21. yüzyıla rengimizi vermek için kestik kara saçlarımızı!* – Hevi Devrim

674

2008’de başlayan küresel kriz, ekonomik sarsıntılarla birlikte ABD’nin başını çektiği emperyalist bloğun ekonomik-siyasi-askeri olarak güç kaybına karşılık Çin ve Rusya’da ifadesini bulan diğer emperyalist bloğun ise güç yükseltimine yol açtı. Eski güç ve egemenlik ilişkilerinin ve dengelerinin altüst olduğu bu süreci belirleyen küresel hegemonya krizi, yeni paylaşım savaşlarını da tetikledi. Bu, yaşanan sarsıntılar çağında, başta Ortadoğu’da olmak üzere dünyanın birçok yerinde, kimin egemenlik ve inisiyatifi doğrultusunda bir yeniden yapılanma sürecinin yaşanacağı sorusunu da beraberinde getirdi. Kriz, neoliberal sermaye birikim rejiminin krizidir. Kriz, aynı zamanda, tıkanma ve yeniden yapılanma demektir. Ve kriz, bir de tehlike ve fırsatlar manzumesidir. Emekçi sınıf ve ezilen halklar cephesinden de emperyalist ve bölgesel güç merkezi konumundaki İran ve Türkiye gibi aktörler cephesinden de bu böyledir. 

2011’de işçi sınıfı ve emekçi halkların gerici diktatörlükleri yıkan isyan dalgası, örgütsüzlük ve önderlik boşluğuyla birlikte -burada tek istisna Rojava’dır- emperyalist güçlerin küresel hegemonya krizine meze, şeriatçı dinci çete ve oluşumlara fidelik oldu. DAİŞ ve En Nusra gibi işgal ettikleri topraklarda şeri hukuku tesis eden selefi köktendinci örgütler, tam da bu boşluğu değerlendirmiş ve nüfuz alanı elde etmişlerdi. Bugüne kadar gelişmiş olan ve gelişebilecek her isyan ve ayaklanma, bölgede egemen güçler arasındaki çelişki ve çatışmaların keskinliği, emperyalist güçlerin nüfuz alanlarını genişletme arayışları nedeniyle bir biçimde müdahil olmaya ve hareketin devrim lehinde gelişmesini engellemeye çalıştıkları süreçler oldu. Hiçbir ayaklanma yoktur ki emperyalist kapitalist sistemin uluslararası ve ulusal çelişki ve çatışmalarından azade olsun. Ve ama yine hiç bir halk ayaklanması yoktur ki salt emperyalist, kapitalist, gerici güçlerin kışkırtmasıyla patlak vermiş olsun. Burada salt bir yönü gören ve buradan ilişkilenmeye çalışan (ya da steril kalma adına ilişkisizliği seçen) hiçbir güç; kendisini sosyalist, devrimci vb. olarak ifade edemez. Kitlelerin yaratıcı yıkıcılığına gözünü kapatıp üç dünyacı teorilere, kof anti emperyalizm söylemlerine yaslanarak devrimci siyaset yapamayız. Kitlelerin yaratıcı inisiyatifini görmeyen, her şeyi muktedir olanlarla açıklayan analizlerin sınıf/cins körü olduğunu söyleyebiliriz. Şu çok açıktır; yaşanmakta olan isyan dalgasında, devrimci özne/öncü sorunu her anlamda etkisini göstermiş; onun yokluğunda emperyalist klikler ve bölgesel gerici güçler tarafından, işçi sınıfı ve emekçi halkların özgürlük arayışı saptırılıp akamete uğratılmıştır. Tüm bunlar, kuşkusuz eskisi gibi yaşamak, çalışmak ve yönetilmek istemeyen ezilen halklar cephesinden krizin aşılması değil olsa olsa ötelenmesine yol açmıştır. Nitekim 2011 isyan dalgası sonrası, yakın zamanda bölgede Sudan’ın perdeyi açtığı, ardı sıra gelen Cezayir, Irak, İran, Lübnan’da gelişen halk hareketleri -ki Sudan’da diktatörlüğü yıkan bir etkisi oldu-  biçiminde yaşanan artçı sarsıntılar da bunun en açık göstergesidir. Biz, bu dinmek bilmeyen, artçı sarsıntılar ve yeni fay kırıkları ile güçlü depremlere gebe isyan dalgasını, Rojava ile 21. yüzyılın devrimlerine kapı aralayan bu süreci, doğru okuyabilmeliyiz.

2011’de Tunus’ta başlayıp Mısır ve sonrasında tüm Kuzey Afrika ve Ortadoğu’ya yayılan isyan dalgasının etkileri bölge ile sınırlı kalmamıştır. Gezi Ayaklanması bu isyan dalgasının devamıydı. Brezilya keza yine. Bazı isyanlar vardır, zamanın akışını farklılaştırır. Belki de başka bir ihtimale kapı aralarlar; tıpkı Rojava’da olduğu gibi. Elbette kendiliğinden değil. Hangi isyan öncüsüz, öndersiz sonuna kadar gitmiştir ki… Ve yine hangi isyan doğru bir hedeflendirme ile ilerletilmediğinde sınıf düşmanlarımız tarafından yozlaştırılıp çarpıtılmamıştır ki -Mısır ve Tunus örnekleri capcanlı önümüzdedir-…

Kuşkusuz bu isyan dalgası, eski statükoyu, yapıyı parçaladı. Ancak, bu hamle ne yazık ki nihayete ermedi; işçi sınıfı ve emekçilerin demokrasi ve özgürlük taleplerini karşılayacak, neoliberal yıkım programlarını rafa kaldırtacak, bölgesel devrimin önünün açacak kimi sıçramaların önünü açmadı. Burada tek istisna halkların baharının oluşturduğu kaos aralığını; krizi, tehlike-fırsat diyalektiği üzerinden doğru okuyarak değerlendiren Kürt hareketinin gerçekleştirdiği Rojava devrimi oldu. Bölgedeki ayaklanmaların nihayete ermeyişi ve tersi bir örnek olarak yaşanan Rojava pratiği bize şunu gösterdi; önderlik boşluğunda, işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin emperyalist ve bölgesel kapitalist güçlerin ve yerel işbirlikçilerinin hegemonya mücadelelerine yedeklendiği koşullarda devrim süreçleri çoğunlukla karşı devrimci güçlerin yeniden yapılanma hamlelerine tramplen olmaktadır. Bölgede, küresel hegemonya krizinin ve bölgesel rejim krizinin bir sonucu olarak bölgenin yeni oluşan mevcut güç ilişkileri ve dengeleri doğrultusunda dizaynı meselesine bağlı olarak kanlı iç savaşlar yaşandı.

Kadınlar, dünyada ve özellikle bölgede, 2011’de Tunus’ta fitili ateşlenen ve bugüne kadar süren ayaklanma, isyan ve direnişlerin temel öznelerinden biri oldu. Birçok ayaklanmada direnişi ve duruşuyla bir kadın, simge haline geldi. O simge, isyanın/ayaklanmanın özü, özeti oldu. O figür, isyanı tanımladı; özgürlüğün, başkaldırının dili oldu.  O halde şunu sormalıyız? Neden şimdi? Neden dün değildi? Toplumsal/sınıfsal/cinsel çelişki ve çatışmaların bu kadar keskinleşmesine yol açan ekonomik-siyasal-kültürel etmenler nelerdi? Biz bunları nasıl okumalıyız?

Bölgede yaşanmakta olan eşitsiz ve dengesiz gelişimin, kriz sonucu her kesim için oluşan tehlike ve fırsatların ve elbette sık sık değişmekte olan ittifak ve güç dizilimlerinin oluşturduğu tablo üzerinden, toplumsal/sınıfsal/ulusal/cinsel her yönüyle oldukça karmaşık ve sarsıntılı bir süreç yaşanıyor. Biz, kendi adımıza, bu karmaşık sürecin bize sunmuş olduğu fırsatları değerlendiren pozisyonda olmalıyız. Sınıfsal çelişki ve çatışmaların yanı sıra bölgenin en temel dinamiği olan kadın dinamiğini öne çıkartan cins bilincinin yol göstericiliği ile bir süreç örmeliyiz. Ortadoğu’da statükoyu sarsan ve parçalayan isyanları açığa çıkartan, işçi ve emekçilerin, ezilen halkların, kadınların, gençlerin mevcut sistemlerin oluşturduğu cendereye sığmayan ekonomik-siyasal talep ve özlemleri oldu. Tekçi egemenlik yapılarından oluşan rejimler, neoliberal yıkım politikalarının işçi ve emekçi kitlelerde yarattığı sarsıntıyı sisteme entegre edemediği gibi, sınıfsal-ulusal-dinsel-mezhepsel-cinsel baskı ve çelişkileri hafifletmek bir yana kitlelerin demokrasi talep ve özlemlerini bastırarak derinleştirince, 2011 yılında, Arap baharı diye adlandırılan halk isyanları patlak verdi. 

Kadın isyanlarının bir başka yönü; artık ilksel birikimin konusu olmaktan çıkmak istiyoruz!

Patriyarka ile kapitalizmi birbirine bağlayan ve artık kapitalizmi patriyarkasız düşünülemez kılan yönlere bakacak olursak; emeğin yeniden üretim sürecinin kadının ücretsiz ve de görünmeyen emeğine endekslenmiş olmasını ilk başta anmalıyız. Bu cephede kapitalist gelişkinlik düzeyi ne olursa olsun, aşılmayan bir eşik söz konusudur. Diğer yandan salt bununla da sınırlı değil; kadının yaşamdaki varoluşu meta üretim ve egemenlik ilişkilerini sarsan değil perçinleyen bir noktada durmak zorunda. Kapitalist sistem, kendisini ancak bu şekilde var eder. Bölgeye baktığımızda tarihsel gericilik birikimi ile de perçinlenmiş olarak kadının yaşamdaki yeri çok daha geridir. Ancak her yerde kadınlar ayağa kalkıyor. Patriyarkal kapitalist sistem, kadının görünmeyen emeği, üretimde ve yaşamda ikincil konumu ve kapitalist toplumsal örgütlenmenin yapıtaşı olarak aile kurumu üzerinden kendisini var etmektedir. Bunlar kapitalist üretim ilişkilerinin geldiği düzeyle birlikte, çok daha inceltilmiş bir biçimde, tüm yaşama nüfuz etmiş durumdadır. Şimdi buradan şuraya gelmek istiyoruz: Kadın sorunu, az gelişmişlik çok gelişmiş sorunu değildir. Las Tesis dansının ve sözlerinin dünyanın her tarafında karşılık bulması tam da buradan kaynaklanmaktadır. 

Patriyarkal kapitalist sistem, ilksel birikime ihtiyaç duyduğu her yerde ve alanda kadını hedef alır. Kadın burada görülmeyen emeği ile duygusal emeği ile ilksel birikimin konusudur. Burada Rosa Luxemburg’a bir selam göndermenin tam zamanı. Rosa, “Tamamen kapitalist bir ortamda birikim imkânsızdır… Sermaye birikimi sadece kapitalist-olmayan tabaka ve ülkelerin pahasına ilerleyebilir, genişleyebilir.” der ve burjuvazinin kapitalist olmayan yoldan birikim oluşturması gerektiğini söyler. Bu birikim süreci tamamlandığında, artık talan edilecek kapitalist olmayan tabaka ve ülkeler kalmadığında kapitalist sistemin sınırlarına dayanmış oluruz. Ve işte o zaman kapitalist sistem çöker. Bu tanımı bu kadar kabalaştırarak yapmış olmamız mazur görülsün. Kadınlarsa mevzu bahis olan ilksel birikim için bakir topraklar patriyarkal kapitalist sistemde hiç tükenmez. Ancak bu talan ve yağmanın, bu sömürünün çok daha derin olduğu Ortadoğu’da ilksel birikim her anlamda devam etmektedir. Kadınlar üzerinden devam eden ilksel birikim çok vahşi biçimleri ile devrededir. Köle pazarları inşa edilen bir coğrafyadayız. Kadının adının, sesinin, renginin, kendisinin olmadığı bir dünya. Öte yandan tüm dinsel-gerici arka plana rağmen mevcut sınırlara sığmayan kadınların özgürlük arayışı da devam ediyor. Biz bu arayışa kilitleneceğiz. Bu arayışa yol gösterecek olan öncü çıkışlara kilitleneceğiz. Buradan ilerleyeceğiz.

Neden 21. yüzyıl kadın isyanlarının ve devrimlerinin yüzyılı olacak? 

Çünkü patriyarka ile iç içe geçen kapitalist üretim ilişkilerinin gelmiş olduğu düzey, küresel krizin çarpan etkisiyle birlikte; her alanda sömürünün derinleşmesini koşulluyor. Emeğin yeniden üretiminin hane içindeki üreticisi olan kadının bu rolü, kapitalizmin gelmiş olduğu gelişmişlik düzeyine rağmen azalacağına arttı. Zira ilksel birikim her daim canlı ve de hazır ve nazırdır!

Kadının görünmeyen emeği, artıdeğer sömürüsünün derinleştirilmesinin temel ayaklarından birini oluşturuyor ve hele de kriz koşullarında burjuvazinin bu nimetten vazgeçmesi bir yana derinleştirmesi söz konusudur. Bu da yetmez; neoliberal üretim ve emek organizasyonlarındaki esnekleşme, kadının ev içi görünmeyen emeğinin yanı sıra parça başı işçilik biçiminde yine ev içi ücretli emek sömürüsünü de koşullamaktadır. Elbette güvencesiz ve düşük ücretli çalışmanın da yine ilk hedefinin kadın işçiler olduğunu eklemeliyiz. Bu, kadınlar cephesinden geleceksizlik ve ekonomik zor’un derinleştirilmiş halini her gün yaşamak demektir. Bir kat daha çıkalım; yoksulluk ve sefaletin salt ekonomik zor olarak yansımadığı, bu yokluklar coğrafyasında her şeyin, aynı zamanda erkek şiddetini çok daha yaygın ve yoğun bir biçimde gündemleştirdiğini de belirtelim. Diğer yandan, kadınların artık eskisi gibi yaşamak, çalışmak ve yönetilmek istemediği ve bunu hane içi ve dışında bir biçimde yükselttikleri itiraz, attıkları adımlarla yansıttıkları bir dünyada, toplumsal cinsiyet rejiminin eskisi gibi devam etmesi de beklenemez. Orada da krizli bir hal yaşanmaktadır. Her ülkede, etki ve yoğunluğu farklı olsa da kadınların artık kabına sığmaz bir özgürlük arayışı söz konusu. Patriyarkayı sorguluyor ve onun makbul ve makul kadın imgesine sığmayan bir duruşu sergiliyor kadınlar. İşte burada, biz, Türkiye’deki kadına dönük erkek-devlet şiddetini salt mağduriyet üzerinden ve teşhirle sınırlı bir çerçeveye hapsederek ele almayacağız. Had aşan kadınlardan bahsediyoruz zira. Mağduriyet üzerinden değil özne’liğini arayan kadın figürü üzerinden, devrim-karşı devrim diyalektiği üzerinden, soruna bakıyoruz. Toplumsal kabullerden birisidir; sesini çıkarmazsan daha az dayak yersin. İtaat eder, makbul olan sınırları zorlamazsan, makul olandan sapmazsan şiddeti kışkırtıcı, cinayeti tahrik edici bir fonksiyonun olmaz! Bunca boşanmadan kaynaklanmaktadır şiddet! Zira kadınlar kendi hayatlarını yaşamak istemekteler. Fail olma halinin tetiklediği bir şiddet sarmalı söz konusudur. Türkiye’de kadına karşı şiddetin, kadın cinayetlerinin bunca artmışlığı, aslında özgürlük isteği ve ihtiyacının ne kadar yakıcılaştığının da bir göstergesi. Zira bu şiddet, aynı zamanda, bir isyanı, bir çığlığı bastırma nafile çabasından başka bir şey değil. Elbette devrim-karşı devrim diyalektiği devrim cephesinin pasifize olması ile değil son sınırına kadar hareketi geliştirmesi ve karşı devrimci kuşatmayı yıkması ile işletilmelidir. Burada esas olan, kadının özne’liğinden feragat etmesi, fail olma durumundan çıkması değil tam da buradan ilerlemesi ve kendisine ait bir dünya için sınırsız, sınıfsız, sömürüsüz, özgür bir dünya için mücadeleyi yükseltmesidir.

Kısa bir dünya-bölge panoraması için notlar

Meksika’da günde 10 kadın öldürülüyor. Bu cinayetlerin işlenmesinde yargısı, yasası ve alınmayan güvenlik tedbirleriyle, caydırıcı hiçbir şeyi yapmayışıyla doğrudan devlet de sorumlu. Bu cinayetler doğrudan erkek-devlet şiddetinin bir sonucu. Tam da bunu bilince çıkarmış olarak kadınlar, en son 24 Şubat’ta anayasa mahkemesini ateşe verdiler. Katil de, tecavüzcü de, tacizci de yargınız, polisiniz, tüm kurumlarınızla birlikte devletinizdir, demiş oldu kadınlar. Artık bu duruma sessiz kalmayacaklarını ilan ettiler. Bize yaşam hakkı tanımayan bu dünyayı başınıza yıkarız, dedi kadınlar.

Şili’de zamlara ve neoliberal kemer sıkma politikalarına karşı başlayan eylemlerin zirve noktasını kadınlar belirledi. Polis şiddetini görüntüleyen bir kadın gazeteci ortadan kayboluverdi. Kadına dönük tecavüz saldırısının ve şiddetin vakayi adiyeden sayıldığı bir ülke Şili. Bu yüzden iktidar bu kadar pervasızdı. Ancak kadınlar sessiz kalmadı. 25 Kasımda Las Tesis dansı tam da bu koşullarda vücut buldu. Sorunun kaynağını çok yalın ve net bir biçimde ifade etti kadınlar; hedef bizsek, hedefimiz sizsiniz, dediler. Sizin patriyarkal kapitalist sisteminiz, sizin erkek egemen devletiniz, sizin bu sistemin temel taşı olarak koruyup kolladığınız aileniz! Durmadı burada eylemler. Tüm dünyaya ilkin sosyal medya üzerinden viral olarak yayıldı. Sonra sokaklar, meydanlar kadınların dans ve melodik sloganları ile doldu. Eşitlik, özgürlük ve adalet talebiydi kadınları bir dansta buluşturan. Erkek-devlet iktidarına ve şiddetine karşı Latin Amerika’da yükselen ses kendisine Türkiye’de, Lübnan’da ve Avrupa’nın birçok ülkesinde ses buldu. “Suçlu sensin”, sözleri birçok dilde aynı şekilde dillendirildi. “Her neredeysem, ne giydiysem suç bende değil” sözleriyle, doğrudan patriyarkayı hedef gösterdi kadınlar. Ve yine kadınlar, erkek şiddetini savunan, göz yuman, yok sayan devleti; cinsel taciz, tecavüz ve kadın cinayetlerinin üzerini örten devleti; haksız tahrik-iyi hal indirimleri ile teşvik eden devleti; devrimci kadınlar söz konusu olduğunda tüm bu fiilleri bizzat uygulayan devleti tüm yapı ve kurumları ile hedefe koydular, patriyarkal kapitalist sisteme karşı net bir duruş sergilediler. Her ülkeden, her coğrafyadan kadınlar Las Tesis’in şarkı sözlerinde kendi seslerini, kendi öfkelerini, kendi haykırışlarını buldular. İsyan/direniş her yerde büyüdü. Kadınların sesi hızlıca çoğullaştı. Her renk ve dilde kadınlar sloganlarını haykırdı, sokakları şarkı ve dansları ile doldurdular. Bir sesin, dansın her coğrafyanın özgünlüğü içerisinde yeniden üretimi, bir isyanın melodisi haline gelmesidir kadın hareketini güçlü kılan. Çelişki ve çatışmaların yanı sıra talep ve özlemlerin ortaklığıdır bu isyan dalgasını büyüten ve yirmi birinci yüzyılı kadın devrim mücadeleleri yüzyılı yapacak olan. 

Kuşkusuz, dünyayı bulunduğumuz coğrafyadan sarsmanın, devrimin zamansallığını inşa etmenin dinamikleri çelişki ve çatışmaların keskinliği ve Rojava devriminin esinleyici etkisiyle birlikte çok daha fazla. 

Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da, 2019’da, yine kadınların öne çıktığı isyanlar yaşandı. Hızlıca yaygınlaşıp militanlaştı. Rejimlerin tüm bastırma çabalarına rağmen kırılmayan protesto dalgasının en dinamik unsuru kadınlardı. İsyan sadece yüksek zamlar ve yoksulluğa karşı değildi. İsyan aynı zamanda otoriter gerici-faşist rejimlere karşıydı. 

Lübnan; “muz sesleri”nin**, iç savaş ve isyanların hiç dinmediği ülke… En son WhatsApp üzerinden yapılan konuşmaları ücretlendirmeye dönük hükümetin kararı, daha önce temel ihtiyaç malzemelerine yapılmış olan zamların üzerine bindi. Ve bu zam, isyanın fitilini ateşledi. Halk temel bir ihtiyaç haline gelen iletişime yapılan zamların geri çekilmesi talebiyle sokaklara döküldü. Kendisini ifade edebilmesinin kanallarından birisini daha kaybetme riskine karşı itirazını yükseltti. Tüm toplumsal kesim ve sınıflar, bu eylemlere katıldı. Ama en öne çıkanı, kadınlar oldu. Eylemlerin başladığı ilk gün, bakanın elinde otomatik tüfek bulunan korumasına tekme atan bir kadının görüntüleri sosyal medyada yayıldı ve gösterilerin sembolü haline geldi. Son isyanlara baktığımızda hepsinde böyle bir sembol kadın figürü var. Bu, aslında isyanların kadın rengini göstermesi açısından dikkat çekmek istediğimiz bir şey. Kadınların Lübnan’da onca devrimci dinamiğe ve mücadelelere rağmen, çok geri bir toplumsal statüye hapsedilmiş olmaya karşı itirazı asıl belirleyici etkendi. Kadınlar dili, dini, mezhebi, etnik kökeni ne olursa olsun aynı taleplerle sokaklara çıktılar. Başörtülüsünden mini eteklisine kadınlar, yan yana saf tuttular. Hepsinin ortak keseni neoliberal kemer sıkma politikalarının ve yapısal düzenleme paketlerinin kadınlar için geleceksizliği, yoksulluk ve sefaleti iki kat daha artırmış olmasının yanı sıra aile, dinsel, mezhepsel, ulusal kıstırılmışlık ve bastırılmışlıkla da katmerlenmiş olarak artan özgürlük yoksunluğuydu. Gözü kara bir şekilde sisteme ait ne varsa hedef olarak görmelerine yol açan tam da buydu. Özcesi toplumsal cinsiyet rejimine henüz cepheden olmasa da bir karşıtlık ekseni oluşuyordu. Zira onları, adeta soluksuz bırakan patriyarkal kapitalist sistemin ta kendisiydi. Yolsuzluklar ve siyasi iktidarın hikmetinden sual olunmaz yönetim anlayışı, kuşkusuz hoşnutsuzluk ve öfke birikiminin temel unsurlarından biriydi. Ancak kadınlar cephesinden patriyarka ile onun geliştirilmiş yeniden üretimi olan kapitalist sistem; özgürlük arayışlarına ket vurduğu için bu öfke birikimi, çok daha derindeydi. İsyana katılımdaki yaygınlık ve militanlık eşiği, tam da buradan çıkışını almaktaydı. 

Sudan’da Alaa Salah adlı bir genç kadın, arabanın üzerine çıkmış, “devrim, devrim…” diye kitleye tempo tutturuyor. O, ölümü gözünde küçülten kadınlardandı ve söylediği devrim şarkısının nakaratı “Kurşun öldürmez/Öldüren şey, halkın sessizliğidir”, eylemcilerin sloganı haline geliverdi. Bu duruşuyla, Sudan’daki halk ayaklanmasının kadın yüzü olarak öne çıktı. Sudanlı kadınlar da tıpkı diğer direnişçiler gibi hayat pahalılığı ve yolsuzluklara karşı meydanlara indiler. Eylemler, hızlıca politize oldu ve diktatör Ömer Beşir’in istifası tek gündem haline geldi. İsyan bir yanda sefahat ve zenginlik birikimi diğer yanda yoksulluk ve sefalet birikiminin çığlaşmasına; tekçi egemenlik biçiminin somutlaşmış hali olan, 30 yıllık gerici diktatörlüğe karşı gelişmiş oldu. 21. yüzyılda patlak veren tüm isyanlarda olduğu gibi, isyana katılanların yarısını oluşturan kadınlar, aynı zamanda cinsiyetçiliğe ve patriyarkaya karşı da meydanları doldurdu. Özgürlük ve eşitlik, tüm eylemler boyunca öne çıkan taleplerdi. Sadece Sudan’da değil Lübnan’da, İran’da, Irak’ta ve tüm coğrafyada bu talepler kadın kitlelerine yön verdi.  

İran’da açıyor çiçekler! Bir dönemin kitabıdır “İran’da Soluyor Çiçekler”. Her yönüyle 1979 İran devriminin nasıl bir karşıdevrime dönüştüğünü anlatır kitap. Dehşet bir baskı, işkence ve zorbalıkla at başı gider her şey. Kadınlar artık toplumsal alanda şeriat kanunlarına uygun bir şekilde “görünür” olmak zorundadır. Başkaldıran, direnen kim varsa Devrim Muhafızları ve Besiç adı altında örgütlenen paramiliter güçler tarafından ezilir, yok edilir. Tüm ülke adeta soluksuz bırakılır. Franco faşizmi sonrası İspanya’yı ziyaretinde Eduardo Galeano; “Havaalanında şarkı söylemek yasaktır” yazısı ile karşılaşır. Galeano’nun bu yasaktan çıkardığı sonuç, geleceğe dair bir umuttur: Demek ki hala havaalanında şarkı söyleyenler var! İran’da da hep tüm baskı, zor ve işkenceye, ölüm mangalarına karşı ‘şarkı söyleyenler’ oldu. İran’da, kadınların bedenleri, kimlikleri ve gelecekleri üzerinde söz söyleyen erkek-devlet iktidarına karşı hiç dinmeyen isyan çığlıkları yükseldi. Neredeyse devrevi hale gelen isyanlarda, kadınların etkin konumlanışıdır bizi umutvar kılan ve İran’da açıyor çiçekler dememizi sağlayan.   

Dünyanın birçok yerinde kadınlar, eşitsizliğe, adaletsizliğe, yoksulluk ve sefalete, her gün çok daha derinleşen sömürü ve ezilmişliğe karşı mücadele yürütürken; şiddet, taciz, tecavüz ve kadın cinayetlerinin köklendiği toplumsal cinsiyet rejimini de hedefe çakıyor. Elbette dünya çapında toplumsal cinsiyet rejiminin krizinden bahsetmek henüz çok erken ve bu tarz bir genellemeci yaklaşım, sorun alanını tanımlamamızı zorlaştıracağı gibi önümüzü görmekten çok bulanıklığa yol açar. Ancak şu da bir gerçek ki, Türkiye gibi ülkelerde toplumsal cinsiyet rejiminin dinsel-gericilikle de yüklenmiş olarak yeniden üretimi sürecinde, böylesi bir krizden bahsetmek zorlama bir çıkarsama olmayacaktır. Bugün Türkiye’de artan kadına dönük şiddetin, cinayetlerin bir nedeni de ne rıza, ne hiza diyen kadınları rıza ve hiza kıskacına almaktır.  OHAL, toplumsal muhalefetin önemli bir kesimini sindirdi. Saray rejiminin baskı ve zor yoluyla üretmiş olduğu rıza, toplumsal bir realitedir ne yazık ki. Ancak kadın hareketi, bu parantezin dışında kalmış, sokakları terk etmemiştir. Türkiye’de, kadının bedeni, kimliği, emeği üzerinde; dışında ve üstünde bir gücün söz sahibi olması, bu tarz bir tahakküm ilişkisi kurması, artık mevcut haliyle sürdürülebilir değil. Kadınlar çığlık çığlığa, ‘benim bedenim benim kararım’, diyorlar. Cinsel kimlik inşasını bir mücadele içerisinde yapıyorlar. Kuşkusuz bu tahakküm ilişkisini sorgulamak bir şeydir. Ancak onu yıkacak ve yerine kadın özgürlükçü mücadele perspektifini koymak ise bir başka şey… Biz esas olarak bu ikincisini inşa etmeyi hedeflemek durumundayız. 

Sınıfsal/toplumsal kurtuluş; kadın devriminden geçer

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, kadınları, toplumsal tarih içerisinde ilk sömürgeleştirilen ulus olarak niteler. İlk sömürgeleştirilen ulus, bugün emperyalist kapitalist sisteme, sömürgeciliğin gündeki ifadesi olan patriyarkal kapitalist sisteme ve küresel kriz koşullarında rıza üretim mekanizmalarının daralması sonucu baskı ve zor aygıtlarının öne çıktığı faşist rejim tipine karşı cepheden mücadele ediyor. Ustalar da toplumsal tarihteki ilk ezilen sınıf olarak kadınları alır ve kapitalist sistemde, aile kurumu söz konusu olduğunda, erkek proleterlerin, “evdeki burjuva” olduğunu ifade ederler. Hane içindeki ve dışındaki burjuvaziye karşı “proletarya”nın/kadının kavgası amansız olmalıdır! İkirciksiz, hem kapitalist sisteme hem de patriyarkaya karşı mücadeleyi yükseltmekten başka çaresi yoktur. 

21. yüzyılın devrimlerinin temel dinamiklerinden biridir kadın dinamiği. Sınıf bilinci ile cins bilincinin bileşkesidir; bugün tüm devrimlere rengini verecek olan. Kuşkusuz bugün ezilen ulus çelişkisi temelinde gelişen devrimler ve devrimci süreçler de yaşanmaktadır. Sınıf ve cins bilincine vurgu yaparken bu dinamiği es geçtiğimiz düşünülmesin. Ancak ezilen ulus çelişkisi ve de bilinci bugün geç uluslaşma kategorisinde değerlendireceğimiz Kürt halkı gibi halklar dışında temel belirleyen değildir. Kürt sorununun oluşturduğu parantezi ise ayrıca ele almak gerekir.

Kadın özgürlük mücadelesinin yakıcılığını, devrim sonrasına ertelenemezliğini ve en önemlisi de devrimimizin sınıf ve cins mücadeleleri temelli olması gerektiğini bir kez daha vurgulamak için Marx’ın İrlanda sorununa yaklaşımı üzerinden bir analoji kurarak ilerleyelim. Marx, ilk başta devrim yapabilecek bir sınıf olarak İngiliz işçi sınıfını görür ve bu devrim sayesinde İrlanda’nın ulusal baskı ve ezilmişliğinin zaten ortadan kalkacağını ifade eder. Sonra 1860’lı yıllarda ise, İngiliz işçi sınıfının şovenizmle sersemlemiş olması ve ayrıca sömürgeciliğin “nimet”lerinden yararlanıyor olmasından kaynaklı, burjuva liberallerce zehirlenmiş olduğunu belirtir ve İngiliz işçi sınıfının kurtuluşunun ancak İrlanda’nın kurtuluşu ile sağlanacağını söyler. Özcesi görüşlerinde özeleştirel bir değişikliğe gider. Böylece ulusal soruna yaklaşımda Marksizm’in nirengi noktasını belirginleştirir: Başka bir ulusu boyunduruk altında tutup ezen bir ulusun proletaryası da özgür olamaz. Evet, burada mesele çok sadedir; İngiliz işçi sınıfı kendisini İrlandalı yoksul emekçi sınıflarla bir ve eşit görmez. O, büyük İngiltere burjuvazisinin ideolojik-kültürel-ekonomik her anlamda kapsama alanında yer alır. Kendisini imtiyazsız ve de sınıfsız addedilen İngiliz ulusunun bir parçası olarak duyumsar. Ve de sömürgecilikten elde edilen pastadan kırıntı düzeyinde de olsa nemalanıyor olması da bir diğer sorundur. Bu durum, İngiliz işçi sınıfı ve emekçilerini burjuvazi ile suç ortağı yapar. Özcesi İrlanda sorunu dolayısıyla İngiliz işçi sınıfı ve emekçileri ile İrlandalı emekçiler adeta iki düşman kampa bölünmüştü. Marx’ın İrlanda sorununun çözümünü öne alan yaklaşımı tam da bu yüzdendir. İrlanda sorunu çözülmeden, İngiliz işçi sınıfının kurtuluşu gerçekleşemez! Analojiyi mantıksal sonucuna vardıralım: Erk’le zehirlenmiş işçi ve emekçiler, ezilen halklar, hane içinde ve dışında kadın cinsine karşı ayrıcalıklı konumları üzerinden sınıf düşmanları ile aynı mevzide saf tutarken, burjuva-faşist devletlerle suç ortaklığı yapmaya devam ederken devrimci birer özne haline gelemez. Cins mücadelesinin yakıcılığı buradan gelir. Kadının özgürlük mücadelesi gelişmeden, emekçi sınıfların, ezilen halkların kurtuluşu söz konusu olamaz. Bugün yozlaşıp karşıtına dönüşmeyecek bir devrimi inşa edebilmek için, bu devrimin aynı zamanda daha en başından bir kadın devrimi olması gerekir. Hele de tarihsel gericilik birikimi ile katmerlenmiş bir kadın düşmanlığının ve köleliğinin üzerinden kendisini var eden bölgedeki mevcut gerici-faşist iktidarlara karşı yapılacak bir devrim söz konusuysa…   

Özgün bir deneyim Rojava devrimi ve kişisel bir parantez

Meselemiz, bu isyan dalgasının temel karakteristik yönünü yakalama sorunudur. Kadınlar, zincirlerinden boşalmışcasına bu isyan hareketleri içerisinde yer aldılar. Yeni bir yaşam programı olan hareketler, kadın dinamiğini örgütleyen oldu. Bunu en açık biçimde, Rojava devrim sürecinde kadınların nasıl rol aldığına baktığımızda görürüz. Toplumsal cinsiyet rejiminin taşlarını yerinden oynatan bir devrim yaşandı Rojava’da. Toplumsal cinsiyet rejimini, bir bütün olarak ortadan kaldırdı diyemiyoruz henüz, zira bu; çok iddialı bir söz olur. Ancak artık kadınlar, kendi kaderlerinin birilerinin iki dudağı arasında olmadığını biliyorlar. 

Yerelden bir örnekle açayım bunu. Kobané şehir savaşı henüz yeni bitmişti. Kobané kent merkezinden biraz uzakta, köylerin arasında bir yerde, bir askeri nokta vardı. Bir yandan köylerde DAİŞ’le savaş sürerken, bir yandan da insanlar yeniden yaşamlarını örmeye, topraklarını işlemeye başlamışlardı. Temmuz-Ağustos gibi, diyebiliriz ki halk kendi rutinine dönmüştü. Bu rutin, aynı zamanda, mevcut toplumsal cinsiyet rejiminin yeni durum içerisinde tesisi anlamına da geliyordu. Ancak bir kez ışık sızmıştı içeri ve o ışık huzmesini yakalamıştı genç kadınlar. Hatta onları erken büyümeye, daha çocuk yaşta kucağında çocuk taşımaya zorlayan bu dünyaya başkaldıran kız çocukları da yakalamıştı onu. Artık her yer aydınlık olacaktı onlar için. Her hafta bir genç kadın kapımıza dayanıyordu, YPJ’ye katılmak için. Bir anlık bir coşkudur bu, bilinçli bir geliş değildir, diye düşündük ve sohbet edelim, durumu netleştirelim istedik. Yaşamlarını anlattırıyorduk gelen genç kadınlara; hepsinin aile içinde erkek egemen sistemin aynen korunmaya çalışılmasına itirazları vardı. Babaları, abileri, evli olanların eşleri yurtseverdi ve DAİŞ’e karşı savaşan da vardı içlerinde. Hatta ailelerinde şehitleri olanlar da… Yani, diyeceğim o ki, bu insanlar devrimin değdiği, devrimin inşasında ve korunmasında sorumluluk alan insanlardı. Ancak Rojava devrimini savunurken, özgür topraklarda yaşamak isterken, bir yandan da toplumsal cinsiyet rejimi aynen devam etsin istiyorlardı. YPJ vardı, kadın savaşçılar çok cesurdu, amenna. Ama o, başka bir dünyaydı. Kendi köylerine, evlerine uzaktı ya da uzak olsundu! Ama Rojava devrimi kadın devrimiydi. Hiçbir şey eskisi gibi sürdürülemezdi. İşte bu katılımlar, kadınların toplumsal cinsiyet rejimine başkaldırısıydı. 13-14 yaşında genç kızlar geliyordu. Babasından dayak yemeye itiraz edenler… Evde mal gibi görülmeye, itilip kakılmaya itiraz edenler… Ama en sarsıcı olan, noktaya kadar olan 2 kilometre yolu, Temmuz ayında yalınayak, asfaltın o kavurucu sıcağında tepip gelen bir kadın arkadaştı. Kendisini zorla evlendirmek isteyen babasından kaçmıştı. Bu devrim onların değil miydi? O özgür bir kadın değil miydi? Niye bizim gibi kendi hayatını belirlemesindi? Evet, kadınlar artık eskisi gibi yaşayamazdı. Böyle sayısız örnek vardı. Devrim, salt üst yapı kurumlarında bir sarsıntı yaratmamıştı. Zaten bizim devrimimiz öyle bir şey değildi. Siyasal-toplumsal-askeri-kültürel her anlamda büyük bir altüst oluştu devrim. Kadın özgürlükçü bir dünyaya çağırıyordu Kürt hareketi. Demokratik, kadın özgürlükçü, ekolojik bir çizginin savunucusu olan bu devrimin inşacıları, her attıkları adımla toplumsal bir dönüşümü de örgütlediklerini görüyorlardı. Bazı şeyler güzelleme olarak değerlendirilebilir; ama biz bir şey yaparız, o yaptığımız şey aynı zamanda artık o eski “biz”i de dönüştürmüştür. Devrimler öyle olur. Ben dönüşmüş “ben” olarak bunları yazıp çiziyorum. Büyülü gerçekçiliğe boydan boya batmış olarak…

Enternasyonalist bir dalga oluşturdu Rojava. Enternasyonal mücadelenin merkezi haline geldi. Kadın devrimi olarak dünyanın birçok yerinde, esinleyici bir örnek olarak bu deneyim üzerinde çalışıldı, çalışılıyor. Elbette tüm bunlar devrimin kendisinden çıkması, sesine yankı oluşturması açısından önemlidir. Ancak hala aşamadığımız bir handikap var; Rojava, bulunduğu noktayı odak noktası haline getirip bölgeye doğru katlanarak artan devrim rüzgarını savuramadı henüz. Biz, şimdi güçlü bir bölge devriminin orjini olarak Rojava’yı inşa etmek durumundayız. Kuşkusuz Rojava devriminin korunması için emperyalistler, bölgesel gerici güçler arasındaki çelişki ve çatışmalardan yararlanmak gerekebilir. Ancak burada şunu asla unutmamalıyız; devrim ancak halklar arasında yayılırsa, güçlü destek halkaları ile sarmalanırsa korunabilir.

Sonuç yerine

21. yüzyılın kadın devrimler çağı olmasını hiçbir güç engelleyemeyecek. Özgürlüğü tahayyül ettiğimizde, bir kez bunun için adım attığımızda önümüzdeki tüm bentleri yıkacak kararlılığı da taşırız.

Biz, bir kez başımızı uzattık toplumsal cinsiyet rejiminin bizi hapsettiği hücrelerden. Gökyüzünün o ferahlatıcılığı henüz ciğerlerimize tam dolmadı. Ama bir kez, dışımızda ve üstümüzde, bize nasıl bir hayat yaşayacağımızı dikte eden erkek-devlet iktidarının üstümüze kapattığı tüm kapılara ve pencerelere rağmen ışık sızdı içeri ve bizi buldu. Kendi insanlığımızın, kadınlığımızın ayırdına vardık. Tüm sömürülmüşlüğümüz ve ezilmişliğimizi, bu dünyada yok sayılmışlığımızı derinden hissettik. Hissetmek; bir şeyi karşıtıyla birlikte görüp anlamaya yol açar. Biz, yaşadığımız dünyanın alınyazımız olmadığını fark ettik. Hissettiklerimizi, dünyayı kucaklarcasına derinden yaşadık. Patriyarkal kapitalist sistemin, tüm yapı ve kurumları, tüm ilişkileri bizi boğar hale geldi. Belki özgürlüğü tahayyül etmekte, henüz çok usta olmasak da nasıl yaşamak istemediğimizi biliyoruz. Temel yaşamsal ihtiyaçlarımıza yapılan zamlar için ayağa kalktık belki. Kimi yerlerde bir iç savaşın içerisinde ulusal çelişkilerimiz yol verdi. Ancak hangi çelişki ile başlarsa başlasın, isyan ve ayaklanmalar, artık kadın rengini alıyor. Bir kez kırdık kabuğumuzu ve kestik kara saçlarımızı… Artık tek mümkünümüz kavga, isyan, devrim

Kestim kara saçlarımı, Gülten Akın
** Ece Temelkuran’ın, Beyrut’un toplumsal dokusu, iç savaş, isyan ve direnişleriyle harmanlanmış aşk romanıdır. Muzlar, büyürken ses çıkarırlar: “Çuk çuk çuk çuk” diye. Ama muz ülkesinde, Beyrut’ta, kimse bilmez muzların ses çıkardığını. Çünkü Beyrut gürültülü bir şehir. Ece Temelkuran, ülkenin güneyinde, gürültüden uzakta bir muz tarlasına gider. Orada çalışan bir adama sorar ve adamdan “var tabii” yanıtını alır. Bunun üzerine E. Temelkuran, “Ortadoğu’nun bu karmaşası, keşmekeşi içinde duyulmayan her şeyin, naif olan, zarif olan ne varsa onun adının “muz sesleri” olacağına karar verir ve romanının ismi “Muz Sesleri” olur.

Kaynak: Jineoloji Dergisi’nin “21 Yüzyıl: Kadın Yüzyılı” dosya konulu 17. sayısı

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız