Mevcut Kriz Aralığı ve Yapılması Gerekenler Üzerine Önermeler – Emir Arda

450

Son bir kaç yıldır Türkiye halkları, güne, “ucuz savaş demogojileri” ile başlıyor, öğle namazını müteakip “fetih sureleri” ile devam ediyor. Emperyalist emellerin sonucu olarak ölmüş askerlere ithafen yapılan, “kuru şehit ajitasyonlarıyla da” günü bitiriyor. Tüm bunlar sürerken, yarı tok yarı aç olmak; beline her an inebilecek bir “bekçi jopu” ile dizginlenmek; “acaba beni de alırlar mı terörden?” “bu ayın sonunu getirir miyim?” “şu adam beni mi takip ediyor yoksa?” vb. diye, flu bir an ve gelecek algısına hapsolup; belki intihar edecek bir duruma gelmek, belki de erkek şiddetinin herhangi bir biçimine maruz kalacak olmak, iktidar gücünün bir ikramı olarak sunuluyor.

Bütün bu distopya, Türkiye Cumhuriyeti rejimi için varoluşsal bir sonuç demek, doğru olur. Devlet ve sermaye, uzunca bir süredir, ulaştıkları ve tıkanarak krize saplandıkları noktadan, bir ileri sıçramak adına, faşizmi, işgalleri, savaş siyasetini vb. devreye sokmuş durumdalar. Biz bu konulara dair kimi sözler söyledik, kimi önermeler yaptık. “Ne kadar doğruydu?”, “hayata geçirebildik mi?” gibi soruların altı halen boş, halen cevapsızlar. Bu tek bizim açımızdan değil, esaslı olarak tüm TDH’nin ve solun sorunu olarak, kendisini dayatmakta. Bu sorunu aşmak üzere (özellikle bu İdlip’te yaşananların ardından) tekrardan bir tartışma yapmayı, gerekli görüyoruz.

Ne oldu, son süreçte? Rejim, önce ABD ile örtülü anlaşarak, sonrada sıkıştığı yerde Rusya ile mutabakat yaparak, bugün “Barış Pınarı Bölgesi” dediği, “Serekaniye-Gire Spi” hattını işgal etti. Daha öncesinde, mırıldanarak bir kaç defa bahsettiği, “Kanal İstanbul” projesini uygulamaya soktu; bunun karşısında ise bir toplumsal muhalefet gelişti, öyle ya da böyle rejime karşı bir zemin oluştu. Libya’ya girecekti, tutmadı-giremedi; onun yerine “ÖSO” çetelerini ve istihbarat elemanlarını gizliden gizliye gönderdi, “bir-kaç tanede” ölü verdi. Yerli otomobilini tanıttı. Deprem oldu, Kızılay yolsuzluk yaptı. “Geziciler” ve “Darbeciler”, önce tahliye/beraat edildi, apar topar tekrar tutuklandı. Şimdi ise İdlip var; ha gitti gidecek diye, bir hışımla İdlip’e yöneldiler. Önce “şehitler tepesine” bir kat daha çıktılar. Sonra da, “İdlip’i yakıp, Esad’ı yıkacaklardı”, olmadı; usul usul el sıkışıp, ateşkesi imzaladılar.

Yukarıda dediğimiz üzere, tüm bu curcuna, rejimin varoluşsal dinamiklerinden doğru gelişiyor. Özellikle 2007 sürecinden sonra başlatılan inşa süreci, bu dinamiklerin pekleştiği bir dönem olarak okunmalı. Rant-ihale hortumunun (“ne hortumu kanalizasyon borusu!”) doğrudan belirli sermaye odaklarına bağlanması; askeri ve sivil bürokrasideki tasfiyeler ve yeniden yapılanmalar; birçok alanda, halk düzlemine (sivil toplum) ince ince işlenen “Osmanlıcı” ideolojik saikler; söylevsel ve imgesel olarak kurgulanmış bir “güçlü Türkiye” miti; bu mitin üzerine oturtulan, içeride “terörü” ve “tehlikeli iktidar kliklerini” tasfiye etmek adına, son raddede devreye sokulan, baskı ve devlet terörü; çok yönlü taktiklerle, sınır-ötesi dış pazarlara açılarak, küresel anlamda “bağımsız”, “hegemonik”, “bütünlüklü-tekçi (totalite)” ve “emperyalist” bir güç odağı olmak adına, “yeni-Osmanlı’nın” inşasının kurgulandığı bir stratejik hat…

Bu hattın, bugün itibariyle “yarı yarıya” başarılı olduğunu, “yarı yarıya” ise başarısız olduğunu söylemek yerinde olur. Bu yarı yarıya gelişmiş olan mevcudiyeti, beş ayrı başlıkta inceleyebiliriz.

Birincisi; AKP rejimi, kendi temsil ettiği sermaye kliğine, bugün iç pazarda hakim bir güç olmasının, üretken bir sermaye haline gelmesinin ve dış pazara açılmasının imkanlarını doğrudan sunarak, bu kliğin, elindeki sermaye birikimini, üst düzeyde büyütmesini sağlamış durumda. Öyle ki, rejimin ona sağladıkları aracılığıyla, bugün bir çok alanda TÜSİAD’ın yoluna taş koyan bir yerde duruyor bu sermaye. Son dönemde futbolda yaşananlara bakmak bile yeterli olur bu konuda. Ancak TÜSİAD’ın yoluna taş koysa da halen onun ile tam boy ölçüsecek bir düzleme geldiğini söylemek abes olur. Şöyle bir göz ucu ile istatistiklere bakılsa bile, örneğin “Türkiyenin En Zengin Aileleri Listesi” gibi bir listede, ilk bilmem kaçıncı sıraya kadar, TÜSİAD dayanaklı sermayenin, oldukça yoğun olduğu görülebilir. Durum bu hali ile “yarı yarıyadır”.

İkincisi; hepimizin bildiği üzere, Ergenekon Balyoz süreçleriyle başlayan, “cemaat” kadrolarının ikame edilmesi ve “2010 Referandumu” ile kendisine “meşru bir zemin” bulan, ordu ve NATO’cu vesayetin tasfiye edildiği bir süreç gerçekleşti. Hemen akabinde cemaat ile başlatılan kavga, sonu 15 Temmuz ile biten bir olaylar silsilesine başlangıç olunca, durumda kısmi değişikler meydana geldi. Son kertede (15 Temmuz sonrası, tekrardan zoraki bir ittifak kurmak zorunda kalsa da), görüngüde dahi olsun, orduda ve sivil bürokrasideki Kemalist ve NATO’cu vesayet de fiili ve hukuki olarak kaldırılmış durumda. Ancak Akar’ın üzerine yapılan tartışmalar, İyidil’in veya Kavala’nın beraat ettirilmesi vb. durumlar, devletin içerisinde, bu duruma ve genel anlamıyla yeni rejim tahkimine karşı bir direncin olduğunu gösteriyor. Bu durumda, bu hali ile “yarı yarıyadır”.

Üçüncüsü; halk düzlemini kuran, kamusal alan denilebilecek birçok noktada yaptığı tedrici yasal değişikler ya da bu alana dair “kürsü çıkışları” üzerinden yarattığı fiili durumlarla, rejim, belirli ideolojik saikleri bu alanlarda yürürlüğe soktu. Yine kendi temsil ettiği sermaye kliği üzerinden tekelleştirdiği medya aracılığı ile bunları işledi. Ertuğrul Gaziler’in, Osman Beyler’in dizilerinin çekildiği, oto sansürün doğrudan işlediği bir havuz medyası inşa edildi. Kendi değdiği kitleyi bu şekilde konsolide etmeyi başardı dememiz gerekiyor. Bugün AKP rejiminin kemik tabanını %15-20 gibi bir oran ile açıklamak mümkün. Bu yüzdelik dışında olan, yine bir %45-50’lik bir kesim ise kendi içerisindeki gel gitler ile birlikte, ideolojik olarak sağa, klasik Türk faşizmine ve AKP’ye endekslenmiş durumda… Ve yine bir ‘ancak’ koyacak olursak, toplumun geri kalan kısmında (özellikle yeni genç kuşakta), bu duruma, tam tersinden bir karşı koyuşu görebiliyoruz. Ki Haziran 2013’ü, salt “ekoloji mücadelesi” üzerinden okumuyorsak, bu duruma karşı ileriden (ayaklanma hali ile) bir karşı koyuş olarak görmemiz gerekiyor. Son gerçekleşen yerel seçimlerdeki sonuçlarda, kimi sayısal-analitik veriler sunabilir bu konuda bizlere… Yine bu durumda, bu hali ile “yarı yarıyadır”.

Dördüncüsü; 2002’den belli bir döneme kadar rejim, AB’ye uyum yasaları gibi anayasal değişiklikler ve fiili uygulamalarla, önceki dönemlerde gayet açık yürütülen devlet terörü pratiğini örtülü bir hale getirdi. Ceberrut devlet imajını bir yönüyle perdelemeyi başardı. Öyle ki, “Türkiye demokratikleşiyor” diyerek, sözde soldan gelen birçok kesim dahi, bu sürece alkış tuttular. Sol ve devrimci hareket, tedrici bir biçimde vites düşürdü ve yasallaştı. Bu durumdan daha azade bir yerde duran KÖH ise 2012’den sonra, başlayan “çözüm süreci” ile birlikte, devletin bu “şevkati” ile tanışma fırsatını bulmuş oldu. Rejimin asıl amacı, hiç kuşkusuz, KÖH’ü ve solu, bir oyun hamuru misali, önce yumuşatıp sonra da istediği şekli vermekti. 20 Temmuz sonrası gelişen süreçte de, bunun tam tersinden, bu seferde “baskı ve terörü” en ileriden koyarak, sindirip kendinden geçirmeye çalıştı. Özel anlamda, kısmen başarılı oldu dememiz gerekiyor. Bugün itibariyle, yaşanan her şeye rağmen, sinen ve liberalleşen sol, bu iki dönemin ürünü… Bir ancak daha koymak gerekirse, genel olarak baktığımızda (özellikle Haziran öncesi ve sonrasında gelişen süreci okursak) “bizimki gibi ülkelerde” ne kadar su verirsen ya da ne kadar sıkarsan sık, şekli değişse de, yumuşamayacak yada kendinden geçmeyecek marazlar hep olacaktır. “Sınırın içindeki” ve “sınırın dışındaki”, “fiili varoluşsal” durum bunun için bir zemin teşkil etmekte. Her şeyin değişmesi, bir rüzgara bakıyor! Ve bu durumda, bu hali ile “yarı-yarıyadır”.

Beşincisi; rejimin tarihsel arka planında, Özal ve Erbakan’dan bu yana, belli bir çeşitlilikle dile getirilen, yayılmacı bir arzu hep vardı. Hatta ‘90’ların sonuna doğru, Kemalistler’in içerisinden de buna yönelik çatlak sesler çıkıyordu. 2002’den sonra, bu yayılmacı arzu, Davutoğlu tarafından “stratejik bir derinlikle” ele alınarak, bir sisteme ve plana kavuşturuldu. Kimi ideolojik ve tarihsel argümanlar ile temellendirilmeye çalışılan; “Osmanlılık” kimliği üzerinden, Ortadoğu’daki devletleri ve halkları “Sunni-İslamcı” bir çatıda toplayarak, bölgesel güç olmayı önüne koyan bu dış siyaset anlayışı, hepimizin gördüğü üzere, halen yürürlülükte. Bu “stratejik” dış siyaset anlayışının esaslı gerekçesi; Türkiye burjuvazisinin, sermaye birikimini daha da büyütebilmesi için dış pazara açılma zorunluluğunu, yakıcı bir biçimde hissetmesidir. “Kürt Koridoru”, “Katil Esed Rejimi”, “Darbeci Sisi”, “Savaş Baronu Hafter” vb. şeklinde gelişen, asıl amacı perdelemeye yönelik yapılan propagandalar bir yana; bugün rejimin Suriye’de ve Rojava’da katliamlar yapmasının, Libya’da savaş suçları işlemesinin vb. sebebi bu “derin stratejidir”. Bugün sanayide, bürokraside, iç siyasette ve halk düzleminde tahkim edilmeye çalışılan militarizme, bu “derin strateji” sebep olmakta. Buradan doğru rejim, özellikle 2011’den bu yana tavan yapan “küresel hegemonya ve bölgesel rejim krizini”, bir “denge siyaseti” üzerinden değerlendirmeye çalışarak, belli bir yol kat etti, diyebiliriz. Bugün bir bataklığın içindeymiş gibi görünse de, özellikle Suriye’de, yarattığı fiili bir durum mevcut. Suriye’de rejim değişikliği yapmak gibi planların hiçbir gerçekliği kalmamış olsa da, rejim yapacağı manevralar ile bu fiili durumu koruyacağı bir düzlem yaratabilir. Öyle ya, dün Kıbrıs adasındaki “rejim krizinden” yararlanarak, “adaya barış götüren” TSK, bugün 40.000 “personeli” ile hala adada konuşlanıyor… Ama son bir ancak koyacak olursak, diplomasideki ve sahadaki yaşanabilecek gerilemeler; ABD’nin hali hazırda cebinde tuttuğu ve Rusya’nın her an devreye sokabileceği yaptırımlar; hem bu yaptırımlardan doğru hem de savaşa ayrılan kaynaklardan doğru gelişebilecek bir ekonomik kriz ve mevcut savaş halinin yarattığı baskı ve terör uygulamalarına karşı gelişebilecek bir toplumsal öfke hali, halk düzlemindeki mevcut çatlakları, daha da derinleştirerek, fay hatlarını tekrardan ancak bu sefer ezilenlerin lehine, harekete geçirebilir. Son olarak bu durumda, bu hali ile “yarı-yarıyadır”.

Yarı yarıya diyerek tarif etmeye çalıştığımız silsile, toplumsal anlamda süregiden bir çatışkılar ve çelişkiler toplamıdır: Bir kriz aralığıdır. Bu durum bir enerjiyi ve bir dinamiği ortaya çıkartıyor. Ortaya çıkan enerji, halk düzlemini adeta çatlatmış ve paramparça etmiş durumda. Hem egemenlerin hem de ezilenlerin lehine çözülebilecek potansiyeller mevcut. Bundan kaynaklıda çok fazla olasılık önümüzde beliriyor. Biz genel olarak; hangi siyasal özne (devrimci veya karşı-devrimci), mevcut potansiyelleri, kendisine ait bir yordam ve bir strateji üzerinden yöneterek kendi potasında eritmeyi başarırsa, yarının kurgusuda ona uygun olarak şekillenecek, diyebiliriz…

AKP faşizmi, bir yönüyle, böylesi bir kriz halinin ve böylesi bir geçiş döneminin faşizmidir. Yukarda koyduğumuz üzere, rejimin kendisine ait bir okuma yordamı, bir stratejisi ve siyaseten yönetme-müdahale edebilme niteliği mevcut. Ki zaten bu “yolun yarısının tamamlandığını”, eksikde olsa, yukarıda tartışmış olduk. Yani birilerinin “kaşı gözü oynadı” ya da mevcutda bir kriz hali var diye, hiç bir egemen rejim tipi yıkılmak zorundaymış gibi ele alınamaz. Öznenin kriz anlarına müdahale edebilme niteliği ne kadarsa, değişimde ancak o kadar mümkündür. Şimdi bir soru sormak gerekiyor: TDH ve sol adına böylesi bir niteliğin olduğunu söylemek mümkün mü gerçekten? Kesinlikle değil… O halde, başlangıç noktalarımızdan biri, böylesi bir niteliği var etmeye dair olmalı… Olmalı deyince, bir anda olmayacağının bizlerde farkındayız elbette. Zaten bu süreç, sürekli kendisini tazeleyen ve bitmeyen bir süreç olarak ele alınmalı, diye düşünüyoruz.

Yapılabilecekleri, esaslı bir şekilde temellendirme ve açımlama çabasına girmeden, maddeler halinde koymak, bugün için yeterli olur…

Bir: Öncelikli olarak, Marksizm’in içerisine bir şekil girmiş ve önemli gedikler oluşturmuş olan, aydınlanmacı, ilerlemeci ve pozitivist anlayışı, Marksizm’i savunmak adına, TDH içerisinden tartışmak önem arz ediyor. Diyalektik ve tarihsel materyalizm anlayışının onarılmaya ihtiyacı var. Bu tartışma, bir önce ki yüzyılda (parça parçada olsa) küresel ölçekte yapılmış. Elbette bunu yadsımıyor, hariçten gazel okumuyoruz. Ancak bugün TDH ‘nin önemli bir kesimi, ya bu tartışmaya karşı mesafeli yaklaşarak uzak duruyor ya da doğrudan inkar yöntemine başvuruyor. Bu ikisinin etrafından dolanarak, Marksizmi bütünen ret etme girişimleri ise oldukça komik. Bunun yerine, hem Marksizmin içerisinden, hem oldukça geniş olan Marksist külliyatın bütününden, hem de kendilerince bir yordamı olan çeşitli okulların ve kimselerin çalışmalarını, tekrardan okuyarak tartışmaya ihtiyaç var. Bugünü anlayacak bütünlüklü bir yordam ancak bu şekilde var edilebilir.

İki: Üretim ilişkilerinin yaşadığı değişim ve dönüşümden hareketle, bugün kapsamlı bir sistem analizi yapmak, dönemin koşullarından kaynaklı olarak gelişmiş ve gelişmekte olanı teorik düzeyde ele almak, özelinde TDH genel olarak ise dünya devrimci hareketinin elzem görevlerinden birisi. Bugün itibariyle, sermaye birikim rejiminin kendisini yeniden örgütlemesi ile birlikte, işçi sınıfın bilindik yapısı parçalanmış, sınırları aşan bir üretim kapasitesi oluşmuş durumda. Ayrıca, değişen paradigmaya uygun olarak sürdürülen “asli birikim” süreci, git gide toplumu proleterleştirirken, proleteryayı toplumsallaştırmakta. Gelişen geçiş dönemi üzerinden yaşanan, küresel ve bölgesel rejim krizi ise yeni bölgesel savaşlar ve otoriter rejim tipleri aracılığıyla aşılmaya çalışmakta… Hem Marx-Engels, hem de Lenin, içerisinde yaşadıkları döneme böylesi bir pencereden bakmışlardır. Bu bakış açısı, onların, somut duruma somut önermeler yapabilmesini sağlamıştır…

Üç: Buradan doğru, bir şekil değinmeye çalıştığımız, Türkiye özgünlüğünde ki değişen ve dönüşen mevcudiyetide kavramamız gerekiyor. Türkiye’de ki sermaye birikiminin, üretim ilişkilerinin gelişimini ve değişimini; bölgesel bir güç olma yolunda, yeni dış pazarlara doğru yapılan “emperyal” müdaheleleri; her anlamda, yaşanmakta olan rejim değişikliğini; bunlarla birlikte değişen halk düzlemini, hali hazırda bulunan ve var oluşsal olan bir çok durumla birlikte ele alarak, tartışmalıyız. Yine bir Lenin örneği vermek gerekirse, “Rusya’da Kapitalizmin Gelişmesi” çalışması tam olarak böyle bir çalışmadır. “Ne Yapmalı?” sorusu, buradan doğru kavranarak cevaplanmıştır. Bu kavrayış bizlerede, doğru stratejiyi yaratma imkanı sunacaktır. Doğru bir stratejiyi yarattıktan sonra bize kalan, bunu bir siyasal program etrafında somutlamak olacaktır.

Dört: Bu stratejiye ve siyasal programa uygun, bir örgüt ve örgütlenme teorisi ortaya koymalıyız. Daha önceden de değindimiz üzere, Lenin’in partisi, kendi coğrafyasının ve kendi döneminin koşullarına uygun olarak kurgulanmış bir teorik zeminin, üzerinde inşa olmuş bir partidir. Bilindik Leninist örgüt ve örgütlenme anlayışını, evrensel yanları muhafaza edilerek, bugünün koşullarından doğru aşmak, bizler için bir zorunluluk. Bahsettiğimiz yeni toplumsallığı, bugünden örgütleyecek bir kurucu pratiği yaratmak, ancak bu şekilde mümkün olabilir.

Beş: Yeniye dair inşa etmeye başladığımız, teorik-örgütsel-pratik siyasetten doğru, rejimin asli ve kurucu şiddetine karşı; hem yıkıcı hem kurucu bir devrimci şiddeti, gündelik olana kadar yayılacak bir ölçekte, örgütleyebilmemiz gerekiyor. Bu konuya dair bir tartışmayı, daha öncesinde bizler, yapmaya çalıştık zaten. Uzmanlaşmış, askeri bir savaş örgütünü örgütlemek, bugün için yakıcı ihtiyaçlarımızdan birisi. Mevcut baskı ve cebiri aşacak, teknik-taktik bir hazırlığa ve çalışmaya ihtiyaç var.

Altı: Bu stratejik-siyasal hattın ve ondan doğru gelişecek olan kurucu şiddetin, toplumsal anlamda geri dönüş bulabilmesi için güçlü bir propaganda ve örgütlenme ağı kurmamız gerekli. Rejimin hakim kılmış olduğu medya ve algı yönetimini aşabilmenin, halk düzlemine dışarıdan bir giriş yaparak, onu etkili bir şekilde bozuma uğratabilmenin, zorunluluklarından birisi bu. İlkin, günümüzde ki sosyal medya gerçekliğini okuyarak, onun bütün kollarını kapsayacak, merkezileştirilmiş bir siyasal propaganda ağını örgütlemeliyiz. Hemen beraberinde, yerelleri ve alanları kapsayacak, işçi-kadın-gençlik-mahalle komünleri şeklinde tezahür edebileceğimiz, ağsal örgütlenmeleri hayata geçirmek üzere, çalışmaya başlamalıyız. Lenin’in Iskrası’nı ve Sovyetler’ini, bugünün koşullarından doğru okumak ancak bu şekilde mümkün olabilir.

Yedi: Yukarıda bahsettiklerimizi, bir süreç halinde gerçekleştirirken, çok fazla -lamı -cimi yapmadan, en geniş anti-faşist cepheyi örgütleyebilmenin olanaklarınıda, acilen tartışmalı ve yaratmalıyız. Erdoğan karşısında ki parçalı muhalefetin, devrimci bir duruma kanalize edilmesinin; sağa endekslenmiş yığınları rejimin karşısında konumlandırmanın; ikili bir toplumsallık hali yaratmanın; rejimi yaptığı kurguyu bozuma uğratmanın ve devrimi kuracak tarihsel bloğun inşasının gerçekçi olabilmesi adına devrimci öznenin üzerine basacağı sıçrama tahtası, işte bu kurulacak anti-faşist cephedir.

Sekiz: Diyelim ki, bu yukarıda saydığımız ve sayamadığımız bir çok durumu yapamadık ya da yapmamıza rağmen herhangi bir ilerleme kat edemedik; yani rejim kendisini tahkim etmeyi başardı. O anda, tıpkı bugün ki gibi tekrardan başlayacağımıza kimsenin şüphesi olmamalı. Ancak tekrardan başlayabilmek için kendimize kalıcı sigortalar yaratmalıyız. 12 Eylül sürecinde, egemenler koskoca bir devrimciliği silindir misali ezip geçtikten sonra, ‘84 Ağustos’unda o silindirlerin aslında hiç bir hükmünün olmadığını gösteren kopuş süreci, böylesi sigortalar yaratılarak gerçekleştirilebilmişti.

Verili durum, bir yanda kimi silahların mekanizmalarını kurmayı gerektirirken, bir yandanda kimilerini yağlayıp gömmeyi gerektiyor. Herkese kolay gelsin!

Emir Arda

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız