23 Haziran, Bir Seçim Parodisi

434

CHP ve İmamoğlu’nun seçim stratejisi, oldukça “dengeli” ilerliyor. Sistemin açmazlarına değmeden, tehlikeli sulara dalmadan… Zira CHP, bir devlet partisidir. Her şeyden önce, CHP’yi belirleyen budur. Onun stratejisi, TÜSAİD’da ifadesini bulan büyük sermaye güçlerinin yönelimleri ve pozisyonları ile de eşgüdümlüdür. Tam da bu nedenle, toplumsal-sınıfsal karşıtlık ve çelişkilerin derinleştiği bir kesitte, agresif bir seçim kampanyasının yol açacağı toplumsal muhalefete ve patlama dinamiklerine karşı sigorta oluşturarak ilerliyor. Seçimin iptal kararına karşı muhalefet etmeyip daha ilk günden sandığı işaret etmesinin ve 23 Haziran’ı bir “demokrasi şöleni”ne çevirmeyi önüne koymasının, seçilmiş belediye başkanlığının gaspına karşı bu kadar düşük profilde bir muhalefet sergilemesinin başka bir izahı yoktur.

Diğer yandan, faşizm sandıkla gitmez, diyen ve sokağı işaret eden bir çok siyasi yapı da seçim iptalinin yaratabileceği meşruiyet krizini derinleştirmek için faaliyet yürütmektense, hızlıca Ekrem İmamoğlu-Binali Yıldırım kapışmasına odaklandı. Türkiye Devrimci Hareketi, 31 Mart ve şimdi de 23 Haziran seçimlerinde burjuva siyasetin dışında bir odak oluşturmak gibi bir pozisyonda olmadı, olamadı. Bu yüzden burjuva siyasetine yedeklenen kesimin dışında kalanlar da, sürece seyirci kaldı. Bu anlamda, 23 Haziran seçimini CHP siyaseti ile arasına sınır çizgisi oluşturarak karşılayamadı. Bu söylediklerimiz, biz de dahil, İmamoğlu’na oy çağrısında bulunmayan ve sandığa gitme çağrısı yapmayan tüm siyasi çevreleri içine de almaktadır. Bir tutum belirlediğin an, bu tutumunu etkin kılmak için sahada olursun. Neden burjuva klikler arasında evhen-i şer anlamına gelen adayı tercih etmeyeceğini  anlatırsın. Oysa İmamoğlu’na işaret etmeyen devrimci çevreler olarak, hem bu seçim gaspına karşı net tutum geliştirme hem de her iki adayın da neoliberal kent stratejisine karşıtlık oluşturma noktasında hiçbir çalışmamız olmadı. Sandığın meşruiyetini sorgulatmanın imkan ve olanaklarına sahip olmamıza rağmen, biz devrimciler sahaya inmedik.

Burjuva biçimsel hak eşitliğinin bile tedavülden kaldırıldığı bir seçim

 Bu seçim, burjuva siyasetin amentüsü olarak sürekli tekrarlana duran, seçme ve seçilme hakkının gasp edildiği bir seçimdir. Seçme ve seçilme hakkı, kapitalist sistemde, zengininden fakirine herkesin eşitlendiği bir hak olarak formüle edilir. Elbette gerçek dün de bugün de öyle değildir. En demokratından en faşistine kadar kapitalist devlet, sömürü ilişkileri üzerinde yükselir. Her türlü ezme-ezilme ilişkisini, azami kar-azami egemenliği derinleştirecek şekilde yeniden üretir.  Ve herkesin eşitlendiği bir seçme ve seçilme hakkı bu dünyanın içerisinde yoktur. Yurttaşlık hakkı olarak tanımlanan birçok şey gibi, seçme ve seçilme hakkı da burjuva biçimsel bir hak eşitliğidir. Ve korkunç büyük bir eşitsizliğin üzerine oturur. Siz hiç, komünist bir işçinin sosyalist belediyecilik anlayışını hakim kılmak, kentsel sorunları ve süreçleri tüm emekçi sınıfların yararına ele almak için yola çıktığında, örneğin bir Binali Yıldırım’la eşit koşullarda yarışabileceğini ve bu anlamda eşit seçilme hakkına sahip olduğunu söyleyebilir misiniz? Devasa seçim kampanyalarına aktarılan onca kaynağa bir emekçi sahip olabilir mi? Herkesin seçilme hakkının olmadığının en çarpıcı örneği, Kürt Özgürlük Hareketi’nin geliştirdiği mücadeleyle buluşup, bu mücadelenin içerisinde yeniden inşa olmuş bir halkın, Kürt halkının, iradesi ile seçilmiş olan belediye başkanlarının kayyum saldırısına maruz kalmış olmalarıdır. HDP’li tüm belediyeler, dün olduğu gibi bugün de bu saldırı tehdidi ile karşı karşıyadır.  Son seçimde, daha seçilir seçilmez başkanlığı, belediye meclis üyeliği KHK’lı olduğu gerekçesiyle gasp edilenler oldu. Kürdistan’da seçilme hakkı, burjuva biçimsel hak eşitliği ilkesi ortadan kaldırılıp tamamiyle gaspedilmiştir. Faşist devletin yasalarına göre hiçbir suç tanımı yapılamayıp yargılanmadan işlerinden atılan KHK’lılar için, Kürt halkının temsilcileri için, burjuva biçimsel anlamda bile olsa seçilme hakkı yoktur! Zira faşist devlet, iç ve dış siyasetinde ekonomik-siyasal- askeri olarak, burjuva biçimsel hak eşitliğini bile rafa kaldıracak denli sıkışmıştır! Bu durum, gelinen noktada, bugün rıza üretim mekanizmalarının, burjuva içerme siyasetinin alanının ne kadar daralmış olduğunun da bir göstergesidir. Ve faşist burjuva devletin güçlülüğünü değil zayıflığını gösterir. İstanbul belediye seçiminin iptali tam da bu konjonktürün bir sonucu olara gelişmiştir.

Seçmece olan, sadece karpuzdur!

Geçtiğimiz beş yıllık dönemde, Kürt halkının iradesini temsil eden belediyelerin kayyum atanarak gasp edilmesi ve seçilmişlerin tutuklanması, seçimlerde binbir türlü hilenin yapılması gerçekte bir seçme hakkından ve özgürlüğünden bahsedilemeyeceğini gösterir. Velev ki böylesi bir hak gaspı yapılmamış, burjuva siyasetin kendisini geniş kitleler nezdinde meşrulaştırmasının bir enstrümanı olarak seçme hakkı korunmuş olsun, sözkonusu olan önümüze konulmuş olanların, dayatılanların seçimidir. Seçilme hakkı özgürce kullanılmıyorsa, seçme hakkı da daha baştan sakatlanmış demektir.

Tekçi egemenlik biçimi olarak, merkezileşmiş, kaskatı yapısı ve açık terörcülüğüyle faşist devlet, işçi sınıfı ve emekçilerin, ezilen cins, ulus ve mezhebin taleplerini burjuva egemenlik ilişkileri temelinde kapsayarak içerecek mekanizmalardan yoksundur. Toplumsal rıza üretiminin sınırları daralmıştır. Faşist devlet, zoru bir rıza üretim mekanizması olarak kullanmaktadır. Bugün, baskı ve zor aygıtının yaratmış olduğu korku toplumuna rağmen, emekçi sınıfların, kadınların, gençlerin, Kürt halkının karşılanamayan ihtiyaç ve özlemleri faşizmin sınırlarına çarpa çarpa, adeta sürekli basıncı artan kapalı bir kap misali, patlamaya hazır bir bombaya dönüştü.

Emeğimiz, yaşamımız ve geleceğimiz üzerinde tahakküm kuran sınıf, en ileri burjuva demokrasisinde bile, “temel hak ve özgürlükler” olarak paketlediği bir hak olarak seçme ve seçilme hakkının burjuva biçimsel karakterin dışına çıkmasına izin vermez, veremez. Zira bu anlamdaki bir sınır aşımı, emekçi sınıfların ucundan da olsa toplumun yaşamını etkileyecek siyasal karar süreçlerine güçlü bir etkide bulunabilmesi olasılığı ve olanağı demektir. Ve ipin ucu bir kaçmaya görsün. Tam da bu yüzden, “toplumsal bir sözleşme” olarak ifade edilen, oysa o dönemki sınıflar arası ve sınıf kesimleri arası güç ilişkilerinin bir ifadesinden başka bir şey olmayan anayasada yer alan temel hak ve özgürlüklerin her birisi, burjuva biçimsel karakteri aşamaz!

Biri bizi gözetlemekle kalmıyor, kişisel verilerimiz ve mahremiyetimiz üzerinde tepiniyor

Yine burjuva anayasasında yer alan kişisel verilerin gizliliği ve bireyin varoluş sorunu olarak mahremiyeti, AKP’nin, kaybettiği İstanbul seçiminin iptali için gerekçe türetirken bir bütün olarak rafa kaldırdığı bir haktır. Burjuva anayasasında tanımlı haldeki her bir hakkın burjuva biçimsel karakterini vurgulamak, haklar ve özgürlükler sorununun ancak sosyalizmle çözüleceğini söylemek bir şeydir. Ve burada ifade ettiklerimiz faşist veya burjuva demokratik tüm kapitalist devletlere ve anayasalarına içkindir. Ancak bugün yapmamız gereken şey, soyut ve genel bir teşhir değil devletin faşist karakterini, çok daha yalın ve çıplak bir biçimde açığa çıkartacak bir teşhir kampanyası yürütmektir.

Seçim iptal sürecinde, AKP tarafından kişisel verileri koruma yasasının ihlali kör gözüm parmağına yapıldı ve CHP bunu teşhir konusu bile yapmadı. Zira bu hak ihlalinin güçlü teşhiri, başta sağlık olmak üzere, birçok alanda uygulamaya geçen ve devletin güvenliği için tehdit oluşturan kişileri tespit etmeyi de hedefleyen kontrol mekanizmalarının teşhirine dönüşür. Biyometrik verilerin toplanmasını ve panoptikon toplumun inşasını sekteye uğratma riskini barındırır. Düşünsenize, emekçi kitlelerin harekete geçip, kişisel verilerinin kendi aleyhlerine kullanılmasına karşı mücadele ettiğini ve bu mekanizmayı inceldiği yerden kırdığını… Bu, tam da bir “güvenlik” sorunudur ve gelir kapitalist devletin beka sorununa bağlanır. Ve CHP, faşist AKP iktidarı için bir beka krizi oluşturmak için, kapitalist devletin beka sorununa bağlanacak bir adımı atmaz! Bakınız, 19 Mayıs vesilesi ile Erdoğan’ın çağrısı sonucu Samsun’da verilen Türkiye ittifakı fotoğrafına!.. Kılıçdaroğlu tam da o fotoğrafın adamı.

En son, 16 Haziran’da, iki adayın karşı karşıya geldiği TV programında, Binali Yıldırım, İmamoğlu’na büyükşehir belediyesindeki veri tabanının kopyalanması mevzusunu, kişisel verilerin korunması hakkının ihlali olarak değerlendiren bir soru sorabildi. Yavuz hırsız evsahibini bastırırmış! Belediyedeki verilerin kişisel veri kapsamında olup olmadığı tartışma konusudur. Hadi bunu geçelim, yasa kapsamında korunması gereken kişisel veriler olsa bile, belediye ile ilgili tüm raporlara erişim ve bu raporlar üzerinde tasarrufta bulunma hakkı olan bir seçilmiş var(dı). Yani kendi yasalarına göre ihlal edilen bir durum sözkonusu değildi. Öte yandan, veri tabanında yer alan bilgiler, kişisel verilerin korunması yasası kapsamında olan hassas veriler değildir. Bu açık ve net. Ve İmamoğlu da bunu bilmeyecek kadar cahil bir siyasetçi değil. Ama devlet adamı olmanın “nezaket”i ve kapsayıcılığı ile; devletin bekasını herşeyin üzerinde görmenin bir sonucuydu onu bu konuda dilsiz yapan. Binali Yıldırım, seçim iptaline malzeme toplamak için kişisel verilerin gizliliği ve bireyin özel hayatının mahremiyetini bir bütün olarak ihlal eden partisi adına, bu haktan bahsederken ne kadar aymaz ve pişkin olduğunu gösterdi. İmamoğlu da, temsil ettiği burjuva kliğin sınıfsal çıkarlarının ve devletin bekasının her şeyin üzerinde olduğunu gösterdi ve bu uğurda ayağına gelen gollük pası bile taça atan bir cevap verdi. İmamoğlu’nun çokça atıfta bulunduğu devlet adamı olmanın gereğiydi bu. AKP’nin İstanbul’da yaşayan herkesin kişisel verilerini tarayıp seçimi iptal gerekçesi oluşturmasına, İmamoğlu’nun hiç değinmemiş olması, onun seçim kampanyasına kendi meşrebince su taşıyan sol çevreler için oldukça “manidar” olmalı![1]

İmamoğlu, veri hırsızlığı ile minareye kılıf geçirilmesini görmezden geldi

Kişisel verilerin korunması yasası, yasama-yargı-yürütmeyi başkanlık sistemi üzerinden tekleştirip kendisini kadiri mutlak bir güç olarak ortaya koyan Tayyip için, hiçbir anlam ifade etmemektedir. Zira, İstanbul’un kaybı, Türkiye’nin kaybı demekti. Ekonomik kriz sarmalındaki Türkiye’de çok büyük bir nüfusun (16 milyonluk İstanbul’da), yoksulluk yönetişimi bağlamında, AKP iktidarına yedeklenme programı kapsamına, belediye kaynakları olmaksızın alınamaması demekti. Meselenin sadece ekonomik boyutu yok elbette. Sosyal içerme programlarının bir ayağını, yerel yönetimler üzerinden oluşturulan toplumsal-siyasal-kültürel hegemonya inşası oluşturmaktadır. Ve tüm bunlar iktidar için beka sorununun oldukça yakın bir tehdit haline gelmesiyle eş anlamlıdır. İşte bu yüzden, faşist AKP iktidarı, tüm ayrıcalıklarını kullanarak, hiçbir yetki ve yasaya dayanmaksızın veri hırsızlığı yaptı ve kısıtlı seçmen diye ucube bir kategori türetti. Keza sandık kurulu başkanlarının nerede çalıştıklarından, akrabalarının nerede çalıştıklarına, hangi dersaneye gittiklerine, hangi bankaya para yatırdıklarına kadar, yapılan veri sondaj faaliyeti de, AKP’nin iktidar gücünü arkasına alarak yapmış olduğu ve yine kişisel verilerin ve özel hayatın mahremiyetini ihlal eden uygulamalardır.

Kişisel verilerimizin hepsi kişisel mahremiyet kapsamındadır. Örneğin facebooka yazdığımız ve sadece görmesini istediğimiz kişilerin görmesi gereken bilgiler de (doğumgünü, nerede yaşadığımız vb.) bu kapsamdadır. Ancak bunlar hassas olmayan veriler olarak değerlendirilir. Bir yasal çerçeve oluşturularak koruma altına alınmazlar. Diğer yandan, biyometrik verilerimizin de içinde olduğu bir çok kişisel verimiz ise (örneğin sağlık), hassas veriler kapsamınadadır. Bunlara erişim ve işlenip kullanılması, kişisel verilerin korunması ve bireyin özel hayatının mahremiyeti hakkı, insan olmaktan gelen haklar olarak güya burjuva anayasaca koruma altındadır. Tabi yasalar, soyut bir devlet algısı üzerinden tanımlandığında en büyük yanılgıyı oluşturur. “Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf” ve devleti, her türlü kişisel verimizi, sömürü çarkının ilelebet sürmesini garanti altına almak için kullanacaktır. Bu şaşmaz bir tarih yasasıdır.

Sağlıkta, biyometrik verilerini paylaşmaksızın sağlık hizmetine erişimi engelleyen bir sistem oluşturuldu. Yetmedi, birçok alanda buna benzer uygulamalara gidildi. O da yetmedi, her türlü kişisel verimizin kayıtlı olduğu biyometrik kimliklere geçildi. Panoptikon toplumun inşası konusunda yol düzlendi. Faşist AKP iktidarının, kısıtlı seçmen tanımını yapabilmesi ve sandık kurulu başkanlarıyla  ilgili verileri bu kadar rahat  elde etmesi burjuva hukuk açısından bile bir sınır aşımıdır. Partilerden bir parti (olması gereken AKP), İstanbul’daki tüm seçmenlerin sağlık verilerini tarıyor, örneğin bir kadın seçmenin antidepresan kullandığını tespit ediyor ve onu kısıtlı seçmen olarak mimleyip bavul bavul YSK’ya taşınan rapor ve belgelere onun (ve benzer durumda olan insanların) verilerini de delil olarak ekliyor.[2] Bu, amaç dışı veri kullanımıdır, veri hırsızlığıdır. Bu, kişisel mahremiyetin ihlalidir. Bu, hasta-hekim ilişkisinin mahremiyetinin ihlalidir. Ve bu, yasak yollardan delil toplamaktır Diğer hepsini geçelim, yasak usullerle toplanan deliller üzerinden kendi hukuklarına göre hüküm kurulamaz. Zira, yasak usullerle elde edilen veriler delil olarak kabul edilemez! Kişisel verilerin korunması yasası vb. İle, bu verilerin amaç dışı kullanımının engelleneceğine dair onca tafsilata rağmen geldiğimiz nokta budur. Ve burada karşılaştığımız, salt AKP’ye özgü bir şey de değildir. Tüm biyometrik verilerimiz, kim iktidar olursa olsun, devletin bekası için işlenecektir. Zaten toplanmasının nedeni de budur. Sadece, AKP iktidarı, kitlelerin sinir uçlarıyla oynama derecesinde işi ifrata vardırmıştır. Özcesi, burjuva hukuk çerçevesinde hareket eden bir iktidar olsa, biyometrik verilerimizin emin ellerde ve anayasal güvence altında olacağı büyük bir yalandan başka bir şey değildir.

AKP’nin aşırılıkları, sınır aşımı tekelci burjuvazi ve emperyalist kapitalist güçlerce sorun olarak tespit edilmiş durumda. Bu anlamda İmamoğlu’nun bir proje olarak tekelci burjuvazi tarafından ileri sürülmesi, gelecekte bir alternatif oluşturmanın yanısıra bugünden AKP’yi kontrol edilebilir sınırlara çekme, hizaya getirme hedefinden kopuk değildir.

Kıssadan hisse

Biz, sermayenin bir kliği tarafından AKP’ye ayar çekme ve gelecekte Tayyip’in karşısına İmamoğlu’nu alternatif olarak sürebilme imkan ve ihtimalinin bir yoklaması haline gelmiş olan 23 Haziran seçiminde, sandıkta yokuz. Öte yandan, devrimciler olarak, seçim konjonktüründe, siyasallaşan emekçi kitlelere değen bir seçim çalışması yürütmedik. Sokak siyasetini örmedik ve her iki adayın neoliberal kent çizgisinin karşısına sosyalist belediyecilik anlayışını çıkaramadık. Tam da bu yüzden, ne yazık ki, biz bu seçimde, kelimenin gerçek anlamında, yokuz.

Sorun tespiti, eğer çözüm yönünde bir itilim sağlıyorsa anlamlıdır. 23 Haziran seçimi, nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, ekonomik kriz sarmalındaki Türkiye’de, rejim krizi derinleşecektir. Faşist iktidar, normalleşme yönünde adım atarsa ipin ucunu kaçıracağının farkındadır. Diğer yandan mevcut güç ilişkileri, bölge politikasında yaşadığı açmaz, Rusya ve ABD’nin başını çektiği emperyalistler arası çelişkilere oynama siyasetinin sınırına dayanmış olması ve içeride toplumsal öfke birikiminin, ekonomik krizin faturası ve özgürlük yoksunluğu nedeni ile kartopu misali büyüyecek olması, faşist iktidarın yıkılmasının zeminini oluşturmaktadır. Bu anlamda durum, bizim açımızdan, eğer değerlendirebilirsek, kendimizi bir devrimci bir özne olarak inşa edebilirsek, her anlamda devrimcidir!

[1]Keza yine bu programda, AKP ile muhafazakarlık konusunda yarışırcasına haremlik selamlık kriterlerine uygun hizmetlerini sıralaması da… Feminist damarı güçlü siyasi sol çevrelerin bu vaatleri sessizlikle geçiştirdiğini not etmekle yetinelim.

[2]AKP, kısıtlı seçmenlere ilişkin verilere nasıl ulaştı? https://t24.com.tr/yazarlar/fusun-sarp-nebil/akp-kisitli-secmenlere-iliskin-verilere-nasil-ulasti-ttb-nin-cevaplari,22751

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız