Seçimden Öte “Seçim”

822

Erdoğan’ın baskın-korsan seçim ilanıyla mır mır mır vır vır vır zır zır zır yuvarlanıp giden siyaset arenası hareketleniverdi. Hodri meydanlar, seçimi şimdiden kazandıklar havada uçuşuyor, “siyaset kazanı” kaynıyor, “kulisler hareketli”, aday pazarlıkları, sahneye fırlayan kifayetsiz muhterisler (bkz. Öztürk Yılmaz) resmi geçit halinde…

Sosyalist solda da “siyaset yapma” imkanının seçimli-sandıklı bu “makbul” kulvarına atılma hevesi belirgin bir heyecan, gözle görülür bir hareketlenme yarattı sanki…

Sormak zorundayız: Erdoğan’ın dayattığı korsan seçim olmasaydı siyaset yapmanın başkaca olanakları kalmamış mıydı memlekette? Kadın cinayetlerinden, nahak yere tutuklanan Boğaziçi’li öğrencilere, tarikat yurtlarında yakılan, tecavüze uğrayan çocuklardan iş cinayetlerine, çocuklar ölmesin diyen Ayşe öğretmenin altı aylık bebeğiyle hapse girmesinden mahkemelerin rezil kararlarına, savaşa, devletin cihatçı katillerle “birlik beraberlik içinde” işlediği cinayetlere, toplumsal çürümeye, HES’lere, Akkuyu’da, Sinop’taki nükler santrallere, tutuklanan parti başkanlarına, ekonomik krize ve sayılamayacak kadar çok konuya… her gün halkın nefesini kesen binlerce rezilliğe tepki vermenin, siyaset üretmenin “seçimler” dışında başka yolu yok muydu? Seçimlerin yarattığı “dinamizmi” yukarıda sıralanan iğrenç haksızlıklar, kepazelikler neden yaratmadı? Yaratamaz mıydı? Elbette bu konularda hiç bir şey yapılmadığı iddia edilemez, mır mır mır vır vır vır bir şeyler yapıldı; yine de soru bakidir: Neden binlerce toplumsal haksızlık, adaletsizlik seçimlerin yarattığı hareketlenme ve dinamizmi yaratamadı sosyalist solda?..

Dışsal ve içsel (ya da dışsalı zamanla “içselleştiren”) nedenlerden söz edebiliriz durumu açıklamak için.

Çünkü bir süredir “siyaset” Erdoğan’ın sınırlarını çizdiği/dayattığı sahada oynanan bir orta oyununa döndü Türkiye’de. Dinci faşist rejim sokakta siyasetin, meşru örgütlenmenin, düzen dışı ya da düzeni zorlayacak eylemin sınırlarını kan ve ateşle çizerek “sınırı aşanın yanacağını” gayet pratik biçimde gösterdi. Bu sınırı aşmak-zorlamak yerine sosyalistlerin de mır mır mır vır vır vır muhalefetçilik sahasında oyalanması, tam da düzenin çizdiği çizginin dışına çıkılmayacağının/çıkılamadığının örtülü-açık ilanı oldu ne yazık ki… Yani mır mır mır vs. gitmesi gayet “doğal” olan bu “sahanın kurallarını” nasıl Erdoğan belirlediyse; seçim gündeminin yarattığı “heyecanın” -ki korsan seçime meşruiyet üretme tehlikesini de içerir bu “heyecan”- zeminini/sahasını da Erdoğan tayin etti…

Morale ihtiyacımız olan günlerde “acı söylemek” söyleyenin de canını yakıyor ama hakiki bir yüzleşme -ne kadar acı olursa olsun- bizi ayıktırabilir, uyarabilir, azımsanamayacak potansiyel ve birikimlerimizin yeni bir derleniş zeminine dönüşmesine kendince vesile olabilir.

Adını koyalım: Bu mır mır mır “tarz-ı siyaset” bize kazandırmaz! Yenilgimizi “daim kılar”! Bir bakıma dışsal faşist zoru “içselleştirdiğimizin” belirtisi olan bu “tarz-ı siyaset cenderesini” kırmadan tek bir devrimci adım dahi atamayız! Halbuki bu adımlara, bırakalım sosyalistleri, asıl olarak işçi, emekçi ve ezilenlerin hava kadar su kadar ihtiyacı var. Ve solun “makus talihini” yenmek, tastamam halklarımızın “makus talihini” yenmenin ilk adımıdır.

7 Haziran seçimlerinde alınan oy, çıkarılan milletvekili sayısı 1965 TİP’inin kazanımlarının çok ilerisindeydi. (TİP % 3.5-4 oy almış, 15 vekil çıkarmıştı.) Peki bu 6 milyonluk oy, etkilediği alanla 10-15 milyonluk büyük halk toplululuğu nasıl bu kadar dirençsiz olabildi? Asıl olarak da batıdaki iki milyonluk oy kitlesi ve o sahada işlem yapan sosyalistler nasıl bu kadar etkisiz kalabildiler? Faşist zorbalık tek açıklayıcı olamaz; asıl soru bu zora -özellikle de örgütlü güçler tarafından- gösterilen direncin düzeyinin, çapının, maharetinin ne olduğudur.

Marksizm sahasında durduğumuz sürece, siyasette son tahlilde -hatta ilk tahlilde de- belirleyici olanın gerçek kuvvet ilişkileri olduğunu biliriz; anayasalar, hukuk, seçimler, parlamento vs. gerçek kuvvet ilişkileri/dengelerinin tezahür sahalarıdır, buralara yansıyan ya da dengesiz yansımışsa kuvvet yoluyla “düzeltilen” şey budur. Parlamentoda başarılı olmak isteyen (ya da parlamentodaki başarısını devrimci bir sürecin dayanaklarından biri haline getirmek isteyen) her kim ise; gerçek bir toplumsal örgütlenmeye dayanmak, yoksa bunu inşa etmek, haksızlığın zorbalığın her görünümünde şahan gibi ezilenlerin omuz başında olmak, sokakta siyaset yapmak, örgüt kurmak zorundadır. Böylesi bir yönelime girdiğinde gadre uğruyorsa -ki böylesi bir yönelim açıktır ki faşist zorbalığı üzerine çeker- tam da bu tarz-ı siyaset/örgütlenme zemininin imkanları üzerinden “rezinstanz” geliştirmek, tabanını bu tarz ideo-politik-örgütsel ve pratik süreçler/işlemlerden geçirerek şekillendirmek-mevzilendirmek durumundadır. Bunun nasıl bir yönelimi gerektirdiği açıktır ve bu yönelim parlamenter/yasal alanda durmanın gerekleriyle hiç de sanıldığı gibi “mutlak anlamda” çelişmez. Sadece yasaların siyasi partilere sağladığı örgütlenme haklarından yararlanılsa dahi bu sahada ciddi yol alınabilir ya da bugünün gevşek-lapalaşmış-sandıktan-seçimden ötesini görmeyen ufku (cenderesi mi desek?) paramparça edebilir. Dahası var ve “dahası” sadece politik öznelerle sınırlı değil. Halklar da salt öncülük iddiasındakilerin “taşıdığı bilinçle” değil, bizatihi kendi tecrübeleriyle “alışılagelmiş” siyaset yapma tarzlarının ötesine geçmeleri gerektiğini bilince çıkarmalıdırlar, tarihte bunun çok sayıda örneği var. Nasıl olacak bu? Örneğin bir değil bir çok Gezi’den geçilirse, 2015 Gezi deneyiminin örgüte mesafeli duran, siyaseti tiye alan (bir yönü olumlu bir yönü olumsuzdur), sürekliliği gözetmeyen, protestoculuğu aşamayan zaafları yavaş yavaş arkada bırakılabilir: Uygun olmayan toprağı hiç bir öncü işleyemez ya da tersine toprak uygun hale gelmişse ve öncüler zorlu mücadeleler içinde pişerek toprağı işleyecek maharete ulaşmışsa; bu iki faktör bir araya gelmişse, işte o zaman devrimlerin çağının kapısı aralanabilir.

Seçime-sandığa hapsolmuş bir “siyaset arenasının” gündemleri-problematikleri bakımından bu söylediklerimiz anlamsız, modası geçmiş lakırdılar olabilir pekala; fakat devrimci sosyalistler tüm bu “modası geçmiş” – siz yakıcı derecede güncel ve hayati diye okuyun- eksenleri gözeterek ilerlemek durumundadırlar.

O halde soru ortadadır: Peki biz ne yaptık?

Düzendışı olduğumuzu ilan ederek düzenin çizdiği sınırlara en fazla riayet edenler bizler olduk.

“Düzen benim, düzeni korumakla mükellefim” diyen AKP-Erdoğan diktatörlüğü ise düzenin çizdiği sınırları paspas gibi çiğnedi: Osmanlı Ocağı, SADAT madat kurarak, tabanını silahlandırarak, paramiliter eğitim kampları kurarak, seçim sonuçlarını beğenmediyse sandığı tekmeleyerek (bkz. 7 Haziran – 1 Kasım süreci), Suruç’ta, Ankara’da, Antep’te insanlarımıza kan banyosu yaptırarak!..

Şimdi korsan seçimler kapıya dayandı ve aynı minval üzre “siyaset” yapmaya çalışıyoruz. Halbuki sokakta, fabrikada, okulda, köyde siyaset-örgütlenme sahasında yıllar içinde yaratmış olduğumuz birikime yaslanabilseydik, bugün sandıkta yapacağımız siyasetin çapı-ağırlığı da bambaşka olurdu…

Bir başka çok önemli mevzuya da değinmeden geçmeyelim ya da “değinip geçelim”: Bir kaç on yıldır kendi küçük dükkanları/tekkeleri üzerinden “siyaset yapan” örgütlerimiz/partilerimiz, bu dar, kısır varoluş tarzını içselleştirdiler ne yazık ki. Siyaset artık ezilen, sömürülen milyonlara hitap edebilen, onların durumunu ve “bir sonraki adıma” nasıl ilerletilebileceklerini gözeten bir “dil”, örgüt ve davranış tarzını kurma işi olmaktan çıktı; “dükkanı nasıl işletiriz” mesaisine dönüştü. Müesses nizamın dayattığı sınırlardan bağımsız bu da kitlelere dokunma şansını tüketen bir çoraklaşma-kötürümleşme “dinamiğidir”; yok sayılamaz, üzerinden atlanamaz.

Şu veya bu nedenle bugünkü haldeyiz; fakat durumun malum olması soruyu ve sorunu ortadan kaldırmıyor: O halde şimdi ne yapacağız? Yapamadıklarımızın yasını tutarak mır mır mır devam mı edeceğiz? Hayır. Neyi eksik bırakmışsak oradan başlayacağız. Gecikmek ağır proplem ama daha da gecikmek tam bir fecaat olur.

* * *

Erdoğan neden bu korsan seçime gerek duydu?

“Başkanlık için” demek malumun ilamıdır, yani hiç bir şey söylememektir. İnşa ettiği diktatörlüğe toplumsal-yasal meşruiyet kazandırmanın gereği addedilen “seçimleri” zamanında yapmanın neredeyse mutlak bir yenilgiyle sonuçlanacağını anladığından. Neden? Çünkü -diğer iç ve dış etkenler bir yana- alarm çanları çalan ekonomik krizin bir yıl daha “ötelenme” şansı kalmadığından; ekonomik kriz ortasında gidilecek seçimin sonucunu kestirmek için alim olmak gerekmediğinden. O halde? Baskın seçimle, hile hurda ve zorbalıkla, taşları bağlayıp itleri salan “seçim yarışıyla” başkanlık garantilenecek; ekonomik kriz ve yaratacağı toplumsal fırtına başkanlık mevkii/mevziinden “göğüslenecek”; hesap bu. Yani Türkiye bir seçime değil, büyük bir toplumsal kargaşaya, alt üst oluşa gidiyor dolu dizgin: Seçimli ya da seçimsiz, kimin galip-mağlup olduğundan bağımsız ekonomik ve siyasi kriz, toplumsal alt üst oluş kapıda. Erdoğan “kazanırsa” kendi tabanını da tarumar edecek tahammül edilemez bir “acı reçete” uygulamak zorunda ekonomide; kaybettiği durumda ise tıpkı 7 Haziran 2015 seçimleri sonrasında olduğu gibi sandığı tekmeleyecek. Suçluluk telaşıyla, hala tüketemediği ihtiraslarıyla, yargılanma korkusuyla, “ya iktidar ya yok oluş” çılgınlığıyla sandığı devirerek ucu iç savaşa açılan provakasyonlar zincirini tetikleyecek. Bu denklem içinde Erdoğan’ın seçilmesini engellemek, giderek onu iktidardan düşürmek kavranacak ilk halkadır. Seçimlerle sınırlı bir muhalefetçilik ne kadar yanlış ve kısır ise, seçimlerin yarattığı imkanlardan yararlanmaya burun kıvırmak da bir o kadar saçmadır. (Boykot bahsine girmeye bile gerek yok.) Sadece Erdoğan’ı sandığa gömmek için değil; daha da önemlisi seçimden sonra kopacak fırtınaya hazırlanmak için enerjik bir kampanya yürütmek zorundayız. Kavranacak halka belli, ana şiarlarımız ve davranış-örgütlenme tarzımız belli: Artık Yeter! Edi Bese! Diktatörlüğe Son! Özgürlük için, adalet için, eşitlik için sokağa! Fabrikalar, mahalleler, okullar, dereler tabandan gelen bir halk inisiyatifiyle kaynamaya başlasın! Sosyalistler grup farkı gözetmeden böylesi bir atılımın en önüne fırlasın! HDP yeni bir tarzla harekete geçsin! Her yerde komiteler, meclisler, forumlar! Seçimde de sokakta da mücadeleye hazırlık!

Ancak bu zeminlerden hareketle yaklaşan fırtınayı felaket olmaktan çıkarıp, özgürlük ve sosyalizmin yelkenlerini şişiren rüzgarlara dönüştürebiliriz.

Şu perpektifi de şaşmaksızın gözetmek zorundayız: Erdoğan Türkiye’nin 90 yıllık düzeninin ürünüdür; bir bakıma da yaşanan kriz kavşağında, özellikle de “milli mesele” addedilenlerde müesses nizamın tamamı Erdoğan’ın arkasındadır. Erdoğan’ı düzenin arazı kabul edip müesses nizamın “normalini” inşaa etmeye kalkışmak, yeni Erdoğanları üretecek toprağı gübrelemektir. Yürüttüğümüz kavga basit bir “restorasyonu” hedefleyemez; mevcut iktidarın düşüşü özgürlük ve sosyalizm ufkuna açılan bir kapı, yıkılan bir duvar olmalıdır.

* * *

İlk turda pekala Selahattin Demirtaş -HDP’nin de ötesinde- tüm sosyalistlerin adayı olabilir. Şu aşamada Demirtaş’ın eşbaşkan olup olmaması, hapiste olması -ki bu müthiş bir özgürlük metaforu olarak değerlendirilebilir: Demirtaş değil tüm ülke zincire vurulmuştur, zincirlerimizi kıralım!- ya da politik hataları vs. önemsizdir; önemli olan Demirtaş’ın umulmadık mecralara ulaşabilme kabiliyeti ve kitleler üzerindeki etkisidir: Bu imkanı değerlendirmemek politik bakımdan tam bir körlük olur. Bir sokak hareketi ve taban örgütlülükleri zemininde gelişen; şiarlarını, hedeflerini doğru tayin eden bir kampanya hem “bizim tarafı” örgütler, demoralizasyonu kırar, moral ve özgüven aşılar hem de ikinci turda Erdoğan’ın karşısına çıkacak adayı, taleplerimizi dikkate almak zorunda kalacağı bir taahhüte zorlar. Başarılı olursa uyar mı? Büyük olasılıkla uymaz. Fakat düzen içi bir revizyondan ötesine geçmese de, mevcut iktidarın tasfiye süreci -mecburen!- aşağıdan gelen bazı taleplerin gözetilmesini zorunlu kılar. Mesele o ki, bu taleplerin taşıyıcısı sosyalistler-HDP türünden yapılar olsun, ezilenlerin taleplerini “gözetmek” düzenin yeni aktörlerinin “insafına” bırakılmasın ve gidişat ne yönde olursa olsun, anlamlı bir siyasi-örgütsel varlık olarak özgürlük ve sosyalizm çizgisinde ısrarla yürünsün; umut olmaya doğru gidişin, etkili siyasetin mecrasını böyle tarifleyebiliriz.

Böylesi bir zemin tutma çok önemlidir kuşkusuz, fakat yetmeyeceği bir eşik gelebilir, ki gelecektir. (Bir açıdan ise bu zemin her zaman vardır, hatta tüm eşikler çoktan aşılmıştır.) Mücadelenin bir başka mecrasında yol almaya talip olan devrimci özneler, yukarıda sorunları tartışılan sahayla verimli bir rezonansı gözeterek tam da iddialı oldukları alana ilişkin “kendi sözlerini” söyleyebilirler ve söylemelidirler. Son bir not düşülebilir: Hiç bir saha bir diğerinin karşısına konamaz ve bir diğerine “ikame edilemez”; aslolan tamamlayıcı-güçlendirici bir ilişki ağını/sistematiğini inşa etmektir.

24 Haziran 2018 seçimden öte bir “seçimdir”. Türkiyenin yakın ve belki de uzun vadeli geleceği “seçilecek”-tayin edilecektir bu süreçte. Ve bu kader kavşağına herkes kendi “seçimine”/meşrebine uygun bir “tarz-ı siyasetle” girecektir.

İliklerine dek çürüyen bir diktatörlüğü yerlebir edebilir, özgürlüğü koparıp alabiliriz: Bunun bütün imkanları var, yeter ki değerlendirebilelim!

20 Nisan 2018

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız