Kasımlar Bizimdir! – M. Börklüce Efe

382

KASIMLAR BİZİMDİR!

Neydi gerçek olan? Bu sorunun cevabı, bir slogan misali, hepimizin hatırında; “Gerçek olan devrimcidir.” Ancak tek başına bu belirtmenin yetersizliği, bugün yaşadığımız sorunlarda kendisini apaçık gösteriyor.

Gerçek; kendisini hissedilebilir bir niteliğe eriştirebildiği vakit gerçek olur. Öyle ki, üstüne siyahtan bir bez atsan ya da toprağın altına gömsen de, o kendisini gerçek olarak korumaya devam eder. Onu gizlemek ya da saklamak onun var olmadığı anlamına gelmez. Çünkü gerçek; varlığı hiçbir biçimde yadsınamayacak olandır.

Mesela; çok değerli bir vazoyu kırdınız ve sonra onu çöpe attınız diyelim. O vazoyu daha önceden görmüş olanlara, o vazonun olmadığını öylece kanıtlayamazsınız. “Öyle bir vazo yoktu” demek ancak sizinle alay edilmesini sağlar. Daha da ileriden; vazonun değerinden kaynaklı, size karşı bir tepki duyulmasına yol açabilir. Ne alay edenlere ne de size tepki duyanlara, çok bir söz söyleme hakkınız kalmaz. Bu an’da, bir devrimci olarak yapmanız gerekeni yapıp, vazoya değer verenlerden özür dileyebilirsiniz. Bu özrün kabulü veya reddi öznel koşulların getireceği öznel sonuçlardır.

Ya da devrimci olmayanı yani bir düzmeceyi tercih edebilirsiniz. Bu ise; gerçek olanın bir sahtesini üretmenizi gerektirir. Vazo teşbihinden hareketle; kırılan vazonun parçalarını yapıştırıp onu öylece servis etmeye çalışabilirsiniz. Ya da onun çakma bir benzerini temin edebilirsiniz. Ancak o vazo artık eski vazo değildir. Dikkatli bir göz onun öyle olmadığını çok geçmeden anlayacaktır. Öyle ki; bu düzmece anlaşıldığı vakit, sahteliğin esintisine kapılarak, vazonun zaten çok bir değer arz etmediğini dahi ikna etmeye çalışabilirsiniz. Vazoya küfür de edebilirsiniz. 🙂 Daha da ileri gidip, sahte olanın güzellemesini yapabilirsiniz…

Gerçeklik ve sahtelik ikilemi, ta ki medeniyet var olduğundan bu yana insanlığı kendi girdabında öylece esir etmiş bulunmakta. Komün gerçekliğine karşı, komünün tüm elemanlarını kendince ve sahtece tasnif eden, onların arasındaki ortak hükümleri bozan, komüne ait tüm ruh hallerinin yine sahte bir uyarlamasını kendince yaparak, tüm insanlığı kuşatmaya almış bir medeniyet…

O günden bugüne değin aynı medeniyet, bugün kapitalist bir formda kendisini sürdürmeye devam ediyor. Hem de kendisine ait tüm sahteliği, komüne ait gerçeklikler üzerinden üreterek; özgürlüğün liberal lakırdılar haline getirildiği, eşitliğin anayasal hükümlere sıkıştırıldığı, adaletin sırça saraylarda arandığı bir dünyada günlerimiz geçiyor. Hepimiz bu girdabın içerisinde öylece dönüp duruyoruz.

Ki devrimcilik dediğimiz şey dahi, neredeyse bu girdabın bir ürünü olarak servis ediliyor. Allak bullak edilmiş ve sahtelikle donanmış bir şekilde… Öyle bir duruma gelinmiş ki; en yalın haliyle herkes kendi dükkânını açık tutma, o dükkânda –küçük çaplı da olsa- ticaret ağalığına devam etme derdine düşmüş. Mevcut birlik arayışları bile devrimci bir çıkışı – kopuşu değil, dükkânı büyütmek – ayakta tutmak üzere kurulu hale gelmiş durumda…

İşte Komünarlar; tam olarak, bu durumun reddine binaen kendilerini var ettiler. Çok gerilere dönmeyecek, bundan dört sene öncesi yani 15 Kasım ’14 tarihine bir flashback yapacağız. Yani Kasım Atılımı’na. Atılım’ın yıldönümündeyiz. Üzerinden geçen dört senelik süreçte olumlu-olumsuz anlamda birçok kazanım, tecrübe edinildi. Öyle ki kimilerinin yirmi-otuz senede kazandıkları birikimleri, üç veya dört sene içerisinde kendi hanelerine yazan yoldaşlar, bugün kavganın önünde koşar hale geldiler. Hem ileri hem geriye doğru atılan tüm adımların sonunda Komünarlar, bugün hala bir adım önde olma durumunu korur haldeler.

Neden bir adım önde Komünarlar? Mevcut soldan, Komünarlar’ı farklı kılan şey ne? Bunun açıklamasını, Atılım’ın muhtevasını tarifleyerek yapabileceğimizi düşünüyorum.

Atılım’ı yaratan süreç; Haziran-Kobané-Soma vb. şekilde ardışık bir biçimde sıralanabilir. Buna hepimiz bir yönüyle aşinayız. Daha öncesinde böylesi analizler çokça yapıldı. Egemen kliklerin iç çatışmaları, emperyalist bloklar arası kriz – denge, bölge durumu vb. tahlilleri de zaten başka yazılarda ayrıntılı yapıldı, yapılıyor. Tekrar etmeye gerek yok.

Ancak Haziran sürecine dair belli değinmeler yapmadan geçemeyeceğiz… Ayaklanma sırasında; kitleler iradi müdahaleler ile yer yer harekete geçirilmiş ancak donanımlı bir sevk kabiliyeti hiçbir zaman sağlanamamıştı. Bizim cenahın kitlelere yabancı oluşu da bizim cenahı kitle karşısında marjinalleştiren bir yerde duruyordu. Tüm bunların yanı sıra gerçekleşen savunmaya kilitlenme durumu ise her birinin üzerine bir cila gibiydi.

Tüm bunları giderecek ihtiyaç açık ve netti; kitleleri, savunma hali altında direnişe değil zafere doğru hareket ettirebilecek olan; toplumsallaşmış (veya eğilimine sahip olan), önder bir kavga partisi…

Kasım Atılım’ı böylesi bir ihtiyaç temelinde icra edildi. Bunu karşılayabilmek için yeni bir mücadele arayışına girişildi. Bunun yerine emsallerimiz gibi ayaklanmanın rüzgârıyla sağa doğru savrulup; liberalizm bataklığında boğulabilir ya da ayaklanmayı öylesi bir veri olarak kabul edip; her yıl dönümünde yayınlarımızda bahsedebilirdik…

Böyle yapmadık. Bunun yerine buradan aldığımız güç ve çıkardığımız dersler ile bir koşuya hazırlanmaya başladık. İşte Komünarlar’ın gerçekliği tam olarak budur. Yerine bu gerçekliğin bir sahtesini üreterek, yasalcılıktan silahlı mücadeleye doğru sözde bir kopuş rotasını tariflemeye çalışmak, kendi fanusunda boğulmanın komik tezahürüdür.

Ancak bugün görüldüğü üzere bu çıkış bir “başarısızlık olarak önümüzde duruyor. Başarısızlıktan ziyade başarılamamışlık da denilebilir tabii ki. Bugün bu durum tüm yoldaşlarımızın hayatının merkezine oturtması gereken bir özeleştiri konusudur.

Fakat hepsinin yanı sıra söylemek gerekir; eğer bugün için geriye dönüp tekrardan aynı süreci aynı şekilde yaşayacağımız söylense, hiç tereddütsüz kabul edeceğimiz aşikârdır. Çünkü maalesef bu makûs talihi bozabilecek ikinci bir alternatifi hala göremiyoruz. Bundan kaynaklı DKP/Birlik; DKP’den ayrı gelişen, ondan bir vazgeçme hali olarak algılanmamalı. Başarılamayan halin; devrim ve birlik eksenindeki tutarlı bir çizgiyle özeleştirel bir yenilenmesidir.

O yüzden; her Kasım’da olduğu gibi bu Kasım’da da tekrardan ayağa kalkıp, bu makûs talihi bozmak için atak haline geçmeliyiz. Yapmamız gereken Atılım’ı belli başlı ders başlıklarıyla tekrardan bilince çıkarmak olmalı…

DKP; Bir Kavga Partisidir!

DKP’nin var olmasını sağlayan unsurları yaratan akıl; ‘90’larda Cihangir Direnişlerinden, Yılmazkaya’nın Bostancısı’na oradan da 11 Haziran Barikatları’na doğru bir seyir izleyerek gelişti. Dahası; bu vb. pratiklerin hiç eksik olmadığı TDH’nin, tüm devrimci militan damarlarından beslenerek bu gelişimi dozaj olarak arttırdı. Karadeniz ve Kürdistan dağlarında, barikat barikat sokak başlarında olgunlaştı. İşte bu yüzden DKP; saksıda değil bilakis bir kavganın içerisinde yetişmiş oldu. Bu dallanan budaklanan hal ise aynı kökte aynı toprağa tutunma gayesiyle, yine bir kavganın içerisinde yan yana geldi.

Çok uzatmaya gerek yok. Kobané’de başlayan hikâye, Rojava savaşının neredeyse her an’ını kapsayarak devam etti. Şehirlerde öyle ya da böyle bir kavga pratiği aynı şekilde hayata geçirildi. Bugün Dersim dağlarına kadar uzanabilmiş bir kavgadan söz ediyoruz. Önder ve öncü kadrolarının, hiç çekinmeden kendisini feda ettiği bir kavga partisinden söz ediyoruz… Kopuşun somuttaki yansıması buralarda açıkça kendisini gösteriyor.

Hiç çekinmeden söylemek gerekir ki DKP bu kopuşu tam olarak içselleştiremediğinden kaynaklı bir yenilgiyle yüz yüze gelmiş bulunmakta. Bu yenilgi sonrasında kavga partisi olma durumunu tekrardan gündemimize almak bir zorunluluk haline gelmiş bulunuyor.

Kavga ile devam edelim. Nedir kavga? Kavga; en yalın haliyle bir yenilgiler ve kazanımlar birlikteliğidir. İki durumun gelişmesi de kavga içerisinde olasıdır. Yumruk atmanın ilk anekdotu yumruk yeme ihtimalinin de her an olduğudur. Attığın kadar yiyebilirsin. Ancak kazanmak için yediğinden fazlasını atman gerekir. Bunun için bazen geri çekilir, bir nefes alırsın. Bazen de erteler, bir sonraki kavga için kendini bilersin. Ama oturup yumruk saymazsın. Henüz kazanamadığın ya da senin olmayan bir kavganın güzellemesini yapmazsın.

Bir kavga partisi de bu durumlardan azade değildir.

Parti yenilebilir. Ancak parti, yenilme halinin kendisine yenilemez. Yenilme haline yenilmek; teslimiyete, kararsızlığa, vazgeçmeye götürür. Mevcut solun içerisinde olduğu durumlardan birisi budur. Bir kavga partisinin savunmaya kilitlenme gibi bir lüksü yoktur. Olduğu mevziden, kafasını çıkarmadan atacağı savaş sloganları, ancak kendisini kandırmasına yarar. Kendisinin olmayan mevzileri överek, kendisini cephelerden yalıtmaz. Kendi mevzilerini inşa eder.

Kavga partisi -mış gibi yapmaz. Kavga eder. Gücü yoksa güç toplar. Kavgayı fiili bir gerçeklik üstünde kurar. Adımını görerek atar. Bir adım geri atsa dahi kavga şarkılarını dilinden eksik etmez. Şairanedir; dünyayı yıkmak adına şiirler verir insanlarına. Kavgayı, edemese de, hep bir umut olarak var kılar. Ulaşılması gerekeni, o, olarak gösterir.

Kavga partisi, ölümsüzlerinin hesabını sormasını bilir. Ama bu hesaplaşmayı sadece fiziki koşullarda aramaz. Partinin her an’ı kavga olduğu için hesabı da her an sorar. Uyurken, nefes alırken, adımlarken… Her gece yattıktan, kalkana değin yeminler içer. Ama putlaştırmaz ölümsüzlerini! Onları öylece çıkarıp gökyüzüne, unutulmaya mahkûm etmez. Ya da onları ulaşılmaz kılmaz kendisine. Bir nevi onlarla yaşar, onlarla kavgasına devam eder.

Bir ruha sahiptir ki, kavga partisi ve onun militanı; kendine ait moral değerleri vardır. O değerler, ona tekrardan ve tekrardan kendisini üretebilme kabiliyetini sağlar. Ölümsüzleri, amaçları, yaşadıkları ve gördükleri… En aciz olduğu anlarda hatırına gelirler, onu tekrardan ayağa kaldırırlar. Bir ihtilal melodisi eşliğinde harekete geçmesini sağlarlar…

Öylesi dövüşürler ki, kavga partisinin militanları; anca beraber kanca beraberlerdir. Yol bitmedikçe, yoldaşlıkları da bitmez kolay kolay. Canlardır, birbirlerinin soluğunu paylaşırlar. Ki teklerdir, birine bir şey olsa diğeri onun acısını en derinlerde hisseder. Öylesi yekvücuttur ki kavga militanları; biri ölse diğerinin varlığı onu ölümsüz kılar. Diyelim ki hepsi ölse; onlar bir kavga borusu çalmış, kâinatın derinliklerine bir soluk üflemişlerdir. Artık ebediyen yaşayabilir haldedirler. Onları öldürmek; kâinatı un ufak etmeye tekabül eder. Fazla hayalidir!

Kavga bitmez… Kavga partisi; herkesin hâkim olduğu slogan ile aynı şekilde devam ettirmeyi uygun bulmaz bu belirtmeyi. Çünkü kavganın yeni başlamadığı aşikârdır. Hatta kavga; neredeyse tüm dünya pratiklerini yadsıyarak, hiç soluksuz, müthiş bir direngenlikle süreklilik halini hep korur haldedir onun için.

Kavga partisi; bu sürekliliğin mirasını omuzları üstüne alarak hareket eder. Kimileri bitti desin, kimileri de yeni başlıyor… Kimileri faşizmden yakınsın, kimileri ise çocukça oyun oynamaya devam etsin… Kavga partisi; bunlara muzipçe gülüp geçer, yapması gerekeni yapar!

Diyelim ki kavga yeni başlıyor olsun; o halde yepyeni bir araziye, yepyeni tohumlar ekilir…

Diyelim ki kavga bitmiş olsun; O an’da Sezai Karakoç’un Şahdamar şiirinden bir alıntı yapmak yerindedir;

“ Biz yangında koşuyu kaybeden atlarız. 
Biz kirli ve temiz çamaşırları,
Aynı zaman, aynı minval üzere katlarız.
Biz koşu bittikten sonra da koşan atlarız!”

 M.BÖRKLÜCE EFE

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız