, televizyonlar  televizyon değil… Oysa, gazetelerin gerçekten gazete sayılmaları, ‘örgütsüz’ çoğunluğun sesi ve vicdanı oldukları durumda mümkündür… Zira gerçeğe ihtiyacı olan onlardır… Olup-bitenden haberdar olmaya ihtiyacı olanlar onlardır… Fakat gerçek dünyada durum her zaman farklıydı. Ezilen, sömürülen, mülksüzleştirilmiş  geniş halk kitlelerinin gerçeğe, egemen sınıfların da gerçeğin üstünü örtmeye, yalana, gizlemeye ihtiyaçları vardır… Gazeteci gerçeği açık etmeye yeltendiğinde egemenler cephesinin hışmına uğrar, kimi zaman da katli vacip biri sayılır… Gazeteciliğin tarihi bir bakıma ‘gerçeği söyleme’ basiretine ve cesaretine sahip haysiyetli gazetecilerin katledilişlerinin de tarihidir…

Neoliberal çağda gazetecilik değişime uğradı, dejenere oldu. Eskiden gazetecilik birlerinin yegane işiydi… Gazeteci gazete çıkarırdı. O zamanlar ve her şeye rağmen gazeteler gazeteye daha çok benziyordu. Neoliberalizmin dayatıldığı geride kalan yaklaşık 40 yılda gazetecilik işi büyük sermaye gruplarının etkinlik alanı haline geldi. Mesela Fransa’da medyanın çoğu silah üreticisi sermaye gruplarının elinde ve Fransa bir istisna değil… Öyle ki, bir sermaye grubunun kırk tarakta bezi var ve bir de medyası var… Tabii bir çok alanda faaliyet gösteren bir sermaye grubu her zaman sadece ‘kâr saikiyle’ bu işe girişmez. Siyasi iktidara şantaj yapmanın bir aracı olarak, ya da ‘prestij’ saikiyle de öyle tercih yapıyor olabilir… Tabii şantaj da karşılıklıdır… Aynı şeyi duruma göre siyası iktidar da yapar ve yapıyor… Medya sahibi olmak, iktidara yakın olmanın bir aracı olarak da görülür. Mesela Türkiye’de medyası olan bir büyük sermaye grubunun bütçeyi, hazineyi, müşterekleri yağmalaması çok daha kolaydır… Rahatlıkla kamu bankalarından milyonlarca dolar kredi alabilir… [Tabii alınan krediler de ekseri geri ödenmez..]

 

Gazetelerin “dördüncü kuvvet’ olduğu söylenir. Diğerleri yargı, yürütme ve yasama… Medyaya diğerlerini ‘denetleyen’ anlamında ‘dördüncü kuvvet’ demek adet olmuştur … Aslında bu retoriğin, bu kabulün bu dünyada reel bir karşılığı olduğunu söylemek mümkün değildir. Medya da aslında iktidarların, egemenlerin bir ideolojik aygıtıdır. Ve esas itibariyle de ‘karşı tarafın’ hizmetindedir… Ne demek istediğimi desteklemek üzere, aşağıya aldığım New York Times’ın ünlü editörü, Karl Marx’ın da dostu olan John Swinton’un konuşmasından bir bölümü okuyabilirsiniz.

 

O halde sadede gelebiliriz. Böyle bir tablo ortaya çıkmışken ve medya nerdeyse külliyen Politik İslamcı despotik iktidarın ve büyük sermayenin hizmetine girmişken, artık havuzlarda yüzerken… ne yapmak gerekiyor? Ne yapılabilir? Yapılacak iki şey var: Birincisi, ‘merkez medya yok oldu’ diye hayıflanmak, mızmızlanmak, her şeye rağmen ‘sayın seyirciliğe’ devam etmek; İkincisi de, adına lâyık bir medya yaratmak için harekete geçmek, ayağa kalkmak… Aslında bu ikincisini yapmak hem gerekli ve hem de mümkündür… Söylendiğine göre Doğan Medya Grubu 1, 1 milyar dolara satılmış… Mevcut durumdan şikayet eden, ‘gerçeğe ihtiyacı olan’  milyonlarca insan bu kadar parayı çok rahatlıkla tedarik edebilir. Bu milyonlarca insan cüzi katkılarıyla bu durum pekâlâ tersine çevirebilir… Bunun için personel sıkıntısı da çekilmez. Sadece son bir kaç yılda işinden atılanlar (ve bundan sonra atılacak olanlar da dahil ), nice gazeteleri, dergileri, haber ajanslarını, televizyonları hayata geçirebilirler…. Tabii KHK’larla işinden olan üniversite üyeleri de ‘gerçek üniversiteler’ kurabilirler…

 

O zaman yapılacak şey, ezilenlerin, sömürülenlerin, gerçeğe ihtiyacı olan mülksüzlerin (ki, artık yaklaşık %10 dışında hepimiz proleteriz…) kendi  medyasını oluşturmak üzere harekete geçmektir…   Bu amaçla  ülke çapında tüm kesimleri temsilen büyük bir toplantı örgütlenebilir… O toplantıda neyin, nasıl yapılacağına dair ilkeler oluşturulur, yol haritası belirlenir ve bir ‘yürütme kurulu’ seçilir, uygun bir örgüt modeli oluşturulur, görevlendirmeler yapılır, vb…. Böyle bir şey başarılırsa ki, başarılmaması için hiç bir neden yoktur, bu dünyanın geri kalanı için de bir örnek teşkil edebilir… Aslında böylesi bir girişim, ideolojik köleliğe meydan okuma anlamına da geleceği gibi, bir bilinçlenme-politikleşme fırsatı da yaratabilir… İnsanların cüzi katkılarıyla gazeteler, dergiler, haber ajansları, televizyonlar harekete geçirilebilir… Bunların sahibi olanlar aynı zamanda , okuyucusu, izleyicisi de olacağı için, bir sürdürülemezlik sorunu da ortaya çıkmaz… Velhasıl haysiyetli insanlar olarak yaşamak bizim irademizi aşan bir şey değildir…

 

 

EK 1:

 

 

Karl Marks’ın dostu da olan John Swinton, 1880’lerde New York Times’ta yazıyor. Gazete bir Yahudi tarafından satın alındıktan sonra düzenlenen toplantı da, davetli gazeteciler “hür basın” onuruna kadeh kaldırmak üzere onu kürsüye çağırıyorlar. Swinton elindeki kadehiyle kürsüye çıkıyor. Çıt yok. Ve cümleler dökülüyor:

 

“Dünya tarihinin şu anına dek Amerika’da ‘Özgür, bağımsız basın’ diye bir şey olmamıştır. Bunu siz de biliyorsunuz biz de…” diye başlıyor sözlerine.

“Hiçbiriniz düşündüklerinizi olduğu gibi yazmaya cesaret edemezsiniz. Bunu yapmaya kalktığınızda yazdıklarınızın önceden basılmayacağını bilirsiniz, çünkü:

Çalıştığım gazete bana düşüncelerimi özgürce yazmam için değil, tersine yazmamam için bir ücret ödüyor. İçinizde benzer biçimde benzer ücret alan başkaları da vardır. Düşüncelerini açıkça yazacak kadar salak olan herhangi biri, sokakta başka bir iș arıyor olacaktır. Çalıştığım gazetemin herhangi bir sayısında düşüncelerimi apaçık yazsaydım, 24 saat dolmadan işimden atılırdım. Gazetecilerin işi; gerçeği yok etmek, düpedüz yalan söylemek, saptırmak, kötülemek, servet sahiplerine ve iktidara dalkavukluk etmek, kendi gündelik ekmeği uğruna yurdunu ve soyunu satmaktır. Bunu siz de biliyorsunuz, ben de…

Öyleyse, şimdi burada ‘bağımsız, özgür basının(!) şerefine(!) kadeh kaldırmak saçmalığı da nereden çıktı?

Bizler, sahnenin arkasındaki zengin adamların ve emperyalistlerin oyuncakları, kullarıyız. Bizler ipleri çekilince zıplayan oyuncak kuklalarız…

Onlar ipleri çekiyorlar ve biz dans ediyoruz. Yeteneklerimiz, olanaklarımız ve yaşamlarımız, hepsi başkalarının malı…

Bizler entelektüel fahişeleriz”.

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız