Bir Histeri Hali; Efrin’i Hatırlamak… – M. Börklüce Efe

979

BİR HİSTERİ HALİ; EFRİN’İ HATIRLAMAK..

Hayatta bazı anlar vardır; içinde olduğunuz müddetçe tüm zaman onlardan ibaretmiş gibi gelir. O anlarda, sizin için bilinen zamanın öncesi veya sonrası diye bir şey olmaz. Bir ışık huzmesi eşliğinde yer çekimsiz bir ortam nasılsa; o anlarda öyledir işte. Çok hafif hissetmeniz, çok güçlü olduğunuz anlamına gelmez. Tersinden; ölçülebilir herhangi bir kuvvete sahip değilsiniz demektir.

Bu sefer böylesi afili bir giriş yapıp ardından edebi methiyeler dizmek gibi bir niyetim yok. Burada benim için böylesi bir anı tarifleyen Efrin’i, Efrin’in de ötesinde; orada toprağa düşen değerlerimizi anlatmaya çalışacağım. Kimisi bir çığlık diyor böylesi durumlara; ben kısmi bir histeri hali diye tariflemeyi tercih ediyorum…

Çok uzatmadan, hızlıca anlatıyım ben:

Neredeyse tam bir sene öncesiydi. Bizim Bayram Ali ile 16 ya da 17 Ocak gibi ha koptu kopacak bir yaygaraya doğru yola çıkmak üzereydik. Zaten daha önceden oralara gitmiş ve konumlanmış yoldaşlardan; ne oldu, ne oluyor az çok öğrenebiliyorduk telefon üzerinden. Öğrendiklerimizden doğru durum ciddiydi tabii. Ama ben, her zaman ki ben; rahattan da biraz fazla, olağan ciddiyetsizliğim ile öylesi bir hazırlık yapmıştım diyebilirim. Anlayın işte; taş çatlasın fazladan iç çamaşırı almışımdır yanıma.

Ama adam farklı. Tam bir savaşçı nidasıyla hazırlamış tabii envanterleri. Sırt çantaları cinayet. Lazım olacak ya da olabilecek her şey tamtakım. Sanki sadece ikimiz olacakmışız da, sadece ikimiz savaşacakmışız gibi ciddi bir hazırlık çalışması yapmış. Tam gideceğimiz gün kaldığım odaya gelip;

“- Ne koydun çantana?” diye sordu bana.

Ben de pişkince;

“- Bak işte. Orada çanta.”

Tam o anda sinirlendiğini fark etsem de, farkındalığımı çok fark ettirmeden, yatağımı topluyormuş gibi yapmaya başladım. O da sinirini ses tonuyla kamufle ederek;

“- Ya sen nasıl bir nüzul oldun ya? Neyse ben senin için de bir çanta hazırladım, sıkıntı yok…” diyerek gülümsüyordu.

O andan sonra; yanına sadece öylesi şeyler almış bana, o çantaları usulca sırtlamak kalmıştı. Sırtladık beraberce…

Arabaya binerken ve arabadan inerken, adamın gözlerindeki ışıltı, jest ve mimiklerine yansıyan o heyecan hali, hala gözlerimin önünde. Belki üç belki de üç buçuk saatlik bir yolculuk sürdü. Yolculuk boyunca dilinden zafer yeminlerinin eksilmediği, her cümle sonu bir ant içtiği, hala hatırımda. Ki Menbic’e varana kadar çıkacak olası savaş dışında başka bir şeyden söz etmiyordu. İhtiyacı yoktu sanki fazlasını konuşmaya. Toprağa en az bir kere değmiş, gökyüzünü en az bir kere görmüştü. Özgürlük adına kavga etmek için yeterli sebeplerdi bunlar, onun için.

Efrin’e geçmek üzere son yer olan Menbic’e vardığımızda, telefon üzerinden yine Efrin’de ölümsüzleşen Sinan yoldaş ile buluşmamız gerektiğini ilettiler arkadaşlar. Gönderdikleri telefon numarasına kendisine birkaç defa ulaşmaya çalışsam da, o hat üzerinde sinyal kuvvetli olmadığı için bir gece boyunca ulaşamadık. Bundan kaynaklı kendisini alamamıştık henüz. Bir gece boyunca başka bir noktada kaldıktan sonra, şebeke olan bir yere geçmişti. Ulaştığımızda;

“- Merhaba. Sinan sen misin? Nasılsın? …… ben. Sanırım seni almamız gerekiyor. Tam yerini söyle, gelelim istersen.” diye, bir konuşma ile karşıladım telefondaki Sinan’ı.

O an hiç beklemediğim yanık bir Orta Anadolu şivesi ve bir o kadar samimi bir konuşma ile karşı karşıya kaldığımı hatırlıyorum;

“- He yoldaşım, doğru benim. İyiyim valla. Sen nasılsın? He valla alsanız iyi olur. Geçişi kaçıracaz yoksa.” Bir an şaşırsam da, şaşkınlık daha sonrasında bu sempati karşısında etkilenen bir gülümsemeye dönüşmüştü. J

Sinan’ı olduğu yerden yarım saat içerisinde alıp yanımıza dahil ettik. Artık iki kişilik serüven üç kişi olmuştu. Ki bu üç kişilik serüven, başka serüvenler ile de birleşecek, diğer serüvenciler ile de buluşacaktı zaten sonrasında. Sinan’ı da aldıktan sonra zaten çok uzun bir bekleyiş olmadı bizim için. Ama Sinan ile Efrin’e varana kadar olan kısa sürede kurulan samimi ilişki, 30 Mart devrimci dayanışma geleneğinin sahici etkilerindendi. Bunu hissetmek çok zor bir şey değil. Gerçi bu noktada Sinan’ın o çok rastlanmayan sahici kişiliğinin etkileri de tartışmasız gerçeklerdendir. Tabii bu dayanışma ruhu da ilk defa gördüğümüz bir şey değildi bu topraklarda. Ama başta dediğim gibi; bazı anlardandı bu an. Ondan mütevellit sadece ondan ibaretmiş gibi gelmiş olabilir.

İndiğimizde bizi bekleyen grubun içerisinde; yine Efrin’de ölümsüzleşmiş olan Nurhak, Alişer, Özgür yoldaşlar varlardı. Ulaş’ın olduğu bir diğer grupta çok kısa süre sonra yanımıza gelmişlerdi. Daha sonra Taylan ve Zeynel yoldaşların olduğu grup da intikal edecekti yanımıza doğru… Bütün bu yoldaşların şahsında çok fazla anı anlatılabilir. Yaşanmışlıklar ve sonradan olan duyumsamalar. Tüm bu anılar bir romana ancak sığar sanırım…

Ama ben çok ayrıntıya boğmak istemiyorum. Yazının genel amacı Kevirê Ker’de ölümsüzleşen üçlerin yıldönümü olduğu için; onların nezdinde bir Efrin hatırlatması yapmak. Çünkü Keviré Ker eylemi, Efrin direnişinin nasıl bir muhtevaya erişebileceğinin ilk sinyaliydi diyebilirim. Savaşanların tavrı, dayanışma ruhu, cüret ve azim, o gece tepenin tüm noktalarında net olarak hissedilmişti. Savaşın genelinde olduğu gibi bu eylem de bir zafer ile sonuçlanmamıştı. Ancak daha sonrasında, tüm Efrin serüvencilerine, ilham kaynağı olduğu şüphe götürmez bir durum. Bu durumu belki o günü anlatarak tekrardan gün yüzüne çıkarabiliriz diye düşünüyorum…

Bir eylem ertesinde, konumlandığımız eve dönmüş, bir haftalık bir hareketliliğin sonunda duşa girmek üzereydim. Evdekiler dinleniyor belki de hazırlanıyorlardı. Banyoda olduğum sırada bir telefon sesi duydum. Telefonun diğer ucunda ne söylendiğini bilmesem de, konuşan arkadaşın;

“- Tamam, geliyoruz hemen.” demesi bazı şeyleri açıklar nitelikteydi.

Ki hemen sonrasında aynı arkadaş;

“- ….. çık banyodan, sonra halledersin işini, şimdi gitmemiz lazım.”  diyerek olumsuz bir durumun olduğunu yeterince açıklamış oluyordu aslında.

Aslında diyorum çünkü hemen sonrasında ve 45 dakikalık yol boyunca sürekli sorduğum “- Ne olmuş?” sorularının hepsini yanıtsız bırakmıştı. Daha sonra tartıştığımızda;

“- Olası bir motivasyon kırılması olmasın diye söylemedim.” diye de açıklıyordu bu durumu.

Ben hala bunun, o an çok bir motivasyon kırıklığına yol açmayacağını düşünsem de, bunu burada tartışmaya açmak gereksiz olur diye düşünüyorum. Nitekim Reco’ya vardığımızda durumu açıklamak zorunda kalmıştı zaten. Tam net bir belirlilik olmamasına rağmen; tepede arkadaşların ölümsüzleştiğini, yaralıların olduğunu, düşman çemberine girdikleri için cenazeleri ve yaralıları çıkartamadıklarını biliyorduk. Çemberin içindeki bir arkadaş, hafif de olsa yaralanmış halde, olan durumu bize telefondan aktarıyordu o sırada.

Açıkçası hiç iç açıcı bir durum mevcut değildi. Çember durumunun aşılamaz olduğunun aktarımını aldıktan sonra, mahallenin askeri sorumlusu olan arkadaşla bir tartışma yapma kararı aldık. Tahmin edileceği gibi yaralıları ve cenazeleri çemberden çıkarmak istiyorduk. Kendisi bize;

“- Elimizde şu an yeterli kadro yok. Tüm arkadaşlar eylemde ya da savunmadalar. Yerel birlikleri yalnız gönderemeyiz.” diye bir cevap vermekle yetinebilmişti.

O anda hiç düşünmeden verilen cevap elbette; “- Biz gideriz önden. Sıkıntı yok.” oldu…

Benim ve bir arkadaşın daha bulunduğu, iki kişilik bir birimle, 13-15 kişilik bir yerel grubu komutamız altına alarak harekete geçtik. Tepe yamacına varmamız araç ile en fazla 10 dakika falan almıştır diye hatırlıyorum. Tepeye geldiğimizde sesler durumun sıcaklığını koruduğunu oldukça açıklar haldeydi. O anlarda çok bir diyalog kurduğumuzu hatırlamıyorum. Tabii ki icraatın doğası gereği kısmi yakınmalar, bağrışmalar falan olmuştur. J Fakat genel olarak her şey oldukça refleksler ile ilerler haldeydi. Kimi göz göze gelişler, havadan bir bombanın ya da füzenin geldiğini, hiçbir şey söylenmese de açıklıyordu. Hemen arkasından yapılan mevzilenmeler işin içerisinde erinmiş olduğunun göstergesi…

Bombardıman altında tepe üstüne doğru yavaşça ilerlerken, tepenin sağ tarafından, yaklaşık 200 metre uzaklıktan 10’dan fazla kişinin olduğu bir grubun aşağıya doğru indiğini gördüm. Tam namluyu doğrultmuştuk ki, yanımızdan bir arkadaş;

“- Bizimkiler, bizimkiler. Geri çekiliyorlar. Ateş etmeyin!” diye heyecanlı bir şekilde bağırdı.

Namlular inmişti ama çok ne olduğunu anlayabilmiş değildik. Zaten o anda ne telsiz üzerinden, ne de telefon üzerinden bir irtibatımız kalmamıştı kimseyle. Daha sonrasında tepenin farklı yerlerinden parça parça arkadaşların aşağıya inmeye çalıştıklarını görmeye devam ettik. Tamam; çemberi yarmışlardı, e ama cenazeler? Bunun gibi o an akla gelen, merak uyandıran birçok soru dönüyordu zihnimde. Ancak o an cevaplayabilecek kimsenin olmaması, geri çekilmeye rağmen, bizi tepenin üstüne varmak zorunda bırakmıştı. Yola çıktığım arkadaş ve yerellerden bir arkadaş ile tepenin üstüne vardığımızda gördüğümüz şey, sırtımıza tarifi zor bir yükü yüklemişti bile.

Düşman unsurları tepedeki tüm mevzileri sarmış, helikopterler ile bir şeyler indirip kaldırıyorlardı. Yapılabilecek herhangi bir şeyin kalmaması sonucu, bize kalan geri çekilmekten başka bir şey değildi. Kontrollü adımlarla, en azından birilerinden bir şey öğreniriz diyerek aşağıdaki köye doğru çekilmiş olduk. Köyde gelen destek araçlarına binemeyen, hafif sıyrıkları olan iki yaralı arkadaş, bir evin köşesinde öylece pusmuş bekliyorlardı. Yanlarına vardığımızda, bir anda, olması gerekenden fazla tepki gösterdiklerini gördüm. Yaklaşmamamız gerektiğini söylüyorlardı. Sanırım tepede yaşanılan durumun şokunun etkisiyle tam kendilerinde değillerdi. Onlardan olduğumuzu gösteren kimlik belgesini, onlara gösterdiğimizde ancak sakinleşebildiler. Onlara çantamızdaki sudan ikram ettikten sonra;

“- Ne oldu yukarıda?”

“- Dün gece çıktık eyleme. Önce püskürttük, sonra anlamadık bir anda baskın yedik.”

“- Neyi anlamadınız?”

“- Anlamadık işte…”

“- Yaralılar, cenazeler? Durum ne şimdi peki?”

“- Yaralılar indi. Kemal Pir’den1 arkadaşlar doçka çalıştırınca çember dağıldı bir an. Biz de mevzilerden fırlayıp, bir anda indik aşağıya öylece.”

“- E cenazeler?”

“- Valla cobra indirdiler. Toplamışlardır muhtemelen. Siz kime bağlısınız heval bu arada?”

“- Türk solu heval.2 Bizimkileri gördün mü yukarıda?”

“- Evet gördük. Heval Ulaş, Nurhak onlar değil mi?”

“- Doğru Trej ile ……. yoldaşlar da varmış yanlarında.”

“- He tamam doğru. ……. yoldaş gözlüklü olan değil mi?”

“- Doğru.”

“- İndi o aşağıya. Ama ensesinden vurulmuştu sanki. Diğer arkadaşlar da obüste şehit düştüler…”

Önce bir yutkunduğumu hatırlıyorum. Sonra yanımdakine bir baktığımı. O da yutkunmaya çalışıyordu. Sanki taş yutmaya çalışır gibiydi. Sanırım ben de dışarıdan öyle gözüküyordum. Hemen telefona sarıldım ama nafile; şebeke yok. …….’nın kurşunu ensesinden aldığını öğrenince, herhalde onu da kaybettik diye düşünmeye başlamıştım. Güç bela kendimizi ve o iki yaralı arkadaşı da çatışma alanının dışına attıktan sonra, Reco merkeze varmayı başarmıştık. Çok uzak değil yürüyerek belki bir yarım saat mesafeydi. Ancak o an bacaklarımda yaşadığım o ağrıyı daha önce hiç yaşadığımı hatırlamıyorum. Sonrasında fark ettik ki ilk bombardıman anında yediğimiz basınçtan kaynaklı öylesi bir kramp hali gelişmiş. Adrenalinin etkisiyle o ana kadar hissetmiyor oluşumuz olası…

Reco’ya vardığımızda telefon üzerinden arkadaşlara ulaştım. ……..’nın ensesinden vurulmadığını, sadece ufak bir şarapnel parçası aldığını, tedavisinin bitip eve döndüğünü söylediklerinde içim biraz daha ferahlamıştı. Ancak üç arkadaşın ölümsüzleşmesi, gece boyu uykusuzluk çekmek için yeterli bir gerekçeydi. Havanın aydınlanmasıyla birlikte, araca binip yola çıktık. Eve vardığımızda …….. dinleniyor, arkadaşlar yarasına pansuman yapıyorlardı. Çaktırmadan bakmaya çalıştım. Gerçekten de çok önemli gözükmüyordu. Neyse ki bir sıkıntı yoktu. Biraz zaman geçtikten ve ona gelirken aldığımız şeyleri ikram ettikten sonra, muhabbeti açma gereği duydum;

“- Nasıl oldu, anlatabilecek misin yoldaş?”

“- Valla şimdi nereden başlasam ki? En baştan başlayım istersen?”

“- Olur valla. Sen biliyorsun…”

“- Eylemin olduğu gece bize telefon geldi. Zaten biliyorsunuz, ben, Ulaş birde ……. aynı yerde bekliyorduk. Arkadaşlar insana ihtiyaç olduğunu, Keviré Ker’in düştüğünü, eyleme çıkılacağını söylediler. Biz de tamam dedik. Normalde ……. ile ben gidecektim ama Ulaş çok ısrar edince onla birlikte gittik. Araca binip yola çıktık. Toplanma noktasına gittiğimizde Trej ile Nurhak oradaydı…”

“- Nasıl yani? E en baştan konuşmuştuk. Bizden her eyleme, aynı anda, en fazla iki kışı çıkacak diye…”

“- Öyle öyle zaten de…”

“- De?..”

“- Arkadaşlar Trejlerin bulunduğu köye gidip, yerel güçlerden insan almaya çalışıyorlar. Sanırım biraz korktuklarından kaynaklı kimse gitmek istemiyor. Bunu görünce bizimkiler de “Biz gideriz” diye atlıyorlar. Arkadaşlar; “sizden arkadaş geldi yeter bu kadar” diyor, ama nafile. Bizimkiler ısrar ediyor işte. Hatta baya sert bir tartışma oluyor. Ama bakıyorlar insan yok, kabul ediyorlar en sonunda. Bizim de geldiklerinden, eylem başlamaya yakın haberimiz oldu anca.”

“- Anladım. E yukarısı nasıldı peki? Nasıl oldu yani? Nasıl düştü arkadaşlar?”

“- İşte bizim kol her zamanki gibi dokuz kişilikti. Gece sisten istifade ederek tepeye doğru ilerlemeye başladık. 1-1,5 saat yürüdük sanırım. Hem yükten kaynaklı hem de görüntü vermemek için yavaş hareket ettik malum. Tepenin ağzına kadar hiçbir sıkıntı yoktu. Keşfin sesini bile almıyorduk. Dedik bu gece şanslıyız ki tam o sırada sağlı-sollu ateşe aldı alçaklar. Tepe ağzına pusuya yatmışlar meğerse. İlk anda yanımızdaki arkadaşlardan vurulup düşenler oldu. Yaralandılar. Neyse ki arazi kayalık. Sık bir kayalığın arasına attık kendimizi hızlıca. Sis olunca bir de tam tespit edemediler sanırım bizi. Kayalıklar arasında sağı-solu görecek şekilde verince sırt sırta, pusuyu kırmamız taş çatlasın 10 dakikamızı aldı. Ama işte yanımızda hem yaralılar vardı hem de olayın sıcaklığıyla mühimmatı fazla hızlı tüketmişiz. Yaralıları aşağıya indirmek, köyden cephane getirmek gerekiyordu. Bundan kaynaklı o kayalığın arasında bekleyip köy ile bağlantı kurduk biz de. Köyden insan eksiltemeyeceklerini söylediler. Onun için bizim inmemiz gerekiyordu. Valla yaralıların cüssesini görünce, ben dahil herkes kaldı bir an, kimse atılmadı öne. Bir de dönüşte cephane gelecek, o da var tabii.  O kadar yorgunluğun üzerine inmek istemiyordu kimse aşağıya. Sonra işte Ulaş arkadaş fırladı birden. Dedi; “Ben alırım yaralılardan bir tanesini. Dönüşte de getiririz cephaneyi.” Sanırım onun o küçük cüssesi ile öyle cüretkâr yaklaştığını görünce, diğer yerel arkadaş da etkilenip; “Ben de giderim.” dedi. Yaklaşık 1 saat kadar gidip gelmelerini bekledik. Açıkçası ben daha uzun sürer diye düşünüyordum. Ama hemen gidip geldiler. Onlar geldikten sonra, onların biraz soluklanmasını bekledik. Malum, öyle hızlı gidip gelince, bir de o yükle, yorulmuşlardı yoldaşlar. 10 dakika kadar bekledikten sonra, harekete geçmek üzere hazırlandık. Harekete geçtikten sonra, tepedeki ilk beton mevzilerde karşılaştık alçaklarla. Zaten o an ilk Nurhak’ın sloganını duydum. Yıldırım gibi bir sloganla daldı düşman mevzisine yoldaş…”

“- Neydi slogan?”

“- “Mahir, Hüseyin, Ulaş…” sloganını attı. Zaten ilk Ulaş yoldaş, sonra hepimiz eşlik ettik ona. Ardından daha başka birçok slogan; “Biji Serok Apo!”, “Biji Berxwadane Efrin!” falan… Arka arkaya sıralanmış iki beton mevzinin düşmesi en fazla iki ya da iki buçuk saat falan sürmüştür. Neredeyse 5-10 metrelik bir mesafede, yakınlarına kadar girmiştik. Bazıları ile çatışırken göz göze bile denk gelebiliyordun. O mesafeden el bombaları falan… Fazla sıcak geçti o iki saat yani. Ama inanki bizimkiler de hep önde vuruyordu gerçekten. Bir adım geri atmadılar. En sonunda öylesi bir ateş gücüne dayanamayıp kaçmak zorunda kaldı alçaklar. Mevzileri aldığımızda, çok fazla yarası olan bir arkadaş yoktu. Durumumuz iyiydi hatta. Diğer eylem kolu ile de birleşince dedik sırtımız yere gelmez. Ekstra bir takviye de gelmişti onun dışında aşağıdan. Ama boşluğumuza geldi işte. Tam mevzilenme sağlamadık. Öyle beklerken bir anda ilk baskını yedik. Bir anda yiyince baskını, orada ciddi kayıplar verdik ama kendimize gelmemiz uzun sürmedi. Sabaha karşıydı herhalde tam hatırlamıyorum ama tekrardan püskürttük. Biraz nefes almamızı sağladı. Yaralıları, cenazeleri falan mevzilerin içine çektik. Sonra irtibat kurduk, destek istedik, bekliyorduk. Bir anda çok hızlı gelişti her şey. Normalde keşiften kaynaklı, hareket etmeme kararı almıştık. Ama bizim Trej (Alişer), aşağıda bir yoldaşın kaya arasında yaralı kaldığını görünce dayanamıyor gitmek istiyor. Zaten Nurhak ile yan yanaydı. Yanlarında arkadaşlar da vardı. Nurhak başta itiraz ediyor ama Trej’in ısrarı karşısında kabul etmek zorunda kalıyor. Yanlarındaki arkadaşlar ne kadar diretse de dinlememişler işte. Mevziden çıkmışlar bir anda. Tam yaralının yanına giderken, keşif görüyor sanırım. O şekilde obüsle vuruluyorlar. Biz vurulduklarında fark ettik. Ulaş zaten benim yanımda mevzilenmişti. Arkadaşlardan birisini de yanımıza alıp, “belki yaralı çıkmışlardır, kurtarırız” diye almaya gittik. Yanlarına vardığımızda, yanımızda gelen heval, Nurhak’ı, Ulaş ve ben de Trej’i kaldırdık geri çekiyorduk. Ki sanırım keşif o sırada bizi de fark etti. Tam kaldırmış taşırken, benim ön tarafıma, arkadaşların arka tarafına olacak şekilde iki top düştü. Sanırım onların sayesinde kurtuldum. Basınç ve parçalar önce onlara değdiği için ben çok bir yara almadım. Ama yine de sonrasını çok hatırlamıyorum. Arkadaşların anlattığına göre; beni oradan hızlıca çıkarmışlar. Sonrasında düşman hem uçak hem obüsle tüm mevzileri dövmeye başlamış zaten. Ardından da yine bir baskın yemiş bizimkiler. Ben kendime geldiğimde çemberin içindeydik. Direkt burayı aradım zaten. Sonrası malum, siz de görmüşsünüz. Geri çekildik işte…”

Keviré Ker’in, üçlerin hikâyesi bu. Hikâyenin neresinden bakılırsa bakılsın, muhtevasında bir değişiklik olacağını düşünmüyorum. Onların eyleminin, cüretinin, direngenliğinin artçı etkisinde herhangi bir olumsuz anlam ifade etmeyeceği oldukça açık. Öyle ki onların eylemi; dinlenmesi için tüm ısrarlara rağmen cepheyi terk etmeyen Sinan; tıpkı onlar gibi düşmanı mevzi mevzi bozguna uğratan Özgür ve Zeynel; ve Bir yetmez bir tane daha. İki yetmez bir tane daha!” diyerek düşman tanklarını ardı ardına tarumar eden Bayram Ali ve Taylan yoldaşlar ile devam etti. Onlar Efrin serüvencilerine bir yol gösterdiler. Ki hiç kuşkusuz onlar tüm serüvencilere bir yol gösterdiler.

Öyle ya; Nurhak’ın eylemi sırasında attığı slogan tarihsel bir hatırlatmanın ta kendisiydi. O eylemi ve sloganıyla; Kızıldere’yi işaret etmiş, o ruha uygun bir kavga pratiğini, yanındaki yoldaşlarına omuz vererek gerçekleştirmişti. Ulaş’ın eylemi sırasındaki azmi ve fedakârlığı; “Yok. Ya da kaldı mı onlardan?” denilen bir dönemde; “hala devrimciler var” haykırışından başka bir şey olarak görülmemeli. Trej’in bir yoldaşını kurtarabilmek uğruna, deli fişek yürümesi ölüme, kimilerinin vicdanını sızlatmak için yeterli bir eylemdi.

Ancak tüm bunlara rağmen, böylesi anlara, böylesi hikâyelere tanık olan Efrin, fiilen düşmüş oldu. Türkiyeli Devrimciler olarak hiçbir yoldaşımızın cenazesini oradan çıkarmayı başaramadık. Söylemek gerekir ki; biz Efrin’de sadece taktik bir yenilgi yaşamadık. Onun da ötesinde, kendimizde bir ihanete mecbur kaldık. Biz Efrin’de, en yüce değerlerimize arkamızı dönüp gitmek zorunda kaldık. İşte bu; bir yenilgiden de çok başka, bir yıkım halidir. Bu durum alnımızda kara bir leke, sırtımızda ağır bir yüktür. Bundan kaynaklıdır ki; Efrin’i hatırlamak bir histeri halidir bizim için. Ki, kim hatırladığında; sıkışmıyorsa ciğerleri göğüs kafesinin içine, titremiyorsa elleri; bizden değildir vesselam…

Bir gün birileri bize sorarsa; “Efrin direnişi nedir?” diye; “Efrin direnişi 30 Mart, Efrin direnişi Kızıldere’dir!” diyeceğiz. O yüzdendir; bizim zafer dediğimiz, sadece Efrin’i geri almak ile sınırlı olmayacak. Zafer; onların dövüşe dövüşe anımsattığı o feda, dayanışma, cüret; Kızıldere ruhunu, tekrar inşa ederek olacak. Onlar anımsattılar, işaret ettiler. Düşman ile nasıl ödeşeceğimizin yolunu gösterdiler. Canımızdan can alan düşman ile ödeşmeyeceğiz sanılmasın!

M.BÖRKLÜCE EFE

(1) Efrin Reco’da, başka bir tepeye Kemal Pir’in ismi verilmiş. Keviré Ker tepesi ile karşı karşıya.

(2) KÖH bağlantılı arkadaşların bize seslenme biçimlerinden, en yaygın olanı. Kolay anlaşılsın diye yer yer böylesi tanışmalar yapılıyor…

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız