Yaşanan süreç ve gelişmeler bir kez daha göstermiştir ki; saldırılar karşısında ve sistemin geriletilmesi, alt edilmesi için ne yaparsak yapalım örgütlü olmadan, örgüt bilincine sahip olmadan, örgütlü mücadele olmadan başarmanın şansı yoktur… Ama örgüt derken de araçtan çok amaç haline getirilmiş, kendini yaşatma üzerine kurulmuş bir örgüt değildir. ML temellere dayanan, iktidarı hedefleyen devrimci örgütü kastediyoruz…

Ciddi bir örgüt problemi – salt bizler açısından değil-, son 30 yılın devrimci mücadelesine damgasını vuran temel sorunlardan biri olmuştur. Denebilir ki, başat sorun olarak, her yenilgi ve başarısızlıkta, darbede, örgüt sorunu masaya yatırılmıştır. Ama 30 yıla rağmen, sınıflar mücadelesinin temel sorunlarına müdahale edecek, sınıflar mücadelesini ilerletecek, düşman karşısında alternatif olacak bir örgüt yaratılamamıştır.

Solda örgüt problemi genel bir sorun olarak varlığını devam ettiriyor

Örgüt tartışması dar bir bakış açısıyla ele alınamaz. Sorunu teknik bir düzeye indirgeyen bir anlayışla da ele alınamaz. Örgüt ne yenilgi ne zafer dönemlerinin bir sorunudur. Doğrudan sınıflar mücadelesinin yönlendirilmesini sağlayan, pratik görevlerini yerine getiren bir araçtır. Örgüt, sınıflar mücadelesinde ve devrimci ideallerimizin gerçekleştirilmesinde olmazsa olmaz bir araç. Sınıflar mücadelesinin içindeki pozisyonuyla, sınıflar mücadelesinin görevlerini yerine getirip getirememesiyle değerlendireceğimiz bir araçtır.

Bu noktada biz de kendimize sormak zorundayız. Sınıflar mücadelesinin genel tablosu içerisinde yerimiz nedir? Sınıflar mücadelesinin genel seyri göz önünde bulundurulurken, bizim bu genel seyri etkileyen rolümüz nedir? Sınıflar mücadelesini yürüten ya da bu mücadele içerisinde yer alan diğer örgütlerle farkımız nedir? Bizi var eden nedir? Sınıflar mücadelesinin ihtiyaçları ya da boşluğu, bizim var olmamızın gerekçesi midir? Yani özcesi biz olmasak sınıflar mücadelesi, öndersiz, komutansız mı kalacaktır? Tüm bu sorulara somut, gerçekçi ve bilimsel bir cevap bulmak zorundayız. Salt örgüt olmak için örgüt olunmayacaksa, cevaplarımız bilimsel olmak zorundadır.

Bizim varlık gerekçemiz;
‘71 devrimci çıkışının ideolojik-politik takipçisi olan bir anlayışın savunucusu olmamızdır.
Var olan devlet mekanizmasının silahlı mücadele temelinde yıkılacağını düşünen, ve kendisini bu temelde örgütlemeyi hedefleyen bir yapı olmamızdır.
Ülkemizin somut koşullarını doğru halkadan yakalamaya çalışan, bu yönde bir çaba ortaya koyan, somut koşulların üzerinde politik belirlemelerini yapan bir anlayışı savunmamızdır, vb.

Bu nedenler çoğaltılabilir. Ancak doğruları saymak, ya da tarihsel bağlar kurmak örgüt olmak için yeterli sebep olamaz. Esas olarak doğrular pratikte somut karşılığını bulduğunda anlamlıdır ve esas olarak bizim sınıflar mücadelesinde görevimizi yerine getirip getirmememizle ilgilidir. Sınıflar mücadelesinde rol oynamayan, varlığını devam ettirmeye dayalı bir pratiği aşamayan, aşma dinamikleri göstermeyen bir örgüt, ancak kendini yaşatma üzerine kurulu bir anlayışı temsil edebilir. Böyle bir örgütün devrimci özelliğinden de bahsedilemez.

O nedenledir ki, var olmak için değil, varlığımızı devam ettirmek için değil, sınıf mücadelesinde rol oynamak, süreci politika ve taktiklerle etkilemek, kitleleri örgütlemek, yönlendirmek için örgüt, düşman karşısında alternatif olmak için örgüt…

Örgüt bilinci, örgütlü hareket etmenin önemini kavramak ve bunu pratikte uygulamaktır. Devrimci örgütün emekçi halkların emperyalizme ve faşizme karşı en etkin silahı olduğunu bilmektir.

Örgüt bilinci, emekçi kitlelerin örgütlenmeden, devlet gibi “devasa” bir örgütlenmeye sahip karşı-devrimin üstesinden gelemeyeceğini bilince çıkarmaktır.

Örgüt bilinci, ideallerdir, kolektivizmdir. “Ben” yerine “biz” demektir. Sorunların çözümünde “işin kolayına kaçmamak” ve örgütün, halkın, devrimin çıkarlarını gözetmektir. Leninist örgüt işleyişinin kurallarını demokratik merkeziyetçiliği içselleştirmektir. Eleştiri-özeleştiriyi devrimci tarzda kavrayıp uygulamaktır.

Örgüt bilinci, kişilerin halka, yoldaşlarına ve tarihe karşı sorumluluklarını yadsımaz, tersine bireyi kolektifin içinde ele alır, baskıya, teröre, haksızlıklara karşı onu güçlendirir. Yine doğru bir tarih yazımıdır örgüt bilinci.

Tüm bunlar olmadan bir örgüt bilincinden söz edilemez. Ya da varolan, çarpık bir “örgüt bilinci” olur.

Devrimci teoriye rağmen örgütsel ilke ve kuralları, “yaşamın başka gerçeklikleri” adına çiğnemek ve pratikte oportünizme düşmek ise en tehlikeli olanıdır. Komünist hareketin dünya çapındaki önderleri ve öncü örgütleri pratikte oportünizme düşmeyi pek çok zaman “ana tehlike” olarak görmüşlerdir. Çünkü teorideki bir yanlışlık daha çabuk görülür, ancak pratikteki oportünizm örgütü içten içe çürütür. Bu nedenle bireysellik, denetimsizlik ve keyfiyet, çifte standart örgütsel işleyişin en kötü düşmanlarıdır.

Devrimci bir örgütün işleyişi hem örgüt içi devrimci bir eğitime bağlıdır, hem de kadroların, örgüt üyelerinin düzenli şekilde bir eğitimini zorunlu kılar. Örgüt içinde proleter bilincin yerleştirilmesi ve de içimizdeki küçük burjuva damarla savaşım, sistem bulaşığı herşeyle aramıza set çekebilmek için bu gereklidir.

Uzun ve zorlu devrim yolunda karşımıza çıkan sorunları aşmak için örgütlülüğün tüm potansiyelini harekete geçirmemiz, değerlendirmemiz gerekmektedir. “Bu işi en iyi ben bilirim, ben yaparım.” vs. diyerek örgütlülüğü reddetmek, var olan birikim ve potansiyeli bir kenara itmek devrimci değil, kısa vadeli bir bakış açısının ürünüdür, dar görüşlülüktür.

Örgütsel işleyiş belli disiplinler, platformlar altında bu potansiyeli harekete geçirmek durumundadır. Yine örgütsel işleyiş kolektivizmin hayata geçmesinde sadece “teknik bir sorun” olarak görülemez: Bir örgütün ya da partinin işleyişi, geleceğin toplumunun hangi esaslar üzerinde şekilleneceği konusunda önemli bir işleve sahip olacaktır. Devrimi yürekten istiyorsak bunları düşünmek durumundayız. Kapitalizmin köklü alışkanlıkları ve bürokratizminin önüne geçmek istiyorsak, bunları bugünden örgütsel işleyiş içinde de alt edebilmeliyiz.

Kısaca sağlıklı bir örgütsel işleyiş için, örgütlülüğün tüm potansiyelinin merkezileşerek harekete geçirilebilmesi için, deney-tecrübe birikimi ve aktarımı için, kalıcı ilişki ve sonuçlar yaratmak için her alanda kolektivizmi temel almak ve organlar içinde yaşatmak zorunludur. Leninist bir örgütte bunun biçimlenişi demokratik merkeziyetçiliktir.

İdeallere bağlılık, proleter devrimci bir örgüt bilinciyle olur. Dayatma, taviz, liberalizm vb. değil, örgütsel ilke ve kuralları temel almalıyız. Sovyet devriminde tarihsel bir kesit olan iktidar arifesinde bile Lenin’in, diğer MK üyelerinin iktidarı alma konusunda başlangıçtaki öngörüsüz tavrı ve kararsızlıklar karşısında ikna çabalarıyla birlikte yaptığı en uç zorlama “Aksi takdirde istifa ederim.” sözleridir. Çünkü Lenin, Bolşevik Partisi içinde “Lenin” olmuştur. Kendisini onun üzerinde hiç görmemiştir. Devrimin başarıya ulaşması için parti işlerliğini çiğnemesi değil, kazanması gerekmiştir. O da bunu yapmıştır.

Yine yoldaşlık ilişkilerinde sağlıklı bir bakış açısı şarttır. Kendisine yönelik her eleştiriyi kişisel bir hesaplaşma olarak algılayan anlayış ne sağlıklı bir özeleştiri verebilir ne de bir başkasını devrimci tarzda eleştirebilir. Yoldaşlar arası ilişkiyi birbirlerinin zaaflarını örterek neredeyse bir “centilmenlik anlaşması”na dönüştüren anlayış da asla devrimci olamaz.

Lenin Bolşevik önderlerden en çok eleştiriye muhatap olanıdır. Düşünceleriyle, devrimci eylemdeki ustalığıyla bütün oportünistlerin, Narodniklerin ve anarşistlerin saldırılarına uğramıştır. Diğer önderler de daha az eleştirilere uğramamışlardır.

Sağlıklı bir örgütsel işleyiş için temel öneme sahip unsurlar arasında yine program, tüzük, plan vb. yazılı kararlar olmak zorundadır. Bunlar “gereksiz bir bürokrasi” olarak algılanamayacağı gibi aksi, kendiliğindencilik ve denetimsizlik olacaktır. Nereye gidildiğinin bilinmesi, her tarihsel süreçte yapılan değerlendirmeler, her dönemin taktik görevleri olmaksızın devrim gibi uzun bir yürüyüş başarıyla tamamlanamaz. Buna bağlı olarak kısa ve orta vadeli rapor-denetim sistemi gereklidir. Proleter devrimci bir örgütle, kolektif denetim ve bunun sağlandığı organların varlığı, her türlü kuralsızlığa, hataya, örgütsel sapma ve pratikte oportünizme düşmeye karşı güvencedir.

Bunlarla birlikte, sağlıklı bir örgütsel işleyiş için doğru bir kadro politikası ve istihdam gereklidir. Bu olmadığında, devrimci bir gelişme yerine örgütsel çarpıklık eşikteki tehlike haline gelir. Örgüt içi uyumsuzluk kaçınılmaz olur.

Savaşçı bir örgüt işleyişinde, kapitalist sistemin yaşadığı tıkanma ve kriz sonucu olarak yaşanmakta olan faşizmin sürekli baskı, terör, katliam ve tahribatını dikkate almak zorunludur. Koşulları dikkate almayan bir savaş örgütü ve yürütülen bir savaş ne kadar haklı olursa olsun yenilmeye mahkumdur.

Buna göre faşizmin hüküm sürdüğü, baskı ve terörün ağır bastığı ülkelerde, kolektif işlerlikten sapılmadan demokratik merkeziyetçiliğin merkezi yanı ağır basmak durumundadır.

Yukarıdan aşağıya hızlı ama örgüt içi bir işlerlik zorunludur

Çelik bir disiplin, savaşçı bir kültür ve gelenek şarttır. Elbette bir savaş kültürü mücadele içinde yeşermektedir. Burada eleştiri-özeleştiri, eğitim ve ikna olduğu gibi suç, ceza ve yaptırımlar da olacaktır. Bunların hepsi zorunlu toplumsal olgular olarak önümüze çıkmışlardır.

Örgüt hukuku ya da “örgüt içi hukuk”; örgütün, çıkarlarını temsil ettiği emekçi sınıfların, genelde dünya devrimci hareketinin kolektif bir değer ve “mülkiyet”i olduğu gerçeğine göre şekillenecektir. Yine bireysel bir tahakküm değil. Kolektif işlerlik temelinde, örgütün aynı zamanda emekçi halkların emperyalizme ve oligarşiye karşı en etkili silahı olduğu gerçeğiyle hareket edilecektir. Aksi takdirde, devrimci hukuk yerine burjuva, küçük burjuva bir hukuk, “savaş hukuku” adı altında pek çok çarpıklık ve adaletsizlik kaçınılmaz tehlikedir.

Ve her şeyden önemlisi, uğruna mücadele ettiğimiz, emekçi halka, sosyalizmin, komünizmin ideallerine güçlü bir bağlılık olmadan, güçlü bir devrimci adalet duygusu olmadan, yazılan çizilen, kararlaştırılan şeyler ancak kâğıt üzerinde kalır, bürokrasiden başka bir anlam ifade etmezler. Bu duruma düşenler adına ise “oportünizm”den başka bir niteleme kalmaz, kalmayacaktır.

Şemdin Şimşir

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız