Kaypakkaya, Hayaller ve Gerçekler – Şiar Atakan

1108

Dün geceki düşümü ben/Anlatmaya değer gördüm /Zalimler, mazlum önünde/Başlarını eğer gördüm…/Sabaha karşı bir andı/Dağdan düze ışık yandı/Anadolu ayaklandı/Düşmanını, kovar gördüm…”

Devrimci ozan İhsani’nin, düşler ve gerçekleşmesi için yanıp tutuşulması gereken hususlar üzerine, bir bölümünü başlarken ele aldığımız, son kısmını ise bitirirken dile getireceğimiz şiirindeki devrimci öz ile bağıntılı olarak, komünist devrimci Kaypakkaya ve bugüne kadarki süreci değerlendirme ve tartışma konusu yapacağız. Hatırlanırsa Mayıs ayı içerisinde, Öncesi ve Sonrasıyla Kaypakkaya ana başlığı altında ilk değerlendirme yazımızı, kamuoyuyla paylaşmıştık. Şimdiki ise, bir nevi tamamlayıcı ve daha değişik yönleriyle birlikte, bütünleştirerek çıkarılması gereken sonuçlar üzerine olacaktır. Meramımız Kaypakkaya üzerinden, bir duygu anaforu ile nostalji yapmak ve yaşatmak değildir. Derdimiz bir sanat ve edebiyat yapmak da değildir. Bunları zaten yeterince yapanlar var.

İlk yazımız akabinde, genelde olumlu tepkiler aldık. Çok cılız da olsa, ideolojik ve siyasi gerilikten kaynaklı yersiz tepki ve eleştiri de, hiç olmadı değil. Hala kısır didişmeci, rekabetçi, dar tepkisel ve düz çizgicilerin olduğunu da vurgulayalım. Oysa, doğru yanlış temelinde gelişimimize bir damla da olsa katkı sunabiliyorsak, bizleri memnun eder, ediyor da. Komünist devrimci önder Kaypakkaya ve edinilmesi gereken bazı tecrübeler üzerine, kaldığımız yerden devam etmek istiyoruz.

15-16 Haziran 1970 Büyük İşçi Direnişi’ nin 50. yıldönümü öngünlerindeyiz. Amed zindanında katledilen Kaypakkaya’nın, işçi direnişi ve eylemlerine özel bir önem vererek, aktif katılım gösterdiğini de özellikle altını çizerek vurgulayalım. 15-16 Haziran direnişi de, bunlardan biridir. Ayrıntılı bir değerlendirme yapmış ve sentez mahiyetinde tecrübeler de edinmiştir. Bu konuyu da, yazımızın ilerleyen bölümünde değerlendirme durumunda olacağız.

Her insanın en az bir düşü, hayali, hedefi ve amacı vardır. Ukdesi olmayan insan yoktur. Amaçsız insan, boş insandır. Belki basit, belki küçük, belki zor, belki kısa, belki de orta ve uzun vadeli amaçları vardır. Güzel amaçlar için doğru araçlar, son derece önemlidir. Komünist devrimcilerin de, sınıfsız ve sömürüsüz, nihai bir yaşam hedefiyle oldukça güzel amaçları vardır. Bu amaçlarına ulaşmak için, yol belledikleri doğru araçlara sahiptirler. Bu azami amaçları için de, ellerinde tabi ki doğru araçları bulunmaktadır. Bunlardan biri de, halk içi çelişkiler kapsamındaki doğru yanlış temelinde ideolojik mücadeledir. Biz komünist devrimciler, neysek oyuz. Tıpkı Kaypakkaya gibi tartışma ve siyasal bir zeminde kalma perspektifiyle, yazımızın içeriğini doldurma çabası içerisinde olacağız. Tabi ki tartışacağız, olumluluklar ve olumsuzluklar, hatalar ve eksiklikler, doğrular ve yanlışlar şeklinde değerlendireceğiz. Eleştireceğiz ve belli sentezlere ulaşmaya çalışacağız, varacağız da. Bu düzlemde Kaypakkaya’ yı, salt bir Kemalizm, sadece Milli Mesele, bir Halk Savaşı gibi tek bir yön-yan üzerinden, pekala bir değerlendirme konusu yapabiliriz. Yapanlar da var zaten. DABK- Şubat Kararları veya 15- 16 Haziran büyük işçi direnişine dair tezleri üzerinden de, değerlendirme durumunda olabiliriz. Daha kapsamlı olarak yine Savunma Taslağını ele alarak da değerlendirme yapabiliriz. Böyle yazı ve tartışma yürütenler de, hiç yok değildir. Bütün bunları, parçadan bütüne doğru tabi ki olumlu ve önemli bileşkeler olarak görmekte ve kavramaktayız. İşte dönüp dolaşıp, sürekli olarak Kaypakkaya’nın yöntemi (metodu) ile karşılaşma durumundayız. Bunun için, hepsini tek tek ele alıp, oldukça kapsamlı ele alma ve değerlendirme çalışması da yapabiliriz. Ki bu da, daha uzun ve ayrıntılı bir çalışmayı gerektirmektedir. Kötü değil ancak, şimdiki bu yazımızı aşan bir yerde durduğu için, özet mahiyetinde ele alıp değerlendirmeye ve bunlar üzerinden perspektif geliştirmeye çalışacağız. Kaypakkaya’nın metodundan feyz alarak, bu yazımızda polemik diline de bağlı kalacağımızı, özellikle belirtelim.

Kaypakkaya üzerine, bugüne kadar birçok değerlendirme mahiyetinde yazılar yazılmıştır. Bütün bu yazıları, oldukça değerli ve önemli buluyoruz. Hiç kuşkusuz hepsine katılmamakla birlikte, kimilerine katılmakta ve bir kısmını ise oldukça eksik ve hatalı bulmaktayız. Çeşitli değerlendirme ve eleştirilerin, hatalı yaklaşımlar içerdiğini baştan vurgulamalıyız.

Kendimizden başlayacak olursak. Hatırlanırsa 18 Mayıs’ın öngünlerinde bir yazı kaleme almış ve çeşitli yönleriyle İbrahim yoldaşı değerlendirme durumunda olmuştuk. Orada İbrahim’in “doğa- ekoloji, kadın sorunu ve LGBTİQ+’lar üzerine, herhangi bir plan, proje, programatik görüş, politika ve perspektif mahiyetinde tezleri olmadığını görüyoruz. Sadece Amed zindanındayken Savunma Taslağı içerisindeki Demokratik Halk Devleti’nin programı bölümü alt başlığında – kadınlara eşit statüden bahsetmiştir…” şeklindeydi. O dönemin verili nesnel gerçeklikleri ve koşullarını göz önünde bulundurduğumuzda, elbette bunu anlamak mümkündür. O günün koşullarında, bu konular pek gündem değillerdi. Bildiğimiz kadarıyla, LGBTİQ+’lar, hemen hiçbir yerde gündeme alınmamış ve programa girmemiştir. Bir tek ’68 kuşağının sembol şairlerinden Zekai Özger’in “Zeki Müren’ i seviniz, Zeki Müren’i seveceksiniz” biçiminde bir mısrada değindiğini görmekteyiz. Bu önemli sorunun o günlerde gündeme gelmemesi, üzerinde hiç tartışılmadığı ve konuşulmadığı anlamı taşımamalıdır. Bugünkü seviyede bir anlam ve önem atfedilmemesi gerçekliğini de görmemiz gerekir. Yine aynı şekilde çevre sorununda da, o günün koşullarında pek ele alınan, bilinen ve acil çözümler üretilmesi gereken bir sorun olarak bilinmemekte ve görülmemektedir. İbrahim’in ilkokulda bir kompozisyon dersinde “yeşili sevmiyorum” başlıklı yazısında, aslında bizzat o toprak parçası üzerinde yükselen sömürü çarkına yönelik karşı eğilimini de belirtmek gerekir. Yanlış anlaşılmaya mahal vermemek için, mükemmeliyetçi düşünmediğimizi de belirtmek isteriz. Elbette bunlar eksiklik ve hatalardı. Tabi ki, anlaşılır sebepleri vardı. Dünyamız henüz bu derece feci bir çevre kirliliği ile yüz yüze tanışmamış ve doğadaki alarm zilleri bu kadar sesli çalmamıştı. Çevreci hareket ve çevre bilinci, en ileri emperyalist kapitalist ülkelerde dahi yeterince gelişmemişti. Yeşiller ve çevreciler, henüz güçsüz ve örgütsüzdü. Ayrıca gerek sosyalist ve sosyal-demokrat, gerekse de işçi ve komünist partileri programlarına bu konu, henüz girmemişti. Otorite kabul edilen ve örnek alınan bir SBKP-B (Sovyetler Birliği Komünist Parti-Bolşevik) ve ÇKP (Çin Komünist Partisi)’ nin, bu hususları da içeren bir programı söz konusu değildi. Bütün bunları göz önünde bulundurduğumuzda, Kaypakkaya’nın bu konuyu da ele almaması ve tartışma yürütmemesini, anlamak mümkündür. Yanlış anlaşılmasın, anlamak bir şey, olağan ve normal ya da hiç eksik yoktur demek ise, daha başka bir şeydir. Kaldı ki, herhangi olan ya da olmayan, yerine getirilmeyen veya yapılmayan bir şeyi, nedenleriyle birlikte değerlendirirken, sadece objektif koşullar-nedenler ile sınırlı bir bakış açısı ve salt bununla yetinerek yapılan değerlendirmelerde, ciddi bir yöntem hatasının olduğunu belirtelim. Çünkü, her sürecin objektif ve sübjektif nedenleri vardır. Teorik ve pratik her bir şeye ilişkin değerlendirmeler yapılırken, objektif ve sübjektif nedenler ortaya konarak, böyle diyalektik bir yöntem üzerinden hareket edilmelidir. Sadece objektif ya da sadece sübjektif nedenler ile sınırlı bir yöntem, eksik ve hatalı yaklaşım olması bir yana, aynı şekilde eksik ve hatalı değerlendirmelere de götürecektir, götürüyor da.

İbrahim’in yazıları, genellikle polemik ve eleştiriden oluşmaktadır. Beş temel belgenin de, bizzat Şafak (namı diğer TİİKP) revizyonizmine karşı, polemik ve eleştirel içerik taşıması, bundan kaynaklıdır. O dönemin objektif şartlarındaki, siyasi atmosferi tabi ki anlamak mümkündür. Aynı şekilde hangi saikler üzerinde tartışmalar yürütüldüğü ve kopuşlar gerçekleştirildiği de, oldukça önemli meselelerdir. Daha sonra yapmayı düşündükleri kongreyle, belki de bu tür konulara ilişkin görüş ve sentezler konulacaktı. Fakat böyle bir olası eğilim bile olsa, var olan hata ve eksiklik eleştirisini, haksız çıkarmaz. Böyle bile olsa, Kaypakkaya’nın bahsini ettiğimiz önemli stratejik ve temel çelişki ve konulara ilişkin, programatik tezler ortaya koyması gerektiği düşüncesindeyiz. Bu yöndeki eksikliğini, tamamen objektif koşullara bağlayarak açıklamanın da, subjektivizm olduğunu belirtelim. Tamam, o dönemin genel siyasi atmosferine baktığımızda bunu anlamak mümkündür. Ancak, bütün bu baskın havaya rağmen, bilinçli devrimci irade ve politik perspektif, kesinlikle doğa-ekoloji, kadın sorunu ve LGBTİQ+’lara yönelik, önemli ve temel meseleler olarak ele alınması gerekiyordu. Komünist bilimin daha ilk anlarından itibaren, böyle bir plan, perspektif ve çizgi temelinde teorik ve pratik olarak, ideolojik politika geliştirmesi gerekiyordu. Bu hata ve eksikliğe, sadece Kaypakkaya düşmemiş, dönemin hemen bütün siyasileri ve hatta önceki ustaların da, ciddi hata ve eksiklikleri olarak tarih sayfalarında kayda geçmiştir.

Kaypakkaya’nın, şimdiki kavrayış düzeyimizde olmasa da, kadınların örgütlenmesi ve mücadelesi noktasında aslında zihni açıktır. Nitekim; önceki yazımızda da belirttiğimiz Savunma Taslağı’ndaki “Kadınlara Eşit Statü” önemli. Yukarıda da değindiğimiz gibi, beş temel belgedeki yazılar, TİİKP’ e karşı, polemik yazılarıdır. Tartışma konusu, kadın sorunu olmadığından değinmemiştir. Yoksa önemsemediğinden değil. Zira Kaypakkaya’nın amacı, 1973 baharında kongre yapıp partisini kurmak ve program oluşturmaktır. Yakalanınca da kongrede ele almak istediği konuları, savunmasında ele almak durumunda olmasıdır. Yakalanmadan önce, kadınlara belirli düzeyde önem verdiğinin emarelerini görmek mümkündür. Yani kendi dönemi itibariyle, ileri olduğunu söyleyebiliriz. Çapa’da kurduğu dernekte kadınların yönetime alınmasında rol sahibidir. Yine dağa kadın savaşçıları götürmek istemektedir. Bu kapsamda sevgilisi Emine’nin de gerilla savaşına katılması yönünde eğilime sahiptir. İstanbul’daki örgütlenmeye, kadro düzeyinde birçok kadın yoldaşı katmıştır. Bunların başında Meral Yakar, Feryal Sarıoğulları, Hanife Canik, Kutsiye Bozoklar, Nezihe Bahar gelmektedir.

Kaypakkaya üzerine, belli başlı değerlendirme ve eleştiriler, aynı şekilde karşı eleştiriler, geçmişten günümüze yapılmakta ve hala da devam etmektedir. Bir kısmına kısaca değinelim; ‘’İbrahim, kitlelerin psikolojisinin çok uygun olduğu düşüncesiyle, bir an önce silahlı mücadeleye başlamak istiyordu. O, Perinçek ile anlaşmazlık nedeniyle TKP/ML’ yi kurdu. Onun Kemalizm kavrayışı, Doğu Anadolu’nun o dönemki sosyal- ekonomik yapısının izini taşır. Kaypakkaya, bir talihsizlik içerisinde Aydınlıkçı, köylü ve Kürt merkezli düşünüyordu. Onun en çok öne çıkan yanı, işkencedeki örnek direnişiydi. Görüşleri, tercüme pratikler ve başka ülkelerden aktarılanlardı. İbrahim’i, Denizler ve Mahirler’ den ayrı ele almak doğru değildir. Aralarında ancak küçük bazı farklar vardır. İbrahim’i değerlendirenler, eklektik değerlendirmektedir. TKP/ML’ ye öfke kusulmaktadır. Kaypakkaya’nın partisi ve hareketine kimse bir şey diyemez. TKP/ML’ nin savaş tarihine dil uzatmaya çapınız yetmez. Siz kimsiniz ki, haddinizi bilin. Tartışma kulübü değiliz…’’

Baştan vurgulamalıyız ki, herhangi bir konu, olgu, olay, süreç, hareket, parti, birey, düşünce ve eylem, çalışma, ideoloji, teori, tez, yaklaşım ve çizgi pratiğini ele alıp değerlendirirken, eleştiri yürütürken ve ondan yeterince tecrübe çıkarılırken, diyalektik yöntemi kullanmak zorundayız. Ki diyalektik bizlere, nedenlerden hareket etmeyi emretmektedir. Sonuçlardan değil. Bu bağlamda, bizler de buna bağlı kalmaya çalışacağız. Diğer yandan, bir dükkanın işletme ruhsatı elindeymiş gibi bir yaklaşım içerisinde olamayız. Kimin malını, kime pazarlıyoruz ki! Sahi, söz konusu ettiğimiz, herhangi bir meta ve mülkiyet üzerine midir ki, hala böyle bir anlayış ve çizgide ısrar edilmektedir. Kimsenin kanının, kimseden daha fazla kırmızı olmadığını, daha baştan vurgulamak isteriz. Ki, bıyık altından gülen, erkek egemen anlayış ve çizgi yönelimindekilerini de teğet geçemeyiz. Yine kendilerini sanki en yüksek mahkeme ya da merci, yanılmaz otorite gibi gören, bu temelde bir yaklaşım içerisinde olanlara da, bir çift sözümüz olacak elbet. Değerlendirme ve eleştirileri, sürekli itibardan düşürme olarak gören ve nitelendiren hastalıklı halleri de, bilmiyor değiliz. Kıymeti kendinden menkullerin, bir türlü saadete gelememesi, onların, devrimci ve komünist ideoloji ve çizgiler yerine, envai çeşit havalara ve kodlara girmesindendir. Sanal alemde, afralar tafralar, ardı sıra saydırılıp duruluyor. Gerçekten de, bina okunup, dönüp dolaşıp yine aynı okunuyor. Artık ne alakaysa, bahçelerde maydanoz gel bize bazı bazı incileri diziliyor. Bir dönemin sentezlenen deyimiyle, Doğru Perinçek’in kulaklarını çınlatırcasına, İbrahim’i meze edip sefasını sürenler de, varmış şu hayatta. Oysa Kaypakkaya eksperliğine, hiç gerek yoktur. Böyle bir yönelimde ısrar edenler, kendilerini eksport olmaktan kurtaramayacaklarını bilmelidirler. Algı yönetimleriyle demagojik argümanlara da, karşı olduğumuzu belirtelim. Eklektik ve safsata karışımı demagojilerden medet ummanın, asla sökün edip zafere ulaşamayacağı bilinmelidir. Eklektik, ucuz polemik ve tartışmayı sulandırmak isteyenleri de, burada çok ciddiye almaya gerek görmeden yolumuza devam edeceğimizi vurgulayalım.

İbrahim’i anmak, her şeyden önce onu, doğru anlamaktan geçmektedir. Ne yazık ki, meseleleri hala kişiselleştirenler söz konusudur. Meseleleri kişiselleştirenler, ilkelerden yoksun olanlardır. Kaypakkaya, Doğru Perinçek ile kişisel bir sorunu olduğu için değil, tam aksine, önemli ve temelden ideolojik- politik çizgi farklarından, ayrışma durumunda olmuştur. Bir yandan burjuva aydınlanmacı gericilikle bağların köklü koparılmasından dem vurulur, diğer yandan Kemalizm, halk saflarında görülür. Bununla da kalmayıp Kemalizm, tarihimizin ilerici birikiminin bir parçası olarak ele alınır. İşte böylesi bilinçleri zehirlenmiş, bulanık kafalar vardır. Faşizmi sadece MHP ile sınırlı görürsen, tabi ki, Türkiye solu ve devrimci hareketinin, Türk kimliğinin faşizm tarafından ele geçirişine dair, hayıflanıp durursun. Kemalizm’e ilericilik ve hatta devrimcilik atfedersen, tabi ki, faşist devlet ve sistem karşısında, tökezleyip durursun. Böyle anlayış ve pratik politikalar içerisinde olanlar, yüz yıla varan tekçi faşist TC gerçekliği ve yenilen onca kazıkların bileşkesinin, hala farkına varamamaktadırlar.

Başta işçiler olmak üzere kitlelerin, kendiliğinden gelme hareketlerinin tarihsel tecrübeleri de göstermiştir ki, buz sürekli bir yerlerden kırılmak istiyor. Ama bilinçli devrimci iradenin müdahalesinden ayrı ve salt bu şekilde ele alırsanız, buzun hiç de kırılmak üzere olmadığını pekala görebilirsiniz. Ve hala abartıya başvurarak, devrimci iyimserliği de bir kenara bırakıp çeşitli yanılsamalar içerisinde olursanız, daha çok, yenilgi ve başarısızlığa mahkumiyeti, baştan kabullenmişsiniz demektir. Onlarca acı tecrübe, hala yeterli öğretici işlev görmüyorsa, öznenin kendisini, devrimci temelde yeniden ve yeniden sürekli sorgulaması elzemdir.

Evet o buzu, Kaypakkaya kırdı. Onca ideolojik- politik kuşatmalara rağmen, kırdı. Koca koca buz dağlarına, ideolojik- politik titanların hakimiyetine ve etki gücüne, boyun eğmeden kırdı. Elbette sonrakiler de kırmak için, çok ama çok uğraştı. Fakat kırdırtmamak için de, çok ama çok uğraşanlar oldu. Hatta uzun süre kırdırtmayanlar, buza hiç dokundurtmadılar bile. Sürekli soğuk hava üfleyerek, dondurmaya devam ettiler. Diğer yandan ise, kendiliğindenciliğe teslim olup, ‘’nasıl olsa güneş var ve kendiliğinden buz kırılacak’’ diye statüko ve tutuculukta ısrar edildi. Oysa siyasi iklimler, sürekli buzun kırılmasını şart koşmaktaydı. Ve geçirilen koskoca elli yıl, gerçekten, nice başarısızlık ve yenilgiler temelinde akamete uğradı. Şimdi kalkıp bütün olup bitenleri, ideolojik-politik ve çeşitli yönleriyle bütünlüklü sorgulayıp muhasebesini yapmak yerine, kendiliğindenciliğe bir de keyfiyetçilik eklenerek, hiç de düzlüğe çıkılamayacağı, yeterince açık değil midir? Böyle bir mevcudiyetle açık ki, Kaypakkaya’nın ideolojik-siyasi perspektifinin yerine getirilmesi mümkün görülmemektedir. Belli ki, devrimci çalışma ve mücadelede, militan çizgi ve pratikte oldukça ciddi sorunlar hala devam etmektedir. Belli ki, teorik-pratik birlik ve bütünleşmede, ciddi düzeyde makas açılmış ve önemli problemler vardır. Bu bağlamda belli ki, ideolojik ve sınıfsal, küçük burjuva çizgi sorunları ve kırılmalar var ve derindir.

Kaypakkaya, daha ilk adımlarını atarken kararlılık, mücadele azmi ve kazanmaya odaklanan bir çizgi yönelimindeydi. O, asla kutsal görevler için yola çıkan, bir aziz değildi. Komünist devrimci iradeye hakimdi. Yetinmeci, idare etmeci, memnuniyetçi, oyalamacı değildi. Polyannacı ise hiç değildi. Sadece geleceği değil, tarihi ve günü doğru halkasından yakalayan bilinç haznesi ve yöntemini, bilme ve öğrenme yönelimiyle sürekli gerçeklere hürmet etme kararlılığındaydı.

İbrahim Kaypakkaya, Örgütü ve Siyaseti Üzerine;

Kaypakkaya’nın kuruluşuna önderlik ettiği örgütüne ilişkin, bugüne kadar çok şey söylenip çeşitli değerlendirmeler yapıldı. Hala da yapılmaya devam edilmektedir.

Kaypakkaya ve bir kısım yoldaşı, TKP/ML’ yi kurarlarken, öncelikle TİİKP eleştirisi üzerinden beş temel belge ve özellikle DABK-Şubat kararları belgelerindeki içerikler temel oluşturmuştur. TİİKP revizyonizmine karşı, içerisinde, yaklaşık iki yıllık bir ideolojik mücadele yürütmüştür. Ki görüşleri ne zaman ki engellenmiş ve kendisine anti-demokratik uygulamalar ard arda baş gösterdiğinde ayrılmıştır. Böylelikle herkesin gözleri önünde sağlam ve yeşermeye hazır yeni bir hareketin kuruluşuna önderlik etmiştir. “Hizipçi ve bölücü olan kimdir?” başlığı altında da kendisine yapılan anti-demokratik uygulamaları belirterek, mahkum etmiştir. Önceki yazımızda ifade etmiştik. TKP/ML, ideolojik gıdasını, Kültür Devrimi’nden almıştır. Örgütün stratejik görüşleri ve tezlerini de, durmaksızın bu temel üzerinden inşa etme sürecine girdiğini de belirtmekte fayda vardır. Birkaç kişilik Koordinasyon Komitesi önderliğinde TKP/ML, faaliyetlerine ara vermeksizin hızlıca başlamıştır. Bu arada İbrahim, hareketine, çok fazla sürece yaymadan bir kongre ile demokratik bir muhteva kazandırma amacını da gütmektedir. Keza, TİİKP’ den ayrılıp TKP/ML kurulurken, ona demokratik muhteva kazandırarak ilerletme gerektiğinin de farkındadır. Ne yazık ki bu ve benzeri yönelimler, Vartinik baskını ve ard arda gelen kayıplar, yakalanmalar ve birinci örgütsel yenilgisi ile akamete uğramıştır.

İbrahim, kendi dönemindeki Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF)-Türkiye İşçi Partisi(TİP)’in bir üyesi olarak, onların düzenlediği bütün toplantı, miting, forum ve gösterilere katılmıştır. Daha öğrencilik yıllarındaki düşünce yapısı, katıldığı eylemler ve gençlik örgütündeki çalışmaları, okuldan uzaklaştırılmasının başlıca nedeni olmuştur. Şimdiki süreçteki özellikle öğrenci-gençliğin durumu da böyle değil midir? NATO’ya Hayır ve Amerikan 6. filosunu protesto eylemleri, halk aşıkları gecesi düzenlemeye çalışması, bildiri dağıtımı, işçi yürüyüş ve eylemlerine katılması, onun ne kadar da çok yönlü bir kişilik ve pratik içerisinde olduğunun bazı somut görünümleridir. Ki bütün bunlar, halkını seven herkesin, inancı ve bilinci doğrultusunda sürdürmesi gereken ve kişisel sorumlulukları olan çalışmalar değil midir? İbrahim’i nerede bir kitle hareketi olursa, orada görmek mümkündür. Trakya’da topraksız köylülerin topraklarını işgal eden büyük çiftlik sahiplerine karşı, toprak işgali eylemleri, İstanbul’daki işçilerin sayısız haklı grev ve direnişlerine katılmıştır. 15- 16 Haziran büyük işçi direnişine katılmış (bunu aşağıda ayrıca ele alacağız), fırsat buldukça da üniversitelerde faşistlerin saldırılarına karşı, savunma mücadelesi veren devrimci gençliğin mücadelelerine ve demokratik eylemlerine katılmıştır. Onun özgünlüğünü, okuldan atılmasıyla ve Danıştay’ın yürütmeyi durdurma kararıyla ilgili, ‘’Profesyonel Profesör Bilirkişiler’’ başlığıyla kaleme aldığı yazısında da görmek mümkündür.

O, faşizmin en vahşi işkence merkezlerinden biri olan Amed zindanında bile, tabuları yıkma perspektifinden vazgeçmemiştir. Hazırladığı ‘’Savunma Taslağı’’ incelendiğinde, bütünlüklü bir parti ve devrim programını hedeflediğini, pekala görebiliriz. Kimi tali düzeyde küçük eksiklikleri olsa da hemen her bir başlığın, ciddi bir ideoloji, siyaset, tarih, ekonomi, hukuk ve sosyoloji çalışması gerektirdiği, hemen anlaşılacaktır. Böylesine kapsamlı bir taslak hazırlaması, babasından istediği kaynak kitaplar açısından da, pekala anlaşılabilir. En ağır koşullar bile olsa, tabu yıkmak için, verili koşulları zorlama cüreti, kararlılığı ve bilincinin, oldukça yüksek olduğunu görüyoruz. Ne acıdır ki, kendisini ardılları olarak niteleyenlerin, neredeyse bu taslağı hemen hiç anmama, üzerine doğru düzgün çalışmama, tartışıp ele avuca sığan bir belgeye dönüştürmemesi, ideolojik ve siyasi geriliklerinden değilse, başka neden kaynaklanmaktadır? Oysa, zamanında böyle bir taslak, derinlikli olarak gerçekleştirilerek parti ve devrim programına çevrilebilseydi, tam da onun özü ve ruhuna uygun hareket edilmiş olacaktı. Burada işaret ettiğimiz, Kaypakkaya sonrası örgütsel bünyelerin, taşıdığı ideolojik siyasal zaaflar, yanlışlar, verili her bir objektif koşul ve gelişmelere, özne olarak nasıl yaklaşıldığıyla da doğrudan ilgilidir. Bütün bunların, İbrahim gibi komünist devrimci ve parlak bir aklın, kabına sığmayan dinamik enerjisinin, ideolojik ve siyasi cesaretiyle örtüşmediği ve hiç de yakışık almadığı, yeterince açık değil midir? Yine, Kaypakkaya’nın köklü nitel sıçrama ve kopuşunu, akıl yürütme yöntemini doğru zeminlerde kullanamamakla ve onu somut koşulların somut tahliline göre ilerletememekle kalınmamış, oldukça zengin tecrübeler içeren sonraki pratiklerde, devrimci temelde istenilen düzeyde sentezlenememiştir.

O, sürekli olarak devrimcileşme, yoğunlaşma, tarihsel kökleriyle birlikte yeni bilgilerle buluşma, eski ve geri olanla mücadele ve tartışma pratiğinden hiç kopmamıştır. Sürekli gelişen ve ilerleyen kavrayışıyla, dondurulmuş ya da taşlaşmış dogmatik yaklaşımlara, klasikleşmiş ve rutin haline gelmiş siyasi alışkanlıklara, düşünce tembelliğine prim vermemiş ve sürekli araştırıp inceleyerek, gerçeğe hürmet eden bir komünist devrimci sıfatını hak etmiştir. Kaybolan yazılarındaki İstanbul faaliyetlerine ilişkin başlıkta da yer aldığı gibi, düşünsel dünyası ve pratiğindeki hatalara dair de, doğru yanlış temelinde muhasebe eden bir perspektife de sahipti. Sürekli sorgulayan bir anlayış ve kavrayış, elbette, kendisi ve hareketine yönelik hatalarına karşı da, oldukça tutarlı ve devrimci bir perspektife sahip olacaktı.

Kaypakkaya’nın tezlerini tamamlama babında kısmi ve nadir çalışma görmekteyiz. 12 Mart döneminde tutuklu olan Muzaffer Oruçoğlu ve Ali Taşyapan’ın, İbrahim’in ‘Savunma Taslağı’ üzerinde bir çalışma planı içerisinde oldukları anlaşılmaktadır. Bu kapsamda Oruçoğlu, Osmanlı İmparatorluğu’nun ekonomik ve sosyal yapısı üzerine uzun bir belge hazırlamış, ne yazık ki o sınırlı koşullarda kaybolmuştur. Yine 1979’larda Erhan Gencer ile birlikte bir grup, “Sosyalizmin inşası, sınıflar ve sınıf mücadeleleri”, “Türkiye’nin İktisadi Yapısı”, “Kürdistan’da Milli Sorun” gibi araştırma-inceleme ve tartışma yazıları da, aynı akıbete uğramıştır. Kaypakkaya’nın ardından yaklaşık 30 yıl geçtikten sonra ardılı bir kanadın, gerçekleştirdiği 1. Kongre ile, kimi eksik ve hatalı yaklaşımları barındırsa da, esas olarak olumlu ve bütünlüklü bir tarihi muhasebeyi resmi görüş haline getirmesi, oldukça gecikmeli de olsa önemli adımdır. Aynı şekilde aradan yaklaşık 41 yıl geçtikten sonra yine aynı devamcısının bir dizi temel meselelerde merkezi bir kararlaşmaya, resmi görüş ve tezlere gitmesi de olumlu adımdır.

Kaypakkaya, Türkiye ve Kürdistan devrimci hareketinin kör karanlık atmosferinde, herkesi şaşkına uğratan nitel bir kopuş ve kırılma noktasıdır. O, işçi ve emekçilerin doğrudan içerisindeydi. İşçi, köylü ve öğrenci hareketleri içerisinde aktif olarak yer almış ve mücadele yürütmüştür. Şafak revizyonizmine yönelik, gazete vakası olarak nitelemesindeki anlamı doğru kavramalıyız. Keza TİİKP, gerçekten de işçi ve emekçilerden kopuk ve soyut bir lafazanlık portresidir. Pratikten ciddi düzeyde yoksunluk ve teorik gevezelikler eşliğinde, gittikçe halk kitleleri ve devrimci-komünist ideolojiden uzaklaşarak yabancılaşma durumudur.

Peki sormak isteriz. İbrahim’in devamcıları, kısa bir dönemde, bu derece çok yönlü ve kapsamlı bir mücadele ve çalışma içerisinde yer almışlar mıdır? Yoksa daha çok kendiliğindenciliğe mi düşmüşlerdir? İşçi ve emekçilerin, sahiden neresindedirler? O çokça dillendirilen sınıf bilinçli proletaryanın öncü ve önderliğinin, gerçekten neresindedirler? Örgütsel de olmak üzere ideolojik, siyasi, askeri ve kültürel olarak, işçi sınıfı ve emekçilerin, neresindeler? Bizzat içerisi ve odağında mı, yoksa kıyısında köşesinde mi? Komünist devrimci önder Kaypakkaya’nın, PDA revizyonizmini gazete vakası olarak eleştirme durumu karşısında, o süreçlerden bugüne, başta işçi sınıfı olmak üzere emekçi ve kitlelerin neresindeyiz? Belli ki Ortodoks devrimciliği-komünistliği, birçok yönüyle iyice kanıksanmış ve yaşamsal bir durum haline gelmiştir. Bütün bunlara rağmen Kaypakkaya’nın yaktığı ideolojik politik isyan ateşi, hala genç kuşakları kendisine çekiyorsa, onun tartışmasız gerçek yaşam pratiğinin hakkını da vermek gerekiyor. İbrahim’in bu kadar eleştirel, bu derece de halkına sevgiyle bağlı, bu kadar işçi sınıfı ve emekçilere duyarlı, bu kadar geçmiş tarihin ilerici- kahraman- demokratik- devrimci özü ve ruhuna duyarlı- ilerici mirasına sahip çıkan ve onlardan feyz alan, bu kadar düşmanlarına köklü ve cepheden karşı koyan, bu derece düşman sistemin temel ve stratejik sinir uçlarına saldıran, bu kadar devrimci şiddette ısrar eden, bu kadar sade-mülkten uzak duran ve dayanışan, bu kadar polemikçi ve daha bir dizi özellikleriyle bu derece yüksek niteliklerle dolu yaşam gerçekliğini, varın siz tasavvur edin gayrı.

Kaypakkaya’nın bizzat pratik çalışmalar içerisinde adım adım ilerleyerek, görüşlerini netleştirdiği ve geliştirdiğini görüyoruz. Önce TİP’te, ardından Milli Demokratik Devrim(MDD)’ci saflarında, oradan Proleter Devrimci Aydınlık (PDA) saflarına geçişi. TİİKP’ten ayrılıp TKP/ML’nin kuruluşuna önderlik etme süreci. O, TİP içinde başlamak üzere parlamenterist ve reformist anlayış ve çizgilere karşı mücadele ederek görüşlerini geliştirmiştir. Fakat ardıllarının böyle bir yönelim ile uzun süre dogmatik ve tutucu yaklaşım ve çizgi pratikleri, böylesi nitel kopuş hareketini, sekteye uğratmıştır.

Kaypakkaya, sosyal-ekonomik tahlil için, Çorum, Kürecik vb yerleri titizlikle araştırıp incelerken ve köylülük vb bazı somut istatistiki verileri kullanırken önemli bir başlangıç yapmıştır. Fakat ardılları, uzun süre onu adeta dondurmuşlardır. Bir kanadı, 2013’te sosyo-ekonomik yapı ve bunun üzerinden devrimin stratejisi, niteliği ve yoluna ilişkin temelden teorik değişiklikler yapmıştır. Bir şartla ki, Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da aslında 1985-’90’lar da bu değişikliklerin olduğuna vurgu yapmış ve 23 yıl sonra ancak bunları diyebilmiştir. Aradan geçen zaman içerisinde yitirilen fırsatlar ve olması gerekenlere ilişkin ise doğru düzgün bir değerlendirme durumunda olmamıştır. Yine böylesine temelden değişikliklere rağmen, pratikte esaslı bir değişikliğe gidememiştir. Oldukça geç de olsa bazı teorik değişikliklere gitmesi yine de olumlu iken, devrimci savaş pratiğinde esaslı bir gelişme yakalayamamıştır. Belli ki, geçmiş dogmatik ve statükocu çizgisinden kopamamaktadır. Diğer kanatlar için ise çok da söylenecek yeni bir şey yoktur. Keza, hala “en iyi Kaypakkayacı benim ve biziz”de ısrar durumuyla, statüko zaptiyeciliğine devam edilmektedir.

İbrahim’in aykırı tezleri, Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da dışlanmış ulus ve milliyetler, ezilen inançlar vb kesimlerin devrimci hale gelmesinde önemli bir rol oynamıştır. Aynı durum, Kaypakkaya hareketinin bileşke güçlerini de içermekteydi. Ancak çok geçmeden grupçu, bölgeci ve dar kısımcılıklar, Kaypakkaya hareketini daha dar bir bölge ve alana sıkıştırdı. Hala da bu darlıktan kurtulma durumu söz konusu değildir. Sloganlara ve beyanlara şimdilik gerek yoktur. Ustaların da dediği gibi, ‘ileriye doğru atılan her adım, her gerçek ilerleme, bir düzine programdan daha iyi ve yeğdir’de ısrar edelim. Çünkü çokça sözler söylendi fakat, beyanlar pratikte yerine getirilmedi. Çok vaat edildi ama, ortada bırakıldı. Nice kararlara gidilip görevler belirlendi ancak, kendiliğindenci ve keyfiyetçiliğin buzlu sularına gömüldü.

İbrahim’in yaşamı, katledilmesi ve sonraki süreçte, onu savunduğunu iddia eden örgüt- hareket-ler, Kaypakkaya’yı adeta bir mitosa ve ikona dönüştürdüler. Bu parti ve örgütlerin ve genel olarak devrimci hareketin, onun fikir ve eylemlerini yeterince doğru anladığı, kavradığı ve uyguladığını, maalesef söylemek mümkün değildir. Bu, oldukça hüzünlendirici bir durum. Onu bir puta çevirmeyi bir kenara bırakıp, onun ihtilalci fikirlerini, bilimsel metodla yaptığı analizlerini, kısa ama örnek komünist devrimci pratiğini kavrayıp, buna uygun düzeyde kavrayıp değerlendirilebilse ve böylece hak ettiği değer verilebilseydi, gerçekten istenilen düzeyde gelişmenin yakalanması içten bile değildi. Oysa, putları yıkan, buzları kıran, tabuları bilimin ateşiyle yakıp küllerini rüzgarlara savuran İbrahim, nasıl olur da onun yoldaşları olduğunu söyleyenler tarafından, bu kadar yanlış ve eksik anlaşılır, gerçekten çok da anlamak mümkün görünmüyor. Kendilerini ardılları olarak niteleyenler, onu, üzerinde çok konuşulan, çokça başvurulan, yorumlar yapılan, ama az bilinen ve az anlaşılan biri haline getirmiştir. İbrahim’i savunma adına sürekli “Kaypakkaya diyor ki” ile başlanarak şablon olarak kullanılması, bir nevi kızıl bayrağa karşı kızıl bayrak sallanarak, kendini içten içe kemiren bir çizgi haline dönüştürülmüştür. En uçtan ifade edecek olursak, grupçu-klikçi anlayış ve pratikler bile, İbrahimcilik adına gerçekleştirilmiştir. Özellikle birlik ve ayrılık kültürü üzerine, doğrudan İbrahim’den öğrenmek yerine, tersi yönde tekçi ve grupçuluklarda ısrar edilegelmiştir. Kaypakkaya’nın katledilmesinin hemen ardından önderliği ele alan Koordinasyon Komitesi’nin hizipçiliği bir yana, buna karşı ideolojik mücadele etmek yerine, sekter ayrılık tavrı, başka bir yana koyulacak olumsuzluklardır. 1987’deki DABK ve Konferans ayrılığı, 1992 birliği, 1994 ayrılığı ve daha birçok irili ufaklı ayrılıklar ile net bir şekilde grupçu ve klikçilikleri görmek mümkündür. Aynı ideolojik doku ve sosyal-ekonomik yapı, devrimin yolu-stratejisi-niteliği, programatik görüşler, Kemalizm tahlili, Milli Meseleye yaklaşım, faşizm, parlamento, parti-ordu-cephe anlayışı, asgari ve azami devrim çizgileri, tüzük vs.ye rağmen, on yıllardır ayrı kalmışlardır. Tabi ki ayrılık tohumu da, orada kalmamış, ayrılık kültürü de iyice yer edinmiştir. Kendi içlerinde birlik sorununu dahi, doğru düzgün çözemedikleri gibi, bir türlü birliği de gerçekleştirememişlerdir. Neyin birliği? Tabi ki, farklıların, farklılıkların birliği. Hiç, aynıların birliği diye bir şey olur mu? Büyük küçük hiç fark etmeksizin, kendilerini Kaypakkaya’nın ardılları olarak niteleyenlerin, demek ki oluyormuş. Aynılar ama bir türlü birlik yapılmıyor. Oysa aynılar, aynı yerde olur. Dert ideoloji, devrim, sosyalizm ve komünizm, halkın çıkarları olunca, tali farklılıkları bir yana bırakıp, durmaksızın adımlar atarak, gerçekten irade ve eylem birliğine varmak gerekiyormuş. Örgütsel çıkarlar ve daha bir dizi küçük burjuva anlayış ve çizgiler egemen nitelikte olunca, demek ki, birlik de olmuyormuş. Bin bir dereden su getirip durularak, birliğe yanaşılmadığını vurgulayalım. Zorlama anlayış ve çizgilerle, ayrı kalmak için harcanan enerjinin önemli bir kısmının, birlik için harcandığında çıkacak potansiyel ve sinerjinin durumunu bir düşünün. Son 30-40 yıllık tarih itibariyle, aynı ideolojik köklere sahip olmalarına karşın birlik yerine bir 20 yıl sonra ortak miting, panel vb etkinlik, akabinde 10-15 yıl sonra ortak 18 Mayıs etkinliği, devamında bir 5-10 yıl da başka türlü ortak etkinlikleri örgütlemeye kani olmaları gerçekliğinde, etti mi size 40-45 yıl. Ardından bir 5- 10 yıl sonra ise birlik gerçekleştirilmesi durumunda, alın size 45- 50 yıla varan yarım asırlık geçen zaman. Dile kolay. Elli yılda neler yapıl-a-maz-dı-ki. Bu son söylediğimizi ironi açısından belirtme gereği duyuyoruz çünkü, aynı ideolojik dokudan beslenmelerine ve on yılları geçmesine karşın, hala ayrı örgütler olarak varlıklarını sürdürme gerçeklikleridir bizlere bunları söylettiren. İdeolojik ve siyasi gerilikler ile örülü savunular, türlü dogmalar, ikiz kardeşler olan sağ ve sol sapma çizgileri, bunlarda ısrar pratikleri ve sekterlikler, Kaypakkayacılık adına yapılagelmiştir. Hiç olmazsa, o kısacık ömrüne neler neler sığdıran Kaypakkaya’dan öğrenilseydi bari. Yeterince öğrenil-e-mediği, gerçektir. İbrahim’in daha sıkı, sağlam ve kararlı bir savaş talimatının, belli ki aksi yönde bir durum söz konusudur. Burada bir yanlış anlaşılmaya mahal vermemek için özellikle altını çizerek vurgulamamız gerekir ki, İbrahim’in tezleri uğruna gerçekten yüzlerce sosyalist ve devrimci militan yoldaş, mücadelede yaşamını yitirmiştir. Ve gerçekten can bedeli bir mücadele yürüterek, onun ideallerine bağlı kalmışlardır. Ancak İbrahim’in özüne ve ruhuna bilimsel temelde sarılarak, onu nitel olarak ilerletme ve geliştirme bilincinden de oldukça uzak kalınmıştır. Kaypakkaya gibi komünist devrimcilikteki nitelikli düzey üzerinden mücadeleyi yükseltme ve geliştirme pratiğinden geriye düşülmüştür. Sağ kalan ardılları ise, ideolojik ve siyasi geriliklerinin kurbanı olmuşlardır. Kaypakkaya ve önderlik edip kurduğu örgütü, kendi malı mülkü ya da dede veya babalarından kendilerine kalan bir miras gibi yaklaşım içerisinde olmuşlardır. Böyle bir anlayış ve çizgi pratiğindeki ısrar, açık ki, komünist devrimci İbrahim’e, en büyük kötülüğü yapmıştır. Bir de onu savunma ve ardılı olma adına, bütün bunların yapılması ise cabası.

Herkes bulunduğu-işgal ettiği yerden bakar. Ve bu gayet tutarlı, bir durumdur. Fakat bulunduğu yerin gerçekliğinin aksine, hiç de durduğu yere ve noktaya uygun olmayan o bakışlar var ya! Gerçekten İbrahim’in özü ve ruhunu sızlatan, oldukça ciddi bir problem ve önemli bir olumsuzluktur. Hiç olmazsa böyle komünist bir değerin, yüzü suyu hürmetine tutarlı bir teori ve pratik gerçeklik düzeyi ortaya konmalıydı.

Mesela kültür-sanat ile ilgilenen bir devrimci sanatçı ve aydının Kaypakkaya’yı, kendine özgü edebiyat ve sanatıyla ele alması ve işlemesi, ne kadar da güzel ve anlaşılır bir durumdur. Yine bir ressamın, onu ve tezlerini, kendine özgü tarzı ve tuvalleriyle resmetmesi de aynı şekilde güzel ve olumludur. İşte devrimci ve komünistlerin de, bizzat işiyle, yani devrimci ve komünistliğiyle Kaypakkaya’yı nitel olarak ilerleterek geliştirmesi ve güncelleştirmesi gerekmez miydi? Ne yazık ki, böyle bir teorik-pratik düzey yakalanamamış ve esaslı bir başarı da elde edilememiştir.

İbrahim’i putlaştırarak, bir dogmaya dönüştürmek, dokunulmaz yapmak, söyledikleri ve yaptıklarını tabu haline getirmek ve kutsal kılmak, gerçekten cahilce, anti-bilimsel ve ideolojik açıdan Kaypakkaya’ya yapılan, en büyük kötülük olmuştur. Onun özü ve ruhuyla, hiç de uyuşmayarak, sürekli geriye çekilmesi durumu yaşanmıştır. Oysa İbrahim, tam da bu tür anlayış ve çizgi pratiklerinden uzak kaçan ve nefret eden bir insandır.

Kaypakkaya’nın önderlik ettiği örgüt içerisinde yer alıp da, daha sonra kopanların çok az bir kısmının karşı-devrim saflarına iltihak ettiklerini belirtelim. Aynı unsurların, İbrahim’e de haksız ve mesnetsiz saldırılar yürüttüklerini vurgulayalım. Yanlış anlaşılmaya mahal vermemek için kastettiklerimiz; Arslan Kılıç, Ali Mercan, Yalçın Büyükdağlı vb kişilerdir. Bunlar, karşı-devrimci Doğu Perinçek’in tekrardan kollarına geri dönüp, Kaypakkaya’ya kin ve nefret kusan, eleştiriden çok hakaret eden saldırı ve karalamalar yürütmüşlerdir. Diğer grup ve bireylerin eleştirileri, devrimci cepheden gelen eleştirilerdir. Mesela Muzaffer Oruçoğlu, Süleyman Yeşil, İbrahim’in kardeşi Ali Ekber vb. nin yaklaşım ve eleştirileri, son derece seviyelidir.

İlk yazımızda biraz kısa geçtiğimiz bir konuya da ekleme yapmak isteriz. Kaypakkaya, 12 Mart Muhtırası sonrasında bile Türkiye’de objektif şartların devrime son derece elverişli olduğunu tespit ediyor. Dünya’da ve Türkiye’de mükemmel bir devrimci durumun varlığından bahsediyor. Bütün bunların sonucunda da, aceleci bir biçimde kısa bir ajitasyon ve propagandadan sonra silahlı mücadeleye başlamaktan söz ediyor. DABK-Şubat kararındaki 2. maddede “Şimdi işçi sınıfımızın ve yoksul köylülerimizin büyük çoğunluğu, kurtuluşlarının ancak silahlı mücadele ile olacağını kavramış durumdadır”, diyor. Bu yaklaşım ve cümleyi, Doğu Perinçek önderliğindeki TİİKP’in eleştirisi üzerine ortaya koyarken, daha sonra Haziran 1972’de kaleme aldığı yazıda bunu değiştirdiğini görüyoruz. Maksadının başka bir gerçeği ifade etmek olduğunu belirtip, bu yazdığını reddederek şöyle demiştir; “Ülkemizde sizin iddianızın aksine, işçilerin ve köylülerin önemli bir kesimi kurtuluşlarının silahlı mücadeleyle olacağını kavramıştır.” (Seçme Yazılar, syf; 383, Ocak yayınları). Elbette bu durumu, belki de özeleştiri sayılabilir ya da böyle görülebilir. Ama yine de birinci haliyle, tespitin yanlış ve abartılı olduğu gerçeğini değiştirmez.

Kaypakkaya sonrası, onun tezleri ve değerlendirmelerini, doğru ve objektif ele almayıp, ona haksızlık yapıldığı da çokça bilinen bir durumdur. Mesela bunlardan birini ele alalım, “Kaypakkaya, o (12 Mart) süreçte siyasal durum değerlendirmesini ve özellikle de ‘işçi ve köylülerin büyük çoğunluğu silahlı mücadeleyi kavramıştır’ saptaması, sosyal gerçekle uyuşmuyordu.” denmektedir. Hangisinden olursa olsun bir alıntıyı yaparken, dikkatli olmak, itina göstermek ve olduğu gibi aktarmak gerekmektedir. İbrahim, “Şimdi işçi sınıfımızın ve yoksul köylülerimizin büyük çoğunluğu, Kurtuluşlarının Ancak Silahlı Mücadeleyle Olacağını Kavramıştır” diyor. “İşçi ve köylülerin büyük çoğunluğu Silahlı Mücadeleyi Kavramıştır” demiyor. Bu iki tespit, aynı anlama gelmez. Silahlı mücadeleyi kavramak demek, silahlı mücadeleyi bilmek, bu konuda yetkinleşmek ve uygulayabilme kapasitesine sahip olmak, bizzat silahlı mücadeleyi yürütmek anlamını da taşır. Kurtuluşunun ancak silahlı mücadeleyle olacağını kavramak ise, silahlı mücadeleye taraftar olsun veya olmasın, yaşadığı deney ve tecrübeyle, kurtuluşun ancak bu yolla olacağına kanaat getirme anlamını taşır. Yani silahlı mücadeleyi, bilme ve yürütme anlamını taşımaz. Bir ilacın hastalığa çare olabileceğini kavramak ayrı, o ilacın kendisini kavramak ise daha ayrı bir şeydir. İlacı kavramak demek, o ilacın nasıl yapıldığını bilmek, bileşimlerini, içerisine katılan kimyevi maddeleri bilmek ve ilacın kendisini yapabilmek anlamına da gelir. Basitçe izah etmek gerekirse, bir ilacın herhangi bir hastalığa çare olacağını, hiç tıbbi bilgisi olmayan bir hasta da, hasta olup kullandıktan ve iyileştikten sonra kavrar. Ama bu ilacı, kavramış olduğu anlamına gelmez. İlacı kavrayan ancak, işin uzmanı olan tıp insanları, eczacılar veya kimyagerler olabilir.

Herhangi bir insan dahi olsa, onu ve fikirlerini eleştirirken, itinalı davranmak, öncelikle o fikrin, hangi verili koşullarda ve hangi özgün olgudan hareketle beyan edildiğine bakmak ve dikkat çekmek gerekmez mi? Örneğin Kaypakkaya bu tespiti yaparken, içine düştüğü hata, hangi maddi olgu-lar-dan ve hangi özgün olay-lar-dan kaynaklanıyordu? Tartışmanın konusu, devrim için silahlı mücadeleye başvurmanın koşulları, hangi şartlarda böyle bir mücadelenin başlatılabileceği, bu koşulların Türkiye ve Kürdistan zemininde, ne durumda olduğu ve hangi zaman diliminde böyle bir mücadeleye başlanılabileceğidir. Bugün açısından, bu tarz bir mücadele biçiminin gerekli veya geçerli olup olmadığı, ayrı bir tartışma konusudur. Söz konusu olan, o günün koşullarında, o günkü kitlelerin öncüsü olan devrimcilerin, böyle bir soruna yaklaşım biçimleridir.

Kaypakkaya, aşırı derecede iyimser ve hırslı bir komünist devrimcidir. Tam bir radikaldir. Onun, düzenle veya düzene yakın duran tiplerle, reformcu teorilerle, sürekli ve şiddetli çatışma yani keskin mücadele hali vardır. Böyle bir ruh hali içerisinde, o günün koşullarında, içine düştüğü hatalar ve yaptığı bazı yanlış tespitlerin, güçlü objektif koşulları-nedenleri vardır. Neticede onun hataları, daha yeni oluşmakta olan, çok tecrübesiz bir komünist devrimci hareketin, oldukça genç önderinin yaptığı hatalardır. Özellikle kendilerine devamcısı diyen örgüt ve bireylerin, onlarca yıl aynı hata ve eksiklikleri savunduktan sonra, şimdiki süreçte eleştiriler yürütmesinin, olumsuz bir yanı olsa gerek. Bununla da kalmayıp, İbrahim’i savunarak aşmaya çalışan, onun görüşlerine katkıda bulunma uğraşı içerisinde olan yoldaşlara da oportünist ve revizyonist damgasını vurma pratikleri de cabası. Burada, İbrahim sonrası eleştiri yürütme, görüşler ortaya koyma, görüşlerini savunma ve kavratmaya çalışma metodunu eleştirmekteyiz. Bir zamanlar İbrahim’in eksik ve hatalı tespitlerini hararetle savunup, bunu yapmayanları acımasızca eleştirirseniz ve bunları unutup ya da bir kenara bırakıp, ektiğiniz sübjektivizm ve dogmatizm tohumlarını, kendi ellerinizle inşa edip diktiğiniz putları bir anda yok sayar da, bütün o fikir ve programın yanlış olduğunu savunursanız, kendinizin ve fikirlerinizin aynı acımasızlık ve hoyratlıkla saldırıya maruz kalmasına engel olamazsınız. Ne yazık ki, keser döner sap döner misali, pire ekilerek ejderha biçme durumundan, kimse kendini kurtaramamıştır. Bu konuda örnek alınması ve saygı duyulması gereken biri olarak, mesela İsmail Beşikçi verilebilir. Beşikçi, 1970 yılında savunduğu bazı yanlış görüşlerinden dolayı, defalarca yazılı ve sözlü özeleştiri vermiş, ondan sonra da aynı konulardaki yeni görüşlerini ifade etmiştir.

Kaypakkaya’yı eleştirenlerin dikkat etmesi gereken bir hususu, naçizane hatırlatmakta fayda vardır. İbrahim, çok akıllı biridir. Eleştirenlerin, bunun tam tersi yönde bir yaklaşım içerisinde ısrar ederek bunu yapmaları, trajik bir durumdur. Onca tasfiyeci burjuva akım ve kuşatma karşısında, bilimsel doğruları savunmaya çalışmak, o kadar da kolay olmasa gerek. Esas eziklik ise, onu yeterince kavrayamamak bir yana, onun mirasına yeterince sahip çıkamamak ve bir şeyler katamamaktan gelmektedir. Evet Kaypakkaya, belirli eksik ve hatalar yaptı, bu doğrudur. Ama öylesine dahice parlak fikirler ortaya attı ki, onu eleştirenlerin de işini zorlaştırdı. Bu noktada örnek teşkil etmesi açısından ve Beşikçi’nin yukarıda bahsettiğimiz özeleştirisi ve dürüst bilim insanı tavrıyla alakalı bir konuya da girmek istiyoruz. Şeyh Sait ayaklanması, Türk Solu’nun buna yaklaşımı, İsmail Beşikçi ve Türk milliyetçilerinin bu konuda bir zaman nasıl düşündükleri, İbrahim Kaypakkaya ve milli meseleye yaklaşımı ve bu ayaklanma özgülünde onun, ulusal kurtuluş hareketleri ve emperyalizmle işbirliği meselesine nasıl baktığı konusuna biraz daha değinmek isteriz.

Şeyh Sait Ayaklanması ve Gerçekler

Şeyh Sait Ayaklanması, başta faşist TC yönetimi ve Türkiye solunun önemli bir kesimi olmak üzere birçok aydın, bilim insanı ve ezen ulus milliyetçisi şoven akademisyen tarafından sürekli çarpıtılmıştır. Farklı biçimlerde işlenmiş ve gerçeklikten koparılmaya çalışılmıştır. Türkiye solu, ayaklanmaya yaklaşımı itibariyle, sömürgeci politikaya hizmet eder bir konumda gerçekleşmiş olduğunu iddia ederek ayaklanmayı, ‘gerici’, ‘yobaz’ olarak damgalanmıştır. Sürekli olarak ayaklanmada İngiliz parmağı olduğunu ileri sürerek, bu savdan hareketle de ‘emperyalizmin hizmetinde bir ayaklanma’ olarak değerlendirip, öfkeli bir şekilde mahkum etmeye çalışmıştır. Sadece Türkiye Solu değil, Kürt veya Kürt dostu birçok devrimci-demokrat, aydın da meseleye böyle yaklaşmıştır. O zamanki TKP’nin gazetesi Orak-Çekiç ‘vurun Şeyh Said eşkıyasına’ diye başlık atmıştır. Türkiye Solu ‘ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı’ nakaratını sürekli tekrarlamasına rağmen, nedense pratikte gereklerini yerine getirmemiştir. ’68 kuşağının devrimci öğrenci liderleri de, bu meseleye son derece yanlış ve eksik yaklaşmış, kendilerini bu noktada aydınlatma ve aşma becerisini, ne yazık ki gösterememiştir. Bu konuda tek istisna, İbrahim Kaypakkaya’ dır. O meseleyi, çok ileri boyutlarda ele almış, farklı ve son derece doğru bir perspektifle yaklaşmıştır. Önemli bilim insanı ve Kürt ulusunun kendi geleceklerini belirleme hakkının yılmaz savunucusu İsmail Beşikçi bile, o günün koşullarında meseleye, yanlış ve eksik yaklaşmıştır. Bu eksikliğinden dolayı Şeyh Said ayaklanmasını, gerici-yobaz ve feodal bir ayaklanma olarak damgalamıştır.(Bkz.; Doğu Anadolu’nun Düzeni, E. Yayınları, 1970)

Sonrasında ise Beşikçi, tam bilim insanına yakışır bir olgunluk ve tutarlılıkla, yanılgısını anlamış, hatasını düzeltmiş ve bu noktada özeleştiri yapmıştır. Kitaplarının daha sonraki baskılarına, bu konudaki özeleştiri ve düzeltmeleri de ayrıca eklemiştir.

Kaypakkaya bu konuya, şovenizme hiç taviz vermeden yaklaşmıştır. Ayaklanmanın ulusal niteliğine parmak basmıştır. Ve her koşulda milli demokratik bir muhtevaya sahip olduğunu vurgulamıştır. Ayaklanmanın milli demokratik muhtevasını anlamak ve Kaypakkaya’nın devrimci tezlerini kavramak için, ‘’Türkiye’de Milli Mesele’’ adlı Aralık 1971 tarihinde yazdığı uzunca broşürü okumak gerekir. Özellikle bu yazının 8. bölümündeki ‘’Kürt Milli Hareketi’’ başlıklı kısmı okumak gerekir. Kaypakkaya’ya göre; “Kürt isyanlarının yeni Türk devleti tarafından vahşice bastırılmasını ve peşinden yapılan kitle katliamlarını, feodalizme karşı yönelmiş ‘ilerici’, ‘devrimci’ bir hareket diye alkışlayanlar, sadece ve sadece iflah olmaz hakim ulus milliyetçileridir.”(bkz; Seçme Yazılar, syf;199). “İngiliz emperyalizminin, Şeyh Said hareketinde parmağı olduğunu iddia ederek Türk hükümetinin, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını çiğnemesini, kitle katliamlarına girişmesini vs haklı ve ilerici göstermeye çalışanlar, bir kere daha tekrarlayalım, iflah olmaz Türk şovenistleridir… Bir milletin kendi kaderini tayin hakkı, emperyalizme alet oldukları veya olabilecekleri iddiasıyla kısıtlanamaz veya ortadan kaldırılamaz. Böyle bir iddiayla bir milletin ezilmesi ve gadre uğraması savunulamaz. Kaldı ki, söz konusu dönemde bizzat Türk hükümeti, İngiliz ve Fransız emperyalistleriyle işbirliği halindedir.” (İbrahim Kaypakkaya, Seçme Yazılar, Ocak Yayınları, Şubat 1992, İstanbul, syf; 200-201)

İsmail Beşikçi ve ek olarak bazı diğer Kürt aydınları, Kaypakkaya’nın Kürt milli meselesi hakkındaki görüşlerini eleştirirken, hatalı bir biçimde “Kürt sorununu, Misak-ı Milli sınırları içerisinde ele almıştır” demektedirler. Bu tespit, iki yönden hatalıdır. Misak-ı Milli, Osmanlı Meclisi Mebusan’ın da kabul edilen, bir milli anttır. Bugünkü Türkiye sınırlarını ve Güney Kürdistan bölgesinin Musul-Kerkük başta olmak üzere büyük bir bölümünü de kapsıyordu. O zamanın gerek Musul- Kerkük şehir sınırlarının, gerekse Güney Kürdistan sınırlarının göz önünde bulundurulması lazım. Oysa İbrahim, bu konuda hatalı bir yaklaşımla Türkiye devleti sınırları içerisindeki çeşitli milliyetlerden işçi ve köylülerin ortak mücadelesini savunuyordu. Yani Misak-ı Milli sınırlarından daha dar olan TC sınırları dahilinde ele alıyordu. Ve yine hatalı bir biçimde başlıca çelişkileri sıralarken Milli Çelişmeye yer vermiyordu. Aslında bu onun, Milli Soruna dair, parlak çözümlemelerine ters düşen bir yaklaşımdır. Eğer iddia edildiği gibi, “Misak-ı Milli sınırları içerisinde” ele alsaydı, en azından Kürdistan’ın iki parçasının birliğini savunmuş olurdu. Oysa o, sadece Türkiye parçasını yani Kuzey Kürdistan’ı ele almış, bu parçadaki sorunun çözümüne kafa yormuş, olasılıklar ve öneriler sunmuştur. Soruna sınıfsal açıdan böyle bakmaktaydı. Bütün milliyetlerden işçilerin sınıf kardeşliği parolasından hareket ederek bu sonuca varıyordu. Bir yoldaş “Kürdistan bölgesinin yeniden birleştirilmesini, yani dört parçanın (Türkiye- İran- Irak ve Suriye’deki Kürdistan topraklarının) birleştirilmesini programımıza alalım, önümüze görev olarak koyalım” dediğinde, Kaypakkaya, öncelikle buna o günkü koşullarda karşı çıkıyor, bunun bir tarihi haksızlık ve emperyalistlerin Lozan’da yaptıkları bir alçaklık olduğunu belirliyordu. Ardından ise şunları ifade ediyordu, “Türkiye’de komünist hareket, ancak Türkiye sınırları içindeki milli meseleyi en iyi, en doğru çözüme bağlamakla yükümlüdür. Irak ve İran’daki komünist partileri de, milli meseleyi kendi ülkeleri açısından en doğru çözüme kavuştururlarsa, söz konusu tarihi haksızlığın hiçbir değeri ve önemi kalmayacaktır. Bütün Kürdistan’ın birleştirilmesini programımıza koymamız, bir de şu açıdan sakattır. Bu, bizim tayin edeceğimiz bir şey değildir. Kürt milletinin kendisinin tayin edeceği bir şeydir.” (bkz.; İbrahim Kaypakkaya, Seçme Yazılar, Ocak Yayınları, Şubat 1992 baskısı, İstanbul, syf; 196-197)

Yine aynı konuya ilişkin, devamla şunları ifade ediyordu, “Yukarıda saydığımız çeşitli nedenler, Kürt milli hareketinin bizzat ayrılma talebini açıkça formüle etmesine engel olmaktadır… Bugün Kürt milli hareketinin ayrılmayı açıkça formüle etmemiş olması, yarın da etmeyeceği anlamına gelmez… Irak’ta Barzani hareketi kısmi bir özerklikle yetinmiştir. Ayrıca Kürt hareketinin bir kanadı ayrılmayı savunurken, bir başka kanadı aksini de savunabilir. Bu nedenlerle henüz dereyi görmeden paçayı sıvamayalım.” (Aynı eser, syf; 214)

Yani İbrahim böyle bir görüşe, her koşulda karşı değildir. Aksine bu görüşe açıktır. Birincisi, Kürt milletinin buna bizzat kendisinin karar vermesi. İkincisi, Kürt milli hareketinin ayrılık talebini veya birleşme talebini açık ve kararlı bir biçimde formüle etmesi. Bu konuda eksik ve yetersiz yanları da olsa Kaypakkaya yoldaşın, genel yaklaşımı doğru ve o günün koşullarında çok ileridir. Ancak ondan sonraki takipçilerinin bu konuda, ele avuca sığan ciddi bir ilerleme kaydedemediklerini görmekteyiz. Kaypakkaya ne söylemişse, kutsal metinler gibi dogmatikçe ele almışlardır. Harfine bile dokunulmadan doğru kabul edip, sürekli tekrar edilip durulmuştur. Milli meselede birçok gelişme yaşandı. Kürt milli hareketi hem Türkiye, hem Ortadoğu, hem de dünya gündemine oturdu. Faşist TC yetkililerin deyimiyle “düşük yoğunluklu bir savaş” yaşandı. Ve bu savaş 36 yıldır devam ediyor. Tüm bunlara rağmen, kendilerini Kaypakkaya’nın ardılları olarak görenler, esas olarak statüko ve dogmatizmden kendilerini kurtaramamışlardır. “Biz milliyetçi değiliz, ayrı örgütlenmeye karşıyız, komünistlerin vatanı yoktur” vb argümanlarda ısrar ederek, bir türlü somut ve gerçek olan soruna karşı görevler yerine getirilmemiş ve Kaypakkaya hareketi, sürekli geriye doğru çekilmiştir.

Kaypakkaya’nın milli mesele yazısını yazdığı 1971’de, Kürt örgütleri bile kendilerine Kürt-Kürdistanlı demiyordu. Bir çoğu kendilerini, “Doğulu” olarak adlandırıyordu. TİP içerisinde “Doğulular Grubu” veya Doğu Demokratik Kültür Ocakları gibi isimler altında çalışmalar yürütüyorlardı. Oysa ondan sonra, Kürt hareketi çok gelişme gösterdi. Muazzam bir Kürt bağımsızlık ve özgürlük hareketi yükseldi. Kaypakkaya’nın teorisinde dile getirdiği “bir devletin sınırlarını esas alarak, bütün milliyetlerden işçilerin ortak devrim hareketini örgütleme” isteği, o devletin sınırları içerisinde iç-sömürge ya da alt-sömürge halde tutulan bir millet veya milletlerin kurtuluş isteğini göz ardı eden, hatalı bir anlayıştır. Mesela Kürdistan, aynen bu durumdadır. Kürdistan, dört parçaya bölünüp, parçalanıp, her parçası ayrı bir devletin alt veya iç-sömürgesi durumuna getirilmiş, bir ülkedir. Kürdistan’da ilk yapılması gereken, sömürgeci boyunduruğu kırıp, ulusal kurtuluşu sağlamaktır. Yani, milli demokratik devrim-i yapmaktır. Sosyalizm için, bundan sonra mücadele etmek gerek. Kaypakkaya, o günün koşullarında bunu böyle göremedi. Bu, anlaşılır bir durumdur. Ama ardılları olarak kendilerini niteleyenlerin bunu gör-e-memesi, önemsiz ve boş değil, vahim bir hatadır. Böylesi bir hatanın günümüzde sürdürülüyor olması, daha da ciddi kırılmanın göstergesi olarak kavranmalıdır.

Kaypakkaya’nın devamı olduğunu dile getiren parti ve örgütler içerisinde, bu konuda ilk adımı atan, çok yetersiz de olsa, Bolşevik Partizan olmuştur. Daha sonra 1989’da çıkan Komün ve Devrimci Partizan grupları olmuştur. Bu noktada en ileri tezleri, bu gruptakiler dile getirmiştir. Bir de 1995’den sonra ortaya çıkan ve 1996’dan başlayarak Uzun Yürüyüş dergisini yayımlayan grup olmuştur. Ancak Bolşevik Partizan hariç bu gruplar, kalıcı olamamıştır. BP’de Avrupa sahasında yayın işiyle meşgul olan dar bir grup olarak varlığını sürdürmüştür.

Bu konuda, Kaypakkaya grubundan olmayan, ama onun tezlerini geliştiren, önemli katkılar yapanlardan biri, Yılmaz Güney iken, diğeri İsmail Beşikçi olmuştur. Kaypakkaya grubundan ise Muzaffer Oruçoğlu ve Süleyman Yeşil’in emekleri, inkar edilmemesi gereken bir yerdedir. Bütün bunlar darlığı, dogmatizmi ve özellikle sol sekter çizgiyi aşmak ve Kaypakkaya’nın temel belgeleri üzerinden daha ileri bir teori oluşturma konusu ve günün gerçeklerine uygun bir örgütlenmeye gitme hususunda uğraşmışlardır. Ancak, başarılı olamamışlardır. Başarılı olmaları da, pek mümkün görülmüyordu. Çünkü tutucu eğilimler başattı ve buna sürekli engel olmaktaydı. O günün verili koşulları içerisinde, oldukça ileri ve radikal tespitler yapan, Kürt milliyetçilerinin bile dillendirmeye cesaret edemedikleri fikirleri dile getiren, bütün bir sistemi ve hatta sol ve devrimci hareketi karşısına alan, Komintern-Lenin-Stalin-Mao ve Dimitrov’un değerlendirmelerine rağmen (ki onlar Kemalizm’i ve Kurtuluş savaşını, bir milli burjuva devrimi olarak değerlendirmişti) Kemalizm’e saldıran, bilimum sol ve genel devrimci hareketin, millet olarak bile görmedikleri Kürtler’in kendi geleceklerini, bağımsız devlet kurma da dahil savunan Kaypakkaya’nın, günümüz koşullarına değin somut ve nesnel gelişmeler ve gerçeklikler karşısında, ardılları gibi düşünmeyeceğini anlamak ve kavramak için, yukarıda vurguladığımız hususların yeterli olduğu kanaatindeyiz. Böyle bir sonuca gitmek için, çok zeki olmaya hiç gerek yoktur. Bizzat Kaypakkaya’nın ortaya koyduğu tezler ve görüşler, bağıra çağıra bize bunu pekala söyletmektedir.

Kaypakkaya’nın Kayıp Yazıları

İbrahim’in birçok yazısının kaybolduğunu, konuyla ilgilenenler bilmektedir. Bunlar daha çok, TİİKP’ ten ayrıldıktan sonra kaleme aldığı önemli yazılardır. Bir de onun eski yazılarından bir kısmı, özellikle de kendi ismiyle PDA, Türk Solu ve İşçi- Köylü gazetesinde yayımlananlar derlenip yayınlanmıştır. Fakat o yayımlananlar, İbrahim’in bütün “Bilinmeyen Yazılar”ı değildir. İsimsiz olarak bahsi geçen dergilerde yayımlanan ve bu işle ilgilenen arkadaşların da dikkatlerini çekmeyen, tespit etmedikleri yazıları vardır. Bu yazılarda İbrahim’in daha sonraki fikirlerine zemin teşkil eden çok mütevazi, fakat bir o kadar da sağlam ve bilimsel tespitler bulunmaktadır. İlgilenenler, çeşitli yazıları bilinen birinin imzasız yazılarını tespit etmek için Grafoloji yöntemi ile bu sorunun giderilerek, doğru sonuca gidilebileceğini bilmektedirler.

İbrahim ile ilgili en çok tanınan kaynaklar, Muzaffer Oruçoğlu, Süleyman Yeşil, Arslan Kılıç, Ali Taşyapan, Davut Kurun gibi dönemin tanınan kadroları bulunmaktadır. Arslan Kılıç’ı bir kenara bırakırsak, diğerleri bildiklerini mümkün olduğunca devrimci-demokratik kamuoyu ile paylaştılar. Ayrıca 1979’da Ocak Yayınları tarafından İbrahim Kaypakkaya-Seçme Yazılar adıyla yayımlanan kitabın önsözünde, bu konu ele alınmış, elde bulunan ve kayıp yazıları hakkında geniş bilgi verilmiştir. Bütün bu bilgilerden hareketle şunlar kesin olarak öğrenilmiştir; kaybolan yazılardan birincisi, TKP’nin tarihini ele alan, kuruluşundan 1972’lere kadar olan 50 yılı aşkın TKP tarihini değerlendiren, Mustafa Suphi sonrası TKP’yi eleştiren, 60 sayfalık kareli defteri dolduran bir yazıdır. Kürecik’de bir mağarada unutulmuştur. İkincisi, Engels’den günümüze köylü savaşlarını inceleyen ve Malatya-Antep-Siverek-Dersim-Maraş gibi bölgelerdeki köy çalışmaları tecrübelerini de özetleyen ve 125 defter yaprağından oluşan bir yazıdır. Bu yazı, Türk Solu dergisinin çizgisini eleştiren yazı ile beraber Süleyman Yeşil’in babası tarafından, askerlerin yaptığı köy baskınlarından korktuğundan dolayı yakılmıştır. Üçüncüsü, Türk Solu dergisi çizgisinin eleştirisini içeren 60 sayfalık bir defterden oluşan bir yazıdır. Bu da aynı nedenlerle yakılmıştır. Dördüncüsü, İstanbul bölgesindeki birkaç aylık parti çalışmasının eleştiri ve özeleştirisi ile işçi sınıfı arasındaki çalışma ve özellikle de sanayi şehirlerinde parti örgütlenmesi üzerine olan, 30 sayfalık bir kareli okul defterini dolduran yazıdır. Bu yazı, İstanbul’daki operasyonlarda polisin eline geçmiş ve bir daha da bulunamamıştır. Beşincisi, Mahir Çayan’ın yazılarının ve THKP/C’nin eleştirisinin yapıldığı, Mahir ve arkadaşlarının yaptıkları savunmanın da eleştirildiği, bir taslak yazıdır. Vartinik baskınında, ele geçmiştir.

Kaypakkaya’ ya Yöneltilen Eleştiriler Üzerine;

Tıpkı diğerlerinde ya da tarihimizin öncelleri için olduğu gibi İbrahim’de, elbette doğru yanlış temelinde değerlendirilmeli ve eleştirilmelidir. Ancak bu eleştiriler, gerçekçi ve somut olmalıdır. O günün verili koşullarından hareketle yapılmalı ve bugüne değin koşullarda nelerin değiştiği veya farklı yapılması gerektiği, ortaya konmalıdır. Aksi halde, yapılan değerlendirme ve eleştiriler, mantıksız, vicdansız ve mesnetsiz olur. Bugün yani 2020’de, Kaypakkaya’nın, neredeyse elli yıl evvel, gencecik yaşta yaptığı tespitleri eleştirmek, hiç de zor değildir. Aradan geçen uzun zaman dilimi, bu tespitlerin bir kısmının yanlış, bir kısmının abartılı, bir kısmının da zamanla eksik ve yetersiz kaldığını, yaşanan ve gelişen somut ve nesnel gelişmeler ve gerçekler, zaten göstermiştir. Bunlardan bazıları; çağ tespiti, 12 Mart’tan sonraki dünya ve Türkiye’de durum değerlendirmesi, o günkü kitlelerin ruh hali ve devrimci hareketlere yaklaşım biçimleri, mücadele biçimleri konusu ve cephe kurma hususundaki değerlendirmelerdir. Yine Kemalistler ile Bolşevikler arası ilişkiler daha iyi açıklanıp, eleştiriye tabi tutulabilirdi. Asıl demek istediğimiz, bugünün bakış açısı ve gelişmişlik düzeyiyle, o günü değerlendirme ve eleştirmeye kalkarsak, eleştirecek çok şey bulabiliriz. İbrahim, doğru bir biçimde Kurtuluş savaşının başında Mustafa Kemal’i ve Kuvay- ı Milliye’yi daha çok güdük anti-emperyalist olarak değerlendirmiş, hem milli burjuvazinin, hem de komprador burjuvazinin içinde yer aldığı bu harekete, önceleri milli burjuvazinin önderlik etmesine rağmen, sonraları komprador burjuvazinin önderlik ettiğini ve komprador burjuva bir nitelik taşıdığını yazıyor. Kemalistler’in kurtuluş savaşının başlarında güdük bir anti-emperyalist tavrına rağmen, daha sonraları emperyalistlere yanaştığını, emperyalistlerin de başlarda hayırhah bir tutum takınıp, daha sonra ise işbirliği yaptıklarını anlatıyor. Bunlar doğrudur. Ancak bir şeyi eklemeden yapamayız. Lenin’in önderliğindeki Sovyetler Birliği de Kemalistler’e destek sunmuş, müttefik olmuş, işbirliği ve güç birliği yapmıştır. Kurtuluş savaşı döneminde, Mustafa Suphi ve 14 yoldaşının katledilmesinden sonra bile bu yardımı kesmemiş, aksine arttırmıştır. Kürt ayaklanmalarını acımasızca ve vahşi bir biçimde ezen Kemalistler’in yanında yer almış, işi, bu ezme hareketlerini, bu vahşi katliamları övmeye kadar vardırmıştır. Kaypakkaya bütün bunlara rağmen, yani Komintern-Lenin-Stalin-Dimitrov ve Mao’ya rağmen Kemalizm’e saldırmış ve faşist olarak ilan etmiştir. Bu müthiş bir cesaret, büyük bir kopuş, cüret ve gerçek aklın ürünüdür. Büyük ve erdemli bir insanın, hakikatten asla şaşmayan, doğru bildiğinden sapmayan bir insanın tavrıdır. Geçmişin geleceğe dönüşeceğini, geleceğin de geçmişe dönüp doğru gerçekler üzerinden bakılarak okunabileceğini kavramış bir zekanın, tarihin derinliklerine, devletin karanlık dehlizlerine ışık tutup, gerçekleri aydınlatan, sistemin kodlarını çözüp, genlerini bozan, bir komünist devrimcinin tavrına, tarihin tanıklık ettiğini görüyoruz.

Eskiden Türkiye sol ve devrimci hareketine mensup devrimciler, Kaypakkaya’nın Kemalistlere yönelttiği eleştirileri kabul etmez, ateş püskürürlerdi. Mustafa Kemal, adeta bir put haline getirilmişti. Özellikle Kürt özgürlük mücadelesi yükseldikçe, Kürt bağımsızlık hareketi geliştikçe, Kaypakkaya’nın önemi ve değeri daha fazla anlaşılmaya ve tezlerindeki sağlam bilimsel-ideolojik doku kabul görmeye başladı. Kürt ulusal hareketi ve önderliğinin Kaypakkaya’ya ilişkin, dönem dönem dizilen övgülerin de bunda payı vardır. Türk ve Kürt aydınlarının, Kaypakkaya’yı keşfedip okumaları ve ondan bahsetmelerinin de bunda rolü vardır. Fakat en önemli faktör, her geçen zamanın Kaypakkaya’yı temel konularda haklı çıkarmasıdır. Nedir bu temel konular? Örneğin, Kürt milli meselesi. Kemalizm ve Kurtuluş Savaşı, devlet meselesi, sosyalizm ve sosyalizmde sınıflar meselesi, komünizm ve komünizme nasıl varılacağı meselesi.., ve tabi hayata, sorunlara, insana, evrene bilim yöntemi ile yanaşma meselesi. Bunlar, çok önemli hususlardır. Bütün bunları o yaşta, o düzeyde ancak, ki İbrahim gibi kavrayışı yüksek, yetenekli ve cüretli biri dile getirebilirdi.

İbrahim’in tezleri ve görüşlerini, doğru yanlış temelinde değerlendirmek ve eleştirmek gerektiğini vurgulamıştık. Bütün bunları yaparken, o dönemin verili şartlarını da göz önünde bulundurmak gerektiğini belirtmiştik. Aksi taktirde bu değerlendirme ve eleştirilerin, herhangi bir kıymeti harbiyesinin olamayacağı bilinmelidir. Gerçeklikten kopularak, sübjektif niyetlerin ön planda tutularak değerlendirme ve eleştiriler olmaktan kendini kurtaramayacağını söyleyelim. Bir diğer önemli sorun ise, değerlendirme ve eleştiri yapanlardan, o dönem yaşayan ve siyaset yapanların kendilerini de ortaya koymaları, o zamanlar nasıl düşünüp, neleri doğru bulup savundukları ya da neleri yanlış bulup reddettiklerini, nasıl bir mücadele yürüttüklerini de anlatmaları ve eğer hataları varsa özeleştiri yapmaları doğru olandır. Devrimci ahlak ve kültür, komünist düşünce ve duruş, bunu gerektirir. İbrahim’i haksızca, ahlaksızca eleştiren ve iftira atan kesim, hiç kuşkusuz karşı-devrimci cenahta olan Doğu Perinçek ve şürekâsıdır. Bu karşı-devrimci çetenin, İbrahim’e saldırması, tabi ki anlaşılır bir durumdu. Çünkü Kaypakkaya, bu karşı-devrimci güruhun, teorik olarak ipliğini pazara çıkarıp rezil etmekle kalmamış, örgütsel olarak onu parçalamış, pratik olarak yerin dibine batırmıştır. Bu karşı-devrimci güruhun tüm lider kadroları, başta Perinçek olmak üzere çözüldü ve döküldü. Kaypakkaya ise muhteşem bir komünist direnişle, adını devrim ve komünizm tarihine yazdırdı. Ser verip sır vermemenin sembolü oldu. Bu durum, tabi ki bu karşı-devrimci güruhu çılgına çevirdi. Bu güruhtan bahsetmişken, oradan ayrılıp Kaypakkaya hareketine katılıp, akabinde tekrardan bu karşı- devrimci cenaha dönenler de hiç yok değildi. Bunlar içerisinde birkaç istisna hariç, İbrahim’e saldırmak ve iftira atmaktan geri durmadıklarını görüyoruz. Alçaklığın Evrensel Tarihi adlı ünlü kitaba dahil olacak kadar meziyetler gösteren bu unsurlara karşı, oldukça uyanık olmamız gerektiği de, yeterince anlaşılır bir durumdur.

Kaypakkaya’yı, kısmen eleştirmesine rağmen en iyi anlayan, kavrayan ve onun tezlerini ileriye doğru taşıyıp geliştiren kişi, Yılmaz Güney olmuştur. O, Kaypakkayacı grup ve hareketlerin de içerisinde yer alacağı, yeni tipte bir komünist partiyi inşa etmeyi düşünmüş ve bu göreve de soyunmuştur. Kürdistan ve Türkiye toplumunun sosyal-ekonomik yapısı, devrim modeli, grupçuluğa karşı çıkışı, maceracı ve sekter eğilimlere karşı mücadelesi, farklı mücadele biçim ve araçlar üzerinde yoğunlaşması buna kanıttır. Kaleme aldığı Siyasal Yazılar, o günün Türkiye ve Kürdistan gerçekliğini esas olarak doğru değerlendirmiş, devrim için doğru bir program ve perspektif sunmuştur.

15- 16 Haziran Büyük İşçi Direnişi ve Kaypakkaya

15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi, Kaypakkaya’nın düşün dünyasında büyük değişikliklere yol açmış ve bilincinde sıçrama yaratmıştır.

Türkiye ve Kürdistan tarihinin belki de en anlamlı ve şanlı işçi hareketi olan bu direniş, yakında ellinci yılını dolduracak. Filmlere, romanlar ve çeşitli kültür sanat ürünlerine konu olan bu işçi hareketini, o günün objektif verili koşulları altında, en anlamlı ve kapsamlı biçimde değerlendirenlerden birisi de, hiç kuşkusuz İbrahim Kaypakkaya’ dır. Bu değerlendirme ve çıkarılan tecrübelerden belirli bir bölümünün, günümüz gerçekliğinde de geçerliliğini koruduğunu belirtelim. Bir kısmının ise geçerliliğini yitirdiğini söyleyelim. Bu da normal ve anlaşılır bir durumdur. Çünkü, objektif ve sübjektif şartlar önemli değişimlere uğramıştır.

İbrahim, 15-16 Haziran 1970 büyük işçi direnişinden sonra, PDA yönetiminden farklı ve yeni bir kulvarda yürümeye başlamıştır. Bunda Kaypakkaya’nın bu işçi olaylarını değerlendirmesi ve çıkardığı dersler, öbür PDA yöneticilerinden çok farklı olması da normal karşılanmalıdır. Zira onun ideolojik politik makası, bir kere açılmıştı. Onu, nerede bir kitle hareketi olsa, orada görmek mümkündür demiştik. Öyle ki hemen her kitle eylemine bilfiil katılmakla kalmıyor, onlardan teorik ve pratik tecrübeler edinerek, yeni devrimci sentezler çıkarmaya da çalışıyordu. İşçilerin ekonomik ve demokratik eylem ve direnişlerine özel bir önem veriyordu. “Kendiliğinden gelme işçi hareketleri ve proleter devrimci siyasi mücadele” başlığıyla işçi hareketleri üzerinde de yoğunlaşma durumundadır. İstanbul’da Demir Döküm, Sungurlar, Horoz Çivi, Pertriks, Ege Sanayi, EAS Akü, Gıslaved, Gamak, Singer, Derby fabrikalarındaki işçilerin haklı grev ve direnişlerine katılmıştır.

İbrahim, 15- 16 Haziran büyük işçi direnişi tecrübeleri üzerinden özetle şu sonuçlara varmıştır; “İşçi sınıfımızın kendiliğinden gelme mücadelesi 15- 16 Haziran’da doruğuna vardı. İşçiler bütün burjuva ve küçük burjuva revizyonist kliklerini tepeleyip geçtiler…

İşçi hareketi, birinci olarak, devrimin şiddete dayanacağını, bunun zorunlu ve kaçınılmaz olduğunu gösterdi.

İkinci olarak, işçi hareketi, burjuva devlet teorilerine ağır bir darbe indirdi. Halkın kurtuluşunu, hakim sınıfların ordusundan beklemenin, ne derece ahmakça bir hayal olduğunu gözler önüne serdi.

Üçüncüsü, 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi, gerçek kahramanın kitleler olduğunu bir kere daha gösterdi. Ve bir avuç seçkin aydın grubuna dayanarak devrim yapmayı hayal eden bireyci küçük-burjuva akımlarına ağır darbe indirdi.

Dördüncüsü, 15-16 Haziran direnişinin bastırılması, devrimin ilk başlarda şehirlerde başarıya ulaşamayacağını, şehirlerde zaman zaman ortaya çıkacak işçi ayaklanmalarının kırlık bölgelere çekilmediği taktirde bastırılmaya mahkum olduğunu gösterdi.

Beşincisi, 15-16 Haziran’dan sonra gelen ve üç ay süren sıkıyönetim, en zor şartlarda dahi mücadele etmenin ancak gerçekten devrimci bir örgütlenmeyle, kanun dışı bir temel atarak ve çalışmaları bu temel üzerine inşa ederek mümkün olabileceğini gösterdi.

Altıncısı, 15-16 Haziran direnişi, ülkemizde devrimin objektif şartlarının ne kadar olgunlaştığının somut bir delili oldu.” (İ.K. Seçme Yazılar, Ocak yayınları, İstanbul 1992, syf; 246-247)

Bu konuyu da geçerken, aradan elli yıl geçmiş olmasına karşın, hala hafızalarımızda tüm canlılığını koruyan, kahraman işçi sınıfımızın 15- 16 Haziran direnişini saygı ve komünist coşkumuzla selamlıyoruz. 15- 16 Haziran’dan 2013 Gezi-Haziranı’na kendiliğinden gelme kitle hareketleri ve mücadele tecrübeleri, yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor.

Özellikle bir noktaya daha işaret etmek gerekiyor. Devrimin objektif şartları konusunda İbrahim’in aşırı derecede iyimser ve biraz da abartılı yaklaşım içerisinde olduğunu görüyoruz. Tabi ki bunun, objektif koşullardaki güçlü nedenleri olduğunun da farkındayız. Hemen her yazısında bunu görmemiz mümkündür. Bu, çok mu kötü bir şeydir? Hayır, iyimserlik iyidir. Aşırı iyimserlik ise, bazen hatta çoğu zaman zararlı olabilmektedir. Ki bu durum, Kaypakkaya başta olmak üzere kurulan örgüte büyük bir zarar vermiştir. Hareketin birinci örgütsel yenilgisine kadar götürmüştür.

Sonuç Yerine ve Bazı Kısa Değiniler

Kaypakkaya, “Hareketimiz, Kültür devriminin ürünüdür” derken, yüz çiçek açsın yüz fikir akımı tartışsın temelli politik perspektif ve parti içi iki çizgi mücadelesine de oldukça önem vermekteydi. Örgütün içerisindeki farklı ve muhalif fikirlere yaklaşım, hareketin demokratik muhtevası itibariyle, oldukça önemli bir ayrım çizgisine sahipti. Ancak, kendilerini ardılları olarak niteleyenlerin, ne yazık ki bu durumla ters orantılı durumlarını da görmek pekala mümkündür. Oldukça fazla bölünme, ayrılık ve parçalı haller içerisinde bugünlere kadar gelme durumları söz konusudur. En çok parti içi birlikten bahseden hareketlerden olmasına rağmen, aşırı derece bölünme ve ayrılıklar yaşanması, gerçekten kabul edilebilir bir durum değildir. Doğru yanlış temelinde daha fazla ideolojik mücadele ile, ideolojik kırılmalarını aşmaları gerektiği de, yeterince açık ve anlaşılır bir durumdur.

İbrahim’in önderlik edip bir grup yoldaşıyla kurduğu örgütten, bugüne kadar birçok grup ve örgüt türedi. Bunların bir kısmı, sınıf mücadelesinin akışkanlığı içerisinde kaybolup gitti. Bir kısmı ise saman alevi gibi yanıp söndü, diğer bir kısmı da sabun köpüğü gibi eriyip bitti. İrili ufaklı yaklaşık yirmi beş, hatta otuza yakın grupsal çıkış oldu. Bunlardan geriye kalan birkaç parti ve örgütlenme, varlığını hala sürdürmektedir.

Türkiye ve Kürdistan ilerici ve devrimci hareketi, tarihe duygusallık üzerinden bakmamalıdır. Özellikle faşist Türk devletinin, Osmanlı’nın son dönemlerinde iyice açığa çıkan ve devam ettirilen tekçi, ırkçı ve şoven bütün anlayış ve çizgi pratiklerine karşı, Kaypakkaya’nın kökleriyle cepheden karşı çıkışı, doğru ve iyi anlaşılmalı ve kavranmalıdır. Bu kapsamda, araştırma ve inceleme yöntemi, geçmiş tarihsel sürecin mirasçılığı, dünya devrimci hareketinin tarihsel ve güncele kadar ki durumları, işçi ve emekçiler, ulus ve milliyetler, ezilen inançlar, soykırım ve katliamlar, ideolojik meseleler, faşizm, milli demokratik devrim, demokratik halk iktidarı ve sosyalizm, sınıflar mücadelesi, komünist parti-halkın ordusu-halkın birleşik cephesi stratejik araçları, parlamenterizm ve reformizm, burjuva devlet ve ordu tahlilleri, millet ve halk ayrışımı, yurtsever-demokratik-devrimci bilinç ve mücadele, ve daha birçok hususta Kaypakkaya, önemli bir nitelik göstermiştir.

Komünist devrimci tarih ve mücadelede, moral değerler olgusu, üzerinden atlanılmaması gereken, önemli bir husustur. İşte Kaypakkaya’nın teorik ve pratik bütün anlayış ve çizgi pratikleri, bizler açısından büyük bir moral kaynağıdır. Sadece gericiliğe ve faşizme değil, emperyalizme ve faşizme karşı da, komünist Kaypakkaya’nın yöntemi, kararlılığı, cesareti, eleştiriciliği, derinliği, savaşçılığı, pratikliği, içtenliği ve dayanışmacılığına da, bugün oldukça fazla ihtiyacımız var. Devrimciliğin her alanda yeniden güncellenmesine, o kadar ihtiyacımız var ki.

İçerisinden geçtiğimiz toplumların geçmiş süreçleri ve durumlarını, sürekli olarak ideal varsaydığımız bir başka toplum ve durum ile karşılaştırarak ele alırsak, var olanların neden böyle olduğunu araştırmaya, zihnimiz yeterince elvermez. Çünkü objektif ve sübjektif verili somut gerçekliklerin ve gelişmelerin nedenselliği için, bugünden geçmişi çok ciddi düşünmeniz, derinlikli ele almanız ve araştırmanız gerekir. Bunun yerine, olması gereken üzerinden olanı muhasebe etmenin, eleştirme ve yargılamanın, maalesef albenisi çok fazla öne çıkmaktadır. Ve genel bir nitelik halini almıştır. Konformizmin çılgın cazibesi çoğumuzu, politikacı, aydın ve yazar olarak kapitalist piyasanın bileşkesi haline getirmiş durumdadır. Olması gerekene dibine kadar gömülmüş bir beyin ve düşünce sistemi, olanı ve yaşanılanları doğru tespit edemez ve olanın arka planında yatan nedenleri yeterince çözümleyemez. Tabi ki doğru ve gerçekten istenilen düzeyde, başarılı sonuçlar da elde edemez. Farkındalık bir kenara bırakılmıştır. Böylelikle ciddi bir bilinç kaybı da söz konusudur. O halde, burjuva medeniyetçi paradigmanın politikacı, aydın ve yazar türevlerinden de, alabildiğince uzak kaçmamız gerekiyor.

Yukarılardaki bölümlerde, Kaypakkaya’nın adeta bir puta, mitosa çevrildiğini vurgulamıştık. Ona dizilen onca övgüye rağmen fikirleri, bilimsel yöntemi ve kısa ama, oldukça değerli nitel kopuş ve ilerleme pratiğinin iyi kavranamadığı, yeterince anlaşılamadığı ve günün şartlarına göre uyarlanamadığı ve uygulanamadığını, özellikle vurgulamak isteriz. Komünist bilimin bir eylem kılavuzu ve onun yaşayan canlı ruhu olan, somut koşulların somut tahlilleri üzerinden Kaypakkaya, yeterince geliştirilmemiş ve ilerletilememiştir.

Bilinmeli ki Kaypakkaya, Türkiye ve Kürdistan devrimci ve komünist hareketi tarihinde, mitosu bitiren ve logosu benimseyen, bir komünist devrimcidir. Oysa İbrahim’in takipçileri içerisinde, ondan mitos yaratmak isteyen oldukça fazla anlayış ve çizgiler çıkmıştır. Hala da böyle bir statüko zaptiyeliğinde ısrar durumu da, baskın bir karakter olarak varlığını sürdürmektedir. Bilinir ki logos, bilimseldir. Neden sonucu inceler. Deneylerden ve sağlam verilerden elde edilen sonuçlardan, akıl ve mantık yürütmekten, bilim yöntemini rehber edinen araştırma ve incelemelerin sonucunda elde edilen, kanıtlardan oluşur. Daha da sıralayabiliriz. İşte komünist devrimci Kaypakkaya, bu gerçeklikleri kavramış ve bütün benliği ile bilimi ve bilim yöntemini benimsemiş biriydi. Onun için değişmeyen tek gerçek, her şeyin durmaksızın hareket halinde olduğu ve değişeceği gerçeğidir. Onu değişmez, eskimez ve eleştirilemez zannedenler, kör inatla böyle kabul etmeye çalışanlar, bilimden ve bilim yönteminden habersiz, dogmatik ve sekter, ideolojik ve siyasi olarak oldukça geri olanlardır. Kaypakkaya yoldaştan mitos yaratmaya çalışanlar ve bunda ısrar edenler, tarihin, işçi sınıfının, ilerici, demokratik ve devrimci insanlığın, bizzat onları mahkum ve mahçup ettiğini ve edeceğini, bilime ters düştüklerini, yeterince bilince çıkarmaları gerekir. Hayır ille de bir mezhep, bir tarikat ya da bir din kurulmak isteniyorsa, bunda illa yapma ısrarı ve niyetleri varsa, gidip kendilerine başka bir put, bir ilah ve otorite bulmaları gerektiği kanaatindeyiz. Nitekim İbrahim Kaypakkaya, böyle bir din veya inanca uymayacak, uydurulamayacak, sığdırılamayacak kadar somut, gerçek ve bilimseldir.

Milattan sonrasının 2020 yılında yaşıyoruz. Fakat, içerisinden geçtiğimiz mevcut dünya, Türkiye ve Kürdistan koşullarını hala 1970 ya da eski veya geride kalan koşullara uydurmaya çalışıyoruz. Öyle ki bunda oldukça da ısrar ediyoruz. Bununla saatli maarif takvim yaprağında, sadece geçmişe yolculuk ettiğimizin, artık ne zaman farkına varacağız? Politik paradigmamızı değiştirmek zorundayız. Asla unutulmamalıdır ki, en büyük ve en etkili savaş, silahlı değil, ideolojik savaştır. İdeolojik olarak komünist bilimimizin, her yönüyle devrimci temelde yapılanması ve güncellenmesi gerektiği, yeterince açık ve anlaşılır değil midir?

Kaypakkaya, faşist Türk resmi ideolojisinin en temel ve stratejik noktalarına, radikal itirazlar getiren, bir kılıç gibi keskin, oldukça politik biridir. Tekçi faşist Türk devletin, sinir uçlarına dokunmakla kalmamıştır. Bunları parçalamak için, aynı şekilde kökleriyle birlikte, devrimci şiddet ile devirme ve yerine demokratik bir halk iktidarını yerleştirmek için de yola koyulmuştur. Oradan da sosyalizme ve komünizme varma ana hedefinden de şaşmadan, çok yönlü ve can bedeli bir yaşam mücadelesi yürütmüştür. Politik komünizmin, en güzide örneklerini, bizlere miras olarak bırakmıştır.

Dallar sallandırdı narı/Kovanından çıktı arı/Koca toprak ağaları/Sosyalizmi över gördüm…/Aç toktan aldı aşını/Gerçek eyledi düşünü/Silah kaldırmış başını/Hedefini döver gördüm…”

Komünist devrimci önder İbrahim Kaypakkaya’nın anısı önünde bir kere daha eğilirken, o, gelecek komünizm panteonunda, sönmeyen kızıl kor bir ateş olarak, bizimle ilelebet yaşayacaktır…

Şiar Atakan

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız