Olguculuk ve gerçekliğe yaklaşım biçimi üzerine – Deniz Köroğlu

297

“Doğrudan gözlem dünyası içinde kendimizi yaşıyor bulduğumuz dünya, olması gerekeni gerçekten olan haline getirebilmek için kavranmalı, dönüştürülmeli ve giderek altüst edilmelidir.”

Bahsettiğimiz konuların büyük bir kısmı hâlihazırda bildiğimiz şeyler de olsa, bunları uygulamak genelde göründüğünden daha zor bir meseledir. İş uygulama kısmına geldikçe orada bilmek kadar bildiklerimize biçtiğimiz anlamın yani anlam dünyamızın da aslında işin içine ne denli dâhil olduğunu görüyoruz. Pratikte gelişimin sağlayıcısı, işe biçilen anlamdır. Hiçbir düşünce altyapısı olmayan bir pratiğin hayata geçme şansı yoktur. Tam da bu noktada anlama meselesine -yani bunu sağlayacak olan çözümleme meselesine- yapılamazlık/uygulanamazlık üzerinden ya da uygulanılamamışlık üzerinden yaklaşmak ciddi bir hata olacaktır. Aksine burada öne çıkartmamız gereken, atılacak olan adımın olmakta olanın reddiyesi-olması gerekenin ısrarından başka bir şey olmaması gerektiğidir. Fakat sürekli olmasa da zaman zaman mevcut koşulların, olmakta olanın, yarattığı etki bizleri sürükleyebiliyor. Bu sürüklenme her ne kadar maddi dayanakları olsa da aslen psikolojiktir. İşte tam da bu tip durumlarda meselelere yaklaşımımızda uygulamamız gereken yöntemin dışına çıkabiliyoruz. Bu tip durumlarda eksikliğimizin temelinde yatan şeyler ise olmakta olan-olması gereken ilişkisini kuramamak, hayaller ve gerçekler arasındaki bağları çözümleyememek ve bütünlüklü bakış açısını yakalayamamaktır. Tam da bu noktada kurmamız gereken mantık düzlemi üzerine biraz eğilmek gerekecektir.

Karşımıza çıkan veyahut çıkabilecek olan sorun, kendini ister teorik düzlemde, ister pratik düzlemde göstersin, çözüm noktasında belirleyici olan, mantıksal zemindir. Burada esas itibarıyla düştüğümüz hataların düğüm noktası, diyalektik mantık meselesidir. Bunun önüne en çok engel olarak çıkan düzlemse, biçimsel mantıktır. Buradan ilerleyelim.

 “Olabilecek olan” ve “olmakta olan” arasındaki ilişki ve çatışmanın kavranması

Biçimsel mantık düşüncesinin kendisi, aslında evrensel denetim ve ölçülebilirlik için, dönemsel ve fiziksel araçların gelişiminde tarihsel bir momenti ifade eder. Aynı zamanda düşünceyi çelişkilerden arındırması, toplum ve doğanın karmaşık süreçlerinde tanınabilir, anlaşılabilir biçimler yaratması insanlık tarihine de çokça katkıda bulunmuştur. Ama gelin görün ki şimdi bulunduğumuz noktadan bakıldığında biçimsel mantığın egemenliği altında “öz” ve “görünen”- “olabilecek olan” ve “olmakta olan” arasındaki çatışmanın kavranılması olanaklı değildir. Böyle bir durumda, çelişkiler, bağlı oldukları olgulardan ayrıksıymış gibi görünecek, sonuçların ortaya çıkardığı nedenler mantıksal düzleminden komple uzaklaştırılmış olacaktır. Ancak yine de çoğu zaman biçimsel mantık hala bilimsel düşünceye giden ilk adım olma özelliğini korumaktadır. Yalnızca ilk adım! Çünkü düşünceleri pratiğe elverişli bir akıl’a ayarlamak için henüz yüksek bir soyutlama ve matematikselleştirme derecesi gerekecektir. Bütün bunların yanında biçimsel mantık; çıkışının başlangıcından bu yana geçen süreçte, düşünce yasaları için evrensel geçerliliği amaçlıyordu. Ve gerçekten de evrensellik olmaksızın düşünce, özel ve bağlayıcı olmayan bir sorun olacak, var oluşun en küçük kesimini bile anlama gücünden yoksun kalacaktır. Düşünce her zaman bireysel düşünmeden daha verimli ve daha başkadır. Bu iki biçimin de odak noktası farklıdır. Düşünce şekillenirken etkileyenler aynı olsa da belirleyenler farklılaşacaktır.

Diyalektik mantığın ise nesnel dayanağı ne soyuttur ne genel bir nesnellik biçimidir ne de doğrudan gözlem verileridir. Diyalektik mantık, biçimsel mantığı ve aşkınsal felsefeyi yadsır ama biçimsel mantığın ve aşkınsal felsefenin soyutlamalarını geri alır. Öte yandan dolaysız gözlemin somutluğunu da yadsır. Gözlem, gerçekliğine ancak olayların arkasındaki etkenleri gizleyen aldatıcı nesnellikten kurtulmuşsa erişir. Diyalektik mantık, dünyayı bir tarihsel evren olarak anlıyorsa, orada yerleşik olguları insanın tarihsel pratiğinin eylemi sonucu olarak görüyorsa, bu anlık ve maddi eylem, gözlem verilerindeki olgusallıktır. Bu durumda diyalektik mantığın kavradığı da tam olarak olgusallıktır.

Nitekim kavranılması gereken şeyin mantıksal düzlemi doğru yerden kurulmadığı zaman saplanılan şey durumuna gelmesinin önü açık olacaktır. Saplanma durumu, olguyu sadece olmuş olması ya da olmakta olması üzerinden anlamaz. Olguyu zamanın -geçmişin, şimdinin ve sonrasının- belirleyici gerçekliğiymiş gibi anlar. Yani olmakta olana saplanır. Onun için bütün geçmiş bu olgunun gerçekleşmesi dışında kendini var edemeyecek ve bu sonuç dışından bakıldığında bütün gerçekliğinin kaybolacağı bir verili durumdur. Onun için şimdinin bütün ihtimalleri olgunun çıkmaz sokağı içindedir. Olgudan çıkılabilirliği görse bile inanmak istemeyebilir. Çünkü olmakta olanın batağına saplanmak bütün gerçekliği de bunun üzerinden anlamak olacaktır. Dolayısıyla sonranın da bütün ihtimalleri ya olmakta olanın doğrudan devamı – ki bu bilimsel olarak da mümkün olmaz- ya da başka biçimlerle devamı dışında bir şey olarak görülemeyecektir. Olguculuk, şimdisinin dünyasını da gözünde büyütmekle aslında olguyu kavramaktan kendisini gittikçe uzaklaştırır. Diğer bir deyişle kendini gerçeklikten uzaklaştırır. Bu durum öyle bir hal alabilir ki mevcut durumdan kurtulmayı ya da onu bir biçimiyle aşmayı amaçlayan her teoriye hor gözle bakar. Çünkü bunlar mevcut olgusallığı yadsıyacak bir konumda olacaktır. Teorinin geçerliliği onun gözünde mevcut olgusallığı desteklediği kadardır ya da kökünü oradan aldığı kadar. Bunun dışında kalan teori ya tasfiyecidir ya da salt teoride kalan boş laftır. Teori ile pratiğin diyalektik birlikteliğinin kavranması bir yana dursun zaten o saatten sonra her kavram artık iç dünyasındaki hissiyat durumunu desteklemek için kullanılan birer araçtan başka bir şey olmayacaktır. Ha keza pratikte de durum çok farklı değildir. Yine mevcut olgusallığı aşmaya dönük olan her pratik “yapılmaması gerekenler kümesi”nin daimi üyesidir. Fakat pratiğe laf söylemek, teoriye laf söylemek kadar kolay olmadığından çoğu zaman kendini pratiğin dışında tutmak da yeterli bir refleks olarak görülebilir.

Sorun gelecek tasviriyle gerçek arasındaki boşluğu doldurmak, aralarında köprü inşa etmektir

Olguculuk, sadece örgüt içinde kendini gösteren bir durum olarak algılanmamalı. Özellikle de toplum içerisinde hâkim güçtür. Genelde gelişebilecek-değişebilecek olanın olabilirliğine inanmamak-inanmak istememek üzerinden gelişen ‘mevcut hal’e saplanma durumu, halk arasında çokça görülür. Toplumda ve örgütte görüldüğü gibi, bu durum bireyin özelinde de gelişebilir. Birey, kendi mevcut olgusallığını baz alan bir pozisyon içerisinde, olabilecek olan’a (olma potansiyeli olana) yönelmez, onu yadsır. Bu üçünde de olguculuk, toplumsal, kamuoyu ya da örgüt içi baskı, tabular, kaygılar, dogmatizm gibi birçok sebepten oluşabilir.

Çünkü mücadele düzeyinde, yapılmakta olanın yani yol ile kurulan ilişkinin kavranılması bilinci, insan davranışını altüst etmedikçe, bir yıkım bile değişimi getiremeyecektir. Düşünce kendini ileriye doğru aşmadıkça, yeni bir paradigmaya geçiş olmadıkça, böyle bir değişimi karşılayacak dinamiklere sahip değildir. Ve maddi eylemlikten kopmanın kendisi -ki felsefe- burada köklenmektedir. Felsefi düşünceye soyut ve ideolojik niteliğini vurmaktadır. Bu kopma nedeniyle eleştirel felsefi düşünce zorunlu olarak aşkın ve soyuttur. Felsefi düşünce, somuttan soyuta, soyuttan somuta… sarmal döngüyü oluşturan bir harekettir. Çünkü verili olanı soyutlamayan olguları onları yapmış olan etmenlerle ilişkilendirmeyen, olguları kafasında yıkmayan birisi aslında düşünmemektedir.

Bir başka biçimiyle de dilsel davranış, yani söylem dünyamız, kavramlar setimiz, gelişimin önünde engel bir konumda yer alabilir. Dil, düşünce dünyamızdan farklı bir seyir izlemez. Saplanma durumu da burada en açık biçimde kendisini göstermekten çekinmeyecektir. Eğer dilsel davranış, kavramsal gelişimi engelliyorsa, eğer olması gerekenin karşısında duruyorsa, eğer doğrudan gelişen olgulara teslim oluyorsa, o zaman olguların arasındaki etmenlerin tanınmasını reddetmekte ve böylece olguların tarihsel içeriklerinin tanınmasını yadsımaktadır. Olmakta olana saplanmak, mevcut koşulları tarihsel bir süreç olarak kavramama durumudur.

Öte yandan, mevcut koşulları kavramak ve olaylara gerçekçi gözlerle bakmak, sanıldığının aksine hayalleri baltalayan bir şey değildir. Hatta doğru kullanıldığında onları gerçekleştirmenin tek ve karşı konulamayacak derecede güçlü bir yoludur. Burada sorunun kaynağı, aslında olmakta olanı kavrayabilmek değil olmakta olana saplanmaktır. Biraz daha bakıldığında görülecektir ki, olmakta olana saplanmak bir nevi hantal bir karamsarlık durumundan başka bir şey değildir. Çünkü bu iyi yöndeki gelecek tasvirinin karşıtlığını oluşturmanın bir yolu ve hayatın bütün değişkenlerini göz ardı edip, onları inkâr edip gerçek dışı bir biçimde “somut”un kalıcılığını düşlemektir. Yani elinde olana tutunan azgelişmiş bir hayalcilikten bahsediyoruz. Oysa olması gerekeni düşlemek ütopik değildir. Çünkü bu gerçeklik arzusu bizatihi gücünü gerçekten alır, yani gerçekte var olan somut işleyememe yanlarından, zayıflıklarından, bıraktığı boşluklardan alır gücünü. Gerçeğin ihtiyacıdır ve onun yaralarının yansımasıdır. Yani sorun ne gerçekçi düşünmektir ne de hayalciliktir. Sorun gelecek tasviriyle gerçek arasındaki boşluğu doldurmaktır, aralarındaki köprüleri inşa etmektir.  Yine, gerçeği kavramak bizler için dağıtıcı rol oynayabilecek, moralsizlik yaratabilecek ya da hedeflerimizden uzaklaştıracak bir rol oynamaz. Fakat köprüleri inşa etme meselesinde tıkanma yaşandığında genelde bu tip yanılsamalar yaşanır. Bu mesele bizim için bir biçimde yapacağımız yapbozun parçalarını kutudan çıkarmaktır. Bir yanıyla da yapbozun özelliklerini keşfetme işi, yani çözüm yoludur. Bizim için bu moral yaratıcı ve bütünleştirici bir etkenden başka bir şey değildir. Bilakis olması gerekeni hayal etmekte; ona gidebilmeyi düşlemek ve hatta adımlarını bu yönde atmak-atmaya çalışmakta gözü kapalı bir hayalcilik, hayalperestlik yoktur. Bu yapılması gerekenin ta kendisidir. Çünkü bu insanda farkındalığı yaratacak olan güçten başka bir şey değildir. Bu gücü kullanmak zaman zaman oldukça zor gelebilir, hatta biz çoğu zaman olmakta olanın karanlığında kayboluruz. Böyle durumlarda öyle bir an gelir ki, artık hareketlerimizi ve davranışlarımızı olmakta olan, yani mevcut durum ve olayların gidiş biçimi, kontrol eder hale gelir. Tam da bu sırada elimizde iki seçenek vardır: Ya en iyiyi yok etmek ya da olması gerekene sarılmak. Hiçbir şey yapmamak ilk seçeneği tercih etmek demek olacaktır. Bir Latince atasözü şöyle der: “Corriptiu optimi de pessima”; yani, yapılabilecek en kötü şey en iyiyi yok etmektir. Burada en iyiyi yok etmek demek onu düşlememek, ona gidilemeyeceğini kabullenmek, onun var olamayacağını kabul etmek demektir. Diğer bir deyişle olmakta olana teslim olmak, olması gerekeni öldürmektir.

Şu veya bu biçimde olmakta olan, mevcut somut gerçekliktir ve ona uyum sağlamadan yaşamak zaten mümkün olmaz. Ancak somut gerçeklik bize gösterir ki, insanlık tarihindeki mevcut bütün gelişimler olmakta olanın yadsınması ve olması gerekenin tasviriyle başlamıştır. Bu evrensel bir gelişim yasasıdır. Olması gerekene, tahayyüle olan inanç, gelişim için karanlığın ortasında kalmış tek meşaledir. Bu gerçekliği kavradığımız oranda hedefe ilerleyebiliriz.

Peki, tasvir ettiğimiz olması gerekenin hayata geçemediği koşulları düşünecek olursak; örneğin teorik olarak ortaya koyduğumuz herhangi bir şeyi düşünelim. Bu teoriyi gerçeklikle buluşturamadığımız zaman, genelde çıkardığımız sonuç; “Sorun sadece pratiktedir, biz teoriyi hayata geçiremedik, bu bizim yanılgımız!” oluyor ve devamla  “Teori doğruydu pratiğimiz yanlıştı” gibi cümleleri kurabiliyoruz. Teori neydi ki pratik yanlış? Bir fikir hayata geçmiyorsa bu aynı zamanda fikrin de sorunudur. Evet, doğrudan teorinin sorunudur. Bu birbirinden ayrı düşünülemeyecek, teori ve pratik meselelerini birbirinden en yalıtık bir biçimde ele alsak bile en fazla söyleyebileceğimiz şey, biz fikri yanlış kavradık, olabilir. Fakat gerçek çok nettir. Ne fikir eylemden ayrı düşünülebilir ne de eylem fikirden. Biri yanlışsa diğeri de “yanlış”tır. Yani eksiktir, gerçekten kopuktur ya da içi boştur. Çokça kullandığımız bir diğer argümansa, “biz bunu içselleştiremedik”tir. Oysa teorinin yalıtık ve nesnel biçimleri zaten içselleştirilemez. Biz bunun nasıl nesnel bir olgu halini aldığını tartışmaktansa, içselleştiremedik hadi içselleştirelim, demeyi tercih ederiz. Aslında bu da olguculuğun bir başka bir biçimidir. Ancak yazının muhtevası için şu anda buna devam etmektense olguculuğun birey üzerindeki etkilerinden devam etmek daha doğru olacaktır.

“Ruhsal an, kendi şimdi’sinin vuruşunu nabız atışı olarak algılar; ileri atılanda, aynı zamanda tüm anların geçişliliğinde. Mamafih bu dolaysızlıkta daha fazla hâsıl olmaz bundan, tehlikesi de yaşanan anın daha karanlık algılanabilmesinden ve tasvir edilebilmesinden öteye geçmez. Bu sırada zaten tüm o zamana kadar sorunu yalın psikolojinin dışına süren belirleyici etken de devreye girer; aslında yaşanan anın karanlığı nesnel karanlığın tasviridir. Yani, kendisini henüz süreçte ve zamanda içeriksel tezahürüyle geliştirememiş bulunan o yoğun zaman unsurunun kendine sahip olmama halinin tasviri. Demek en uzaktaki değil, en yakındakidir henüz tamamen karanlıkta olan, çünkü en yakın en içkin olan odur; varoluş bulmacasının düğümü bu en yakındakindedir.”

Gerçekten de insan an içerisinde olanı, ruhsal düşünüşünden dolayı olduğundan çok daha güçlüymüş gibi algılar. Ancak anlar geçişlilik içerisinde ilerlediği zaman daha fazla böyle devam etmez. Tehlikesi ise olmakta olanın, olduğundan daha kötü bir biçimde algılanması anlamına gelir. Ve meseleye bireysel düşünüşün dışında baktığımızda, aslında görünen karanlığın tasviridir, gerçekliğin değil. Karanlık olan kendi tahayyülündür. Dolayısıyla karanlık olan uzakta değil yakındadır. Varoluş bulmacasının düğümü de insanın tahayyülündedir. Zaten Bloch’un “karanlık olan” diye tasvir ettiği mesele de bize kendini birçok alanda göstermiyor mu? Bizler bütünlüklü bakarak yarabileceğimiz o karanlığı sıkışıklıklar içerisinde inceleyerek kendimizi ruhsal anın nabız atışının içinde kapana kısılmış buluruz. Ve tabi ki ileri doğru gelişmeyen her kriz gibi bu da geriye doğru seyreder. Yanılsamalar zamanla bizim “doğrular”ımıza dönüşür.

Ancak ve ancak yanılsamalardan çıkabilmek ve gerçeklere doğru yaklaşmak, genelde sanıldığının aksine bize doğaüstü bir güç vermez. Ya da bir takım insanların dediği gibi birdenbire bu gerçek bize her şeyin yolunu açmaz. Ne bir reçete beklemek doğrudur, ne de sihirli bir değnek. Bunun yanında içsel bir huzur da sağlamayabilir. Hatta gerçekler sorumlulukları daha da gözler önüne serdiğinden sorumluluklar fark edildikçe mesele çok daha zor bir hale gelecektir. Gerçeklerle yüzleşmenin kolay olmamasının sebebi, bir takım “solcuların” propaganda sözü olarak sıkça kullandığı gibi, sadece gerçeği anlatanların azlığından veyahut gerçeğin üstünün sıkça kapatıldığından değildir. Bazen gerçekleri kavramak ve gerekliliklerini yerine getirmek Golgotha tepesinde çarmıha gerilmek gibi zorluk ve acı veren bir durumdan öteye gitmez. Bu bir karamsarlık olarak anlaşılmasın. Çünkü cüretin olduğu yerde karamsarlığa yer yoktur. Ve gerçeği göğüsleyebilme cüreti gökte aranan o gücü yerde bulabilme imkânını bize getiren koşuldur. Zaten bu yüzden yaklaşık 2000 yıl geçmiş olmasına rağmen, dünyada çoğu kişi Golgotha tepesini değil orda çarmıha gerilenin ismini, tam da bu yüzden, hatırlar.

O zaman daralmış dünyalardan çıkmalı, birçoğunun yönelmeye dahi cesaret edemediği dünyalara doğru ilerlemek için yanılsamalardan kurtulmalı ve bütünlüklü yöntemlerle henüz olmamış olana yönelmeliyiz. Marx’ın da dediği gibi “Meselenin dönüm noktası mevcut koşulları somut olarak aşmanın bilincine varmaktır.” Mevcut koşulları aşma cüretini yaratacak olan da budur. Öteki türlü içi boş bir kahramanlıktan ya da şişme bir mevcudiyetten öteye gidilemez. Asabiyeti yaratmanın yolu da buradadır; bu asabiyetin toplumsallaşmasını sağlamanın yolu da budur. Bu gerçeklik ile yüzleşmeden ne mevcut gelişen koşulların yarattığı engelleri aşmak mümkündür ne de bu engelleri dahi yükseğe sıçramak için basamak olarak kullanmak. Çünkü yanılsamalar yolun önünde bir sis perdesi gibi dikilmekte ve görüş alanımızı engellemektedir.

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız