Bir Devrim hamalı: Ulaş Bayraktaroğlu

202

Tam 1 yıl önce bugün 9 Mayıs 2017 tarihinde, Rakka’da Rojava ve Suriye halklarının kurtuluşu savaşında Birleşik Özgürlük Güçleri ve Devrimci Komünarlar Partisi’nin kurucu önderi ve komutanı Ulaş Bayraktaroğlu(Mehmet Kurnaz) ölümsüzleşti.

Türkiye halklarının IMF, NATO barikatlarından, Gezi direnişinden yakından tanıdığı ve ömrünü işçi sınıfı ve ezilenlerin kurtuluş mücadelesine vermiş olan Ulaş Bayraktaroğlu’nun ölümsüzlüğünün ardından yoldaşlarının, dostlarının yazmış oldukları yazıları sizlerle paylaşıyoruz.

Bir Devrim hamalı: Ulaş Bayraktaroğlu

Emperyalizme, faşizme ve dünya gericiliğine karşı savaşan yoldaşlar topluluğunu selamlıyorum.

Devrimcilik, kolektif icra edilen bireysel faaliyetler toplamıdır. Hiç kimse bu kavgada başkasının imzasının altına ismini yazamaz, kendi failliğiyle yer alır. Devrimci kendi failliği ile dünyaya iz bırakandır. Ünlü bir Alman filozofu, “Doğru nedir?” sorusuna, “Tarihe direnendir” diye cevap veriyor. Bu sözden esinlenerek, “devrimci kimdir?” sorusuna devrimci dünyaya karşı fail olandır, icraatlarıyla tarihe iz bırakandır.

Burada, Devrimci Komünarlar Partisi’nin kurucu önderi ve Birleşik Özgürlük Güçleri’nin komutanı Ulaş Bayraktaroğlu’nu anmak için toplanmış bulunuyoruz. Türkiye, günlerdir bu devrimciyi konuşuyor. Düşmanlarının dezenformasyon kampanyası da devreye girdi, ama düzen Ulaş’a en küçük bir leke süremedi. Düşmanlarının, onu küçültmek ve teşhir etmek için yaptığı tüm karşı propaganda, görünmez bir duvara çarparak tersine döndü. Onu aşağılamak için söyledikleri tüm olaylar onun nasıl baş eğmez bir isyancı olduğunu teslim etmeye dönüştü. Tanıyan tanımayan tüm devrimci ve sosyalist kişi ve kurumlar tarafından, hakkında o kadar çok şey söylendi ki, tüm güzel sözler tükendi. O, hepsini anasının ak sütü gibi hak ediyor.

Güzel tarif gerektirmez, güzele bir sıfat eklemek onu bozar. Bir dava insanı olarak, bir devrimci olarak, bir eylemci olarak liderlik ve önderlik özelliklerinden de çok bahsedildi. Ama Ulaş, bahsedilen tarzdaki önderliklere çok uzaktı. O, başka bir kumaştan dokunmuştu, tarif ve sıfat gerektirmeyen bir önderdi, kendinde önderdi. Önderliği, herhangi bir kurum veya makam ona bahşetmedi, yaşamda hep önde oldu, her işte öndeydi, böyle bir önderdi. Her işte önde olunur mu? Evet, o, her işte öndeydi. Doğru zamanda, doğru yerde ve doğru biçimde durmakta müthişti. Neye mal olursa olsun, hep doğru yerde, doğru zamanda ve dimdik duruşuyla önderleşti.

Benim tanıdığım Ulaş Bayraktaroğlu hiçbir sıfata, hiçbir makama hiçbir ünvana metelik kadar değer vermezdi yoldaşlar. Söylemek borcumdur; “Ben dünyanın en iyi hamalıyım, en ağır yükü taşırım” derdi ve dediği gibi yapardı. En zor yerde, en doğru yerde, en olması gereken yerde olurdu ve en büyük yükü taşırdı. Ulaş, “bir tek bu ünvanlardan komutanlığı önemsiyorum” derdi. “Komutanlığı şunun için önemsiyorum” derdi. “Bütün komuta, komut, kontrol, emir ve benzeri ve benzeri her şeyi yerin dibine, toprağın yedi kat dibine, gömünceye kadar iyi bir komutan nasıl olunurmuş onu göstereceğim“, derdi.

Şimdi önderlik ve liderlik yanlarıyla ilgili bir çok özelliğinden bahsedilebilir. Fakat hiç kimsenin aklına gelmeyen çok önemli bir şey var. Önder ve lider kimsenin düşünmediği zamanda, kimsenin düşünmediği işleri, kimsenin tahmin edemeyeceği, aklından geçirmediği tarzda yapan insandır. Evet, bizim komutanımız, öyle şaşırtıcı bir insandı. Yaptıkları ve söyledikleriyle düşmanlarını olduğu kadar bizleri de sık sık şaşırtan biriydi.

Yoldaşlar,

12 Eylül sonrası 40 kırk yıla yaklaşan dönemde, Türkiye tarafında mücadele kesintiye uğradı, Kürdistan’da PKK önderliğinde devrim kendi yolununu açarak, yükselerek devam etti. Bizim tarafta, Türkiye tarafında devrimci muhalefetle sistem arasında dönem dönem sertleşen kapışmalar yaşansa da bir statüko oluştu. Aradan geçen uzun dönemde, çok ciddi çıkışlar denendi. Fakat tüm yapılanlar, bu statükoyu bozamadı. Tersine düşük düzey solculuk denilen bir tarz, kötü bir gelenek yerleşti. Devletle devrimci güçler bir mutabakat imzalamadılar ama, biz devletin ne yapacağını, devlet de bizim neyi yapıp neleri yapamayacağımızı tahmin edebiliyordu. İşte Ulaş Bayraktaroğlu, bu statükoyu kırdı. Düşmanın da, dostun da beklemediği şeyleri, beklenmeyen zamanlarda yapmasını becerebildi.

Yoldaşlar,

En çok cesareti, savaşçılığı, adanmışlığı ve benzeri yönleri üzerine, tanıyan ve duyanlar, inanılmaz anılar paylaştılar. Ama daha başka bir şey var, bunlardan daha öte. Başta söylediğim tarihe faillik bir güzelleme değil, yaşayarak tanık olduğumuz bir gerçekliktir. Burada Türkiye devriminin siyasal öncüsünün ve askeri örgütlenmesinin yeni türde bir halk savunma gücünün temelleri atıldı. En büyük ideali kurucu roller oynadığı bu iki örgütlenmeyi tarihsel anlamlarına uygun olarak yaşamda ve savaş içinde öncü konuma yükseltmekti. Ve “bu iki yıllık süreçte, en büyük yaptığım şey bu iki amaç için çalışmak”, demişti. Ben hiçbir zaman ağzından, “şunu ben yaptım” diye bir şey duymadım. Bunu çok özel işler için söylerdi sadece. Bütün her şeyi kollektife mal ederdi. Ben hakkını teslim etmek için ekliyorum, burada yaratılan her şeyde en çok onun payı vardır.

Ulaş Bayraktaroğlu, en çok cesareti, pratik devrimciliği üzerinden tanınıyor. Ancak bu, eksik bir tanımadır. Zira o, bu yönünün yanı sıra, ideolojik, politik, örgütsel ve teorik sorunlar dahil devrimin temel sorunlarının tümü üzerine görüşleri ve sözü olan komple bir devrimcidir.

Siyasal olayları doğru okuyan, güçlü siyasi önsezisi olan birisiydi. Siyasal olayları analiz etme kabiliyeti yüksek, çelişkileri çözümleyen bir kafası vardı. Karmaşık olaylar dünyasında önemli olanı, asılmamız gereken doğru halkayı güçlü bir biçimde açıklardı. Politik kişiliği öndeydi ama, aynı zamanda inanılmaz güçlü bir örgütçüydü. Örgütleme yeteneği güçlüydü. Ama Ulaş, asıl örgüt teorisi ve örgüt fikri üzerine tartışma yürütüyordu. Örgüt fikrini her şeyin başına alırdı. Ama bürokratik ve kastlaşmış anlayışların ve her şeyi yetki ve kurallarla çözen hiyerarşik düzeneklerin düşmanıydı. Örgütlerin yıpranmışlığını aşmak için aynı zamanda güçlü bir ideolojik faaliyet sürdürüyordü.

Son dönemde savaş, gerilla savaşı ve askeri mücadelenin hem geçmiş teorik ve pratik sorunları üzerinde hem de güncel askeri görevler üzerinde çalışıyordu. TDH’nin uzun bir askeri mücadele geçmişi ve ödenmiş ağır bedelleri var. Ama devrimci askeri mücadele üzerine yazılmış ve sonuçlandırılmış kaynak olarak kullanılabilecek çok az üretimi var. İddia ediyorum, burada iki yılda çok değerli bir birikim, halk savunma akademisi diyebileceğimiz bir teorik ve pratik birikim yaratıldı. Bu kazanımlar tümüyle kendisinin emeğidir.

Yoldaşlar,

150 yıl boyunca yeryüzünde zaman zaman güçlü bir devrim ve sosyalizm dalgası yükseldi. Yerel ve evrensel olarak dünyanın neresinde bir haksızlık varsa orada mutlaka Marksizmi kuşanmış devrimciler karşı duruyordu. Ancak bir süreden beri dünya devrimciliği ve Marksizmi bu yanını kaybetti. Tıpkı İkinci Enternasyonal ihaneti, nasıl bir yıkım yarattıysa, dünya devrim hareketi üzerinde bugün ondan çok daha büyük bir yıkımı yaşıyoruz. Yeryüzündeki acıların, insanlığın paramparça olmuş halinin, toplumların çürümesinin, emekçilerin paryalaştırılmasının, evet müsebbibi emperyalistlerdir, kapitalistlerdir. Ama aynı zamanda devrimlerden kaçan, devrimleri unutan Marksistler’dir. Bugün Lenin’in, İkinci Enternasyonal dönekliğine ve ihanetine karşı yaptığından çok daha güçlü bir ideolojik başkaldırıyı örgütlemek zorundayız. Ve DKP kendini ideolojik ve politik olarak dünyayı yeniden devrimci yıllarına döndürme hareketi olarak kurmaktadır.

Birinci yılımız pratiğin kaçınılmaz olarak önde olduğu kuruluş yılıydı. İkinci yılımızı ise verili Marksizmden teorik ve ideolojik kopuş ve sıçrama yılı olarak ilan ettik. Yoğun tartışmalar sonucu geniş bir çerçeve hazırlayarak örgütümüzde ve tüm devrimci güçlerle Marksizmi devrimci tarzda yeniden okuma ve tartışma kararı aldık. Her yeni şeyden coşkuya kapılan bir yapısı vardı. Ben, Ulaş yoldaşımızın bu kadar heyecanlandığı başka bir konu hatırlamıyorum.

Dünya devrimci hareketindeki reformcu ve liberal sapmalara karşı henüz güçlü bir teorik birikim yaratamadık, ama yüksek bir moralle ve yüksek bir sesle ideolojik savaş ilan ettik. Ulaş Bayraktaroğlu, bu konuda da sözü olan bir devrimcidir. Özgürlük Gücü, Komün Gücü perspektifi ve örgütlenmeleri onun eseridir. Bu her iki kavramlaştırma da dünya Marksist hareketindeki sapmalara ve sosyalizm deneylerindeki savrulmalara karşı yükseltilmiş devrimci itirazlardır ve altını dolduracağız yoldaşlar.

Devrimci güçlerin birleşmesini büyük bir aşkla istiyor, savunuyor ve gereklerini yapıyordu. “Devrimci hamlemiz, cesaretimiz ve cüretimiz devrimci bir kuruculuğa sıçramadığı sürece kendimizin devrimcileri olarak kalmaya mahkum oluruz” diyordu. Önemli olan bizim devrimci olmamız değil hayatın devrimcileşmesidir. DKP kadar, TDH’nin bir bütün olarak devrimcileşmesi için çalışıyordu. Burada yakın ilişkide olduğu tüm devrimciler onun ne kadar coşkulu bir birlik taraftarı olduğuna tanıktır. Partiden devrimci komünistleri birleştirmek için tam yetki istedi. “Tamam, artık elim serbest, birliği sağlayacağım” diyordu. Dediğini yaptı, büyük bir özgüvenle, hiçbir ön şart koşmadan bazı devrimci örgütlere birlik teklifi götürdü. Birlik olmuyorsa savaş güçlerini, değişik alanlardaki güçleri birleştirmeyi önerdi, daha da ötesi bize kapılarını açacak devrimci partilere katılım teklifinde bulundu. Sonuç alamasa da hiç vazgeçmedi. Son günlerinde yeni bir slogan icat etmişti: “Bizi daha iyi savaştıracak, devrimci bir örgüt arıyorum” diyordu.

Kim, ne kadar değer biçer ve ne kadar gereğini yerine getirir, bilemem, savaşa inandığı coşkuyla devrimcilerin birliğine inanıyordu. Gösterişe ve propogandif çabalara vakti yoktu, sahici ve coşkulu bir devrim taraftarı olduğu için, tüm devrimci coşkusuyla devrim ve komünizm güçlerinin birliğini istiyordu. Söylem olarak TDH’ni, devrim isteyenler ve istemeyenler olarak iki bölüğe ayırıyor, “devrim isteyenler bir tarafta, “siyaset” yapmak isteyenler diğer tarafa saflaşsın”, diyordu. Son eylemiyle devrim isteyenler cephesine de bir neşter vurdu. 40 yıldır küçük dükkanlarda ömür tüketmeye son, dedi. Öncü, önde olandır, önde olan özgüvenlidir, diğer devrimci savaş birlikleriyle kaynaşmaktan, birleşmekten korkmaz. DKP bu ilkelerin izinden gidecektir.

Ulaş, hem müthiş öğrenen hem de müthiş bir öğretendir. Devrimci eğitimi iki boyutta ele alıyordu. Birincisi, sıradan rutin faliyetleri devrimcilik olarak kabul etmiyor, her tür devrimci faaliyeti bir sanat, bir yaratıcılık olarak ele alıyor ve yönetiyordu. İkinci olarak, devrimci eğitimi herkesin kolektif olarak katıldığı ve tartışarak yarattığı, yeni insan toplumunun anayasası olarak görüyordu. Burada onu uyguladı, devrimci kültür dahil tüm konularda yayınladığımız tüm belgeler onun fikri olarak, buradaki tüm yoldaşlar tarafından kolektif olarak üretildi. Her işi aynı tempoda ve büyük bir aşkla yapardı, ama en çok eğitim yaparken heyecanlanırdı. Eğitim tartışmalarında adeta anlattıklarını yaşardı. Eğitimi de esas olarak burjuvaziye karşı bir savaş alanı olarak alırdı, savaşır gibi tartışırdı. DKP’de yeni bir devrimci kültürü yeşertti, daha öteye partinin inşasını bir kültür devrimi olarak gerçekleştirmeye çalıştı.

Yoldaşlar,

Yerellikler ve değişik kültürler kendisini belirli alanlarda korusa da dünya kelimenin gerçek anlamıyla evrenselleşmiş ve bütünleşmiştir. Ama komünistlerin bir enternasyonali yoktur. Ulaş, yeni bir enternasyonalin hayalini kuruyordu ve bölgemizdeki tüm gelişmeleri bunun ilk tohumlarının atılacağı temel olarak görüyordu. DKP’ye ve savaşımıza o kadar inanıyordu ki, inat ve ısrarla tüm dünya devrimcileriyle buluşmak için çaba sarfetti, partiye kararlar aldırdı. “Yakında, zaten tüm dünya devrimcileri bizden ve mücadelemizden haberdar olacak”, diyordu. Kürt devrimini bu anlamda önemli bir olanak olarak görüyordu. Devrimci olan herşeye, aşkla, bağlıydı. Kürtler güçlü bir devrimcilik gösterdiği için Kürtlere ve Kürt devrimine coşkuyla ve kıskançlıkla sahip çıkıyordu. Kürt devriminden daha güçlü bir fırtınayı Türkiye’nin dağlarında, şehirlerinde koparmak için yanıp tutuşan bir yürekti.

Ulaş, bir dünya devrimcisiydi Onun devrim coğrafyası tüm yeryüzünü kapsıyordu. Bu yüksek idealler, onu buraya taşımıştı. Ulaş, bu coğrafya veya başka bir coğrafyadan çok, savaş nerede ise orayı devrimin savaş cephesi olarak gören ve tereddütsüz saf tutan bir enternasyonalistti. Ama o, sadece romantik bir enternasyonalist değildi. Onun buraya gelişini böyle değerlendirenler yanılıyor. Zira, o, burayı bölge devrimi ve dünya devriminin zayıf halkası olarak gördüğü için buradaydı. Ortadoğu’nun en büyük gericiliğini bağrında taşıyan, işçi sınıfı ve ezilen halkların düşmanı faşist Türk devletini yıkmak ve devrim yapmak için, bu özgür toprakları Türkiye Devrimi’nin savaş cephesine dönüştürmek için, buradaydı. Her ne yaparsa yapsın, okurken, yazarken, savaşırken gece ve gündüz Türkiye Devrimi’ni planlıyordu. 24 saat değil 25 saat okur, yazar, çalışır, eğitim yapar, düşünür ve sürekli tartışırdı. Hayali olmayanlar iyi devrimci olamazlar, ama bu, hayalperestlikle karıştırılmamalı. Hayali dünya devrimiydi, ama buna nesnel koşullar içinde varılabilirdi. Türkiye Devrimi’nin güncel görevlerinden en temel teorik sorunlarına kadar tüm alanlarda çok yönlü, hummalı bir çalışma içindeydi. Ulaş, yaşamın kendisini, her anını devrimci bir görev olarak algılar ve devrimi yaşar, devrim gibi yaşardı. Onu gecenin geç veya yeni günün şafağında okurken veya yazarken görürdünüz. Pratikte, bir saniye bile bir görevi ihmal etmez ve ettirmezdi. Ne kadar çok pratik peşinde koşuyorsa, bir o kadar, hatta daha fazla teorik ve bilimsel çalışmalara odaklanıyordu.

Zor ve ağır koşullar, savaş şartları onun devrimci romantizmini eksiltemedi. Ulaş, günlük yaşamda duruşuyla, tavırlarıyla nesli tükenmeye yüz tutmuş bir kişilikti. Her şeyiyle sahiciydi. Öte yandan bu dünyadan çok, romanlardan, hatta masallardan çıkmış gibiydi. Her haliyle devrimci romantizmin canlı timsali gibiydi. “Yenilmezler ordusunu kuracağım ve Türkiye’nin bütün dağlarına ve şehirlerine yerleşip, bütün ezilenlerin yumruğu olarak zalim ve sömürücülerin tepesinde patlayacağım”, diyordu.

DKP, kendisini özel bir grup olarak, her şeyin üstünde ve herkesten ayrı, erişilmez bir yere yerleştirmedi. Tersine kendini özel ve bulunmaz olmaktan çıkarıp genel devrimci ortamın ve kitlelerin mücadelesinin ürünü haline dönüştürmeyi amaçladı, mülkiyetçi yaklaşımları reddetti. Bunu başardığında kitlelerin ve devrimci militan bilincin orada toplanacağına inandı. Bu hem mücadelenin hem tarihin kanunudur. ‘Ben ve biz’ler hiç kazanamadılar. ‘Ben ve biz’i öldürmeden, bu düzenden ayrı bir varlık oluşturulamaz. DKP, bu basit, ama görünmez ve yıkılması imkansız denen, genlerimize kazınmış burjuva değerleri yıkıp, yerine komünün ortak değerlerini koymak için yola çıktı. Şimdiye kadar en büyük çabayı bu alanda gösterdik ve devam edeceğiz. Komünal değerleri kuşanacağız, onları kolektif inşamızı gerçekleştirerek daha da ileri taşıyacak, örgüt yaşamımızda olduğu gibi toplumsal ilişkilerde de esas haline getirmeye çalışacağız. Bunu başardığımız oranda, onlar tüm toplumun olacak ve o gelişmenin bir aşamasında zaten biz-siz olmayacak Ve yeni komünal ortaklığımızın temellerini atmış olacağız.

Yoldaşlar,

Dünya çapındaki gericilik yılları tüm dünya sistemini kirletmiş, tüm toplumları çürütmüştür. Ne yazık ki bu uzun dönem boyunca, bu uzun tasfiyecilik yıllarında devrimci hareketlerde de çok ciddi lekeler oluşmuştur. Devrimci Komünarlar, yeni ve temiz bir sayfadır. Evet, Devrimci Komünarlar, Özgürlük Güçleri bütün bunlardan kaçış ve yeni bir sayfa açmaktır. DKP, yıllanmış ve yorgun Türkiye devrimciliğine gençlik aşısıdır. Orhan Yılmazkaya’nın, Ulaş Bayraktaroğlu’nun zaptedilemez, durdurulamaz cesaretini kuşanmıştır. Orhan Yılmazkaya’yı durduramadılar, Dörtleri durduramadılar, Ulaş Bayraktaroğlu’nu durduramadılar. Onların eseri ve ürünü DKP’yi hiç durduramayacaklar. Hiç kuşku duymadan söylüyorum, bugüne kadarki tecrübelerime dayanarak ve ellerimle tutar gibi görerek söylüyorum, Ulaş Bayraktaroğlu’nun partisini durduramayacaklar.

Faşist Türk devleti kendi etrafına duvarlar örüyor. Deniz kıyıları hariç tüm kara sınırlarını duvarlarla kapatarak tüm Türkiye’yi hapishaneye çevirmiştir. Ulaş, sürekli bu duvarlara bakıp gülüyor ve “korku duvarları”, diyordu. “Bu üç tane beton, iki tane tel örgü, tellerden zımbalar bizi durduramaz, delik deşik edeceğiz oraları”, diyordu. Tarih boyunca egemenler korkudan öyle devasa duvarlar ördüler, derebeylerin şatolarını, kalelerini, Çin Seddi’ni, Bizans’ın meşhur surlarını düşünün, egemenlerin hiçbir duvarı onları koruyamamıştır. Evet, bize karşı o duvarları ördüler. Hapishaneye çevirdiler kendilerini. Kürt Devrimi’ne karşı ördüler, Türkiyeli devrimcilere karşı ördüler. O duvarlarını yerle bir edeceğiz. Nasıl savaşılır göstereceğiz. Evet, gepgenç fidanlarla… İşte dörtler… Dörtler çok taze fidanlardı, ama inanılmaz savaşçılardı. Komutanlarından almışlardı özsularını.

Ulaş yoldaşımız, devrime doğru kanatlandı, kendisini adeta devrim annemizin kucağına fırlattı. Bu çok açık bir protestodur, yetersiz devrimciliğe ve çürümüş solculuğa karşı öfkeli bir protestodur. DKP ve Özgürlük Güçleri çıkışımız, devrimci güçler tarafından doğru anlaşılmadı. Genel devrimci kamuoyu ve aynı zamanda kendi yakın ilişkilerimiz, hatta bir yarımız diyebiliriz ki bu çıkışımızı anlamlandıramadı. Biz bir yanımızla burada diğer yanımızla eskide kaldık. Birçokları bizim burada bayrak sallayarak, tüfek yağlayarak, askeri tören resimleri çektirerek durumu idare edeceğimizi, çokça yapıldığı gibi gerillacılık oynamakla yetineceğimizi zannettiler, fena halde yanıldılar. Hala böyle düşünenler varsa, onlar da çok yakında yanıldıklarını anlayacaklar. DKP ve Özgürlük Güçleri sahici bir savaşa, Türkiye’de AKP-IŞİD faşizmine karşı savaşa hazırlanmak için buradadır!

Komün, komünizm, devrim bizim için mistik bir inanç değil en yüksek değerler olmuştur. Burada en çok, iyi savaşçılar olmak için, faşizm ve zorbalıkla hesaplaşmak için kendimizi paraladık. Yine en çok, kolektif üretim, ortak bir komünal yaşam kurmak için çabaladık. Ulaş’ın öncülüğünde, yaşamda, eğitimde ve tüm devrimci hazırlıklarımızda herkesin kendisini katabildiği komünal bir sistem yarattık. Burada tüm bireyler hem öğrenci hem öğretmen, tüm savaşçılar hem komutan hem asker olarak savaşı ve yaşamı örgütledik. Bu ilişkiler sistemini varetmek için hepimiz fikrimizi ve emeğimizi kattık, ama ona ruhunu veren Ulaş oldu. “Gökyüzünde uçan ateş kuşlarıyız, hiçbir yerdeyken her yerdeyiz”, onun bulduğu bir slogandır. Ama Ulaş, bunu bir slogandan öteye taşıdı. Biz, burada hepimiz müthiş bir, iki yıl geçirdik. Biz burada iki yıl gökyüzünde yaşadık, gökyüzünde komünü yaşadık.

Yoldaşlar,

Şimdi ben birinci dereceden sorumlu olarak, herkese şu özeleştiriyi veriyorum. Örgüt bilinci çok yüksek bir yoldaşımızdı. Örgüt kararlarını mutlaka uygulatır ve uygulardı. Biz yakın çalışma arkadaşları olarak bu güçlü ve büyük önder kadromuzu kaybettik, koruyamadık. Gücümüz yetmedi, zaptedilmezdi biliyorum ama bu, onu koruma sorumluluğumuzu ortadan kaldırmaz. Koruyabilirdik. Çok erken kaybettik. Daha yapacağı çok şeyler vardı.

Yoldaşlar,

Ulaş’ın politik kişiliğiyle ilgili olarak söylemek zorunda olduğum şeyleri söyledim. Ama bazı şeyleri söylemezsem eksik kalır, haksızlık olur diye düşünüyorum. Herkes bir yerlere baş olur, bir makama yaslanarak liderliğini ilan edebilir. Ulaş başka bir kumaştandı dedim, her yerde bir biçimde bazı makamlara oturulabilir, ama çocuklara sahtelik sökmez, o, çocukların da gönlünü kazanan biri, çocukların da lideriydi. Duvardaki yoksul Arap çocuklarıyla resmini görüyorsunuz. Bu çocukların anne ve babalarıyla da çok derin bağlılık ilişkileri kurdu. Üstelik bunu tek kelime ortak bir dil konuşamadan yapabildi. Arap köylüler, kadın erkek topluca geliyor ve kendi aralarındaki anlaşmazlıkları komutana anlatıyor ve o her ne ise bu konuda kararını söylüyor. Köylüler de bunu ilahi adalet gibi kabul ediyor ve uyguluyordu. Ben bunları güzelleme olsun diye anlatmıyorum. Burada, dünyada ve Türkiye’de Marksist hareketlerin yaşadığı aydın yabancılaşmasını aşacak bir tavır ve yöntem yatıyor. Bu nedir? Bu, milyonlarla buluşma, milyonlarca emekçiyle kopmaz bağlar kurabilme isteği, iradesidir. Kitlelerin devrimci girişkenliğine inanmaktır, zira sen onlara inanmazsan onlar sana hiç inanmaz. Ulaş’ taki bu yüksek özellikler sıradan bir hümanizmle ilgili değildir. Devrime, devrimin kitlelerin eseri olacağına olan inançtan kaynaklanmaktadır.

Söyleyeceklerim garip ama gerçektir ve materyalizme de bir halel getirmez. O bizim tılsımlı gücümüzdü. Mıknatıs gibi dokunduğu herkesi güçlü biçimde kendine çekiyor ve sımsıkı sarıyordu. Sahiciydi, hiç yapmacık bir tavrı, inanmadan söylediği, bilmeden konuştuğu görülmemiştir. En çok zafere inanıyor ve herkesi de inandırıyordu. BÖG yeni bir örgüt, Türkiye’de bile yeni yeni tanınıyor. Ben BÖG savaşçısıyım diyen Amerikalı, Fransız, Yunan yoldaşlarımız var. Onlar önce komutan Mehmet’e güveniyor, dolayısıyla BÖG’lü oluyorlar.

Ben bu yaşıma kadar bir sürü şey yaşadım, bu kadar öfkeli bir insan görmedim. Öfkesini tarif etmek mümkün değil. Öfkesi yüreğinde dünyanın bütün acılarını taşımaktan kaynaklanıyordu. Yüreği acılarla doluydu. Öfkesi bundan kaynaklanıyordu. Ve bu tepeden tırnağa öfke ve tepeden tırnağa silahlı adam gülmeyi biliyordu. Gülmeyi herkes bilir. Ulaş Bayraktaroğlu, çocuklar gibi gülmeyi biliyordu. Bunu herkes beceremez yoldaşlar. Bir çocuk gibi gülüyordu yoldaşlar. Evet, o kanın, zulmün, kahpeliğin savaşın içinde, o acımasız ortamda bir çocuk kadar saf, masum, tertemiz gülüyordu.

Koca bir yüreği vardı. Yüreğine bütün insanların acılarını sığdırmıştı. Benzetme yanlış olmazsa, tıpkı çağdaş bir İsa gibi bütün insanların acılarını sırtında taşıyordu. Bütün kendini paralaması, parçalaması, her yere vurması, her şeyle savaşması bundandı. İşte bu büyük yürek sustu. Komutan Ulaş artık cismen aramızda yok. Ve savaş daha şiddetlenecek, daha sertleşecek, görevlerimiz daha ağırlaşacak ve zorlaşacak. Ulaş Bayraktaroğlu’yla güçlüydük. Onu Türkiye devrimine, bölge devrimine, Kürdistan devrimine, halkların devrimine emanet ettik. Şimdi onsuz, ama daima onunla, daha da güçlü olacağız. Ve mutlaka biz kazanacağız, yoldaşlar!

14 Mayıs 2017

Ulaş Bayraktaroğlu yoldaş! – Mustafa Karasu

Birleşik Özgürlük Güçleri Komutanı Ulaş Bayraktaroğlu Kuzey Suriye’de IŞİD’e karşı yürütülen insanlık mücadelesinde şehit düşmüştür. Bu şahadet Rojava Devriminin ve Suriye’nin demokratikleştirilmesinin enternasyonal karakterini daha da derinleştirmiş, kapsamlılaştırmış ve güçlendirmiştir.

Rojava Devrimine Türkiyeli birçok sosyalist parti ve gruptan yüzlerce devrimci katılmıştır. Bu enternasyonalist devrimcilerden onlarcası şehit düşmüş, onlarcası yaralanmıştır. Rojava Devrimine katılış hem halkların kardeşliğinin gereğidir, hem de Suriye’deki demokratik devrimin Ortadoğu’nun ve Türkiye’nin demokratik devrimi olduğu içindir. Suriye’de Türkiye’nin de demokratik devrim mücadelesi verilmektedir. Rojava Devrimi doğrudan Bakurê Kurdîstan başta olmak üzere Kürdistan’ın tüm parçalarını etkilediği gibi Türkiye’yi de etkilemektedir. Zaten Tayyip Erdoğan-Bahçeli çetelerinin Rojava Devrimine düşmanlıkları bu nedenledir. Rojava Devrimi ve Kuzey Suriye demokratik devrimi Türkiye’deki faşist güçleri de sallamaktadır. Kuzey Suriye’nin demokratikleşmesi temelinde Suriye demokratikleştiğinde Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli’nin yerinde yeller esecektir.

Mayıs ayı, Türkiye halklarının Birleşik Devrim Mücadelesinin sembol isimlerinin şehit düştüğü aydır. Büyük Devrimci Ulaş Bayraktaroğlu, yine Rojava Devriminin enternasyonalist öncülerinden Paramaz Kızılbaş gibi büyük devrimciler Denizlerin, Mahirlerin ve İbrahim Kaypakkayaların ideolojik ve siyasi çizgisini şehadetleriyle pratikleştirmişlerdir. Türk ve Kürt halkının kardeşliğini Deniz Gezmişler, Mahirler ve İbrahimler gibi pekiştirmişler ve Türkiye’nin Birleşik Devriminin güçlenmesini sağlamışlardır. Bu büyük devrimciler Denizlerin, Mahirlerin ve İbrahimlerin çizgisinin güçlü biçimde yaşadığının ve yaşatıldığının kanıtı olmaktadırlar. Hakilerin ve Kemallerin ideolojik ve siyasi çizgisinin Türkiye’nin Birleşik Devrim mücadelesinde yaşadığını ortaya koymuşlardır. Onlar Türkiye’nin Birleşik Devrim Mücadelesinin öncü komutanları olarak Rojava Devrimine katılmışlar ve Suriye’nin demokratikleştirilmesinde yer almışlardır.

Ulaş Bayraktaroğlu yoldaş, Paramaz Kızılbaş gibi Gezi Direniş Ruhunun sembolü olarak Rojava Devrimine damgasını vurmuştur. Böylece Gezi Ruhunun aynı zamanda halkların kardeşliği ruhu, Türkiye’nin Birleşik Devrim Ruhu olduğunu göstermişlerdir. Gezi Ruhunun Türkiye’nin Birleşik Devrim Mücadelesindeki güçlü rolünü ortaya koymuşlardır. Gezi’de verilen şehitlerin ve emeklerin Türkiye’nin Birleşik Devrimi için büyük değerler yarattığı bu büyük devrimciler şahsında çok iyi görülmektedir.

Ulaş Bayraktaroğlu Gezi’nin başkaldırı ruhudur. Gezi Direnişinin de öncü devrimcisi olarak tarihteki yerini almıştır. Gezi Ruhunu Rojava’ya, Suriye’ye taşıran Birleşik Özgürlük Güçlerinin komutanı olmuştur. Ulaş Bayraktaroğlu yoldaş, Devrimci Komünarlar Partisi kadrosudur; ancak o, Denizlerin, Mahirlerin, İbrahimlerin çizgisinin gereği Türkiyeli sosyalistlerin oluşturduğu taburların başkomutanı olmuştur. Komutanlığıyla Türkiye sosyalist güçleri ve devrimcilerinin IŞİD gericiliğine karşı mücadele birliğini sağlamıştır. Kızıldere Ruhunu Rojava’da ve Kuzey Suriye’nin demokratik devriminde somutlaştırmıştır. Kızıldere Ruhu ve Gezi Ruhunu pratiğinde ve komutanlığında örnek düzeyde ortaya koymuştur. Bu nedenle Kuzey Suriye’de demokratik devrimci savaş içinde olan MLKP, TKP ML-TİKKO bu komutan için açıklama yapmışlardır. Ulaş Bayraktaroğlu’nun kendi komutanları da olduğunu ortaya koyarak onun izinde mücadeleyi gerçekleştirme sözünü vermişlerdir.

Kürt düşmanı güçler Türkiye’de ve Ortadoğu’da Kürt halkıyla Türkiye halklarının ortak mücadelesini önlemek için çok büyük çaba göstermektedirler. Kürt halkıyla Türkiye halklarının, Kürt halkıyla Ortadoğu halklarının ortak mücadelesinde kendi ölümlerini gören gerici güçler bu birliği ve ortak mücadeleyi engellemek istemektedirler. Ulaş Bayraktaroğlu komutanlığında Rojava’da savaşan Türkiyeli sosyalistler, yürüttükleri mücadeleyle Birleşik Devrim Mücadelesinin engellenemeyeceğini göstermişlerdir. Halkların Birleşik Devrim Hareketi’nin (HBDH) gelişmesinin somut kanıtı olarak Rojava Devriminde de yerlerini almışlardır.

Ulaş Bayraktaroğlu yoldaş ismini aldığı büyük devrimci Ulaş Bardakçı gibi Türkiye ve Ortadoğu halklarının kalbine özgürlük andı olarak yazılmıştır. Ulaş Bayraktaroğlu ve Birleşik Devrim Mücadelesi veren tüm yoldaşlar, Rojava Devrimine katılan Türkiyeli tüm devrimciler Mahirlerin, İbrahimlerin, Denizlerin ne kadar güçlü düzeyde yaşadığının ve yaşatıldığının kanıtı olmaktadırlar. Bu yoldaşlar Türkiye’nin Birleşik Devriminin zafere ulaşmasının çok uzak olmadığını göstermektedirler. Eğer 1968 kuşağının, 1970 devrimciliğinin ruhu Birleşik Devrim mücadelesinde birleştirilirse Türkiye’nin demokratik devrim birikimi güçlüdür; Türkiye’nin hala dinamik siyasi güçleri Birleşik Devrim Güçleridir. Kürdistan devrimi her zaman Birleşik Devrim Güçlerinin mücadelesi olarak Birleşik Devrim Ruhunu korumuş, Denizlerin, Mahirlerin ve İbrahimlerin çizgisinin yaşaması ve yaşatılması konusunda sorumluluğunu yerine getirmiştir.

PKK öncülüğündeki Kürdistan devrimi aynı zamanda Türkiye halklarının devrimidir. Birleşik Devrimin Kürdistan devriminde geliştirilmesidir. Hakiler, Kemaller Kürdistan’ın özgürlük devriminde Türkiye halklarının demokratik devrimini ve kurtuluşunu gördükleri için öncü devrimciler olarak Kürdistan devriminde yer almışlardır. Sosyalist devrimciler olarak enternasyonalist sorumluluklarını yerine getirmek için Kürdistan devriminin öncü önder kadroları olarak mücadelede yerlerini almışlardır. Bu katılımları ve şahadetleriyle Kürdistan devriminin ruhunu yaratmışlardır. PKK öncülüğündeki Kürdistan devriminin ruhu Haki ve Kemallerdir. Önder Apo “onlar benim gizli ruhumdur” diyerek bu gerçekliği ortaya koymuştur.

Paramaz Kızılbaşlar ve Ulaş Bayraktaroğlular da Rojava Devrimi’nin ruhu olmuşlardır. Rojava Devriminin ruhu bu devrimcilerdir. Şehit düşen onlarca enternasyonalist devrimcilerdir. Rojava Devriminin ruhunda İngiltere’den Avusturalya’ya, Kongo’dan ABD ve Kanada’ya kadar onlarca sosyalist devrimcinin karakteri vardır. Artık Rojava Devrim çizgisini bu devrimcilerin ruhu ve çizgisinden koparmak mümkün değildir. Bu sosyalist devrimciler aynı zamanda Rojava ve Kuzey Suriye Demokratik Devriminin demokratik sosyalist karakterinin güvencesidirler, koruyucusudurlar. Rojava Devrimi bu devrimcilerin enternasyonalist çizgisiyle mayalanmakta ve gelişmektedir. 1 Kasım Dünya Kobanê Günü Rojava Devrim ruhunu tarihte görülmedik düzeyde enternasyonalist kılmıştır. Kobanê Direnişini de Rojava Devrimini de, Kuzey Suriye Demokratik Devrimini de başarıya götüren 1 Kasım Dünya Kobanê Günü ve bu enternasyonalist devrimcilerin emeği, canı ve kanıdır. Bu gerçekliği hiç kimse değiştiremez, bu ruhu hiç kimse bozamaz. Bu nedenle bu devrimcilere çok şey borçluyuz. Devrimcilerin görevi, Türkiye halklarının görevi, Rojava ve Kuzey Suriye halklarının görevi bu devrimcilerin izinde yürüyüp devrimi kesin zafere götürmektir.

Ulaş Bayraktaroğlu ve tüm enternasyonalist şehitler Kürdistan, Türkiye ve Ortadoğu devriminde yaşatılacak, onların Birleşik Devrim Çizgisi Bayrağı Türkiye, Kürdistan ve Ortadoğu demokratik devriminde dalgalandırılacaktır.

Rojava’dan Bir Partizan Yazdı: Devrimin Yıldızı; Ulaş Bayraktaroğlu Ölümsüzdür

Karanlığın en koyu yerinde ve anında bir devrim yıldızı daha sonsuzluğa uğurlandı. Devrimin bir Ulaş’ı daha yeri doldurulması kolay olmayan bir boşluk bırakarak aramızdan fiziki olarak ayrıldı. Bir Ulaş daha “Bizimkiler böyle ölür” türküsüyle uğurlandı sonsuzluğa.

Kabulü en zor ayrılıktır devrimcilerin fiziki ayrılığı. Devrimin her fiziki ayrılığı “erkendir” düşüncesini ve onun ağır hüznü yaşatır, doldurulması kolay olmayan boşluğunu yaratır. Çünkü sonsuzluk içinde kayıp giden sıradan bir yaşam, kolay kabul edilecek olağan bir ölüm değildir. Çünkü kaybedilen savaşta anne ve babasını yitiren mazlum Kürt-Arap-Süryani-Türkmen-Ermeni çocuklarının yaşam ve özgürlük düşünü, ekmek özlemini silahlı devrimle arayan büyük komutan ULAŞ BAYRAKTAROĞLU’nun kaybıdır. Çünkü kaybedilen sonsuzluğa uğurlanan Rojava’nın özgürleştirilmesi hamlesinde en ön saflarda ve yerde yer alan korkusuz halk komutanlarından devrimin ULAŞ’ıdır. Yıllardır dillerde düşmeyen ULAŞ’ın özgürlük türküsüdür.

Ne Rojava halkı ne de onun özgürlük savaşçıları ve yürüyüşçüleri kolay kabul edecektir, devrimin deniz gözlü fırtına yürekli öncüsünün kaybını. Ne toprak ne su ne akan nehirler ve akıp giden yıldızlar kolay kabul edecektir devrimin sağlam güvenilir yoldaşının kaybını. Çünkü O kelimenin tam anlamıyla siperden sipere cepheden cepheye en hızlı koşan günümüzün Deniz’iydi. Bundan dolayı hepimizden daha çabuk göğüsledi ipi. O günümüzün Mahir’iydi. Tıpkı onun gibi kuşatıldığı yeri çatışarak özgürleştirmeye çalışandı. O günümüzün en samimi en içten İbrahim Kaypakkaya sevdalısıydı. Bundandır ki Kaypakkaya’nın Rojava’da savaşan yoldaşlarına en içten yoldaşlık elini uzattı. Sevgiliye bakar gibi özgürlüğe özlem ve özenle baktı. Ona ulaşmak için dört elle sarıldı halkın savaşına ve silahına. Rojava topraklarında gerçekliği aradı. Vazgeçmeden, ara vermeden, görevini bir an olsun bile “tamamlamış” olarak kabul etmeden çalıştı. Bir an olsun bile duraklayıp soluk almadan, usanmadan, yorulmadan özgürlüğe doğru koştu.

Çünkü komutan Ulaş çok iyi biliyor ve inanıyordu ki sıradan zayıf adımlarla ve ağır tempoyla devrimin bitmeyen görevleri yerine getirilemez ve uzun soluklu yürüyüşü tamamlanamaz. Yine çok iyi biliyor ve inanıyordu ki, görevine dört elle sarılmadan herkesten daha fazla emek ve alınteri dökmeden en ön saflarda savaşmadan devrimin hiçbir değeri yaratılamaz. Ve hiçbir kazanım elde edilemez.

O hiçbir zaman “seçilmiş önder” olmadı. Olmayı asla kabul etmedi. Kavganın savaşın ateşin tam orta yerinde devrimin doğal öncüsü ve kabul edilmiş komutanı oldu. Ateşi elleriyle tuttu. Devrimin en zorlu yerinde en zorlu nöbetini en önde en önce o tuttu. Şafağın ilk ışıltılarını kucaklayan güneşi ilk karşılayan o oldu. Bundandır ki hem Rojava halkı hem de Rojava topraklarında silah elde özgürlük arayan devrimi düşleyen devrimcilerin sevgili yoldaşı oldu. Komutan Ulaş’ı, yoldaş Mehmet’i oldu. Ve bundandır ki biz onu herkesten çok ama çok sevdik. Sahici bir yoldaşı, yiğit bir devrimciyi, korkusuz bir komutanı, devrimin sağlam bir yoldaşını, Rojava’nın komutanı Ulaş’ı kaybettik.

Devrimin mütevazi ancak iddialı bir öncüsü korkusuz bir komutanı nasıl olunur”un yanıtını Ulaş yoldaşın yaşamında savaşımında görevler karşısındaki duruşunda görür ve okuruz. Bazı sahte öndercikler gibi savaş alanın kilometrelerce uzağında kalarak halkın yoksul yaşamına ve yoldaşlarına yabancı yerde konaklarda yaşayarak, devrimin bir saatlik bir nöbetini bile tutmadan yoldaşlarına öncülük ve komutanlık yapmadı. Böyle bir yöneticilik-“önderlik” tarzını asla tenezzül etmedi. Edilmesine ve yaşatılmasına asla müsaade etmedi. İleri doğru attığı her adımında üstlendiği her zorlu görevde yoldaşlarıyla birlikte onlarla iç içe oldu. Yürürken yürüten, ilerlerken ilerleten. Öğrenirken öğreten. Öğretirken öğrenen oldu. Devrimci mücadelenin her adımında yaşamın her anında statükoları parçalayan oldu.

Bir yandan savaşın en önünde en zorlu görevlerin başında olurken, felsefeden-gerçeğin bilgisine ulaşma çalışmasından asla geri durmadı. Soru sormaktan dostlarından öğrenme isteğinden asla geri durmadı. Omuzunda silahı, belinde tabancası, cebinde not defteri ve üzerinde kalemi asla eksik olmadı. Teoriyle-pratiği, sözle-eylemi, silahla-kalemi, savaşla özgürlüğü, savaşla örgütlenmeyi-bilinçlenme ve aydınlanmayı asla elden bırakmadı. Birine dokunurken diğerinden elini çekmedi. Silaha dokunurken kalemi asla bırakmadı. Yoldaşlarına elini uzatırken Rojava halkından elini çekmemek gerektiğinin bilinciyle hareket etti.

Büyük fedakarlık ve feda ruhunu kuşanırken, savaşını Gezi’de durdurmadı. Savaşını Taksim kitlesel kalkışması alanında bırakmadı. Rojava’ya uzanırken devrim düşlerini ve yürüyüşünü Amanoslara oradan Karadeniz’e-Dersim’e ulaştırmak sürdürmek istedi. Ekmeğini-yoldaşlığını paylaşır gibi geleceğe ileriye yönelik her düşünü çok sevdiği TİKKO’cu yoldaşlarıyla her zaman paylaştı. Bir yandan savaş ve özgürlük gerçekliğiyle uğraşırken diğer yandan devrimin düşlerini ve yürüyüşünü dağlara uzatmaya çalıştı.

İki yıllık kısa bir süre içinde silahlı mücadele içinde örgütlenmek yürümek isteyen ve görünürlüğü olan bir örgütün yaratılmasında büyük ve önemli bir rol oynadı. Savaş programını Rojava topraklarında sınırlı tutmadı. Devrim mücadelesini ülke topraklarına taşıma konusunda büyük emek ve çaba gösterdi. Yürüme ve ilerleme yolunun özgürleşme hamlelerinin ancak savaş içinde kitleleri örgütleyerek olabileceğini savundu. Savunduklarını bizzat başta kendisi olmak üzere uygulayarak ilerlemeyi esas aldı.

En çok değer verip anlam biçtiği görevlerin başında devrimciler arasında dostluğun, kardeşliğin birlikte ortak yürümenin zorunlulukları ve sorumluluklarıydı. Özgürlüğe savaşa nasıl sahici yaklaştıysa devrimci örgütlerle dostluk ve dayanışma görevlerine de aynı benzer ciddiyet ve önemle sahici yaklaştı. Devrimciliğin yiğitlik mertlik sözünün sahibi olmak olduğunu bildi, yaşadı ve yaşattı.

Sözleri kadar yoldaşlığı sahiciydi. Devrimcilere her zaman hesapsız kaygısız yaklaştı. En küçük bir grupsal çıkara tenezzül etmedi. Rojava’da savaşan her devrimci örgüte ve devrimcilere hesapsız yaklaştı. İşte bundandır ki herkesten daha fazla sevdik Komutan ULAŞ’ı. İşte bundandır ki herkesten daha fazla inandık sahici yoldaş sözlerine. Ve komutan Ulaş sadece BÖG savaşçılarının değil aynı zamanda TİKKO’cuların da sevgili Mehmet yoldaşı, Komutan Ulaş’ıydı.

Komutan Ulaş’ın şehit düşme haberi en çok bizlerde anlatılmaz bir derin acının yaşanmasına yol açtı. Dersim-Aliboğazı’nda şehit düşen 12 TİKKO savaşçısının acı haberini daha “yeni” almışken hemen ardından komutan Ulaş yoldaşın şehit haberi bize çok ağır geldi. Daha birkaç hafta önce dört yiğit BÖG savaşçısının, birkaç gün önce Dersim’de HPG ve YJA star gerillalarının şehit düşme haberleri üst üste gelince acıların ağırlığı yoldaş yüreğimize çok ağır geldi. Devrimin şehitleri özgürlüğe olan inancımızın artmasına bağlılığımızın çoğalmasına yol açtı.

Görünüş olarak sert ancak yürek ve duygu olarak naif ve çocuk olan yoldaş Mehmet’in (komutan Ulaş) yoldaşlığına tanığız. Fedakarlığına paylaşımlarına, korkusuzluğuna tanığız. Biz tanık olduğumuz gibi Rojava’da savaşan özgürlük savaşçıları da tanıktır. Eskiye geriye statükoya karşı savaşın devrimci ismi Ulaş, Rojava’nın yoksul ve mazlum halkının özgürlük istemlerinde çocukların ekmek ve özgürlük dolu düşlerinde yaşayacaktır.

Seni unutmayacağız özgürlük tutkunu komutan Ulaş! Seni asla ve asla unutmayacağız devrimin güvenilir sağlam yoldaşı Mehmet! Sana sırtını dayamak demek Munzurlara-Kaçkarlara-Amanoslara sırtını dayamak demektir. Sırt sırta omuz omuza vererek DAİŞ çetelerine, faşist TC ordusuna karşı savaştık, bundan böyle savaşmaya devam edeceğiz. Seni, yoldaşların unutmayacaktır ancak TİKKO’cular da asla unutmayacaktır, devrimin korkusuz yiğit komutanı! Seni özgürlük gibi sevdik. Seni devrim gibi sevdik yoldaş ULAŞ. Ayrılmaya, elveda ya dair cümle kurmayacağız. Cephede, siperde her nöbet yerinde gülümseyen gözlerle gelişini sabırsızlıkla bekleyeceğiz. Çünkü özgürlük yolunda birlikte yola çıktıklarımızı asla unutmadık ve onları asla yalnız bırakmadık.

Düşlerini ve yürüyüşünü sürdürme sözü veriyoruz ey devrimin deniz gözlü fırtına yürekli yoldaşı! Yüreğimizdesin. Bizimlesin! Her zaman olduğu kararlılık ve sabırla büyük bir devrim heyecanıyla ideallerini yaşatacağız. Ve o muzaffer gün gelinceye dek seninle anılarınla yürümeye devam edeceğiz. (Rojava’dan bir Partizan)

Ulaş Bayraktaroğlu’nun ardından, bir gençlik kuşağına ağıt – Özge Yurttaş (Sendika.org)

2001 veya 2002 Nisanıydı. Ankara Üniversitesi’nin bugün polis postalı altında ezilen akademisyen cüppesi ile meşhur olan Cebeci Kampüsü’ndeydik. Kampüs içerisinde bir süredir varlık gösteren İşçi Partililer (bugünün Vatan Partisi) Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki (SBF) panolara afiş asmışlardı. Bu, okulda faşist bir yapılanmanın açıktan siyasi faaliyet yürütmesi anlamına gelecekti. Okuldaki devrimci demokrat öğrenciler çok da düşünmeden gidip afişleri indirdi. Ardından İP’liler bir basın açıklaması ile durumu protesto etmek istedi. Bu girişim de aynı saatte aynı yere bir basın açıklaması konularak sayısal üstünlüğümüz sayesinde engellendi. Derken ertesi haftanın ilk günü okula civar okul ve illerden toplanan bir İP “taburu” çıkartma yaptı. Hepimiz bunu biliyor ve bekliyorduk. Biz de DTCF başta olmak üzere diğer kampüslerdeki arkadaşlarımıza, Hacettepelilere, ODTÜ’lülere, kısaca Ankara genelindeki tüm solcu öğrencilere çağrı yapmıştık. Amacımız İP’lilerin meşru bir gençlik örgütüymüş gibi okulumuzda açıktan siyasi faaliyet yürütmesine engel olmaktı. Pazartesi sabahı erken saatlerde büyük kalabalıklar halinde kampüsün en yukarıdaki binası olan Eğitim Bilimleri Fakültesi (EBF) önünde toplanmaya başlamıştık. Ama kalabalığımız öbek öbekti. Hukuk Fakültesi ve SBF içinde de bekleyenler olduğunu biliyorduk.

Kim İP’e afişe astırmam diyormuş?”

İşte birçoğumuzun beklediği esnada bir haber geldi. İP’liler ellerinde hayatımızda ilk defa göreceğimiz satırlar, çivili sopalar ve bilumum saldırı aletiyle SBF’nin okul koridoru ile iç içe bulunan kantinine girmişti. Olaya tanık olanların anlattığına göre içlerinden birisi “Kim burada İşçi Partisi’ne afiş astırmam diyormuş” diye bağırmış; destek için gelenler arasından o dönemde DTCF öğrencisi olan Ulaş ayağa kalkarak “Ben” cevabını vermişti. Çoğumuz o anda SBF’de değil kampüsün üst tarafında bulunuyorduk. Ulaş’ın bu çıkışının ardından satırlı saldırıya maruz kaldığını ve ellerinden yaralandığı da gelen haberler arasındaydı. İP’liler o gün SBF’den çıkıp polisin de yönlendirmesiyle bizim bulunduğumuz EBF’nin önüne gelerek bizlere de ağır bir saldırı gerçekleştirdi. Dekan yardımcısının gözleri önünde okulun girişindeki camları kırarak içeri girdiler. Hepimizin tarihinde yaşadığı ilk büyük sivil çatışmayı içimizden deneyimli birkaç arkadaşın kantin girişine barikat kurması ile durdurabildik. Bir zaman sonra İP’liler de okuldan çekildi. Aynı gün akşam saatlerinde polisin Kızılay civarında başlattığı öğrenci avıyla 10’dan fazla arkadaşımız gözaltına alındı, birkaç gün Terörle Mücadele’de tutuldu. Ulaş’ın bir ordu taşlı sopalı adam karşısında ayağa kalkıp “Ben” cevabı vermesi o gün ve o günden sonra sıkça anlatıldı. Belki aralarındaki diyalog tamı tamına bu kelimelerle geçmemişti, bunu bilemeyiz. Ama olay günü ve sonrasındaki tüm anlatılar aşağı yukarı bu minvaldeydi.

Zorbanın karşısına “ben” diye dikilen Ulaş

Henüz polisin biber gazı kullanmadığı, cop ve kalkanlar karşısında polise bedenimizle direnebildiğimiz yıllardı. Birçoğumuz hayatında ilk defa kendimiz gibi sivil insanlardan oluşan bir çetenin saldırısına uğramıştık. Saldırıyı püskürtmekte başarısız kalmıştık. Ama Ulaş’ın SBF’de bir dizi zorbaya karşı “Ben” çıkışı hepimize moral olmuştu.

Ben Ulaş Bayraktaroğlu ile şahsen hiç tanışmadım. Hiç karşılıklı oturup sohbet etmedim. Aynı eylemlerde bulundum. Aynı toplantılarda ve belki fark etmediğimiz daha nice yerde yan yana oldum. Simaen tanırdım. Devrimci Karargah soruşturmasında ve Gezi’de tutuklandığında da birçokları gibi basından durumunu takip ettim. O bizim gençlik kuşağımızın mücadele tanıklıkları içinde “zorbalık” yapmak isteyenin “bana kim engel olacak” sorusuna “ben” yanıtını veren kişiydi. Bizimkisi gibi bir neslin içinde en cesurlarımızdan birisiydi. Bizlere cesur olmanın sağlayacağı moral üstünlüğü o gün SBF’de öğreterek önemli bir zafer elde etmiş, gerçi bunun bedelini de aldığı satır darbeleriyle ödese de yaşamımızın o anından itibaren belleklere kazınmıştı.

Sönük devrin gençlik kuşağı

Öğrenci gençlik mücadelesinin 2000-2005 yılları arasındaki devri ‘sönük’tür. Kendisinden birkaç yıl önce harçlara karşı mücadeleyle patlamış ve “Mecliste Pankrat”la simgeleşmiş kabaran bir dalganın geri çekildiği bir döneme denk gelir bu yılların öğrencileri. Ve kendilerinden sonra Dolmabahçe/Kurtköy direnişi, SBF’de Burhan Kuzu’ya yumurta, ODTÜ Ayakta eylemleri ile yükselecek dalgaya daha yıllar vardır. İki kabarma devri arasındaki bir geri çekilme döneminde mücadele etmiştir bu yılların öğrenci muhalefeti. 19 Aralık’ın tüm solun üzerinden geçtiği ve herkesin kendini zayıf hissettiği bir dönemdir. Ama tarihsel olarak bakıldığında öğrenci mücadelesini bir devirden bir devire taşıyabilme iradesini göstermiş, kendi devrinin sorunları karşısında atak militan bir çizgi yaratmak için var gücüyle çabalamıştır.

Bugünden bakınca Ulaş’ın ölüm haberiyle beraber onun da parçası olduğu bu kuşağın bir parçası olarak hepimizi düşündüm. Ne büyük zaferleri ne de büyük yenilgileri olduğu için özel bir anlatının konusu olamadık belki. Çoğumuz mücadelenin içinde olmaya devam ettik. Birbirimizi, yıpratıcı anılarımızı, belleklerimizden silmeye çalışanlar oldu. Yaşanılanların yerini boşlukla hiçlikle ikame edenlerimiz, toplumsal muhalefetin bir parçası olan örgütler içerisinde mücadeleye devam edenlerimiz, bu örgütlerin içindeki bürokrasinin parçası haline gelenlerimiz ve geçmişte olduğu gibi bugün de dönemin ihtiyacına uygun olarak konumlananlarımız oldu. Her şey olması gerektiği kadar sıradan belki. Ulaş cesareti ile tarihin o anına dair anılarımızda yer edindi. Kuşağımızın anlatısının önemli bir parçası oldu. Bizi gerçek bir tarihsel toplumsal olguya çevirecek hikayelerimizin, kahramanlıklarımızın, çatışmalarımızın olabileceğinin ispatlarından birisiydi. Onun kaybı kendi tarihsel anlatımızın, kişisel olmasa bile kolektif tarihsel kurgumuzun en büyük yaralarından birisi şimdi.

İnsan olmaya yabancılaşmamak için

Şüphesiz Ulaş’ı onu yakından tanıyan yol arkadaşları kadar iyi anlatamam. Hatta onu anlatmaya hakkım var mı diye kendime de sordum. İçinde bulunduğumuz çağ öğrenciliğimiz dönemimizde yaşadığımız baskı ve büyük “olay”ların kat be kat üstünde etkilere sahip. Son 5 yılda bu ülkede tanık olduğumuz olağanüstü durumlar elbette hepimize çok şey öğretti. Hepimizi değiştirdi, olgunlaştırdı. Acı, şaşırma, öfkelenme eşiğimiz çok yükseldi. Katliamlar, ölümler, büyük çatışmalar sık sık yaşanır oldu. Bunlar karşısında isyan, meydan okuma, başkaldırı sayamayacağımız zenginliklerle, çoğalarak arttı. Ama tüm bunlar arasında ‘basit’ bir öğrenci çatışmasından süzülüp gelen bu anıyı ve Ulaş’ı hatırlamanın naifliğinden vazgeçmek istemedim. İnsan olmaya yabancılaşmamak için.

Ölüm haberini aldıktan sonra Ulaş’ı anarken onunla beraber Cebeci kampüsündeki yılları, parçası olduğum öğrenci gençlik mücadelesi dönemini, o günden geriye kalan ve kalamayanları ve en çok da o yılgınlıkla anılan zamanlarda Ulaş gibi, bazı yol arkadaşlarım gibi, bize direnme gücü ve cesaret verenleri andım. Çünkü mücadele namına öğrendiğimiz birçok şey başka dostlarımızın, tanıyalım tanımayalım ödediği bedellerdi. Ve bunu hak ediyorlardı.

Hoşçakal Ulaş Bayraktaroğlu, seni zorbalık yapanların “Bana kim engel olacak” sorusuna karşı verdiğin “ben” cevabıyla anılarımızda yaşatacağız.

Ulaş Bayraktaroğlu çizgisi ve bölge devrimciliği – 1

Bir ırmaktı o gürül-gürül akan

Sevdası için bentleri yıkan”

Doktor Hikmet Kıvılcımlı Komün Gücü kitabının bir kesitinde şöyle belirtmektedir: ‘’ KİŞİ POTANSİYEL BİR GÜÇTÜR’’: bu durum toplum biçimlerinin gelişimiyle olgunlaşıp gelişir.

‘’Toplumda sınıflar oldukça adeta toplum bireylere egemendir. (Modern) sınıfsız toplumda bireyler topluma egemendir. Bireyler her zaman için toplumun motorudurlar. Kişi Gücü toplumcul kanunlar halindedir’’

Ulaş Bayraktaroğlu pratiği duruş olarak aynı zamanda teorik ve politik bir çizgidir. Yoldan çıkıp, kendine yol yapanlardır. Zamanın homojenliğini, mekânın sınırlarını aşan bir çizgidir. Ulaş Bayraktaroğlu çizgisinden bahsediyorsak onun yarattığı ideolojik teorik pratik çizgisinden bahsediyoruz demektir.

Doktor Hikmet’inde belirttiği gibi komün ruhlu devrimci bireyler her zaman için toplumun motorudurlar. Sosyo- ekonomik koşullar belirleyici olsada komün ruhlu devrimci birey hürmet edilen bütün kılıkları paramparça edebilir. Bu Ulaş Bayraktaroğlu pratiğinde, çizgisinde vücut bulmuştur.

Disiplini özgürlükle birleştiren ve insan ruhuna yapabileceği şeyleri çoşku ve enerji kazandıran bir toplumsal sistemin canlı ve dinamik modeli komün gücü-özgürlük gücü ilişkisinin bedende ideolojikleşme halini Ulaş Bayraktaroğlu çizgisinde açık bir biçimde görülmektedir. Bu kişinin yüceltilmesi değil tam tersine Hikmet Kıvılcımlı’nın da Komün Gücü kitabında bahsettiği gibi: ‘’Komün içerisinde kişinin ayrı seçilmiş, öne çıkan bir üstünlüğü olmadığı tersine giderek kişinin organik bir elemanı olarak komünle kaynaştığı için; başka bir deyişle kollektif davranış giderek geliştiği için kişiden, çevreye ve toplumda ilişkilere yansıyan ruh, doğada ve toplumda giderek göre egemenleşiyor ve komünün inancı haline geliyordu’’ bir inanç, kolektif dönüşüm halidir. Bu aynı zamanda komün gücü- özgürlük gücü diyalektiğinde pratik olarak irade beyanı ile arınma sürecine giren bireyin özgürlük gücü maneviyatını aldığı anda komün gücünün yeninin yaratılmasında yani yenilenmesi, dönüştürülmesinde bir adım öndedir. Özgürlük gücü toplumsal sıçramanın ve dönüşmenin aynalama ilişkisidir. Özgürlük gücü toplumun bağrında sınıfsızlığın mayası olarak şekillenmektir. Yani Ulaş Bayraktaroğlu çizgisi komün gücünün ruhu haline gelerek özgürlük gücü safhası modern tarihte komün ortalarda görünmeyen komündür. İnsanlık tarihinin büyük komünü ortaya öz ve yedek güçler içerisinde yaşayarak rollerini oynamaya devam etmektedir.

Ulaş Bayraktaroğlu çizgisi donuk, dogmatik, kitabi bir devrimcilik anlayışına karşı ezber bozan duruşla her zaman statükoculuğun panzehiridir. Bunu yazarı olduğu Özgürlük Gücü kitabından şehit düşmeden önceki 18 Mayıs İbrahim Kaypakkaya anması için hazırlanan videoya kadar aradaki ilerleme ve dogmacılığa karşı yaratıcı yıkım hareketinden görebiliriz. Özgürlük Gücü kitabında Türkiye Devrimi üzerine belirli Tezler koyarken son konuşmasında şunu belirtmiştir. ‘’İbrahimKaypakkaya yoldaş TKP/ML’nin kurucu önderidir. Sadece TKP/ML’nin değil, bütün bölge devriminin önderlerinden biridir.’’ demiştir. Burada bölge devrimini öne çıkarması esasında mekanı ve zamanı doğru yorumlayarak zafer hattının nereden geçtiğini göstermiştir. Zafer hattı ve bölge halklarının özgürlüğünün beraber olduğunun göstergesi bıraktığı söz ve eylem pratiğindedir. Yine buradan bugün yaşanan doğal refleksler veya bilinçli saflaşmalara net bir cevaptır. Kişiler gruplar talidir esas olan:

1-Pratik devrimcilik

2-ideolojik yerelleşme

3-Örgütsel Harmanlanma

4-Teorik yenilenme

5-Zafer yürüyüşünün sonucu olan: Devrim’dir.

Anne Çakırer: Ulaş hayallerine kavuştu

Rakka operasyonunda yaşamını yitiren BÖG komutanlarından Ulaş Bayraktaroğlu’nun annesi Melike Çakırer, oğlu için “Ulaş 17 yaşındayken Kürt hareketine katılmak istediğini söyledi. O gün karşı çıktım. Sonunda istediği oldu. Hayallerine kavuştu. Rojava’ya gidip Kürtlerle omuz omuza savaştı” dedi.

Rakka hamlesinde DAİŞ ile girilen savaşta yaşamını yitiren BÖG komutanı Ulaş Bayraktaroğlu’nun hayatı, hep devrim mücadelesiyle geçti. Oğlunun özgürleştirmek istediği topraklarda yaşamak istediğini belirten anne Melike Çakırer, oğlunun Rojava’ya giderek hayallerini gerçekleştirdiğini belirterek, “Kendi yapamayacağı hiçbir şeye insanları yönlendirmezdi” dedi.

Demokratik Suriye Güçleri’nin (QSD) Rakka hamlesinde yaşamını yitiren Birleşik Özgürlük Güçleri (BÖG) komutanı Ulaş Bayraktaroğlu’nun hayatı, yaşanılan tüm zorluklara rağmen inandığı değerlerden hiç taviz vermeyerek mücadeleyle geçti. Sosyalist bir ailede doğup-büyüyen Bayraktaroğlu, yaşamı boyunca hep haksızlıklara karşı direndi. Düşündüğü gibi yaşayan ve nerede olursa olsun, sokak barikatında, bir işçi grevinde ya da savaş cephesinde hep önde olan Bayraktaroğlu, Gezi direnişinde hep ön cephede oldu ve direnişin sembolü haline geldi. Bayraktaroğlu, yürüttüğü mücadele sonucu bir çok kez gözaltına alındı, tutuklandı, sözlü ve fiziki şiddete maruz kaldı.

SOLUKSUZ MÜCADELE

1995 yılında Birleşik Sosyalist Partisi’ne üye olan ve o dönemde 19 yaşında olan Bayraktaroğlu, yürüttüğü mücadeleye ekonomik destek amacıyla 1995 yılında tek başına Bağdat Caddesi Çiftehavuzlar’da bulunan bir bankayı soyar. Kısa bir süre sonra polisle girilen çatışmada yaralı olarak yakalanan Bayraktaroğlu, tutuklanarak cezaevine konulur. Cezaevinde adlilerin içerisinde kalan Bayraktaroğlu, sosyalizmden ödün vermeyerek cezaevi içerisinde de örgütleme çalışmalarını sürdürür. Yürüttüğü çalışmalar sonucu tutuklular tarafından her zaman saygı ile karşılanır. 22 Aralık 2000’de çıkartılan ve “Rahşan Affı” olarak bilinen genel af yasasıyla serbest kalan Bayraktaroğlu, örgütleme çalışmalarına kaldığı yerden devam eder.

GEZİ’DE BARİKATTA ROJAVA’DA CEPHEDE

Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) Merkez Yürütme Kurulu (MYK) üyesi olan Bayraktaroğlu, 24 Eylül 2010’da “Devrimci Karargah Örgütü” ile irtibatı olduğu gerekçesiyle 8 kişiyle beraber tutuklanır. 11 aylık tutukluluğu sırasında cezaevinde evlenen Bayraktaroğlu, ilk duruşmada tahliye edilmesinin ardından tekrardan çalışmalara katılır. 8 Mart 2013 tarihinde bir kız çocuğu olan Bayraktaroğlu eşiyle birlikte inandıkları enternasyonalist mücadeleyi baz alarak çocuklarına Dünya Kurtuluş ismini verir. 15 Haziran 2013’te Taksim Gezi Parkı direnişi sırasında tutuklanan Bayraktaroğlu, 25 Mart 2014’te tahliye edildikten sonra Rojava’da DAİŞ’e karşı yürütülen mücadeleye katılır. Rojava’daki Devrimci Komünarlar Partisi’nin kurucularından olan Bayraktaroğlu, Birleşik Özgürlük Güçleri’nin de komutasını üstlendi.

16 YAŞINDAYKEN DEVRİMCİ MÜCADELEYE BAŞLADI’

Oğlu ile ilişkilerinin arkadaş gibi olduğunu ifade eden anne Melike Çakırer (66), oğlu için “Kendi yapamayacağı hiçbir şeye insanları yönlendirmezdi” diyor. Bayraktaroğlu’nun Türkiye devrimci hareketinin yükselişte olduğu 1976 yılında doğduğunu belirten anne Çakırer, “Oğlum yaramazdı. Hep hareketliydi. Ulaş bana çok benzerdi. İyi eğitim alması için ortaokuldayken burslu koleje göndermiştim. Bana ‘Bunlar hep zengin çocukları, burjuva çocukları’ diyordu. Daha sonra normal liseye gitti. 16 yaşındayken devrimci mücadeleye katıldı. Hiç durmadan çalışıyordu. Ben de engellemiyordum” dedi.

YAPMA DESEYDİM DE BENİ DİNLEMEZDİ’

Oğluna hiç bir zaman engel olmadığını kaydeden anne Çakırer, “Ben de inanıyordum. Kendi çocuğunu korumakla bir yere varılamaz. Çünkü biz de dinlemedik anne ve babamızı. Ulaş’a yapma deseydim de beni dinlemezdi, yapardı” dedi. Cezaevinde de hep hareketli olduğunu belirten anne Çakırer, “Cezaevinde de hiç bir zaman boş durmadı. F Tipi cezaevleri kapatılması için açlık grevine katıldı. Cezaevindeki haksızlıklara başkaldırdı. İsyanlara katıldı. Cezaevinde örgütleme yapıyordu. Sosyalizmi anlatıyordu. Cezaevinde de ona çok saygı duyuluyordu. Yani hiç boş durmadı. Çıktığı gibi de aynı tempoyla da çalışmalara devam ederdi” dedi.

ONU SEVMEYEN YOKTUR’

Cezaevinde evlendiğini belirten anne Çakırer, “Ailesini çok severdi. Dünya tatlısı bir kızı oldu. Ama fazla vakit geçirmedi. Cezaevine girdi. Ondan sonra Rojava’ya. Kızının ismini eşiyle birlikte koydular. Enternasyonalist bir isim koydular” dedi. Oğlunun iyi bir balık avcısı olduğunu kaydeden anne Çakırer, “Denizi çok severdi. Hep insanları doyurmak amacıyla denize dalıp balık tutardı” dedi. Oğlunun çok sabırlı biri olduğunu ifade eden anne Çakırer, “Tuhaf biriydi, sabırlıydı, yardımseverdi, çalışkandı, tutumluydu. Elinden her iş geliyordu. Elektrik arızası, su arızası gibi bir çok şeyi tamir ederdi. Komşularının bir şeye ihtiyacı olurdu hemen yardım ederdi. Elinde poşet olan yaşlı bir insanı gördü mü hemen yardım ederdi. Çevresinde onu sevmeyen yoktur” diye konuştu.

KÜRTLERLE OMUZ OMUZA SAVAŞTI’

1990’lı yıllarda devletin Kürt halkına yönelik yürütmüş olduğu politikalara karşı oğlunun Kürt hareketine katılma kararı aldığını ve o gün karşı çıktığını anımsatan anne Çakırer, “17 yaşındayken Kürt hareketine katılmak istediğini bana söyledi. ‘Orada savaş var benim oraya gitmem lazım’ dedi. Ben de korktum orada ölüm var. Kötü şeyler var. Gitmemesi için ikna etmeye çalışıyordum. Ulaş’a ‘Bize burada işçi sınıfını örgütlemek düşer’ dedim. Sabah uyandığımda Ulaş yorganın üzerine toplu iğne ile bir kağıdı tutuşturuyordu. Kağıtta ‘Anne sen haklısın biz mücadelemizi batıda sürdürmeliyiz’ diyordu. Ama sonunda istediği oldu. Hayallerine kavuştu. O kadar sene geçti aradan yine Rojava’ya gidip Kürtler ile omuz omuza savaştı. Bana ilginç geldi” dedi.

ULAŞ’IN ÖZGÜRLEŞTİRMEK İSTEDİĞİ TOPRAKLARDA YAŞAMAK İSTİYORUM”

Oğlu ile yaptığı son görüşmeyi de anlatan anne Çakırer, “Ulaş’a Fırat’ın kenarında bir kulübe istiyorum, orada yaşamak istiyorum, dedim. Ulaş da bana ‘O bir şey değil, Fırat senin köpeğin olsun. Zaten özgürleştiriyoruz orayı çok az kaldı’ dedi” diye konuştu. Anne Çakırer, Rojava’da oluşacak şartlar doğrultusunda yaşamının geri kalanını Rojava’da geçirmek istediğini belirtti. Rojava’ya gidip savaşmak istediğini; ancak yaşının elvermediğini belirten anne Çakırer, “Benim iki oğlum vardı; ama artık yok. Ama binlerce çocuğum var. Rojava’da yaşamını yitirenlerin hepsi benim çocuğum. Genç olmuş olsaydım, gider savaşırdım. Ama Rojava’ya gideceğim. Hep derdim Ulaş’a direnin kesin kazanacaksınız. Zafer bizim olacaktır. Elimden ne geliyorsa yapardım. Benim de katkım olmasını istiyorum. Ulaş’ın yaşamı uğruna özgürleştirmek istediği topraklarda yaşamak istiyorum” dedi.

SAVAŞTA HER ŞEY OLUR’

Oğlunun Rojava’ya gittiğinde ölüm haberine her zaman hazırlıklı olduğunu kaydeden anne Çakırer, “Savaş alanı. Bir realite var ortada. Dalga geçilecek yerler değil buralar. Savaşta her şey olur. Neden biz savaşa hayır diyoruz. Bunun için. Bütün anneler, babalar ve çocuklar savaş ortamında mahvolur” dedi. Oğlunun ölüm haberi geldiğinde hiç ağlamadığını ifade eden Çakırer, “Dayanışmak çok güzel. Gelen gidenler çok oldu. Büyük oğlum 18 yıl önce öldü. Naifti, dayanıksızdı. Mücadeleci değildi. Onun ölümünü hiç kabul etmedim. İki sene falan kendime gelemedim. Ulaş’ın ölümünde böyle olmadı. Hiç unutmayacağım. Çünkü, son konuşmamızda bana ‘Bedenine dikkat et. Kafa sağlığına dikkat et. Zaten dik duruyorsun, dik durmaya devam et’ tavsiyesinde bulundu” dedi.

Ulaş’tan Ulaş’a zafere kadar… – İhsan Hacıbektaşoğlu (Direnisteyiz.org)

Ulaş’ın elinde mavzer

Mavzeri türküye benzer

Bizimkiler böyle ölür

Böyle ölür bizimkiler”

Ulaş, eğer bir kuşak tarifi yapılacaksa 88 kuşağının devrimcisiydi. Bu öyle sıradan tarihî bir dönem değildir. Düşünün bir; ülkede 12 Eylül silindir gibi ezmiş devrimcileri. Tam toparlanma belirtileri oluşurken dünya çökmüş üzerimize. Sosyalist olmak dinazor olmakla eş tutulmaya başlanmış. 12 Eylül öncesinin o koca isimli devrimci yapıları tasfiye üstüne tasfiye yaşıyor. Ve böyle bir dönemde devrimci geleneğe bağlanmanın nasıl güçlü bir irade gerektirdiğini düşünün.

Ve yine düşünün ki daha henüz 18 yaşındasın. Yani kapitalist sistemin 18 yaş kuşağını binbir hileyle kendine bağlayabileceği en tehlikeli çağdasın.

Böyle bir dönemde devrimci olmak, devrimci kalmak ve sürekli üstüne koyarak gelişmek sarsılmaz bir irade gerektirir. Ulaş, bu iradeyi ortaya koymayı bildi.

1990’lı yılların tasfiyeci dalgasına direnen Ulaş, Kurtuluş geleneğinin ileri sıçraması ve partileşmesinde önemli bir rol oynadı.

Biz devrimciler birbirimizi tanımadan da iyi tanırız demiştim. Gerçekten böyledir.

Ulaş, 48 yıllık ömrünün her anını devrimci gibi yaşadı ve öyle de öldü. Geriye çok değerli bir birikim bıraktı. Onunla anılacak özdeyişler artık mücadelenin parçasıdır. “Kendim gitmediğim cepheye yoldaşlarımı göndermem” sözü devrimci önderlik anlayışının parçasıdır artık. Bürokrat zihniyetin, öldürücü kariyerizmin reddiyesi bu sözle anılacaktır.

Sadece bu kadar değil. Ulaş, devrimci dayanışma adına da güzel bir miras bıraktı. Dost örgütlere karşı samimi oldu. Eylem birliklerine değer verdi ve pratikleştirme çabası içinde oldu. Bunu anlamak için şehit düştüğü Rojava pratiğine bakmak bile yeterlidir. Ulaş, mensubu olduğu ve komutanlığını yaptığı BÖG (Birleşik Özgürlük Güçleri) ile enternasyonalist dayanışmanın örneğini sergiledi. Emperyalist güçlerin doğurup beslediği ve Ortadoğu’yu kana, karanlığa mahkûm eden IŞİD çetesine karşı komünizmin orak çekiçli bayrağını dalgalandırdı. Ortadoğu’nun ezilen halklarının gerçek dostlarının komünistler olduğunu halkların gönlüne kazıdı.

Ulaş Bayraktaroğlu’nu kaybettik. Gezi’nin barikatlarından düştüğü Rakka coğrafyasına uzanan süreçte binlerce deneyimi yoldaşlarına, dostlarına miras bıraktı. Adanmışlığı, gözü karalığı, ideolojik donanımı ve sınıf kini ardıllarına yol göstermektedir.

Ulaş “İnsan bir kez yaşar, bir kez ölür. Devrimci ikisini de doğru yapabilendir” dedi. Ve dediği gibi de yaptı.

Böyle bir devrimcinin arkasından yas tutulmaz. Kaldırın başlarınızı. Silin gözyaşlarınızı. Bilin ki Ulaş bundan sonra her barikatta, her eylemde, her çatışmada omuzbaşınızdadır.

Uğurlar olsun Ulaş Bayraktaroğlu.

Ulaş Bardakçı’dan aldığın isminin hakkını fazlasıyla verdin. Ulaş’tan Ulaş’a milyonlarca çocuk doğdu ve doğmaya devam edecek. Zafere kadar sürecek bu kavga.

Ve biz kazanacağız…

Ulaş’a… – Kemal Bozkurt (Sendika40.org)

Devrimcilerin yolları ayrılsa da yürüdükleri sürece birdir. 2000’lerin başında tanıdığımda bir partiden bir başka partiye kuruluş yolundaydık Ulaş Bayraktaroğlu ile; ki bir kuşağın gençliği devrimciliği yeniden ve yeniden kurmakla geçmişti. Kurmak; ki dünyanın en zor işlerindendi. Herkes özgür olsun diye kurulan yollar dönemi… Nihayet herkes biliyordu; ne kadar çok umudunuz varsa o kadar çok kurarsınız. Kuşların her sene yuvasını yeniden kurduğu gibi yeni yaşam için kurulan yollar… İnsanlığın evleriydi bu yollar.

Kurmak için derdinizin olması gerekir. Anlaşamadıklarınızla uğraşmak yerine karanlığa bir mum yakmak gibi kuruyorduk işte. Ulaş’tan en son Gezi Direnişi’nde herkes gibi haberim oldu. O yine ve yeni bir yaşamı kuruyordu hâlâ. Ve kimse zannetmesin Gezi geçti gitti. Her büyük aşk mutlaka bir defa daha buluşur ve dener çünkü. O kurmaya devam ediyormuş hâlâ, sadece kendi ülkesi değil Ortadoğu’nun özgürlüğünü de kurmaya gitmiş Rakka’ya. Ve şimdi kötü haberi gelse de o kurmuş biri olarak gidiyor bu hayattan. Nihayet ölüm kaçınılmaz ama nasıl öleceğiniz ise size kalmış. Yaşamınız her şeye rağmen yaptığınız tercihlerinizdir çünkü…

Bilmiyordum evlendiğini ve bir çocuğu olduğunu. Öğrenince aklıma Che Guevera düştü. Yaşadığım ülke, uzaktaki Che Guevera’yı sevenler ülkesidir biraz da ve yakınında olanları bilmez, çoğunlukla bilmek istemez. Uzaktakini sevmek hayatınıza o kadar da dokunmaz çünkü. Şimdi Ulaş’ı ve Che Guvera ile bir anacağım, onun kendi çocuğunu tüm çocukları sever gibi sevdiğini anlayarak, tüm çocuklar için savaştığını bilerek.

Ulaş, sadece kendi ülkesinin değil Che Guevera ile birlikte Küba, Arjantin, Filistin, Afrika ile de yollarını birleştirdi.

Çoğu insanın kendi çocuğu olduğunda nasıl da bencilleştiğini hepimiz biliyoruz. Ama esaslı bir devrimci içinse “bencillik” tüm çocuklar içindir. Kendi çocuğu için istediğini tüm çocuklar için istemek…

Ulaş bir dünya bıraktı bize tıpkı çocuğunu adını da Dünya koyduğu gibi…

Yaşamın tüm sırrına erdiği haberini kayınpederi olan Engin Bodur’un paylaşımından öğrendim, o da Ulaş’tan önce ve yine bir parti kuruluşunda tanıdığım bir devrimci. Kurucular, ayrı partilerde olsa da yolları birdir işte. Anladım; öyle birleşmişler yeni bir Dünya’yı kurarken…

Heyecanı ve umudu sadece yaşa göre değil inanç ve direncin sürekliliğine göre olduğunu anlatan bir devrimci Ulaş. Evlenince hayallerini bırakan değil, hayallerine daha da sıkı sarılan bir gerilla Ulaş.

Ulaş bir Dünya bıraktı bize, biz de bir Evren bırakacağız çocuklarımıza.

Nasılsa öleceğiz, ama nasıl olursa olsun yaşamayacağız, onursuz yaşamayacağız.

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız