Özgürlüğümüzden Vazgeçmiyoruz, İsyanımızı Devrime Örgütlüyoruz!

170

“Belki de bize en yakın şey ölüm, ancak bu beni korkutmuyor. Haklı olan her şey için savaşmaya devam edeceğiz.” (Maria Teresa Mirabel)

Kelebeğin kanat çırpışı bir tsunamiye neden olmuştu Dominiq’te. Bir ülkeyi toplama kampına çeviren faşist diktatörün sonunu getirecek olan, bu susturulamayan sözlerin inatlı eylemiydi. Kadının direniş hali bu sözlerden önce nasıl yazdıysa tarihi, bu sözlerden sonra da yazmaya devam edecekti ve ediyor.

Bugün, her yere örülmüş duvarlarla hapishaneye çevrilen bir coğrafyadayız. Sömürüye ve zulme biat etmeyen her şeyi yok etmeye kurulu bir faşist iktidar, tüm çıplaklığıyla karşımızda duruyor. Burjuva faşist düzenin selameti için hedef listesi oluşturulmuş. Listenin başındaysa iktidarlar için en büyük tehlikeyi barındıran kadınlar var. Bundandır ki, patriyarkal kapitalist sistemin örtüye, kamuflaja gerek duymayan çıplak bir şiddet halinin içindeyiz.Ve buna karşı mücadelemizde bir “kelebek etkisi”ne ihtiyacımız var.

Bir isyan, vazgeçmeyi reddettiğimiz hakikatle başlar. Vazgeçmeyi reddediyoruz; kendimizden, yaşamlarımızdan, dilimizden, fikirlerimizden, özgürlüğümüzden vazgeçmiyoruz. Patriyarkal kapitalist sistem, hakikatimizi yok etmeyi hedefliyor. Yargı, eğitim, diyanet… faşist devletin tüm kurumları yasayla, vaazla, tutuklamalarla; evde, sokakta, üniversitede, işyerinde her an hissettiğimiz ölüm tehdidi ve yaşadığımız katliamlarla, yani şiddetin her türlüsü ile seferber olmuşlar. Ancak kadınlar bir kez reddedince seferberlik nafiledir. Bu nafileliği gören iktidarlar sömürü düzenlerini devam ettirmek için “önce kadınları vurun”[1] diye feryat figan eylemişlerdir. Çünkü bir kadının “hayır” demesi -sömürüye, yokluğa, köleliğe karşı- içinde her şeyi barındıran bütünlüklü bir eylemdir. Kadınlar bugün reddediyor. Evlenmek zorunda bırakan yasaları, nafakayı sadakaya çeviren yasayı, yoksulluğu ve yoksunluğu, tacizi, tecavüzü, toplumun bir bütün olarak çürütülüşünü, sömürüyü reddediyor. Reddedişi direnişe, isyanı devrime örgütleyebilmenin yakıcılığını hissediyoruz. Sözümüz de savaşımız da buna dair.

Sesli düşünüyoruz; şimdi nerdeyiz ve olduğumuz yerden özgürlüğe nasıl ulaşırız? Yer yer kadın hareketinde bir yükseliş ve kitleselleşme yaşansa da bir düzeyi aşamayan bir mücadele sözkonusu. Buna rağmen faşizmin yıkıcılığına karşı muhakkak bir söz üretmeyi başarıyoruz, ancak karşımızdaki erkek egemen sistemin, sömürgeci faşist devletin ürettiği sistematik ve kuşatıcı kadın kırım politikalarının karşısında yetersiz kalıyor bunlar. Bir eşik var önümüzde. Sadece bildiklerimizi yaparak bunu aşamayız. Hep aynı düzeyde kalan bir mücadele yeterli değildir bugün. Kuşkusuz bu mücadelede biriktirdiklerimiz ve kazandıklarımız var. Artık erkek şiddeti ve kadın cinayetleri 3. sayfa haberleri olmaktan çıktı ve ülke gündemi haline geldi. Bu şiddetin uygulayıcıları ve savunucularına, şiddet ve cinayete zemin oluşturan, koruyan ve kollayan erkek egemen sisteme ve devletine, yasa ve kurumlarına karşı ciddi bir öfke var. Bunu bir adım öne çıkarmak, tekil direnişleri politik askeri bir örgütlülüğe kavuşturmak için yol ve yöntem geliştirmeliyiz.

Kadına dönük şiddet ve kadın cinayetleri, örgütlü ve sistematiktir, erkek egemen sistemin sürdürülebilirliği için gereklidir. Bu amaçla, patriyarkal kapitalist sistemde kadına dönük şiddet, tüm yönleriyle kullanır. Buna karşı öncelikle kendimizi birer özne olarak varedebilmek için savaşacağız. Kavgamız kendimizi özgürce varedebilme temelinde olacaktır. Ayağımıza takılan her taşı yerden alıp atacağız. Bu taşlarla uğraşırken taşların döşendiği zemini yıkmayı unutmadan, gözden yitirmeden…

Bunun için bir bilinç ve örgütlülüğe ihtiyacımız var. Bizi bir arada tutacak şey, aynı ezilme mekanizmalarına uğramamız, yani mağduriyetimiz değil özgürlüğün heyacanı ve coşkusu, özgürleşme tutkusu olmalıdır. Zayıflıklarımız üzerine örülen bir yapı dayanıksızdır, birliktelikten aldığımız gücümüzü, vazgeçmeyişimizi, kazanacaklarımızın ön provası olan kazandıklarımızı öne çıkarmalıyız. Bu eylemekle olur, insan kendini yaptıklarıyla anlatır ve tanır, anlamlandırır. Bizler de eyleyerek kendimizi anlar ve anlatırız.

Özsavunma yaşamı her boyutuyla örgütlemektir. Ve sloganımız ‘şiddetiniz örgütlüdür ve bu örgütlülüğünüzü yerle bir edeceğiz’ dir. Bu şiddet karşısında kadınlar ebedi mağdurlar değil ateşli özgürlük savaşçısı olacaktır. Bu şiddeti sevgiyle harmanlasanız da, erkeklik hali ve tahrikle açıklasanız da niyetiniz açıktır. Ne ölmek ne de ölü yaşayanlar olmak istiyoruz. Biz yaşamak istiyoruz ve ‘yaşamı uğruna ölecek kadar çok seviyoruz’. Özsavunma bu temelde başlayacaktır ve “kimsenin görmediği inceliklerde”[2] hayatı saracaktır.

Hindistan’da, bir tarafta zenginlik ve sefahatın bir tarafta ise işsizliğin ve yoksulluğun çığ olduğu topraklarda, kadın olmanın kavgasını veren Pholan Devi’ye bakalım. Pholan Devi, 11 yaşında kendisinden 20 yaş büyük bir adamla zorla evlendirilir. Kültür haline gelmiş bu ‘olağan’ şiddeti redderek evden kaçar ve kendini köleleştiren tüm dayatmalara karşı silahlanır ve o adamı cezalandırır. ‘Yaşlı adamların küçük kızlarla evlenmemeleri için bir uyarıdır’ diyerek meşru savunmasını anlatır. Ve bu ilk eylemi, kendisi gibi aynı mekanizmalarla köleleştirilen, şiddete uğrayan kadınlarla biraraya gelişin adımı olur. Böylece kadınlar, bir aradalığı mağduriyet ve çaresizlik üzerinden değil direniş ve özgürlük üzerinden inşa ederek erkek egemen sisteemin korkulu rüyası olurlar.

Bu toprakların da, Nevin Yıldırım gibi örnekleri var. Bu kendiliğinden gelişen özsavunma eylemi erkek şiddeti karşısında fiili meşru direniş çizgisi açısından bir eşiktir. “İstisnalar kaideyi kurar.” [3] Bu tekil duruşlara yaklaşımımızı belirleyen, özsavunma mücadelesi konusunda bir işaret fişeği olmalarıdır. Ve istisnalar kaideyi bozmaz değil, “istisnalar kaideyi kurar.” Bizim Nevin Yıldırım’ın, Namme Öztürk’ün özsavunma çıkışlarına yüklediğimiz anlam tam da budur. Bu kendiliğinden çıkışları bir örgütlülüğe ve özsavunma direnişine çevirebilmeliyiz. Diğer yandan kadın öz savunma mücadelemiz, toprağına, özgürlüğüne ve varoluşuna kasteden DAİŞ’e karşı Rojava devrimini savunan Arin Mirkan’ın duruşuyla, Efrin’de sömürgeci faşist Türk devletinin işgal saldırısını durdurmak için bedenini düşmana karşı bir ateş topuna dönüştüren Avesta Xabur’un eylemi ile buluşmadığında eksik kalacaktır. Aynı coğrafyanın insanıysak kavgamız ortaktır bizim. Ayrıksı duran direniş odaklarımız arasında köprüler kurarak güçlendirmeliyiz. Parçalılık değil bütünlüğe ihtiyacımız var.

Bugün birleşik bir kadın özgürlük mücadelesi ve örgütlülüğü oluşturarak, kadınların özgürlük arayışını ve ihtiyacını büyütecek bir pratiği örgütlemek zorundayız. Bir yandan mücadele ederek özgürleşmenin zeminini oluşturacak diğer yandan özgürlük arayışı ve ihtiyacımızın önüne geçmek için her türlü baskı ve şiddeti üreten, uygulayan kişi, kurum ve yapıya gereken cevabı vereceğiz. Erkek egemen sistemin en küçük hücresi olan aileden devlete kadar tüm kurum ve yapıların köküne kibrit suyu dökmekten başka çaremiz yok. Bu sistemin bizleri ezen, sömüren, köleleştiren her politikasına cevap olabilmeli, o politikaları boşa çıkaracak çalışmalar örgütlemeliyiz. Bedenimiz, emeğimiz ve geleceğimiz hakkında söz ve yetki sahibi olmamızı engelleyen hangi kurum, ilişki ve kişi varsa ona karşı mücadele edeceğiz. Özsavunma eylemimiz bedenimize, emeğimize, geleceğimize kasteden, bizi yaşayan ölüler haline getiren her kurum ve kişiyedir. Özgürlük çığlıklarımızı hiçbir baskı, şiddet bastıramayacaktır. Kadınların direnişi bize bunu söylüyor. Hane içlerinde yalıtık kalan her çığlık uzay boşluğunda sönüp gidecektir. Hak talebinde bulunan, baskı ve şiddete, sömürüye karşı mücadele eden, Kürdistan’daki savaş gerçekliğine karşı elde silah savaşan, kent kent, sokak sokak, ev ev Kürt ulusal kurtuluş mücadelesini yükselten her kadın aynı zamanda kendi özgürlüğünü ve geleceğini de inşa etmektedir. Kadın özgürlük mücadelesinde birleşik devrim eksenini öne çıkartan, salt Kürdistan devrimi ile Türkiye devriminin biraradalığı değildir. Bu coğrafyanın kaderini değiştirecek devrimin aynı zamanda bir kadın devrimi olma ihtiyacıdır bugün bize yön veren. Nerede bir kadın isyanı, çığlığı varsa o bizi eyleme çağırıyor, gergef dokur gibi özgürlüğümüzü dokumaya davet ediyor.

Karşımızda erkek egemen sistemin en rafine biçimlerinden biri olan faşizm var. Kent mücadelelerinden yerel yönetimlere, ekonomik krizden, eşitlik ve adalet talebine, sosyal haklarımıza, dağdaki direnişimizden evdeki varoluş mücadelemize her şeyi faşist iktidarı yıkmak üzerine kurmalıyız. Kürt isyanının kadın rengi, Cumartesi annelerinin vicdanı, Flormar işçilerinin kararlılığı, liseli kadınların isyanı, zaman ve mekanın dışına çıkabilmiş kadın özgürlük savaşçılarının inancıdır ihtiyacımız olan. İhtiyaç duyduğumuz güç ve kararlılık, enerji yanıbaşımızda, içimizde…

Emeklerinin değersizleştirilmesine evlerinin önünde sütleri dökerek cevap veren; zeytinine, toprağına, tarihine sahip çıkan; türküleri, ıslıkları, sloganları susturulamaz kadınlar; erkek şiddetin uygulayıcılarını cezalandıran, şiddet karşısında sessiz kalmayan kadınlar ve özgürlük için her günü kelebek günlere çeviren, faşist iktidardan hesap sormayı bir an bile bırakmayan kadınlar… Bugün bütün bu mücadele dinamikleri arasında güçlü bağlar kurmak dışında önümüzde bir yol yok. Erkek egemenliği kanlı canlı bir biçimde önümüzde duruyor. Ona kan can veren tüm ekonomik, siyasi, toplumsal, askeri kurumlar, bu kurumların savunucuları hedefimizdir. Nasıl ki Dominiq’te, kendisini özgürlük ateşine atarak, zaptedilmez bir enerji ve dirençle savaşarak mücadeleyi yükseltip “kelebek etkisi” yaratarak yıktıysa faşist diktatörlüğü, biz de yıkacağız AKP-MHP faşizmini.

Özgürlüğün kapısını arayalabilmek ve devrime doğru yürüyebilmek için çıktık yola. Özsavunma mücadelesi bu yolda aşmamız gereken eşiktir. Öyle bir eşik ki bizi evlerimizde, okullarımızda, işyerlerimizde, sokaklarda, meydanlarda yükselteceğimiz mücadelenin içerisinde birer özgürlük savaşçısı olarak inşa edecektir. Direniş, isyan ve devrim için elimizdeki tüm araçları silaha dönüştürecek, kavgayı yükselteceğiz.

[1] “Önce Kadınları Vurun”; Franco faşizminin hüküm sürdüğü İspanya’da faşist devletin gizli servisi tarafından devrimci örgüt üyesi kadınlar için verdiği talimat. Bu talimatın gerekçesi basittir: Kadın devrimciler, erkek devrimcilere göre çok daha tehlikelidir, çünkü bir kez zincirlerini kırmışlardır ve inandıkları dava için sonuna kadar savaşırlar.

[2] “…Ah, kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya…” Gülten Akın

[3]Nejat Suphi Ağırnaslı’nın bir yazısının başlığıdır.

 

Kadınların Birleşik Devrim Hareketi

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız