Emek ve Özgürlük Cephesi: Seçimler; Tüm Anti-Faşist Demokratik Güçler Birliğe!

491

SEÇİMLER: TÜM ANTİ-FAŞİST DEMOKRATİK GÜÇLER BİRLİĞE…

“Türkiye kasım 2019’a dayanamaz.”

Mırın kırın etmeden, sağından solun dolanmadan, çok açık ve net biçimde yapılan bir Türkiye değerlendirmesi gördük. Hani solcular, devrimciler söylediğinde, “tipik solcu felaket telallığı” olarak nitelendirilecek türden bir değerlendirmeydi bu. Hem de ülkenin baş faşistlerinden birinden, Devlet Bahçeli’den… Türkiye’nin yeni-sömürge çarpık kapitalist sisteminin güncel durumuna ilişkin değerlendirmelere “Türkiye kasım 2019’a kadar dayanamaz” diyerek Devlet Bahçeli son noktayı koydu. Bundan daha açık, daha doğru, daha net bir tanım yapılamazdı. Ve Bahçeli bir adım daha gitti ve “erken seçim” istedi. Aslında bu sözler kendisine değil, Tayyip’e aitti. Arkadaki süflör Tayyip’ti. Erken seçimler konusunda daha önce yaptığı sert karşıt açıklamalardan dolayı tükürdüğünü yalamak durumunda kalmamak için öne Bahçeli’yi itti. Bunun kadar önemli bir diğer neden, erken seçim isteyerek bir zayıflık durumu algılamasına neden olmamaktı. Ama Bahçeli açıklamasıyla zayıflık ötesi bir durumla karşı karşıya olunduğunu itiraf etmiş oldu.

Türkiye kasım 2019’a kadar dayanır mı? Türkiye dayanır, neden dayanmasın? Alınteriyle üreten işçiler, köylüler, esnaflar, emekçi halk her türlü zorluğa dayanır, yeter ki, hakça bir düzen olsun, çarklar insanca yaşam için dönsün, yada buna ilişkin bir umut olsun… Dayanamayacak durumda olan Türkiye’nin emperyalizme bağımlı kapitalist sistemidir. Dayanamayacak durumda olanlar hırsızlıkla, yolsuzlukla, tüm muhalefeti faşist terörle ezmeye çalışarak, ülkeyi nefessiz bırakarak, başkalarının ülkelerine işgalci barbar bir anlayışla göz dikerek ülkeyi tam bir bataklığa çeviren AKP faşizmi ve onun yardakçısı MHP vb.’leridir.

Kapitalist sistem gemisi, onu yöneten faşist devlet yapısı ve başındaki AKP ve yardakçıları batıyor. Ve acilen durumu hafifletecek, batıştan önceki son hamleyi yapmaya çalışıyorlar.

Batıyorlar, çünkü ekonomi tepeden tırnağa krizde ve çöküyor… Her hangi bir ekonomi bilgisi olmayan biri bile görüyor ekonominin battığını. Ülkenin içine düşürüldüğü borç batağını çevirecek yeni borçlar bulunamıyor artık. Halk bankasına ABD emperyalizmi tarafından kesilecek cezadan sonra bankacılık sisteminin ağır bir darbe alacağını herkes görüyor. Döviz artıyor, işsizlik artıyor, borçlar büyüyor. Emlak balonu patlamaya gerek kalmadan söndü bile… Türkiye oligarşisinin ağır topları Doğan Grubu, Şahenkler, Ülker/Yıldız holding vb. teker teker gemiyi terk etmeye çalışıyorlar. Tıpkı gemiyi ilk farelerin terk etmesi gibi… Bunlar semirmiş fareler ve artık en azından bir süre için geminin boşaldığının farkındalar. Daha bugünler iyi günler. Herşey hızla daha da kötüye gidecek…

Batıyorlar, çünkü tüm baskılara rağmen toplumsal muhalefeti bastıramıyorlar, ülkeyi yönetemiyorlar… OHAL ile onbinlerce devrimci, demokrat, ilerici, yurtsever insanımız hapse atılmasına, yüzbinlerce insanımız işinden gücünden edilmesine, ülkenin üçüncü partisi konumundaki HDP’nin parti örgütü adeta tümden hapse alınmasına rağmen AKP faşizmi kendisini güvende hissedemiyor. Halkın kendini ifade edebildiği adeta tek mecra haline gelmiş olan sosyal medya paylaşımları nedeniyle binlerce insanımız gözaltına alınmasına ve tutuklanmasına rağmen direniş hem sosyal medya da hem de toplumsal yaşamda sürüyor. Belki büyük patlamalar şimdilik yaşanmıyor ama halkın yaklaşık yüzde 60’a yaklaşan bir bölümü AKP faşizmine teslim olmuyor. İşçi ve emekçilerin örgütlü kesimleri teslim olmuyor, devrimciler teslim olmuyor. Kürtler teslim olmuyor. Aleviler teslim olmuyor. değişik ulusal topluluklardan ve dinsel inançlardan halk kesimleri teslim olmuyor. Laikler teslim olmuyor. Kadınlar, eşitlik ve yaşam hakkı mücadelesini yükselterek teslim olmuyorlar. Ekolojik hareket her yerde boy vererek teslim olmuyor. Anti-faşistler, anti-emperyalistler teslim olmuyor… “Sessizlik” bir teslim olmuşluğu değil, büyük patlamalar için inatla ayak direnilen ve öfke biriktirilen, teslim olunmayan bir duruşu ifade ediyor. AKP karşıtlığı nüfusun yaklaşık 60’ı için artık ortak bir duygu, ortak bir duruş ve kimliği ifade ediyor. Ve bu kesimler her türlü faşist baskı ve teröre rağmen bu duruştan geri adım atmıyor. AKP faşizmi ve yardakçıları toplumsal bir kabarmanın yaşandığını ve büyük patlamalara gebe olduğunu fark ediyorlar. Hele ki, ekonomik çöküşün derinleşmesiyle birlikte bu büyük patlamaların kaçınılmazlığı çok daha net belirginleşiyor.

Batıyorlar, çünkü Kürt halkına karşı saldırıları istenen sonucu vermiyor, tersine kendilerinin Kürt tabanı giderek zayıflıyor… Kürt halkına karşı giriştikleri saldırılar istedikleri nihai sonuçlara ulaşmadığı gibi, iki ağızlı bıçak gibi, bir yanıyla Kürt halkına ve Kürt ulusal özgürlük hareketine zarar verirken, diğer yandan Kürtler arasındaki taraftar kitlelerini zayıflatarak kendi zeminlerini daraltıyor. Efrine yapılan işgal saldırısıyla “büyük zafer” yaratma çabası, saldırının yaklaşık 60 gün sürmesiyle sönük bir işgal hareketine dönüştü. Buradan devşirilmek istenen “büyük fatih” havası ve yeni milliyetçi oylar istenenin çok ama çok gerisinde kaldı. Yaz aylarında savaşın şiddetlenmesi ve “şehit” sayısının hızla artmasıyla birlikte bu sönük “zafer”inde berhava olması olasılığı da söz konusu…

Batıyorlar, çünkü dış politika aslında çoktan battı. Ortadoğu’da hakim bölgesel güç olma hesapları çoktan hayal oldu. Bu hayalin yerini alan Kürt ulusal özgürlük hareketini durdurma ve fırsat olursa özellikle Suriye ve Irak’da küçük parsalar koparma planları da tam bir çıkmaza girmiş durumda. “Ümmetin lideri” Tayyip, Putin’in kolpasına dönüştü. İsrail’in önünde diz çöktü, Mavi Marmara gemisinde İsrail’in katlettiği insanlar ise günah keçisi haline geldi. Efrin’den sonra, Şehba, oradan Minbic, sonra… söylemleri şimdiden hikaye oldu. ABD, Fransa ve İngiliz emperyalistleri Suriye rejimine saldırınca, Putin’in kolpası, sözde sıkı Amerikan karşıtı Tayyip, birden ABD emperyalizminin kolpasına dönüştü. Füzeler esasen Tayyip’in Rusya ve İranla kurduğu ittifakı vurdu. Fırıldak dış politika o kadar baş döndürücü hızdaki, artık tüm medya tarafından sürekli manipüle edilen AKP tabanı açısından bile inandırıcılığı iyice aşındı. Dış politik süreçleri iç politikada çok güçlü biçimde kullanan AKP faşizmi açısından bu durum önemli toplumsal manipülasyon aracından yoksun kalmak anlamına geliyor.

Batıyorlar, çünkü eğitim çöküyor, ahlaki çöküntü büyüyor… Resmi devlet okullarındaki eğitim tümüyle çökmüş durumda. Herkes bu okullara devam eden öğrencilerin çok azının bir üniversite geleceği olabileceğinin farkında. Dahası bu eğitim sisteminin öğrencileri cahil ve ruhsal açıdan paramparça hale getirdiğinin farkında. İnsanların gözbebeği olan çocukları her yıl keyfi olarak değişen eğitim ve sınav sistemlerinin baskısı altında ciddi psikolojik ve eğitsel gerilimler yaşıyorlar. Bunlar birebir ailelere yansıyor. Eğitime biraz olsun önem veren tüm ailelerdeki tepki ve gerilim büyüyor. Ahlaki çöküntü de benzer etki yaratıyor. Öncelikle gençliği etkiliyor ve onlar üzerinden aileleri vuruyor. Hırsızlığın, rüşvetçiliğin, uyuşturucunun, fuhuşun, her türden sahtekarlığın olağanüstü artışı toplumun geniş kesimlerinde ahlaki ve kültürel yarılmalara yol açıyor. Tek tek bireyler, aileler, toplumsal kesimler parçalanıyor. Bu durumun yarattığı yarılmalar büyüyor.

Batıyorlar, çünkü milliyetçi taban parçalandı ve daha da önemlisi dindar tabanda giderek parçalanıyor… MHP’nin parçalanması bizzat Tayyip’in işiydi. Fakat bir yıl içinde Bahçeli tam bir paçavraya dönüştü. MHP, AKP faşizminin eklentisi haline geldi. Bu durum, MHP’nin tabanını önemli ölçüde parçaladı. Çünkü, MHP’den ayrılan Akşener ve ekibi, Tayyip ve Bahçeli’nin beklediği gibi zamanla sönümlenecek yeni ve daha küçük bir MHP kurmak yoluna gitmediler. ABD mamulatı projelendirme temelinde milliyetçi ve liberal söylemi içiçe geçiren merkez sağ bir parti kurmaya yöneldiler. Böylece hem MHP, hem de AKP’ye, hatta kısmen de CHP’ye alternatif bir parti kurma yoluna girdiler. Ve yıldızları parlatıldı, kurdukları İYİ parti, MHP’den daha büyük bir partiye dönüştü. Bu durum MHP’den daha büyük parçaları koparması için fırsat yaratıyor. Hiç kuşkusuz bundan çok daha önemli olan, AKP’nin tabanında yaşanan çözülmedir. Herşeyden önce, AKP’nin dindar tabanında AKP faşizminin yolsuzluklarına, ahlaksızlığına, nobranlığına, din tüccarı tutumuna karşı giderek artan belirgin bir kopuş yaşanıyor. AKP ile tabanının büyük bir bölümü arasındaki ilişki bildik anlamda dinsel bir ideolojik bağ olmaktan çıkıyor. Çok açık bir kötücül çıkar ilişkisine, yani açıkça yolsuzluk, rüşvet, hırsızlık, her türden ahlaksızlık temelinde bir yararlanma ilişkisine dönüşüyor. Bu iğrenç ilişki yeni Osmanlı söylemleriyle, milliyetçi yalanlarla, dinin en iğrenç biçimde kullanımıyla süslenmeye çalışılsa da artık her AKP’li bu ilişkinin esasta kötücül temelde somut veya gelecekte olabilecek bir çıkar ilişkisi temeline dayandığını biliyor. İşte tam da bu noktada, samimi dindar kesimler, ki bunlar çok büyük bir kitleyi oluşturmuyor, AKP ile ilişkilerini sorguluyorlar. Bu sorgulamanın derinleştiği, büyük kesimleri kapsadığı belki söylenemez. Ama dinsellikle örülen “biz dindarız, biz iyiyiz” büyüsü çoktan bozuldu. Ve samimi dindarların kopuş süreci başladı. Son bir ay içinde yapılan “deizim” tartışması aslında bu kopuş sürecinin bir başka boyutu. “Gençlik deizme yöneliyor” tespiti, aslında AKP taraftarı gençliğin önemli ölçüde AKP’nin (tabii aynı zamanda AKP’nin partnerleri IŞİD, El Kaide vb.’nin de) kirlettiği İslam’dan kopuşu anlamına geliyor. Çünkü AKP’nin İslam olarak topluma sunduğu uygulamaların, yarattığı dinsel ortamın ne denli büyük bir ahlaksızlık, adaletsizlik ve çürüme olduğunu görüyor genç insanlar. Ve “islam buysa, müslüman değilim” tutumu gelişiyor. Gençliğin refleksi buyken, orta yaş ve üstü dindarlar da ise AKP ile olan islami temeldeki gönül bağının koptuğuna dair veriler çoğalıyor. Bunu açıktan ifade etmenin yaratacağı ağır baskı nedeniyle belki açıkça ifade edilmiyor ama gelişmeler bu yönde… Bu durum, AKP açısından en kemik tabanında bir çöküş sürecinin ilk emarelerinin dışa vurması demek oluyor. Fakat AKP tabanındaki dağılma sadece dindar tabanda söz konusu değil. Daha liberal olan AKP tabanında da ekonomik krizin derinleşmesine bağlı olarak tereddütler artıyor, AKP’ye mesafe koyma tutumu gelişiyor… Bunun bir kopuşa dönüşmesi tümüyle ekonomik krizin seyrine bağlı…

 

Batış esaslıdır, batan emperyalizme bağımlı Türkiye kapitalizmini ve devletini BOP eksenli ılımlı islam temelinde kurma projesidir. AKP, ABD emperyalizminin Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) temelinde kurduğu stratejik bir proje partisidir. Türkiye ılımlı islamın örnek, proje ülkesi, AKP’de örnek proje partisi olacaktı. AKP herhangi bir parti olarak değil, TC devletini BOP temelinde yeniden organize edecek, yeniden kuracak kurucu parti olarak tasarlandı. Devletin en derin noktalarına kadar nüfuz etmesi için önü açıldı. 2013’e gelindiğinde BOP battı… AKP yoluna devam etmeye çalışıyor. Çünkü kurucu parti olarak geliştirilen AKP ya devlet olmaya, yada paramparça olmaya mahkum bir partidir. Pek çok suçun failidir. Hükümet olmadığı anda paramparça olur ve yargılanır. Kaybederse sadece hükümeti kaybetmez, herşeyini kaybeder. Batan bir bütün olarak AKP ve kurmak istediği devlettir, bir bütün olarak sistemin tüm dinamikleridir. Kriz bu denli ağırdır…

Sonuçta, apaçık olan gerçek; AKP faşizminin dinci-milliyetçi temelde kurmak istediği devletin-sistemin freni patlamış vaziyette eğik düzleme girdiği ve kontrolsüz biçimde aşağı doğru yuvarlanmaya başladığıdır. AKP’nin bu süreci bütünlüklü olarak kontrol etme şansı bulunmamaktadır. Bu süreç, 2013’de AKP’nin varlık nedeni olan BOP’un Ortadoğu’da işlevsiz hale gelmesiyle başlamış, Büyük Haziran İsyanıyla apaçık belirginleşmiştir. 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonları, Kobane direnişi, 6-8 Ekim Kürt halk isyanı ve son olarak 7 Haziran 2015 seçimleriyle AKP’yi net biçimde azınlık ve hükümet olamaz hale getirmiştir. 7 Haziran 2015 seçiminden bu yana, AKP faşizminin tüm hamleleri faşist terör yoluyla ve bölgesel süreçlerdeki boşluklara ve çatışan büyük aktörlere oynayarak durumu idare etme üzerine kuruludur. Darbe girişimi başarısızlığı AKP’ye iç dengeleri ağır bir faşist terörle düzenleme olanağı vermiş olsa da, diğer karşıt dinamikler işlemeye devam etti. Gelinen noktada, AKP faşiziminin kendisine karşı işleyen hiç bir dinamiği tam olarak etkisiz hale getirmediği, tam tersine kendi iç çözülmesi ve ağır ekonomik kriz de dahil olmak üzere kendisini kesin biçimde yıkacak karşıt güçlerle karşı karşıya olduğunu göstermektedir.

Yıkıcı ağır bir toplumsal kriz artık Türkiye’nin kaçınılmaz kaderi haline gelmiştir.

Erken Seçim Neyi Kurtaracak?

Hemen belirtmek gerekiyor; seçimler konusunda AKP faşizminin kasım 2019’u bekleme gibi bir derdi yoktu. Erken seçime karşı çıkışlar muhalefetten geldiği için söz konusu oluyordu. 2017 Nisanındaki başkanlık sistemi referandumu aslında AKP’ye çok net biçimde bir gerçeği göstermişti; AKP, MHP, BBP vb. güçlerin desteğine rağmen net biçimde azınlıktı. Yavru kurt/ların desteği çoğunluk olmaya yetmemişti. Ve daha o andan itibaren erken seçim hesabı vardı; en uygun zamanda, daha doğrusu çoğunluk olmaya en yakın zamanda seçim yapılacaktı. (Net bir çoğunluk sağlanamasa bile yüzde 45-50 arası bir aralıkta oy alınması ihtimalinde, yüzde 5-10 arası bir çalıntı oy katkısı ile seçim garanti altına alınabilirdi.) AKP’nin beklentisi 2019’a kadar böylesi uygun bir konjonktürün oluşacağı, işlerin kısmen toparlanabileceğiydi.

Peki şimdi çoğunluk olmaya en yakın zamandalar mı? Elbette ki, hayır! Öyleyse neden erken seçim? Sorunun cevabı yukarıda özetlediğimiz tablodadır. Yani çoğunluk olmaya değil, batmaya en yakın noktaya doğru dolu dizgin gidiyorlar. İşte o yüzden erken seçime gidiyorlar.

Burada yeni ve en önemli katalizör unsur ekonomik krizin artık davul çala çala, ekonomi bakanından sokaktaki esnafa kadar herkes tarafından bilinen, itiraf edilen, söylenen gelişidir. Ekonomik krizlerin siyasal sonuçları 1994 Nisan ve 2001 krizlerinin Çiller ve Ecevit’i yerle bir edişlerinden çok iyi biliniyor. Erken seçim kararı bu sondan kaçış çabasıdır. AKP faşizmi ve yardakçıları şunu apaçık görüyorlar; yakın ve orta vadede durum hiç bir biçimde onlar için iyi olmayacak. Kriz ve sert bir batış kaçınılmaz. Sürekli bir kötüye gidiş dibe vuruncaya kadar sürecek… Zaman 2019’a doğru aktıkça dibe vuruşa daha da yaklaşılacak ve seçim kazanma ihtimali artık sıfırlanacak. Öyleyse erken seçim, hem de en-en erken seçim onlar için bir zorunluluk haline gelmiştir. Seçime bir gün bile geç gitmek, daha kötü koşullarda seçime girmek anlamına geleceği için 2 ay gibi inanılmaz kısa bir süre içinde erken seçime gidiyorlar.

Tayyip ve avanesi hala net biçimde azınlıktır. Güvendiği üç şey, faşist terör, yasallaştırdığı sandıkta hırsızlık imkanları ve muhalefetin dağınıklığıdır. Muhalif güçlere yönelik hem polis eliyle, hem de örgütlenmiş sivil faşist çeteler eliyle sokak terörü ve tutuklamalar yoluyla yaygın bir sindirme faaliyeti yürütüleceği açıktır. Daha şimdiden seçimle ilgili bildiri dağıtan sosyalist güçlere yönelik sokak operasyonlarıyla işe girişmişlerdir. Sandıkta hırsızlık ise artık yasallaşmıştır. 2017 referandumunda yasadışı olan ne varsa, şu anda yasal hale getirilmiştir. En azından sonuçları itibariyle meşru bir seçim yapılması imkanları daha baştan ortadan kaldırılmıştır. En az yüzde 5 ile 10 arası bir hırsızlığın garanti altına alındığına kesin gözüyle bakmak gerekiyor. Dahası AKP karşıtı büyük blok dağınıktır. AKP, tüm faşist terörüne ve hırsızlığına rağmen başkanlık seçimlerini kazanamaması durumunda, ikinci turda muhalefetin dağınıklığı nedeniyle kazanacağını ummaktadır.

Peki erken seçim gelmekte olan büyük ekonomik krizi, siyasal ve toplumsal krizi engelleyecek mi? Elbette hayır… AKP’nin de böyle bir beklentisi yok. Peki, AKP erken seçimde kazanmasının kriz karşısında kendisine ne tür avantajlar sağlayacağını düşünüyor olabilir?

Öncelikle Tayyip, ne yapıp edip her türlü hırsızlık ve terör yöntemiyle de olsa bu seçimi kazanıp, iktidarını sağlamlaştırmak, garanti altına almak istiyor. 4 yıllık zaman kazanmak istiyor. Seçimi aldıktan sonra, patlayacak bir krizi bir biçimde yönetebileceklerini düşünüyorlar. Seçim henüz yeni yapılmış olacağı için, krizin patladığı koşullarda gündeme gelecek yeniden seçim taleplerinin zayıf kalacağını hesap ediyorlar. Gelişecek olası isyan dalgalarını sivil ve resmi faşist güçler yoluyla sert biçimde ve kısa sürede bastırarak krizin toplumsal dayanaklarını tıpkı Fetö darbesinde olduğu gibi uzun vadeli biçimde bastırabilecekleri hesabını yapıyorlar. Dahası, seçimi kazanarak özellikle ekonomik krizi üreten önemli faktörlerden biri olan emperyalist tekellere ve devletlere en az 5 yıl bizimle çalışmak zorundasınız, bunu hesap edin, krizi sürecini durdurun yada yavaşlatın mesajını verebileceklerini düşünüyorlar.

Kısacası, erken seçim, iktidarı 5 yıl için almanın yanı sıra, asıl olarak seçim sonrasındaki büyük çatışmalara hazırlığın temel bir bileşeni olarak ele alınıyor. Asıl büyük kapışma seçim sonrası gündeme gelecek büyük ekonomik ve toplumsal krizle birlikte ortaya çıkacak olası büyük isyan dalgalarıyla olacak. Erken seçimle kazanmayı umdukları 5 yıllık iktidar süreci de bu isyan dinamikleriyle çatışarak biçimlenecek.

Kim Kazanacak?

Öncelikle bir noktayı bir kez daha vurgulamak gerekiyor: çok net biçimde AKP ve yardakçıları azınlıktır! Ekonomik, siyasal, askeri, polisiye, kültürel, medya vb. tüm alanlarda gücü ellerinde toplamalarına rağmen, tüm yalanlarına, manipülasyonlarına, faşist terörlerine, saldırganlıklarına rağmen toplumun çoğunluğunu yanlarına çekemediler. Seçimler, anketler azınlık olduklarını apaçık ortaya koyuyor. Ama onlar hırsızlıkla, yalan ve manipülasyonla çoğunluk oldukları yanılsamasını yaratmaya çalışıyorlar.

AKP karşıtı halk kesimleri yüzde 55-60 civarındaki bir kitle olarak net çoğunluktur. Dolayısıyla AKP’nin ve yardakçılarının olağan koşullarda kazanma şansı sıfırdır. AKP’nin seçimi kazanacağına, çoğunluk desteği olduğuna dair tüm söylemler tümüyle manipülatiftir, yalandır. Adil olmayan seçim koşullarını ve hırsızlıkların üstünü şimdiden örtmeye dönük çabalardır.

Normal bir seçim zemininin oluşması durumunda AKP’nin seçimi kaybetmesi, muhalefetin belirli bir kombinasyonunun kazanması kesindir.

Ne Olacak?

Ne olacak sorusunun yanıtı çok parçalı ve uzundur. Ve seçime kadar olan 2 aylık sürede olacakları tümüyle kestirmek adeta imkansızdır. Ama ilk elde söylenmesi gereken, normal, burjuva demokratik normlara uygun bir seçimin kesinlikle olmayacağıdır. AKP faşizminin doludizgin faşist terörüyle, dayak, işkence, gösterilere saldırılarla, binlerce gözaltı ve tutuklamayla, yetmezse mitinglere saldırılarla biçimlenecek bir seçim süreci olacak. Dahası AKP faşizmi ve yardakçıları muhalefet oylarının en az yüzde 5 ile 10 arasında bir bölümünü çalmak zorunda. Bunları çalmak için her türlü yolsuzluk ve hırsızlık için hazırlık yapılacak ve oylar çalınmaya çalışılacak. Sol ve devrimci muhalefet sert biçimde ezilmeye çalışılırken, diğer muhalif kesimlerin ise biraraya gelişini engelleyecek, muhalif kesimler arasındaki farklılıkları öne çıkaracak bir yol izlenmeye çalışılacak.

AKP’nin çok büyük hırsızlıklara başvurması (yüzde 10’u da aşan büyük bir hırsızlık vakası) halinde ilk turda kazanması mümkündür. Bunun dışında, ilk turda kazanması asla mümkün değildir. Tüm çalma çırpmaya rağmen, Tayyip’in ilk turda başkanlığı kazanamaması durumunda, ikinci turda da kazanma umudu olmaması halinde seçimlerin iptali için her türlü provakasyon yapılacaktır. (Bir anda seçim meydanlarında çok sayıda IŞİD vb. bombasının patlaması, ya da Yunanistan’la ısıtılan ortamın zoraki bir çatışmaya dönüştürülmesi ve ardından seçimlerin iptal edilmesi ve belki de sıkıyönetim vb. ilan edilmesi hiç de süpriz olmayacaktır.) Bu durumda tümüyle çıplak zora dayanan ve tümüyle gayrı meşru bir iktidar olarak yola devam etmeye çalışacaklardır. Seçimlerin gerçekleşmesinin yegane yolu AKP faşizminin kazanmasıdır. Başka bir olasılıkta seçimler bir biçimde sabote edilecektir. Kısacası, AKP faşizminin seçimler yoluyla iktidarı terk etmesi olasılığı yoktur.

CHP’nin İyi Parti ve Saadet Partisi ile bir ittifak kurmaya çalıştığı açık. İyi partiyle MHP tabanına, Saadet Partisi ile AKP tabanına mesaj verilecek ve adres gösterilecek. Temel mesaj şudur; “AKP’nin kaybetmesi durumunda kazandığınız konumlara/haklara dokunulmayacak, batan gemiyi terk edin, bize gelin” İlk turda her partinin kendi adayları ile seçime girmesi ve mümkün olduğunca çok oy toplaması ve Tayyip’in ilk turda seçilmesinin engellenmesinin hedeflenmesi olasılığı yüksektir. İkinci turda ise HDP’nin ya biz, ya da AKP ikilemi ile baskı altına alınması olasılığı yüksektir. İlk turda sonucun belli olmaması durumunda kilit parti kesinlikle HDP olacaktır.

Ve bu aşamada oldukça süpriz politik gelişmelerin olması olasılığı çok yüksektir. HDP ve sol güçler, CHP-İyi parti- Saadet Partisinin oluşturacağı sağcı ve burjuva demokratik bir programdan dahi yoksun olan koalisyonu desteklemeye zorlanacaktır. HDP’nin CHP, İyi Parti ve Saadet Partisi ile birlikte hareket etmeyi seçmesi durumunda, AKP-MHP ittifakı kesinlikle kaybeder. Bu durumda AKP seçimin yapılmasını engelleyecektir.

Ne Yapmalı?

Devrimci sosyalistler açısından seçimlerin kurtuluş yolu olmadığı açıktır. Seçimler, devrimci sosyalistler açısından oluşan siyasallaşma atmosferiyle devrimci ve sol çalışmalara daha büyük bir zemin hazırladığı ve emekçi halk yığınlarıyla buluşma kanallarını daha güçlü yarattığı için önemlidir.

Devrimci sosyalistlerin ve devrimci ve sol güçlerin ciddi ve mücadeleci bir toplumsal tabana sahip olmalarına rağmen, esasen pratik devrimci mücadeleden düştükleri açıktır. Tek tek örgüt ve hareketler olarak devrimci ve sol güçlerin ciddi hiç bir faaliyeti örgütleyecek dinamizme sahip olmadıkları toplumsal mücadele pratiğinden apaçık görülüyor. Tabanda ise AKP faşizminin tüm baskısına karşın, pratik öncülükten yoksunluğa karşın direniş eğilimi sürüyor. Taban, AKP faşizmine teslim olmuyor. Sosyal medyadan, ekonomik demokratik mücadelelere, ekolojik ve kadın mücadelelerine değin uzanan geniş bir yelpazede düşük profilli gibi görünsede oldukça öfkeli ve dirençli bir halk mücadelesi sürüyor. Sorun öncülük iddiasında olanların adeta mücadele sahnesinden çekilmesidir.

Önümüzdeki seçimlerin her zamankinden çok daha büyük bir siyasallaşma dalgası yaratacağı açıktır. Sol ve muhalif cephede; umut, karamsarlık, karmaşa, öfke, halk militanlığı, büyük emekçi kitlelerin sokağa akması, vb. her türden duygu ve eylem biçimi zincirlerinden boşanarak sökün edecektir.

Olgu şudur; AKP karşıtı yüzde 55-60’lık blokun ezici çoğunluğu kendini sol olarak tanımlayan kitleden oluşmaktadır. Temel soru ise şudur; ağırlığını solun oluşturduğu bu büyük kitle sağcı, hatta gerici bir program ve kadronun peşinde mi saflaşacaktır, yoksa devrimci, demokratik, sol değerlerin ve adayların peşinde mi saflaşacaktır? En asgarisinden temel burjuva demokratik hak ve özgürlükleri esas alan bir programın arkasında mı saflaşacaktır?

Şu anda, başta CHP yönetimi olmak üzere, İyi parti ve Saadet partisinin planı, daha doğrusu başta ABD emperyalizmi olmak üzere batılı emperyalist güçlerin planı muhalif büyük kitleyi eski kontrgerilla devletini yeniden inşa edecek sağcı, gerici bir programın ve adayların arkasında saflaştırmaktır.

Devrimci, demokratik güçler bu planı kesinlikle ret etmelidirler. Halkın sol damarının, en ağır bedelleri ödeyen damarının sağcı, gerici, kontrgerillacı programların arkasında saflaştırılmasına kesin bir kararlılıkla karşı durmalıyız. Devrimci sosyalistler, tüm devrim güçleri, bir yandan devrim ve sosyalizm eksenli politikaları esas alırken, diğer yandan tüm muhalif odakların toparlanması bağlamında asgari olarak tüm burjuva demokratik hakları eksiksiz olarak teminat altına alan bir programı birleşik bir muhalefetin olmazsa olmazı olarak ele almalıdırlar.

İşçi sınıfının, yoksul köylülerin, küçük ve orta esnafın, kadınların, gençlerin, öğrencilerin tüm temel ekonomik ve demokratik talepleri esas alınmalıdır. Böyle olmayan bir birleşik hareketin gericiliğin ve faşizmin restorasyonunun farklı bir versiyonu olması kaçınılmazdır. Tayyip’in başını çektiği 2000’lerin din tüccar-milliyetçi faşizm mi, yoksa Meral Akşener’in de baş aktörlerinden biri olduğu 1990’ların onbinlerce insanımızın yaşamına mal olan milliyetçi-ırkçı faşizminin yeni bir versiyonu mu? ikilemine bizi mahkum etmeye çalışacak her türlü yaklaşımı ret etmeliyiz.

Kaldı ki, Tayyip’in seçim yoluyla iktidarı bırakması olasılığı sıfıra yakındır. Dolayısıyla, Tayyip’ten kurtulalım derken, milliyetçi faşist cephenin arkasında saflaşmak, Tayyip’ten kurtulmayı sağlamayacağı gibi, geride sadece faşistlerin arkasında saflaşmak gibi bir utancı bırakır.

CHP, İyi parti ve Saadet eğer Tayyip’ten kurtulmak istiyorlarsa, başta HDP ve diğer tüm devrimci, demokratik ve sol güçlerin demokrasi taleplerini kabul etmelidirler. Bir halk demokrasisi talebini kabul etmelerini beklemiyoruz. Asgarisinden temel burjuva demokratik hak ve talepleri kabul etmelidirler. Böylesi bir demokratik ekseninin gelişmesi, herşeyden önce devrimci sosyalistlerin, tüm devrimci ve demokratik güçlerin, tüm yurtsever güçlerin, HDP, HDK, DTK, Haziran Hareketi, Memleket Biziz, TİP, vb. gibi sol güçlerin, hatta CHP’nin tabanda gelişen sol kanadının güçlü bir ittifakını gerektirir. Tüm devrimci, demokrat, yurtsever ve sol güçlerin bu süreçteki acil görevi bu ittifakı gerçekleştirmektir.

Böylesi bir ittifak sadece seçim bağlamında gelişse bile, tüm demokratik ve sol dinamiklere muazzam bir moral verecektir. Bu ittifak yaratacağı sinerjiyle kısa sürede başlangıçtaki gücünün birkaç misli etki yaratacaktır. Daha da önemlisi, AKP faşizminin kaybedeceğini anladığında girişeceği seçimi erteleme provakasyonlarına, yada büyük çaplı hırsızlık operasyonlarına karşı tüm halkın isyanına ve mücadelesine öncülük edecek olan zemin yaratılmış olacaktır. Bir adım daha ilerlersek, bu ittifak AKP faşizmine karşı sonraki süreçte ekonomik kriz ve benzeri faktörlerle ortaya çıkacak isyan dinamiklerini büyük bir devrimci demokratik harekete dönüştürmek için de muazzam bir imkan olacaktır. İttifak sadece seçimle sınırlı olsun veya sonrasında devam etsin farketmez, böylesi bir ittifakın bir kez kurulmuş olması bile sol ve demokratik halk potansiyelinin bundan sonraki tüm süreçlerde büyük bir mücadele gücüne dönüşmesinde büyük bir başlangıç adımı olacaktır.

Devrimci sosyalistler, devrimciler, sol ve yurtsever güçler birlik, mücadele ve zafer şiarında ifadesini bulan yaklaşımı pratikleştirmeye her zamankinden çok daha fazla gereksinim duymaktadırlar ve başarabilirler. Kimi kesimlerin bu ittifaktan uzak durmaları bahane olmamalıdır. Birleşebilen tüm halk güçleri birleşmeli ve umut yeniden güçlü biçimde büyütülmelidir.

Devrimci sosyalistler olarak bu temelde rolümüzü oynamalıyız…

BİRLİK, MÜCADELE, ZAFER!

TEK YOL DEVRİM!

KURTULUŞA KADAR SAVAŞ!

23.4.2018

EMEK VE ÖZGÜRLÜK CEPHESİ

http://www.barikat-lar.de/

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız