Eylem Düşünürlerine Yol Üzerinden Notlar – Direnç Peyman

258

Olmaya bırakılmışlığı terk edip olmaya çabalama üzerine

Henüz yetmemiş domateslerin yeşil çehresi gibidir. O haliyle ne bir mezeye ne de yağlı ballı mutfakların ağır yemeklerine renk katar. Güneşe doymak istemiştir. Köküne düşmek istemiştir. Ah o haylaz çocuğun eline düşmese… Çocuğun zamanı gelmemiş eylemiydi onu dalından ve kökünden koparan. Lakin o kızarmak, sulanmak, irileşmek oksijen-karbondioksit trafiğini dengelemek, velhasıl kendi olmak ister. Güneşe doymak ister. Zor iştir. Bi düşünün, o tahta kasaların içinden eziş büzüş kardeşleriyle tıkıldığı tam da o yerden, güneşin kudretine sığınmak. Onu yakalamak. Işınlar zayi olmasın da can olsun, kan olsun kardeşlerim! Ah bir bıraksa o, bu arayışı yeşilin saklı asaletinden bile eser kalmayacaktır. Sarıp solacak, ötenaziye evet kampanyasında başı çekecektir. Haylaz, onu bu haliyle tüketmeyecek elbet. O uygarlığın tüm kurnaz ve hileli yöntemlerine hakim. Belki de bizim yeşil çehrelinin bunca güneşe duruşları beyhude enerji tüketiminden başka bir şey değildir. Haylaz onu ve onun gibileri bir düzlüğe belki de genişçe havadar evinin güneş gören pimapenlerinden birinin dışa bakan mermerine tek tek dizecek, gün aşırı onu kontrol edecektir. Bizimki elbet musalla taşını anımsatan bu yere, sere serpe uzanacaktır ve elbet orada da güneşe varmaya davranacaktır; belki gün be gün de ağza layık bir hale gelecektir. Hangi mutfağa hangi mekanda renk katacaktır? Ege mutfağının ahengiyle mi, yoksa hamsi kokan tavaların içinde mi parlayacaktır? O bu düşleri, yeşilin sabırlı asaletine sığınarak, güneşin altın yüzüne erişme azminin ufuk açan mucizesine borçludur. Düş gerçekleşse o, en sevdiği Akdeniz salatasındaki cümbüşe katılmış bile olsa, güneşe erişirkenki o haz pek nadir onu bulacaktır. Haylaz mı? O diğer türdeşlerinin olmaya bıraktığı çocuktur. Onu tanrı esirgesin… Tahta bir kaşıkla bir ısırıkta indirecektir de onu gövdeye, mutluluğu hep domatesin ulaşabildiği lezzet kadar olacaktır. Haylaz iştahlı ve mutlu bir mahkum değilse nedir? (16-06-19)

Devrimcilik her şeyden önce öğrenmeyi öğrenmeye yarar

Devrim bir obsesyon, devrimcilik paranoya haline gelmişse eğer, aklın ve sezgilerin dağınıklığı bu güçlü canlı yaşam odağına doğru toplanır ve ona yönelir. Yönelme işlemini yaparken kapasitesinden taşar, taşar… Bu yaşam odağı, beynin tüm partlarını ve vücudun her bir hareketini duyguların en derli toplusunu devrim hedefinde toplar. Paranoyak eylem düşünürü, görmediğini görür, bilmediğini bilir, işitip te anlamlandıramadığını anlamlandırır. İnen vahiy falan değildir. Allah kelamı olmasa da tüm hücrelere nüfuz etmiştir devrimci paranoya .Odağın komple ve komplike yapısı, onunla ilgilenenlerin sanatıdır. Sanatlardan hiçbiri bu denli çok yönlü olamamıştır maalesef. Kendini kendinden doğuran sanatçı, burjuvazinin hiçbir okulundan mezun olmamıştır. Onun beyni matematikçi, edebiyatçı yahut kimyacı etiketlerinden biriyle sınırlı kalamaz. O, sanatını icra ederken bunlardan her birini asgari oranda kendi düsturunca kullanır. Elbette bunlardan birine ya da birkaçına meyili diğer alanlar gibi kararında değildir. O, devrim sanatını icra ederken ustalaştığı bu alan olarak kendini koyar, böylece keyif alırken bu sanatın zorunlu var olma kanununa da tüm gerçekliğiyle ayak uydurur. Sanatçının sanatı, bir de onu diğer cevherlerin ortaya çıkarılması gibi bir sınava tabii tutar ya aslında sanatçıyı doyuran paranoya onu diğerlerinin keşfine doğru bir ufka yöneltmiştir zaten. O ansiklopediyi baştan başa noktası virgülüne dek ezberlemiş otizimliden ne çıkarır? Otizmlinin ehlileşmişleri korkutan hafızası, onu doktor raporuna ikna edebilecek midir? Onu bu haliyle sanata dahil ederse eğer sanatçı sanatını sonu vasatla bitecek bir hikayeyi yazmaya zorlayacaktır. Vasatın yenilgisi, otizmlinin sanatın yaratımına ihtişam katacak hafızasının otizm sınırlarından çıkarılmış devrimci yorumu ile buluştuğu vakit anlam kazanacaktır. O zaman sanat için sanat mı, yoksa toplum için sanat mı ikileminden çıkıp henüz keşfetmediğimiz deryalara bu kez otizmin tıp literatüründen çıkarılmış anlamlarıyla koşacağız… (20-07-19)

Odak ve hareketin ayrılmaz birlikteliği

Yaşanmaya değer mekanlar ve zamanlar meselesi bu.Yüksek verim alınmış bir sevişmenin dahi ulaşamayacağı bir haz aralığından bahsediyorum. Bir odak yaratma meselesinden. Çığırından çıkmaktan. Bir an, yalnızlığının asaletinde kalabalıklaşmaktan. Sonra bu kalabalıklara ufak ritimli ayak hareketleriyle yaklaşıp dansa kaldırmaktan. Dansın büyüsüyle yakın doğulu yılanların kaval sesiyle mest oluşları gibi kıvrım kıvrım kıvrılmaktan. Dansın etkisiyle beliren otuz iki diş mutlulukların ya da ilk aşkıyla dans edecek olan ergenin usul kıvrak zeka oyunlarına, kalp atışlarına ortak olmaktan. Hamile kadının içindeki bebe dışarıdaki ritme ortak olmak üzere dışarı çıkmak isteyecektir ya da bir silah patlayıverecektir oracıkta. Odak sahibi, kuşku yok orada olacaktır olmasına ya hem sebebi hem sonucu olduğu bu ritmin içindeki akışkanlığı jöle kıvamına getirip, oda sıcaklığında odağında toplayabilecek midir? Alıştırılmış sıradanlığın olağan yorumundan bir kopuşsa odak sahibinin kendisi ve kendinden aşırı odağı, dans bitse de, müzik dursa da ritim sürmeli. Anasından sıyrılıp gelen ısrarcı bebenin, ergenin ilk aşkının, pistin ortasında patlayıveren silahın bir anlamı olmalı. Jöle kıvamına getirilip oda sıcaklığında yorumlanmalı.Yorumlandığında ayakların ufak ritmik adımlarla kalabalıklara karışışı ellerin maharetli davetkarlığıyla desteklenecek dansımız prova görünümlü silik ceketinden kurtulacaktır üstelik piste girişte bilet sorma aymazlığına girişilmeyecektir. Çünkü gerçek odak sahipleri ancak böyle dans ederler. (21-07-19)

Tam olarak ne?

Olmaya çalışanın, oluşa dair fikirleri ve hareketleri vardır. Yaşam belirtisi göstermek bunların başında gelir. Eylem düşünürlerinin yaşam emareleri gösterip göstermedikleri mevzu bahis bile edilemez. Çünkü onlar yaşam ve ölüm aralığında seyretmek zorunda olmalarına rağmen, yaşam çizgisini en yoğun tonlarla takip ederler. Aradaki ani kopukluklar, uzaydaki patlamalara benzer. Her bir patlamadan geriye, pek çok türe ev sahipliği yapabilecek gezegenler türer bazen.Ya da öfkeyle meteor taşları gibi saçılır rahatsızlık yaratır, korku salar. Tabiatın adaletince yargılanır diğerleri. İşte eylem düşünürleri de olmaya doğru tabiat gibi ikirciksizleşmelidir. Tabiatın binlerce hali, görünümü, kanayan yaraları var ya bir de ona dokunanın yandığı yanları var. İşte tam olarak bu! Ya o, ya bu ya da bunlardan hangisi şimdi karmaşası, hocanın gölü mayalamaya bırakması gibi bulandırıyor beyinleri.Tabiata, ana demişler. O halde analara dokunanlar yanacaktır. Hassas noktaların tespiti bulanıklığı giderecek, anlık yalnızlıkların yahut anlık kalabalıkların anlamsız birlikteliğini sorgulatacaktır. Binlerce seçeneğin, eylemin, söylemin arasından ilkeleşenler yolu anlamlı kılacaktır. Seçeneklerse, düş gücü itkesinin alternatif arayış mekanlarıdır. Bu uğrak noktalarında durmak, oranın havasını soluyup suyunu içmek, onu şu anki gerçekliğe taşıma sabır ve gayretini gerektirir. Gerçeklikle düşlenilenin aradaki makas farkı daraldıkça, olmaya çalışanlar istekleri noktasında büyük iş gücü olacaklardır. Makasın kapandığı yerde, olmazsa olmazlar yeniden gündeme gelecek belki ama yine de olurken arzulamayı bırakmayacaklardır. Bu onların özgürlük arayışlarından ileri gelir. Ah İstanbul, senin kirli sokaklarında, bir gün arkamıza bakmadan uzanmış yemyeşil kesintisiz bir uyku çekeceğiz. (01-08-19)

Özdisiplin

Her şeyden önce bir ben, gerektirir. Bu ben’in özü, tasarımın uzayda yer sahibi olmasına yarar. Anlatılan bizatihi senin hikayense, hikayenin akışı senin ellerindedir. Güneyde bir kumsala sereserpe uzanmış güneşleniyorken yahut bir bankanın tuvaletlerini ağartıyorken sen bukalemun gibisindir. Sisteminin güdücüsü sensindir. Tüm disiplin konseptlerinin uyarganlığından uzaksındır.Tasarımının iç rahatlatıcı gereklerini, kumsalın maviliklerine dalarken harıl harıl işliyorsan yahut ağarttığın alt kattaki banka tuvaletlerinin hemen yanında, sağ köşeden dönüldüğünde, oradaki para kasası odasına giren ağır abilerin salınışlarını yan gözünle kesebiliyorsan, orada senin hikayen vardır. Özdisiplin, yöntemli ve uyanık kılar. Ucu kör bıçak gibi akıl tutulması yaşayanlara, neden o anda, orada olduklarını sorgulatır. Eylemi sürekli ve gerçek kılar. Tasarımımızın amacına doğru dönüşme ve dönüştürme kapasitemizi artırır. Savrulma da payı olan pek çok faktörü elimine ederken, her an her yerde düelloya çıkabilme cesareti verir. Savaşçı kılar. Hafıza sahibi yapar.  (01-08-19)

Aşkın bittiği yerde nefretin başlaması neden?

Aşkın kabın şeklini alması gerektiği zortlaması, denizlerine ulaşamayan içimizdeki nehirlerin bir illüzyonu yaşıyor olması değilse nedir? Bir yığın kanunun güvencesi altında yaşanan hüsrandır sonuç. Aşk, akışkandır. Taşmak ister, kabına sığamaz o. Her dönemin akışkanlık teorileri aşkı anlatır. Dönemine en uygun kalıbı sunar. Bazen allar pullar. Bazen de taşlayarak ölüm cezasına çarptırır. Kırk kırbaç cezaları, pencereleri açık apartman dairelerinden sızan haber spikerinin sesinde, sokakta keskin bir uğultu olup buluşur. İbreti alemlik kırbacın ete her bir vuruşu, küçük kız çocuklarının örgülerindeki sarı kurdelelerin düğümlerinde birikir, birikir. Biriken, aslında kabı yaracak olan doğumun sancısıdır. Doğum gerçekleşecek, kap çatlayacaktır. Kabın çatladığı yerde, ilk kanun koyucuların, kırbaççıların, cüppeli aşk teorisyenlerinin nefreti belirecektir. Aşkın kabına sığmadığı yerde, onun artık bittiği sanrısı sarmaladığı an, nefret kara bulutlarının toplaşması, onun hiç yaşanmadığının kanıtından başka bir şey değildir. O yüzden, ilk kanun koyuculardır nefretlerinin seline kapılacak olanlar. Onlar, iyi birer kalıpçıdırlar. İşlerini severek yaparlar. Onlar sevdim desin de yaşadım demesinler! (03-08-19)

Devrim muhafızlığını iş edinmeyin!

Onlar, bir tüccar kadar bile hazır değillerdir değişen dengelere. En sert savunularla göz doldururlar. Bu yoğunluklu histeri hali, karşıtına doğru bir çözülmeyi getirebilir.Tehlike tanımlandığında, artık zararsızdır da ya tapınılası bir tanımlamaya konarsa, o zaman derin dehlizlerin bağrında boğacaktır hepimizi. Devrim savunusunun en ateşli, en hakiki hali, belki onda belirecektir bir an. O, civan salınışlarında, kaşları çatılı, başı yukarıda, ufka bakacaktır ya o, bu pozlarını neye nasıl adamıştır, bu uçuşun yönünü bir tokat yemek pahasına da olsa öğrenmenin ilacı olsaydı yahut bir müneccimin kapısını aşındırdığında çaresiyle dönebilmek mümkün olsaydı… Ancak muhafızın zayıf noktası gözbebekleridir. Gözlerinin dolduğu an onu tutup sarmalı. Saklanacağı o keskin mevzilerini kuşattığın an, onunla tüm benliğiyle devrim hakikatinde buluşacağız. Onun kuru muhafızlığıyla değil tam da onun kendisiyle. (03-08-19)

Tarihi kendinden başlatma hastalığı

Herşeyden önce cins körlüğüdür. Erkin analitik hesaplarında saadeti öngörür. Bu hırs yumağında, geçmişin ajitatif klişe yorumundan başka bir şey bulabiliyorsan kardır. Kar olan şey, geçmişin tekrarından kurtulmak için, yeniye dönük usla yapılmış yorumdur. Miadını doldurmuşların tedavülden kaldırılması meselesi, tereyağından kıl çekmeye benzer. Miadın hiç unutulmaması gerekir ki rota kaymasın. Rotasızlık gelecek için rüyalara yatmaktan da ileri bir belleksizleşmeye sebep olur ki, onun olmadığı yerde geçici suni bellekler günü kurtarır. İşte o zaman, denize bırakamazsın kendini, çünkü mevzu bahis 10 bin yıllık bir kavganın yarattığı iç tepinin verdiği bulantıdır. Bulanıklık, tarihin onu yapanlar tarafından yazıldığı demlerde durulacaktır. Emeğin semalarımızda şairane süzülüşü kelamın, yapının teminatı olmasındandır. Kelamları teminat olanlara katılın! (08-08-19)

                                                                                                          Direnç PEYMAN

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız