Artık Yeter, Edi Bese, Ya Basta! – Nabi Kımran

1814

Her  gün onlarcasını okuduğumuz “durum tespiti” yazılarına bir yenisini eklemeye gerek yok; durum malum:

* Tayyip Erdoğan liderliğindeki egemen sınıflar bloku dinci faşist diktatörlüğü muhkem hale getirmek için gemi azıya almış bir pervasızlık ve keyfilikle doludizgin yol alıyor.

* Gidişata itiraz eden toplumsal muhalefet kesimleri Gezi’den bu yana  bazen sokakta bazen de seçimler, referandum oylamaları türünden parlamenter mücadele alanlarında alçalıp yükselen bir direniş sergiliyorlar. * Kürt Özgürlük Hareketi ise 6-8 Ekim sehildanlarından  özyönetim-hendek direnişlerine, oradan Kürdistan kentlerindeki derin sessizliğe uzanan dalgalı bir mücadele grafiği çiziyor.

* Şu anda inisiyatif üstünlüğü rejimdedir. Şiddet, zorbalık, yalan ve keyfi yönetimle “sahayı temizlemiş” görünüyorlar. Fakat tüm bölükleriyle ezilenlerde ya da onların önemli bir kesiminde rıza üretemediler, üretemezler. Bir ucu yenilgi, teslimiyet, bezginlik ve yıkım eğiliminin derinleşmesine açık olan manzara, bir başka açıdan ise fırtına öncesi sessizliği andırıyor. Gidişatın hangi yöne evrileceği, düzen içi veya dışı tüm politik aktörlerin sürece müdahale çap ve yeteneklerine bağlıdır.

* Öte yandan “kadri mutlak” bir iktidar görüntüsü yaratan Tayyip Erdoğan’ın tahtı hiç de sağlam değildir. Dış politika, bölgesel savaş maceraları, alarm çanları çalan ekonomik kriz tablosu bir yana, bizatihi AKP (ve MHP) bünyesinde tepede ve destekçi kitesinde yarattığı hayal kırıklıkları derinleşiyor, kurduğu ittifaklar durmadan çöküyör, yerine yenileri kuruluyor vs. İliklerine dek çürütülen bir toplumda hiç bir “taht” muhkem olamaz; yılanın bünyesinde açılacak en küçük yara onu karıncalara yem eder: Er ya da geç şu veya bu yolla Tayyip de bu “kader kuyusuna” yuvarlanacaktır.

Gelelim asıl derdimize.

Biz ne yapacağız?

Sosyalistler, komünistler, örgütler, çevreler, bireyler, kelimenin geniş anlamıyla bu düzenden rahatsız olanlar ne yapacak?

Böyle bir sorunun kestirme yanıtı olamaz ve herkes durduğu yere göre farklı yanıtlar üretebilir. Bir tarafta cepheleşme önerileri dillendirilirken, diğer tarafta umutsuzluk, küçük toplululara çekilerek bir nebze olsun rahat nefes alma, hatta ülkeyi terk etme dahi kendi mecralarında öne çıkan yanıtlar olabiliyor. Ayrıca en “ideal” yanıt dahi bir teklif-taslak olmanın ötesine geçemez. Aslolan bir yerlerden başlamak ve -eğer başlanabilmişse- gidişatın seyri içinde daha kapsamlı ve komplike bir harekete doğru ilerleyebilme esneklik, yaratıcılık ve iradesini sergileyebilmektir.

O halde nereden başlanacak?

Retorik sınırlarına hapsolsa da hala “sütün mayası olma” iddiasını dillendiren kelimenin geniş anlamında sosyalist soldan: Eğer sosyalistler kerameti kendinden menkul ve eylemi şatafatlı sunumunun yanına bile yaklaşamayan şu veya bu örgüt “modeli” vs. ile vakit kaybetmek yerine, somut bir harekat-eylem planını gündemleştirebilir, buna tutkuyla inanır ve eylemli olarak izleyebilirlerse bu boğucu tabloda gedik açabilir, dahası umulmadık bir yarma harekatına öncülük edebilirler. Geleneğimizin  tutuculuk, alışkanlıkların gücü, rekabet, gösterişçilik, küçük ölçekler gibi negatif öğeleri baskın gelirse anlamlı herhangi bir harekat planının sözü bile edilemez. Orada kalır mı? Kalmaz, belki de bir kaç on yıl sürecek bir yenilgi-tasfiye sürecinin eşiğine geliriz. Buna mukabil geleneğimizin direnişçilik, ideallerimizde inat ve ısrar, bir yönüyle 60’larda, 70’lerde kalan olumlu anlamda halkçılık-halkla buluşabilme türünden pozitif özellikleri yaratıcı politik-örgütsel hamlelerle güncellenebilirse; Türkiye, Kürdistan ve bölgemizde faşizm, ırkçılık, gericilik ve emperyalist    savaş batağına güçlü bir itiraz geliştirebiliriz.

Sosyalist sol, verili tabloda işçi, emekçi ve ezilenlere önereceği harekat planı ile kendi içinde hemfikir olabileceği ittifak platformunu ortaklaştırabilmelidir. Şöyle de ifade edebiliriz: Halka sunulan talepler – ki bu “sunum” falan değil, düpedüz halkın yakıcı taleplerinin derli toplu bir formülasyonu olmalıdır- ve bu talepler etrafında şekillenecek örgütlenme ve eylem platformu, bizatihi sosyalistlerin ittifak platformunun “adı”, “markası”, “görünür yüzü” olmalıdır. Örneğin her bir yakıcı talebin “Artık Yeter!” şiarıyla noktalandığı bir talepler manzumesinden iki şey umulmalı-hedeflenmelidir:

1) Tekrara gerek yok ki bu talepler, haykırış ve isyan çığlığı ezilenlerin en derin özlemlerinin özlü ifadesi olmalı ve harekete geçme isteği uyandırmalıdır.

2) “Artık Yeter!” şiarı, talepleri ve platformu sosyalistlerin ittifak platformunun da adı olmalıdır.

Bu önerme durumun gerekleri bir yana, bizatihi sosyalist hareketin negatif alışkanlıklarının tatsız derslerinden de öğrenen bir yerde durur. Nihayetinde sonal amacı ezilenlere gitmek, onlarla hemhal olmak olan sosyalistler, birlik-ittifak plan-programları, ilke ve temsil pazarlıklarından vs. asli işlerine vakit ayıramaz oldular nicedir. Halbuki özlemleri-talepleri üzerinden hakla hitap etmek, o talepler etrafında halk örgütlülükleri (halk meclisleri, platformlar, kongreler vs.) kurmak ve bizatihi o örgütlülüklerin kararlarıyla (halkla birlikte) eyleme geçmek, böylesi yapıcı bir davranış çizgisi içinde gidişatın eksiğini-gediğini gidermeye, somut bir örgütlenme-hareket tecrübesi içinde gidişata etki etmeye -isteyen öncülük de diyebilir- çalışmak neden denenmesin ki? Bu “dil” öğrenilmediği sürece,  sosyalist hareketimiz  örgüt-doktrin-gösteriş-rekabet girdabında boğulan, hayatta esamisi okunmayan, kaskatı kuruyan “sol-mezhepler” olarak eski eserler müzesine kaldırılmaktan kurtulamayacak. “Dil” derken yeni bir şey keşfetmeyeceğiz kuşkusuz; bu “dil”, ML sosyalizmin, ayrıca ezilenler hareketinin çok daha geniş tarihsel tecrübesinin dağarcığında vardır; bunu unutan ya da hiç öğrenemeyen biziz.

Böylesi bir platform toplumsal muhalefetin en geniş birlik ve eylem zemini olabilir. “PKK var gelmem, ama HDP’de şöyle dedi, Aleviler de Kemalist, şu gösteride bayrak taşıyan bir çocuk vardı, üstelik de Alevi-Kürt’müş tüylerim diken diken oldu, ölürüm de bayraklılarla yan yana yürümem, sarı-kırmızı-yeşil mi, işim olmaz, başörtülüler de gelmiş, ne işleri var ki burada, amaaan herşeyin cılkı çıktı, acaba laiklerle yan yana görünsem dinsizlikle suçlanır mıyım, hor görülür müyüm vs. vb. vb. vb…” Hepsi de ezilenler, sömürülenler katında oturan ve fakat envai çeşit ideo-politik-kültürel uçurumlarla yarılmış kitleler bir türlü bir araya gelemiyorlar: Düzen, iktidarını tam da o derin uçurumun üzerine kuruyor. Ve sosyalistlerin bu uçurumlara köprüler kuracak herhangi bir önerisi, harekat ve örgütlenme planı yok ortalıkta; bilakis herkes kendi gettosunda, kendi kültürü içinde yaşayıp gidiyor. Gidiyor da bu halinden memnun -aslında yakınmalı sızlanmalı demek daha doğru- tablodan herhangi bir “başarı hikayesi” çıkmıyor, çıkmaz. Öyleyse yapacağımız hamlelerden biri ezilenleri kimlikleri değil talepleri üzerinden birleştirmeyi denemek olmalıdır. Bu davranış kimlikleri hasıraltı eder mi? Asla. Hem o kimliklerin yakıcı taleplerini dillendireceğiz hem de bizatihi ezilenlerin ortak eylemi-örgütlülüğünün yarattığı tecrübe, “herkes kendi kimliğiyle, zorbalık ve sömürüye kaşı hep birlikte” duygusunu yaratacaktır. İki örnek yeterli: Tekel direnişinde sovenizmle zehirlenmiş Karadenizli işçilerin hem Kürtlere hem de sosyalistlere karşı önyargılarının eylem tecrübesi içinde nasıl aşındığı üzerine onlarca yazı okumadık mı? Birlikte eylemin dönüştürücülüğü bağlamında Gezi’ye değinmeye gerek var mı? Kadıköy ve Beşiktaş gibi kentli-modern şovenizmle malul bölgelerin “Her yer Lice her yer direniş!” sloganlarıyla yürümesi ya da İstiklal’e “dinsiz komünistlerle” müslümanların birlikte kurduğu “Yeryüzü Sofraları”  bizim yüksek ilkelerimizin, müthiş ittifak planlarımızın karşı konulamaz propagandası sayesinde mi gerçekleşti, yoksa birlikte eylem(en)in onlarca kitaba ve yıla bedel dönüştürücü gücüyle mi? (Kaldı ki bir kaç tecrübenin herşeyi değiştireceğini düşünmek de çocukça bir naifliktir; köklü bir dönüşüm için bir değil deyim uygunsa “bin Gezi” gerekir, yeni bir yol açılması ve işçi-emekçilerin bu yoldaki tecrübeleriyle pişmesi-arınması gerekir, toplumsal dönüşümlerin, devrimlerin “kanunu” budur.)

Yukarıda kitlelerin, daha çok da soldan yürüyen kitlelerin önyargılarını dillendiren cümleler aktardık. Peki ya sosyalistlerin ve solun, düpedüz örgütlerimizin birbirlerine karşı önyargıları? Onları eksik bırakmayalım: “Onlar varsa ben yokum, şu bildiriye bizim grubun alameti farikası olan bir cümle sokuşturabilir miyim, benim ilkem mutlaka deklarasyona girmeli, gösteride diğerlerine çalım atıp bizim pankartı en öne geçirebilir miyiz? vs. vb. vb. vb…” Bu tarzdan birlik çıkmaz, çıkarsa da işe yaramaz, kağıt üstünde kalır, ben diyeyim üç günde siz deyin üç vakitte ezilenlerle buluştuğumuz sınırlı zeminleri de berhava eder. Örneğin bir mahalle forumu düşünelim ve her çıkan sosyalist kendi grubunun propagandasını yapıyor, diğer grupla sonu gelmez ve katılımcılar bakımından bıktırıcı polemiklere giriyor: Bin kişiyle başlayan forumun ikinci haftanın sonunda sen ben bizim oğlan-bizim kıza daralması kaçınılmazdır.

Yani?

Yani bu tarzla ne sosyalistler ittifak yapabilir ne de sağlam ve gelişen bir halk hareketinin temelleri atılabilir.

Halbuki tersi örnekler de var, yeter ki bilince çıkarılsın, işlenip inceltilip bu tecrübelerden yararlanılabilsin. Gezi bunun örneklerinden biridir: Gezi’de şu veya bu grup şu veya bu kimlik, din, mezhep vs. değil, Gezicilik (Gezi’ye sahiplenme) üst kimlik idi ve bu üst kimlik alt kimliklerle, örgütlerle, gruplarla, çevrelerle, din, mezhep ve kimliklerle barışıktı. Mesele budur. Hayır kampanyası da kendi mecrasında bu türden bir örnekti. Hayır talebi ve kampanyası üst kimlik idi ve beş benzemez siyasi yapılar kendi durdukları noktadan aynı hedefe vurdular. Ortaya  çıkan enerji ve kuvvet Erdoğan’ın diktatörlük inşasının parlamenter-anayasal ayağına güçlü bir darbe vurdu. Bu “ortak davranışın” yarattığı moral, enerji ve özgüven ile bugünkü dibe vuruşu bir kıyaslayın bakalım? En estrem örneği verelim: Hayır kampanyası boyunca MHP’lilerle Kürtlerin ya da sosyalistlerin sokak kavgaları yaptıklarına ya da aynı süreçte batıda herhangi bir pogrom girişimine rastlandığına dair tek bir haber gösterilebilir mi basında? Bu küçük bir şeydir ama siyasi değeri olan önemli bir şeydir.

Tarihten örnek mi isteniyor? Verelim. Hepsi birbirinden kızıl, hepsi diğerinden ML ya da MLM, hepsi herkesten Bolşevik örgütler kuruyoruz ama bir dakika olsun durup Lenin neden, “Tüm Bolşevikler İktidara” demek yerine, “Tüm İktidar Sovyetlere!” sloganını attı diye düşünmüyoruz. Ya da sovyet kulislerinde delege pazarlıkları, seçim oyunları yapıldığına, örgütlerin sovyetlerde temsil için “kontenjan” talep ettiklerine dair tek bir kayıt yok tarihte! Lenin’in, Stalin’in, Troçki’nin, Martov’un bir oyu vardı sovyet örgütlülüğünde; tıpkı Putilov işletmelerinden gelen kendi halinde bir tornacının bir oyu olması gibi. Bütün partiler kitlelerin özlemlerinin sözcüsü ve örgütü olmak için hayatın ve sovyetin içinde mücadele yürüttüler, sovyette azınlık ya da çoğunluk oldular ve kitlelerin bu öz-örgütlülükleri içindeki etkileri oranında kitlelere ve devrime önderlik ettiler ya da kaybettiler. Demokrasi, sosyalist demokrasi, kitlelerin kendi tecübeleriyle siyasi bakımdan bilinçlenip olgunlaşması, nesne olmaktan özne olmaya doğru ilerlemeleri, partilerin bu faaliyet, süreç ve mecrada kitlelerin gönlünü fethhetmesi ya da gözden düşmeleri:  Bolşevizmin tecrübesi tastamam bunları söylüyor. Bilinen şiarı tekrarlamak zorundayız: Teori ve tarih babında daha az lafız daha çok öz; ihtiyaç budur.

Denebilir ki sovyetler bir “proje” olarak kurulmadı, (1905’te) tekil grevlerin kent çapında koordine edilmesi ihtiyacından, oradan da olayların gidişatı içinde siyasi organlara, ayaklanma organlarına dönüşmesi biçiminde bir gelişim seyri izlediler. Doğru ve bu doğrudan iki sonuç çıkarabiliriz. Birincisi, toplumsal yapı ve örgütlenmeler “şişede durduğu gibi durmuyor”, bugün grev için kurulan yapı yarın ayaklanma organlarına dönüşme “tohumunu/potansiyelini” bağrında taşıyabiliyor. Ve birileri o yapıların içine girip hem oraları bambaşka biçimlerde işlevlendirebiliyor hem de “öncülük” vs. rollerini bu yapıların bağrında, o yapılarda toplaşan kitlelerle ortak tecrübeler içinde inşa edebiliyor, doğru sözcüklerle dişle tırnakla koparıp alabiliyorlar: Bu gerçek hareket ve faaliyetin yerini tutabilecek  bayrak sallama, gösteriş yapma, ilke yarıştırma vs. gösterileblir  mi tarihte? Gelelim ikinci sonuca. Bizden ve oldukça negatif. Bolşeviklerin sovyetleri nasıl değerlendirdiğini gördük. Biz ise 68’in Dev-Genç’ini, 70’lerin DİSK’ini, 90’ların KESK’ini; hepsi de kendi alanlarında başlangıçta muazzam yapılar olan gençlik ve işçi-emekçi yapılarını darmadağın etmeyi “başardık” ya da kendi içlerine çöken cansız yapılara dönüşmelerini engelleyemedik. “Biz başka yol bilmeyiz, bildiğimizi tekrar edeceğiz” denecekse yapabileceğimiz en hayırlı iş, tarihin önünde tıkaç olmaktan vaz geçip kenara çekilerek toplumsal mücadeleye “katkıda” bulunmaktır.

 

* * *

İçinde bulunduğumuz felaket tablosunda ellerimizi kavuşturup kitlelerin kendiliğinden harekete geçmesini mi bekleyeceğiz? Kimse bir şey yapmıyor, birileri bir şeyler yapmalı diyerek, “bir şey yapmayanlar” arasındaki yerimizi mi “sağlamlaştıracağız”? Doğrusu bugünün tepeden başlayarak çürüyen ve çöken Türkiye’sinde  ezilenler katından gelişecek bir itirazı özlemek haksız ve yersiz bir beklenti değildir. “Başka ülkelerde yer yerinden oynar, iktidarlar tepetaklak giderdi.” Doğru. Çünkü ülkelerin/halkların siyasi davranışları,  tarihsel tecrübeleri ve gelenekleriyle bağlıdır biraz da. Örneğin komşumuz Yunanistan 1939-49 gibi yakın bir tarihsel kesitte iki-üç yabancı işgaline direndi, iç savaşın alevleriyle kavruldu. Altı milyonluk ülkede on yıl içinde altı yüz bin insan öldü: Nufusun yüzde onu!.. İşte bu acı tecrübelerin sonucudur ki 1974’te askeri cuntayı Politeknik direnişinin fitilini ateşlediği sokak hareketleriyle alt edebildiler ve o cuntacılar bugün birer birer hapishanede can veriyorlar. O nedenledir ki bizde olanlar orada olamaz.. Bizde ise lafın gelişi değil gerçek anlamda bin yıllık ceberrut, her şeye hükmeden, su sızdırmayan, nefes aldrımayan bir devlet geleneği ve o gelenekle “terbiye edilmiş” halk gerçekliği vardır. Yunanistan’da 50-60 yıl öncesine uzansanız anıları hala capcanlı halk hareketi tecrübesine varırsınız, o günleri yaşayan insanlarla karşılaşırsınız. Bizde halk hareketi dendiğinde ilk akla gelen örnek 1600’lü yılların başındaki Celali isyanlarıdır; dinleyende masal etkisi bile uyandırmıyor artık… Kürtler 19. yüz yıldan başlayarak bu “geleneğin” dışına çıkabildikleri ve defalarca isyan edebildikleri içindir ki Türk halk tecrübesine aykırı bir yarma harekatını başarabildiler. Sadece halk hareketleri bağlamında değil, öncülük bahsinde ele alınabilecek aydın geleneğinde de farklılıklar vardır. Örneğin Rus aydın geleneği 19. yüz yılın başından itibaren önüne tek bir hedef koymuştur: Düzeni, Çarlığı yıkmak! Entellektüel üretimi de eylemi de bu minval üzredir. Bizde ise 19. yüz yıl Osmanlı aydın muhalefetinin tek bir derdi olmuştur: Devleti düzeltmek, onarmak, ıslah etmek, eski ihtişamlı günlere geri dönmek, Avrupa’ya yetişip geçmek: Jön Türk-İttihat-Kemalizm ve hatta Kemalizme soldan eklemlenen TKP (modernleşme-ilerleme izleği bağlamında) bu gelenekten kopamamıştır. Yumurta kırmadan omlet yapılamıyor ne yazık ki; Türk halk kitleleri özgürlük, adalet vb. talepler için yumurtaları kırmayı göze almadan ya da girdiği yolda bu türden tecrübelerden geçmeden bin yıldır kendini tekrar edegelen kısır döngü parçalanamaz. Özcesi bedelsiz özgürlük yok bu dünyada. Öte yandan bin yıllık ceberrut devlet geleneği altında kişiliği paramparça olan, edilgenleşen, köleleşen bir halk gerçekliği kendi tecrübeleriyle kendini yıkıp yeniden kurmalı, nesne olmaktan çıkıp özneleşmeli; tek cümleyle “kurtarılmamalı” kurtulmalıdır. Öncülüğe soyunan herkes bu gerçekliği bir an olsun unutmamak zorundadır; öncülük işi kitlelerin gerçek hareket ve örgütlülüklerinin içinden, steril bir hareket beklemeden birlikte eylem içinde birlikte arınıp güçlenerek  “icra edilecek” ya da kubbede hoş bir seda olarak kalacaktır. Zaman ve tecrübeler içinde berraklaşarak yaşanacaktır Türk halkının dönüşümü. Kolay ve çabuk devrim hayalleri çökmeye mahkumdur. Nesnel şartlar ne kadar uygun olursa olsun ya da “her devrim günü yirmi yıllık durgunluk dönemine bedel olsun”; hiçbiri bir halkın gerçek  savaşımlar içinde olgunlaşıp-pişmesinin yerini tutamaz. Partilerin gerçek anlamda inşası ve onların işçi-emekçilerle köklü bağlar kurabilmeleri de ancak ve ancak aynı savaşım süreçlerinin ürünü olabilir. Tersi bir gelişim çizgisi bekleyenler;  yani kolay devrim-kolay öncülük hayaline kapılanlar, bayrakları, hatta bayraklarının saplarıyla baş başa kalmaktan kurtulamayacaklardır…

* * *

Ernest Mandel, Parti Üzerine adlı çalışmasında, “kendiliğindenliği kazıyın altından kızıl çıkar” diyor. (mealen aktarıyoruz.) Doğru ve tarihsel-somut tecrübelerle uyumlu. Örneğin Derelerin Kardeşliği platformunu, Karadenizde, Dersim’de barajlara, Sinop’ta, Mersin’de nüklelere karşı hareketleri, Kazdağlarında, Bergama’da çevreci hareketleri ele alalım. İki şeyle karşılaşırız: Yakıcı hale gelen bir sorun, ki bu kendi başına yetmez, mutlaka bu soruna el atan, gündemleştiren, toplantılar örgütleyen, eyleme geçme çağrısı yapan ve eyleme geçen birileri. İşte o “birileri” ya örgütlüdür ya eskiden mücadele içinde yer almış, şimdi “kendi halinde yaşayan” birileridir. Bunu bir grev hareketinde, şurada buradaki bir yerel sorunun gündemleşmesinde de görebiliriz. Gezi’de polisin yaktığı çadırları kuranlar da öyledir, 1996’da “Aydınlık için bir dakika karanlık” önerisini yapanlar da. Ve ne Gezi’de çadır kuranlar ne 1996’da ışık söndürme teklifi yapanlar ne devlet ne de örgütlü sosyalistler; hiç kimse küçücük kıvılcımlarla başlayan hareketlerin milyonları peşinden sürükleyebileceğini öngördü: Uygun zemin-yerinde müdahale dinamikleri bağlamında “kendiliğindenliğin” doğasını bu iki unsurun karakterize ettiğini söyleyebiliriz. Susurluk’ta, parlamanter demokrasi kostümüyle arz-ı endam eden faşist canavarın kuyruğu frakının altından fırlayıverdi. Aralarında eski TKP’lilerin de bulunduğu birkaç aydın geniş kitlelerin katılabileciği bir öneri getirdiler ve kısa sürede milyonlarca insan barışçıl anti-faşist eylemlere girişti, hareket yangın gibi yayıldı. Başlangıçta bazıları mesafeli duran sosyalist yapılar eylemlere katıldı. Fakat ne  hareketi örgütsel bir forma kavuşturacak bir öneri (halk meclisleri, forumlar, hareketin kamuoyunda tanınmış sözcüleri vs.) ne de ısrarla, inatla takip edilecek (kitleye malolmuş) talepler manzumesi attılar ortaya. Bunun yerine Okmeydanı gibi bölgelerde pankart-bayrak yarışına girdiler. Hareket kendi mecrasında enerjisini tüketene kadar aktı gitti… Buna mukabil sosyalistlerin yap(a)madığı müdahaleyi devletin militarist kanadı kendi cephesinden, kendi hesabı uyarınca yaptı. Fadimeli-Müslüm’lü orta oyunuyla, psikolojik harp taktik ve teknikleriyle şeriat umacısı köpürtüldü. Nisan 1997’de yeniden başlayan eylemler artık Susurluk’ta yakalanan faşist canavarın kuyruğunu bırakmış, Sendikaların, odaların vs. de “sivil toplum”  olarak  Genelkurmay ekseninde hizalandığı Refah-Yol hükümetini düşürme operasyonuna dönüş(türül)müştü. Ki Refah partisinin parçalanıp AKP’nin önünü açan süreç de böyle başladı. Yani biz pisliği ortalığa saçılan konrtgerilla uzvundan tutarak Susurluğu inatçı bir anti-faşist harekete, özgürlük mücadelesine, demokratik bir dönüşüm ya da esaslı kazamınlar dayanağına döüştüremedik; buna mukabil düzen suçüstü yakalandığı halde özü anti-faşist olan bir hareketi dört ay içinde hükümet düşürme operasyonunun “toplumsal destek” manivelasına dönüştürebildi… “Neden” sorusunun yanıtı bu yazının tamamına sinmiş halde bulunabilir. Ve bu sorun kesinlikle aşılmış değildir, yakıcıdır, günceldir. Onun için Susurluk’u tartışmak tastamam bugünü, hatta geleceği tartışmaktır. Şu anda bu yazıda yapılan teklifi (akıbetini) tartışmaktır. Sanılıyor ki, Japon savaş filmlerinde olduğu gibi düzenli ordular karşı karşıya dizilecek, sarı bayrak kaldırıldığında bir bölük, kırmızı kaldırıldığında diğeri düzen tertip içinde, ne yapacağını bilerek harekete geçecek, sınıf mücadelesi denilen şey böyle cereyan edecek.. Sınıf mücadelesi, onun kabarışları ve özellikle de ayaklanma anları azgın ve bulanık bir seldir;  öncülük denilen şey de  selde gemiyi yüzdürebilmek, o sele yön verebilmek, akarken arınıp-arındırabilmektir; yine de ideal ve hesaba-kitaba uygun bir sonuca ulaşılacağı şüphelidir… Öcalan, “sosyalizmde ısrar insan olmakta ısrardır” diyor, beyanı bu. İzleyicisi milyonlardan bazıları Öcalan’ın doğduğu evden toprak-taş parçaları alıp evine götürürken başka bazıları da bu işi saçma bulabiliyor ve muhtemelen her ikisinin de gerillada kaybettiği yakınları vardır: Sosyalist, ulusal, demokratik; hangi formda olursa olsun gerçek halk hareketlerinin doğası budur, başka türlüsü mümkün değildir. Öncülüğe soyunanlar steril hareketleri ancak romanlarda bulabilir, onlar da kötü romanlardır. Bütün eğilimleri renkleriyle ezilenleri ortak bir politik eksende birleştirmek, örgütlemek; hareketin gelişim seyri içinde giderek daha berrak formlara doğru ilerlemek, bir aşamadan diğerine geçişleri ustalıkla yönetebilmek, farklı mücadele araç ve yöntemlerini maharetle senkronize edebilmek, sürprizlere, öngörülemez gelişmelere hızla yanıt verebilmek: Öncülük işine soyunanlar bu meselelere kafa yormak zorundadırlar. Ve sınıflar mücadelesi tarihi, sosyalizm ve devrim tecrübeleri muazzam birikimlerle doludur. Yeter mi? Yetmez. Geçmişe, deneyimlere ne kadar vakıf olursanız olun, nihayetinde somut bir ülke ve “an” ile boğuşarak duruma uygun yanıtlar üretmek, yanıtlarınızı sınayıp-düzelterek ilerlemek zorundasınızdır.

* * *

Somutlayalım ve noktalayalım.

Bir devrimci güç birliği, cephe, platform vb. kurup, şu taleplerle halkımızı mücadeleye çağırıyoruz diyen bir öneri değildir buradaki. İşçi, emekçi, ezilenlerin şu anda yakıcı taleplerinin şunlar olduğuna inanıyoruz (ki bu taleplere eklenip çıkarılabilir ya da yeri ve durumu gözeten özgün-yerel talepler  eklenebilir) ve bu taleplerin kendini ifade ettiğine inanan herkesi toplanmaya, yerel “Artık Yeter- Edi Bese!” meclisleri kurmaya çağırıyoruz. Herkes kendi yerelinde harekete geçebilir. Zamanla bir koordinasyon-merkezi temsil, sözcülük ihtiyacı doğabilir, bunlar hareketin gelişim seyri içinde çözülmelidir. En geniş kitlenin katılımını sağlayacak biçimlerle harekete geçilebilir ya da hareketin gelişim seyri içinde öz savunma ihtiyacı kitlelere mal olmuş bir talep haline geldikçe -ki gelecektir, bizatihi diktatörlük bu ihtiyacı “dikte” edecektir- mücadele araç ve yönytemleri çeşitlenebilir vb.  Yine de bir soru boşlukta kalıyor. Bu  zemini kim gündemleştirip inşasını takip edecek? Böylesi bir zeminde birleşilebileceğine inanan tüm sosyalist, sol parti ve örgütler, bireyler çevreler; kendini -kendi kimliğini yok saymaksızın- “Artık Yeter-Edi Bese!” hareketinin “mensubu” sayan herkes! Gerisi? Gerisi “Allah kerim.” İlk adımda gözetilecek şey ölü toprağını silkelemek, adım adım moral ve özgüveni inşa edecek bir harekete başlamaktır, şu anda aşılacak eşik budur. Bu başlangıç adımı atılmadan sonrası ya da büyük ve sert mücadele adımları üzerine yüksek perdeden konuşmanın karşılığı yoktur. Ve bugün “demagojik militanlığa” değil, hangi mecrada olursa olsun, kitsesel, barışçıl ya da sert, dar ya da geniş; kimin muradı neyse o yönde atılacak gerçek adımlara ihtiyaç vardır.

Buradaki öneri sahiplenilebilir, ki kim sahipleniyorsa onundur, bu işlerin “patent hakkı” olmaz, ya da mürekkebi kurumadan kadük hale gelebilir. Memleket uzun sürecek bir mezarlık sessizliğine gömülebilir ya da son derce sürprizli gelişmeler olabilir. Şurada polis gadri, ötede bir taciz tecevüz vakası, beride bir işportacı işyanı, bir trafik kazası, bariz yolsuzluk vakası, sınav torpili, dere taşması…aklınıza ne geliyorsa herhangi bir olay üzerinden toplumsal öfkeyi dizginleyen bentler patlayabilir; bizim de burada nispeten düzen-tertip içinde şuradan başlayalım, şuraya doğru ilerleyelim dediğimiz teklifler gazel yaprağı gibi savrulup gidebilir. Ne kalır geriye? Gerçek bir halk hareketiyle nasıl bağ kurulur, akan bir sel nasıl  özgürlük mecrasına yöneltilebilir, kitlelerin örgütleri nasıl inşa edilir ve sosyalistler buralara nasıl etki edebilirler: Türkiye’de süreç hangi yön ve biçimde gelişirse gelişsin sosyalistler bu “ana eksenleri” gözeterek ilerlemek durumundadır ya da yıkım ve yenilgi kaçınılmazdır.

Bir teklif ve taslak olarak olarak sunulan bu yazının tartışılması umuduyla…

14 Nisan 2018

Nabi Kımran

 

ek: Dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir zamanda halkların boğazında aynı çığlık düğümlenebilir. Ve bu çığlık kendi dilinde aynı isyanı, aynı özlemi haykırabilir: Ya Basta-Edi Bese-Artık Yeter! Bir yerde dillendirilmiş olması başka bir yerde haykırılmasına engel değildir. Bir zaman yeterli etkiyi uyandırmaması aynı şeyin tekrarlanacağı anlamına gelmez. Bugün Türkiye’de iktidar bloku dışında kalan herkesin boğazında “Artık Yeter-Edi Bese!” çığlığının düğümlendiğine kuşku yoktur: Bu kısa cümle bugünün isyan ve özgürlük çığlığının en özlü ifadesidir. Onun etrafında birleşebilir, onun etrafında küçükten başlasa da hızla yagınlaşabilecek büyük halk örgütlülükleri inşa edebilir, mütevazı eylemlerle yola çıkılsa da yangın gibi yayılabilecek, bozkırı tutuşturabilecek bir hareket başlatabiliriz.

Burada, “Artık Yeter-Edi Bese!” taleplerini sıralayan bir bildirge sunmayı uygun bulmadık. Sadece bir öneride bulunabiliriz: Bu bildirge bir sayfayı geçmemeli. Her bir talep-öfke, dillendirilecek olan her ne ise tek bir cümleye sığmalı ve her cümle ARTIK YETER! haykırışıyla bitmelidir. Bu bildirge etrafında mümkün olan her yerde ve her biçimde toplantılar, tartışmalar örgütlenmeli ve bu işe de böylesi bir platforma inananan herkes önayak olmalıdır. Böylesi bir hareket başlatılabilirse sürecin gelişim seyrine göre oluşturulan taslak yeniden ve yeniden biçimlendirilebilir; “en yüksek karar organı” hareketin gelişim ihtiyaçları ve onun halktaki karşılığıdır.

 

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız