Devrimci anarşizmle tartışma / 1 – Mehmet Güneş

136

Tüm toplumsal kuramlar veya felsefi sistemler zaman karşısında eskirler ve güncellenmek zorundadırlar; yoksa dogmatikleşir, yaşamın dışına düşerler. Anarşizm ve Marksizm yüz elli yıl önce toplumsal mücadelelerin içinde doğdular ve bir dönem, bu akımları savunanlar ortak örgütlerde birlikte siyasal mücadele yürüttüler. I. Enternasyonal, anarşistler ve Marksistler dahil, dönemin bütün muhalif siyasal akımlarının ortak örgütlenmesidir. Bir dönem sonra ise bu ortak örgütlenme içinde, siyasal hedefler ve ilkesel sorunlarda farklılıklar sonucu ayrışmış ve birbirlerine karşı kıyasıya bir ideolojik ve politik mücadeleye girişmişlerdir. Devrimci pratik içinde, bir dönem çatışan kamplar halinde karşı karşıya kalınmıştır, bunlar çok özel tarihsel anlardır. Ama bu belirli anlar dışında, ideolojik ve politik farklılıklar devam ederken, pratik mücadele içinde, faşizme ve emperyalizme karşı ortaklıklar ve birlikte mücadele öne çıkmıştır. 

Her iki akımı nasıl ele almalıyız? Yaşamın gösterdiği gibi farklılıkları kadar ortaklıkları olan iki akımdan söz ediyoruz. Her iki akım da birbirine karşı değil kapitalizme ve sömürüye karşı mücadeleden doğmuştur ve her iki akım da ortak amaçlar için her türlü ayrıcalık ve tahakkümü, tüm biçimleriyle yok etmek ve özgür bireylerin komünal toplumunu kurmak için mücadele ediyor. Taraftar mantığıyla ve tarafımızın haklılığını temel alan bir tartışma bizi ilerletmez ve öğretmez. Her iki akım da tarih karşısında kapitalizme karşı mücadeleye girişmiş ve doğru yanlış uzun bir döneme yayılan pratikleri deneyimlemiştir. Gelinen aşamada her iki akım da büyük bir gerileme ve iddia kaybı yaşamaktadır. Marksizmin gerilemesinin sorumlusu anarşizm, anarşizmin gerilemesinin sorumlusu Marksizm değil. Her iki akım da en fazla bu uzun mücadele sürecinde niçin ve hangi hatalar ve eksiklerden dolayı güncel zayıflığı yaşıyoruz sorularına cevap arayarak doğru sonuçlara yaklaşabilir. Ek olarak birbirleriyle ilişkiyi bu temelde yeniden gözden geçirirken birbirlerinden öğrenmediği ve gereken dayanışmayı gösteremediği, benmerkezciliği aşamadığı, bu olgunlukta olmadığı gerçekliğiyle yargılanabilirler. Çünkü, toplumsal gerçeklikler bizleri ortak mücadeleye zorluyor; öznel durumumuzu, kendimizi gerçekleştirme istemimizi karşı karşıya getiriyor. Güçlü olan ve son tahlilde hükmünü yürütecek olan toplumsal gerçekliklerdir ve karşıtlıktan çok birliğe ve ortaklığa zorunluyuz.

Tek bir Marksizm olmadığı gibi tek bir anarşizm görüşü yoktur. Marksist etiket ve Anarşist etiket altında birçok değişik eğilim yer alıyor. Her iki kampta da devrimci ve reformcu kanatlar var. Kendisini Marksist olarak niteleseler de reformistlerle hiçbir ortak yanımız yok ama burjuva diktatörlüğünü devrimle yıkmayı savunan anarşistlerle çok fazla ortak yanlarımız var. Kapitalizme ve faşizme karşı, aynı cephede ve siper yoldaşlığı ekseninde duruyoruz. Tabii ki, aramızdaki birçok temel ayrılıkları yok sayamayız ama tersten yaklaşımda, kainatın bütün doğrularına sahip olduğumuz iddiasından, dünyada kapitalizme karşı başka mücadele yürütenleri yok saymak gibi geri ve burjuvaca anlayışlardan uzağız.

Tarihten gördüğümüz, değişik anarşist eğilimler var. Tamamen bireysel özgürlüğü mutlaklaştıran, eğitimli orta sınıfların fantezileri olan ve devrimci tüm atılımları ve militan sınıf mücadelelerini küçümseyen küçük burjuva eğilimler çoğunluktadır. Ama aynı zamanda işçi hareketi içinde kök salmış anarko-sendikalist denilebilecek Çartist hareket uzlaşmaz, militan sınıf savaşları yürütmüş ve öncüleri anarşizmi benimsemiştir. Gene anarko-sendikalistler öncülüğünde İtalya, Fransa, İspanya’da ve Latin Amerika ülkelerinde militan işçi mücadeleleri yaşanmıştır. Sovyet devriminde yaşanılan talihsiz olaylar olarak isyankar devrimci Kronştadt denizcilerini ve Ukrayna’da karşı devrimi bastıran Makhnocu anarşist hareketi kim görmezden gelebilir? Kronstadt sorunu büyük Ekim Devriminin en büyük yarasıdır, bugünkü görevimiz bu yarayı daha fazla kanatmak değil, düzgün bir eleştiri ile kanamayı durdurmak zorundayız, dünya devrim güçlerinin birliği ve ortak mücadelesinin çıkarları bunu gerektiriyor. Kronstadt’ın deniz kuvvetlerindeki işçi ve denizciler, burjuva hükümeti deviren ve sovyetlerin önünü açarak iktidarı alan 1917 Ekim’in öncülerindendi. İspanya’daki Durruti önderliğindeki anarşist militan işçi mücadelelerini biz kendi geleneğimiz olarak görüyoruz.Ve günümüzde birçok ülkede var olan Anarkokomünist hareketler, işçi hareketi içindeki devrimci bir akımdır, anarko komünistlerle aynı görüşte olduğumuz noktalar, ayrıldığımız noktalardan daha fazladır ve onları yoldaşlarımız olarak kabul ediyoruz. Ayrılıklar birlikte mücadeleye engel olmadığı gibi yoldaşlaşmanın da engeli değildir, bunları tartışıyoruz. 

Lenin bir yerde “bir aşçı da devlet yönetebilir biz bunu göstereceğiz” der. Bu söylem propagandif olarak tam yerine oturur ve bu anlamda yerinde söylenmiş bir sözdür. Bu sözü 1918’de söylemiştir. Daha sonra  “Bir işçi devlet yönetebilir mi? Pratik adamlar bilir ki bu bir masaldır” demiştir. Bu sözü söylediği tarih 1921 sonrasıdır. Sınıflar savaşının cehenneminde pişen devrimciler veya sınıflar savaşı gerçeğinin ne menem bir mücadele olduğundan haberdar olan devrimciler bu iki söz arasında çelişki görmezler. Devrim savaşını birtakım ilkeleri sıralayıp kendiliğinden, tarihsel gelişim sonucu olacağını bekleyen ilkeciler ise bir kaşık suda fırtına koparırlar. Gerçek devrimciler gelecek toplumun idealleri ve ilkeleri üzerine hayaller kurup oyalanmazlar, önlerindeki toplumsal devrimin gerçek problemleriyle boğuşurlar. Lenin, Devlet ve Devrim’de  her türlü bürokrasiyi, otoriteyi, devleti yerden yere vurur. Proletarya diktatörlüğü anlamında devlet dediği her yerde “devlet olmayan devlet”, “gittikçe kendi kendini sönümlendiren devlet”, “Özgürlükten söz ettiğimiz yerde devlet olmayacaktır, devlet olduğu müddetçe her türlü özgürlük palavradır.” biçiminde vurgular yapmıştır. Bunları söylemiş ama kendisini dayatan emperyalist müdahaleye ve karşı devrime direnmek için ilkeler adına gereken tedbirleri almaktan da kaçınmamıştır. 

Biz bir Kuran’a iman etmediğimiz gibi bir kurama da iman etmiyoruz, Marksizm Leninizm dediğimiz, bizim dinimiz değil, onu din gibi değişmez olarak anlamıyoruz. Aynı zamanda Yehova’nın Şahitleri gibi proletaryanın şahitleri de değiliz. Biz benzetilsek benzetilsek heretiklere benzetilebiliriz. Marksizm-Leninizm denilen teoriyi benimsiyoruz ama bu dünyanın da heretikleriyiz. Kendimizi Marksist Leninist bir örgüt olarak tanımlıyoruz ama bu durumu eleştiriyoruz, kişi ismi ile tanımlanmayı aşılması gereken bir durum olarak düşünüyoruz. Komün, komünarlar, komünizm bu dönem için doğru ve bizi ifade eden kavramlardır. 

Bu söylediklerimiz ilkelerde bir boşverme ve modaya uygun liberal rüzgarlar olarak anlaşılabilir ama tersine bir durum söz konusudur. Şimdiye kadar bütün kurduklarımız yıkıldıysa, biz daha fazla devrimcileşmek ve bu anlamda Marks’ın ve Lenin’in kendi dönemlerinde yaptıklarını yapmakla, teoriyi ve pratiği daha ileriden kurmak göreviyle karşı karşıyayız. Başkaları nasıl yaklaşır bu onların sorunu, Marksizm Leninizm bizim için değişmez hakikatler değil kendi eleştirisini ve aşılması gerektiğini kendi içinde taşıyan dünya görüşüdür.

Bu belirlemelerle birlikte Leninist parti anlayışını benimsiyoruz ve bu tüzüğümüzde yazılıdır.  Kendimizi Leninist olarak tanımlamamız Leninizm iddiasındaki bütün bir sistemin ve bütün Leninizm iddialı III. Enternasyonal partilerinin çözülüp sistem içinde eridiği gerçeğine gözlerimizi kapatmıyoruz. Bu büyük çöküşün ne kadarının Marksizm Leninizm’in kendisinden, ne kadarının uygulayıcılardan kaynaklandığını sorguluyoruz ve bunu devrimci anarşist yoldaşlarımızla birlikte yapmanın daha geliştirici olacağına inanıyoruz. Bu anlamıyla, bu yazı, kendi konumumuzun bir savunusu olduğu gibi aynı zamanda radikal bir eleştirisidir. 

“Liberter Komünistlerin Örgütsel Platformu”nun eleştirel bir okuması 

Bu girişten sonra tartışmayı devrimci anarşist akımın, bireyci, kültürcü anarşist eğilimlerce çok eleştirilen ve en radikal metinlerinden olan 1926 tarihli “Liberter Komünistlerin Örgütsel Platformu”[1] adlı metin üzerinden ilerleyeceğiz. Platform’da zamanın biricik deneyi olan Sovyet deneyi irdeleniyor; bu devrimdeki Bolşevikler ve onların uygulamaları üzerinden Marksizm eleştiriliyor. Makhnocu hareket, bir nevi bu platformla, Sovyet Devrimi ve Marksizm eleştirisi üzerinden ve bu büyük devrim sürecinde kendi özeleştirileriyle birlikte, yeniden ve devrimci bir kuruluşu gerçekleştirmeyi hedefliyor. Marksizm ve Bolşevikler eleştirilemez veya yanlış yapmış olamazlar, iddiasında değiliz, bu metindeki bazı eleştirilere katılıyoruz ve metin yazarlarının kendi öz eleştirilerini kuru ilkeler üzerinden değil, bir devrim pratiği üzerinden gerçekleştirmelerini olumluyoruz. 

Bu metnin en dikkat çeken tarafı, daha sunuşta güçlü ve cesur bir özeleştiriyle giriş yapıyor olmasıdır. “Liberter düşüncelerin yapıcı ve önemi yadsınamaz niteliği ile anarşist hareketin içinde bulunduğu acıklı durum arasındaki bu çelişki, birden çok nedenden kaynaklanıyor; bunlar arasında en önemli en temel olanı ise, anarşist hareketin örgütsel ilkelerden ve pratikten yoksun oluşu.” (Platform s.7) Görüldüğü gibi kendi konumuna ilişkin ciddi eleştiriler yapıyor. Anarşist hareketin iddialarıyla gerçek durumunu acıklı denilecek boyutta zayıf buluyor ve daha önemlisi kendisini “örgütsel ilkelerden” ve “pratikten” yoksun olarak değerlendiriyor ve bunu pratik olarak içinde aktif yer aldığı bir devrim deneyi üzerinden yapıyor. Devamında anarşist hareketin durumu, ‘kronikleşmiş genel örgütsüzlük’ olarak tanımlanabilir diyor. Bu eleştirileri devrimci bir hedefe bağlıyor. “Anarşizm, gerçekliğin ve sınıf mücadelesi stratejisinin gerektirdiği gibi, güçlerini sürekli ajitasyon faaliyeti yürüten bir örgüt içinde toplamalıdır.” (Platform sayfa 7)  Bizim için dikkat çekici olan şu pasajdır: “Bize göre, genel örgütlenme sorununa çözüm getirecek yegane yöntem, anarşist militanları, teorik, taktik ve örgütsel temelde, yani, az çok homojen bir program temelinde bir araya getirmektir.” (Platform s.8) Bizim örgüt anlayışımız bu pasajda söylenenlerle örtüşmektedir.

Sunuş bölümünde ikinci dikkatimizi çeken nokta: Bizim anarşizme yönelttiğimiz eleştirilerin bir kısmını Platform aynı biçimde dile getiriyor ve mahkum ediyor. “Kendine anarşizmi temsil etme hakkını bahşeden bireyciliğin ve kaotik anarşizmin temsilcilerinin ağızlarından köpükler saçarak bize öfkeyle saldıracaklarını ve bizi anarşist ilkeleri çiğnemekle suçlayacaklarını tahmin ediyoruz. Ne var ki, bireyci ve kaotik unsurların ‘anarşist ilkeler’den siyasal kayıtsızlığı kendini her türlü sorumluluktan bağışık kılmayı anladıklarını biliyoruz; hareketimizde onarılması neredeyse olanaksız bölünmelere yol açmış olan, bizim tüm enerjimizle mücadele ettiğimiz şey de onların bu yaklaşımlarıdır. Bu nedenle, bu kamptan gelecek saldırıları sükunetle karşılayacağız.” (Platform s. 8) Bu konuda daha dikkat çekici ve katıldığımız eleştirileri ileriki bir bölümde yapıyor. “Benzer şekilde, anarşizm insancıl [humanitarian] özlemlerin ürünü de değildir. Tek bir insanlık yoktur. Anarşizmi günümüz insanlığına mal etmeye, ona genel bir insancıl nitelik atfetmeye yönelik her girişim, kaçınılmaz olarak statükonun ve yeni bir sömürünün meşrulaştırılmasına yol açacak tarihsel ve toplumsal bir yalanı ifade edecektir.”(Platform s. 11)

Platform’da sunuş bölümünden sonra genel bölüm başlığı içinde alt başlık olarak: Sınıf Mücadelesinin Rolü ve Anlamı başlıklı bölüm yer alıyor. “Toplumsal alanda, tüm insanlık tarihi, emekçi yığınların kendi haklarını, özgürlüklerini ve daha iyi yaşam koşullarını elde etmek için verdikleri mücadelelerin kesintisiz bir zincirini temsil eder. Toplumlar tarihinde, bu sınıf mücadelesi, her zaman için bu toplumların biçimini ve niteliğini belirleyen temel faktör olmuştur.” (Platform s.10) Bu tespitler Komünist Manifesto’nun girişinde farklı kelimelerle yer alır. “Günümüze kadarki bütün toplumların tarihi sınıf savaşımları tarihidir. Özgür insan ile köle, patrisyen ile pleb, bey ile serf, lonca ustası ile kalfa, tek sözcükle, ezen ile ezilen birbirleriyle sürekli karşı karşıya gelmişler, kesintisiz, kimi zaman örtük, kimi zaman açık bir savaş, her kezinde ya toplumun tümüyle devrimci bir dönüşmesiyle ya da savaşan sınıfların birlikte mahvolmalarıyla sonuçlanan bir savaş sürdürmüşlerdir.[2] Platform’daki bu belirlemelere katılıyoruz, hiçbir ayrılığımız yok.

Genel bölümün ikinci alt başlığı “Şiddete Dayalı Bir Toplumsal Devrime Duyulan Gereksinim” şu tespitlerle başlıyor: “Yığınların şiddete dayalı bir yoldan köleleştirilmesi ve sömürülmesi, modern toplumun temelini teşkil eder. Bunun varlığının tüm görünümleri (ekonomi, siyaset, toplumsal ilişkiler) sınıfsal şiddete dayanır; devletsel otorite, polis örgütü, ordu, hukuk sistemi sınıfsal şiddete hizmet eden kurumlardır.”(Platform, s.10)  Burada kapitalizmin ve burjuva devletin iktidarının tanımlanması yapılıyor ve bir alt paragrafta, doğru biçimde, iktidarının şiddete dayanan gerçekliği karşısında toplumsal devrimin ancak karşı şiddeti zorunlu kılacağını belirtir. “Modern toplumun çözümlenmesi, bizi, kapitalist toplumun özgür işçilerin kuracağı bir topluma dönüştürülmesinin ancak şiddete dayalı toplumsal devrim yoluyla gerçekleştirilebileceği çıkarsamasına götürür.” Bu tespitler platformun devrimci çizgide ısrarının göstergesidir ve biz bu konularda da aynı görüşteyiz

Platform’un “Toplumsal Mücadelede ve Toplumsal Devrimde Yığınların ve Anarşistlerin Rolü” başlıklı bölümünde şunlar söyleniyor.“Anarşistler, Devleti, yığınların haklarını gasp eden, onlardan ekonomik-toplumsal yaşam üzerindeki insiyatiflerini çalan temel engel olarak görürler. Devlet, geleceğin toplumunda ve ‘günün birinde’ değil, derhal ortadan kalkmalıdır. Devlet, işçilerin zaferinin ilk gününde, işçiler tarafından yıkılmalıdır ve kılık değiştirmiş şu ya da bu biçim altında yeniden inşa edilmemelidir. Devletin yerini, işçilerin üretim ve tüketim örgütlerinin oluşturacağı, özyönetim temelinde federatif olarak birleşmiş bir federalist sistem alacaktır. Bu sistem, hangi biçim ve nitelikte olursa olsun parti diktatörlüğü gibi otoriter yapılanmaları dışlar.” (Platform s. 13) Bu sorunları bugün birçok devrim deneyi ve sonuçlarını yaşamış olarak, daha ilerden tartışabiliriz. Başarılı devrimlerin yanında, birçok devrim yarı yoldan, kanlı burjuva terörüyle geri döndürüldü. Ekim devrimi savaşlar ve açlıkla boğuşarak, emperyalistlerin kanlı saldırılarını, milyonların kanıyla durdurabildi. Bolşevikler de başlarken düzenli orduyu ilkesel olarak reddediyordu ve emperyalist müdahaleye karşı, Kızıl Ordu’yu örgütlemek zorunda kaldılar. Gene devlete yaklaşımları da kendi savundukları ilkelere göre değil, iç ve dış direnç ve müdahaleler sonucu kaskatı bir bürokrasiyi inşa etmeyle sonuçlandı. Bunlar konjonktürel olanın içerisinde yaşanan kırılmalardı. 

Bu konuda ünlü bir anarşistin söyledikleri yukarıda söylediklerimizden daha açıklayıcıdır. Ekim Devriminden sonra Merkezi Devrimci Askeri Komite üyesi olan Bill Shatov bizzat bu büyük devrimin içinden ve iç savaş koşullarını değerlendirerek Emma Goldman’a şunları söylüyor. “Rusya deneyimi ona, biz anarşistlerin devrim romantikleri olduğumuzu; devrimin getireceği bedeli, devrim düşmanlarının isteyeceği korkunç fiyatı, devrimin kazanımlarını ezmek için başvuracakları şeytanca yöntemleri unutan romantikler olduğumuzu öğretmişti. Ateş ve kılıca karşı, insan yalnızca idealinin adaleti ve mantığıyla savaşamazdı. Karşı devrimciler Rusya’yı tecrit etmek ve aç bırakmak için birleşmişlerdi; bu abluka, insan yaşamından ürkütücü bir diyet istiyordu. Müdahale ve onun peşinden gelen yıkım, sayısız Beyaz saldırıları, büyük kan deryaları, Denikin, Kolçak ve Yudeniç sürüleri, onlann kıyımları, hayvanca öç almalar ve verilen genel zarar, devrime, en ileri görüşten taraftarlarının bile düşleyemeyeceği ölçüde büyük bir savaşı dayatmış bulunuyordu. Bir savaş ise bizim devrimci ahlak hakkındaki romantik fikirlerimizle her zaman uyumlu olamaz; devrimi adım adım parçalamaya hazırlanan aç kurtları püskürtmek, bundan hiç de daha az vazgeçilmez değildir.” (3) Bill Shatov ve benzeri tavırları gösteren anarşistleri, diğer anarşistler küçümseyici anlamda “sovyet anarşistleri” diye niteliyorlar. Bill Shatov aynı konuşmasında bu konuya da cevap veriyor. Sovyet iktidarını hem destek gerekçelerini açıklıyor hem birçok konuda sert eleştirilerini devam ettiriyor ve ekliyor. “Bir anarşist olmaktan çıkmış değilim.” 

Bolşeviklere, ittifaklarda hata yapıp yapmadıkları, anarşistler ve diğer işçi partilerine karşı sekterlikleri, tek başına iktidar istekleri vb yönlü eleştiriler getiriliyor, bu eleştirilerde haklılık payı vardır ama nasıl olağanüstü koşullardan geçildiği, nasıl bir şiddet sarmalının her şeyi esir aldığı dönem koşulları göz önüne alınmak kaydıyla. Bill Shatov’un söylediklerini, bunları yalın olarak açıkladığı için aldık. 

Kuruluşunda Kızıl Ordu kendi içinde komuta kademesini seçimlerle tayin eden ve gönüllü halk milislerinden oluşuyordu. Kanlı iç savaş derinleştiğinde, hem savaş bütün Rusya’ya yayıldı hem Kızıl Ordu aşırı büyüdü, bu durum merkezi komutanlığı ve kesin emir komuta sistemini zorunlu hale getirdi. Başka türlü savaşın kazanılamayacağı anlaşılınca, merkezi sevk ve idare kendiliğinden devrimci güçlerin önüne geldi. Bu durumu, Bolşevikler daha sonraki metinlerde, ilkelerden zorunlu sapma olarak değerlendirdiler. Aynı şekilde, Makhnocuların oluşturduğu silahlı birliklerde de emir komuta sistemine geçilmek zorunda kalınmıştı. Savaş şiddetlendikçe aynı zorunlulukla Makhnocu silahlı güçlerde karşılaşıyor, bu durumu anarşistler kendi metinlerinde bir özeleştiri olarak ifade ediyor. “Kızıl Ordu ile keskin bir zıtlık içindeki ordunun kendisi esas temel olarak demokratikti (her ne kadar İç Savaş’ın korkunç doğası bu idealden bazı sapmalara neden olmuş olsa da –ancak Troçki tarafından Kızıl Ordu’ya dayatılan rejimle karşılaştırıldığında, Makhnocular çok daha demokratik bir hareketti.” Burada söylenmek istenen açıktır; ‘biz de savaş içinde ilkelerimizden saptık ama Troçki kadar değil.’

Bolşevik iktidarına haklı, haksız tüm eleştiriler, emperyalizmin ve çarlık burjuvazisinin koskocaman karşı devrimci güçlerine nasıl direnileceği sorusunu ortadan kaldırmaz. Asıl olarak bu soru bugün için daha önemli. Bugün daha da militaristleşmiş ve büyümüş burjuva devletleri ve onların kolektif saldırı örgütlerinin herhangi yerel, bölgesel veya kıtasal bir devrime saldırıları karşısında, Platform’da söylendiği gibi bugün de anarşistler; “Devletin yerini, işçilerin üretim ve tüketim örgütlerinin oluşturacağı, özyönetim temelinde federatif olarak birleşmiş bir federalist sistem alacaktır.” diyorlar. Ama asıl soru şu; tüm bu -moda deyimiyle- küresel karşı devrimci saldırıyı bu federalist sistem nasıl engelleyecek? Ya emperyalizm ve burjuvazi özyönetime dayanan federalist sistem kurulur kurulmaz buhar olup uçacak ya işçilerin öz yönetimine boyun eğecek ya da direnecek. Buna vereceğimiz cevap, anarşizm veya Bolşevizm anlayışına göre değişemez. Kim, yenilmiş burjuvaziyi ve emperyalist güçleri, karşı devrime kalkışmaktan engelleyecek, daha özgürlükçü ve otoriter olmayan hangi yol ve yöntemleri öneriyorsa, tartışmaya ve ikna olmaya hazırız. 

Ekim devriminden hemen sonra Bolşevikler, tüm devrimci partilerin talepleri haline gelen devrimci talepleri ilan ettiler. Bütün dünyada sansasyon yaratan, çarlık rejiminin emperyalistlerle yaptığı tüm gizli anlaşmaları teşhir ettiler. İçeride özgürlük taleplerini deklare ettiler. Devrime karşı çıkmayan, devrimi destekleyen tüm güçlerle ittifak politikası geliştirdiler, Sol SD’ler ile koalisyon kurdular, anarşistlerle de ittifak için çalıştılar. İttifaktan kaçınan anarşistler oldu ve bu anarşistler arasında ciddi sorunlara yol açtı. Bu konuyu Paul Avrich açıkça anlatıyor: “İç savaş’ın derinleşmesi, anarşistleri, Beyazlar’la mücadelelerinde Bolşeviklere yardım edip etmeme konusunda böldü. Anarşistler, özgürlükçüler olarak, Sovyet hükümetinin baskıcı politikalarını hoş görülemez bulmakla birlikte, bir Beyaz zafer olasılığını daha da rahatsız edici görüyorlardı. Anarşist kamp içinde, direnişten işbirliğine dek uzanan bir görüş çeşitliliği ortaya çıktı. Bununla birlikte, sonunda çoğunluk Bolşeviklere destek verdi ve hatta kimileri Komünist Parti’nin üyeleri oldular.” 

Bolşeviklerle anarşistler arasında çıkan ilk büyük anlaşmazlık Brest-Litovsk antlaşması üzerinde patlak verdi. Kapıya dayanan iç savaş koşullarında anarşistler anlaşmayı ihanet olarak niteledi, protesto gösterilerine başladılar ve iç savaş çağrısı yaptılar. 

Platform’dan devam edelim. 1917 sonrası Rusya’da yaşananlar ve anarşizmin bu dönemdeki örgütsüzlüğü üzerine, Platform’un girişinde burada tartıştığımız sorunları içeren bir özeleştiri var. “Genel bir örgüte duyulan gereksinim, kendisini en derin ve en acil biçimde 1917 Rus devrimi sırasında hissettirmiştir. Liberter hareketin grupçuluğun ve karışıklığın en yoğun düzeylerini sergilediği dönem yine o dönemdir. Genel bir örgütün yokluğu, pek çok aktif anarşist militanın Bolşeviklerin safına geçmesine yol açmıştır. Aynı eksiklik, bugün pek çok anarşist militanın pasifliğine, güçlerinin dikkate değer bir bölümünün atıl kalmasına neden olmaktadır.” (Platform s. 7) Bu pasaj tam olarak yaşanmış bir deneyde bizim yukarıdaki sorularımıza Platform’un anarşizm adına verdiği özeleştirel cevaptır. 

Örgütlü anarşizm, devrim sonrası geçiş dönemi için bize ne söyler?

Platform, Sovyet devriminde bolşeviklerin yanlışlarını kendi açısından değerlendiriyor. “1917 Rus devrimi, tam da, işçi ve köylü sovyetleri ile fabrika komiteleri sisteminin yaratılışı temelinde, toplumsal kurtuluş sürecinin bu yönelimini sergiler. Devrimin en üzücü hatası, uygun bir anda devlet iktidarını tasfiye etmemiş olmasıdır -ilkin geçici hükümeti, ardından Bolşevik iktidarı. İşçilerin ve köylülerin güvenini istismar eden Bolşevikler, o günün koşullarına göre burjuva devlet aygıtını yeniden yapılandırmış, devlet aygıtını desteklemiş ve muhafaza etmişler, böylece yığınların yaratıcı eylemini, devletçi olmayan sosyalist bir toplumun inşasında ilk adımı temsil eden sovyetler ve fabrika komiteleri özgür rejimini boğmuşlardır.”(Platform s. 13) Bu tarihe kayıt edilmiş ve belgelenmiş bir olaydır ve yukarda bizim de katıldığımızı belirttiğimiz eleştirilerdir. Ancak bu eleştirilerin Bolşevizmin devletçi anlayışlarından kaynaklandığı; “Bolşevikler, o günün koşullarına göre burjuva devlet aygıtını yeniden yapılandırmış, devlet aygıtını desteklemiş ve muhafaza etmişler,” tespiti, gerçeklere tamamen terstir. Sorun, Bolşevizmin ideolojik yaklaşımı, keyfi bir yönelimi, devletçiliği ile ilgili değildir; ilkesel olarak otorite ve iktidar tapıcılığıyla da ilgisi yoktur. Marksizm’de devlet sorunu anarşizmin iddia ettiği anlamda iktidarcılık, otorite savunuculuğu anlamında ilkesel bir sorun değildir. Tersine bu, tamamıyla devrim ve karşı devrim ekseninde, iktidar sorununa yaklaşımla ilgilidir. Burada Bolşeviklerin her şeyiyle, doğruda durduklarını ispatlamak çabasında değiliz, zaten süreç onları da kendi ideallerine ve ideolojilerine ters yollara sürükleyerek korumak istedikleri iktidara kurban etmiş ve sonunda yenilgi bile değil utanç verici bir çöküşe sürüklemiştir. Yüzyıldan fazla zaman sonra, bu sorunların pratikleri üzerinden öğrenmek çabasındayız. Anarşistler veya başkaları, ‘biz olsak olağanüstü yaratıcılığımız ve sağlam bilimsel ideolojimizle,  özyönetim vb sihirli fomüllerle tüm bu süreci başarıya götürürdük’ diyorlarsa tartışmaya hazırız. Devleti reddetmekte ve lanetlemekte anarşizmle aynı görüşteyiz. Hatta çok kötü devlet ve iktidar deneyleri yaşamış bir geleneğin bilinciyle, kim, bize; şiddete dayalı burjuva devletlerini yıkmayı, mülk sahiplerini mülksüzleştirmeyi ve yerine eşit, özgür bir komün toplumunu  yaşatmak için devlet değil veya devleti andıran her şeyi reddeden, gelecek saldırıları karşılayacak “bir geçiş dönemi için” ne tür örgüt, araç, yol yöntem öneriyorsa, tartışmaya ve büyük bir memnuniyetle kabul etmeye hazırız.

Devrimin ve iç savaşın içinden konuşan Bill Shatov şunları söylüyor. “Artık şunu söylemek isterim ki, şu anki komünist devlet biz anarşistlerin hep olacağını söylediğimiz şeyin ta kendisidir-devrimin karşısındaki tehlikelerle daha da güçlendirilmiş, sıkı sıkıya merkezileştirilmiş bir iktidar. Bu koşullarda, kimse istediği gibi davranamaz.”

Devrimci anarşistlerin, oportünistler tarafından savunulan “devletçi sosyalizm” eleştirilerine tümüyle katılıyoruz; “devletçi sosyalizm” saçmalığına, devlet ve otorite savunularına karşı getirdikleri tüm argümanlar haklıdır. Ama bu eleştirilerin muhatapları Marksistler değildir. Bu oportünist eğilimler, bir dönem İkinci Enternasyonal’in, sonra Stalin ve sonrası dönemde Sovyetlerdeki “milli komünizm” görüşleridir. 

Buraya kadar tartışmalarda Platform’da, en çok öne sürülen Marksizmin ve aynı ideolojik etkideki Bolşevizmin, devletçi bir sosyalizmi savunduğu tezidir. Hiçbir kafa karışıklığına yer vermeden Marksizmin devlet sorununa yaklaşımını özetlemek istiyoruz. 

Kuramsal tartışmadan önce, yaşanmış pratiğe bakarak yürüyelim, pratik ne söylüyor? Anarşistler, proletarya diktatörlüklerinin geri dönüp toplum üzerinde burjuva devletler benzeri diktatörlüklere dönüşeceğini öne sürdüler ve yaşanan deneyler onları “haklı” çıkardı Derece derece sosyalist ülkelerde devletin sönümlenmesi bir yana, bazı örneklerde burjuva devletleri aşan bir bürokratik yozlaşma ve çürümeye uğradılar. Sadece devletler değil, başka bir açıdan iktidar veya muhalefetteki Komintern geleneğinden gelen tüm komünist partiler, aynı biçimde bürokratik kastlar olarak ya çözülüp dağıldılar veya sistemin içine çözülüp sistemin uysal parçalarına dönüştüler. Nispeten eleştirilecek yanlarıyla birlikte Küba benzeri bazı örnekleri bu genellemeye kurban etmemek gerekir. Peki bu deneyler bize ne söylüyor? Anarşistler ve Marksistler bu deneylere nasıl yaklaşıyor? Burjuvaziyi alt etmek ve toplumsal devrim iddiasındaki iki değişik tarz olarak inceleyelim. Taraftarlar veya zıt ve birbirlerine üstünlük sağlamak isteyen kamplar olarak yaklaşılırsa, her iki tarafta kendini haklılaştıracak, doğrulayacak gerekçeler bulur. Anarşistler, “artık hangi yüzle konuşuyorsunuz, işte proletarya devletleriniz, işte sistemleriniz hepsi bürokratik çürümüş diktatörlükler olarak çöktüler” diyerek kendilerini haklı görebilir ve buradan bir zafer çıkarabilirler. Marksistlerin de buna vereceği cevap bellidir: “Biz savaştık, birçok yerde burjuvaziyi yendik, kolektif bir sistem kurduk ama koşullar ileri gitmemize olanak vermedi, yenildik. bu deneylerden öğrendik ve bir dahaki sefere daha iyisini kurmak için bir adım öndeyiz, siz ne yaptınız?” Tartışmalar şimdiye kadar bu vb. argümanlar üzerinde yürütüldü. İşte biz buna itiraz ediyoruz. Her iki taraf açısından, verilen cevaplar, içinde haklılık payı taşımakla birlikte eksik ve yanlıştır; devrimci, geliştirici değil taraftar yaklaşımıdır.

Marksizmde devlet sorunu ideal bir tasavvur değildir ve bir süreç içinde değişiklik geçirmiştir. Paris Komünü ve yenilgisine kadar Marksizm işçi devrimiyle kurulacak toplumu, sınıfsız ve devletsiz bir toplum olarak formüle etmiştir. Marksistler, Paris Komünü’nün deney ve dersleri sonucu işçi devriminin kendiliğinden sınıfsız topluma varamayacağı, bunun için işçi sınıfının burjuva devlet aygıtını parçalaması ve yerine bir “devlet olmayan devlet”, daha baştan “sönümlenmek üzere oluşturulan devlet”, “komün tipinde bir yarı devlet”,  bir “geçiş dönemi devletinin” zorunlu olduğunu ortaya koyarlar. Marksizmin devlet konusundaki programatik temelleri bu tarihsel pratik üzerinden kurulmuştur. 

Daha sonra Marksist hareket içinde, dönemin sosyal demokrat partileri, devlet sorununu oportünist biçimde el alınmıştır. 1870’lerde Alman partisi ve başka bazı partilerde “özgür halk devleti” ve 1940’larda Stalin dönemi ve sonrasında “bütün halkın devleti” benzeri oportünist ve gerici devletçi eğilimler güçlenmiş ve savunulmuştur. Ancak tüm bu gerici devletçi görüşler, hem Marks ve Engels tarafından hem sonrasında Lenin tarafından şiddetle eleştirilerek mahkum edilmiştir. Ama bu gerici devletçi-iktidarcı eğilimler her dönem uç vermiştir. 

Bu soruna Marks daha geniş bir çerçeveden yaklaşır ve bu görüşler Marksizmin devlet sorununa yaklaşımının temelini oluşturur. Marks Felsefenin Sefaleti‘nde şu önemli tespiti yapar. “İşçi sınıfının özgürleşmesinin koşulu tüm sınıfların ortadan kaldırılmasıdır.” Marks burada proletarya devriminin sadece işçi sınıfını değil, tüm sınıfları özgürleştirmek durumunda olduğunu vurgulayarak proletaryanın evrensel karakterine işaret eder. Proletarya evrensel bir sınıf özelliği kazanmıştır ancak hiçbir sınıf evrenselle özdeşleşemez, hiçbir sınıf veya özne kendisini evrenselin yerine geçiremez. Bunun anlamı kapitalist toplumdaki diğer kesimlerle zorunlu evrensel bağın önemini belirtmesidir. Marks’a göre özgürleşme ancak dünyasal olarak gerçekleştirilebilir, insanlığın cins, kimlik, etnik, sınıf vb. bir bölümü özgürlük ve eşitlikten mahrumsa ve toplumsal yaşamda büyük, küçük ayrıcalıklar devam ediyorsa, bu koşularda hiçbir biçimde özgürlükten bahsedilemez. Devrim sonrası, bir geçiş dönemi zorunludur ama komün toplumu proletarya dahil hiçbir tikel kimlikle bağdaşmaz, her türlü özel belirlenim bir ayrıcalığı ve sınıflı toplumu işaret eder. Sınıflı topluma ait tüm görüngüleri ortadan kaldırmadan, proletarya, proletarya olarak kendisini ilga edecek koşulları oluşturmadan, görevini tamamlayamaz. 

Lenin, Devlet ve İhtilal’de devlet sorununda oportünist görüşleri eleştirir ve geniş olarak Marksist yaklaşımı açıklar. Çok özet olarak Lenin, proletaryanın “geçiş döneminde” devlete, ancak bir süre için ihtiyaç duyulacağını kesin ifade eder ve devletin ortadan kaldırılması konusunda anarşistlerle aynı düşündüğünü, ortaklığını ve hiçbir anlaşmazlığımızın olamadığını açıklar. Anarşizmle ayrıldığı tek hususun sınıfsız topluma ulaşmak için “devlet olmayan” olarak tarif ettiği devletin bir kısım araçlarını, yol ve yöntemlerini karşı devrimci saldırılara karşı bir dönem kullanılmasının zorunluluğu noktasındadır. Lenin, pek çok durumda Marksist saflardaki oportünist günahlara karşı anarşizmin eleştirilerinin haklılığını teslim eder. Bu belirlemelere ek olarak Lenin, Sovyet iktidarının konseyler veya şuralar şeklinde örgütlenmiş komünal toplumu hedefleyen işçi sınıfının tam ve doğrudan demokrasisinden başka bir şey olamayacağını söyler. 

Ama bu konuda, hiçbir itiraza veya çarpıtmaya yer bırakmayacak biçimde en özlü ve açık değerlendirmeyi ise Engels yapar.“Devlet, savaşımda, devrimde devrim düşmanlarını bastırmak için yararlanmak zorunda olduğumuz geçici bir kurumdan başka bir şey olmadığına göre, özgür halkçı bir devletten söz etmek saçmadır: proletaryanın devlete gereksinmesi olduğu sürece, o, bunu, özgürlük için değil, hasımlarını alt etmek için kullanacaktır. Ve özgürlükten söz edilmesi olanaklı olduğu gün, devlet, devlet olarak ortadan kalkmış olacaktır. Onun için, biz, devlet sözcüğünün yerine, her yerde, topluluk (Gemeinswesen) gibi, Fransızca komünün karşılığı olan mükemmel eski bir Alman sözcüğünün kullanılmasını önermekteyiz.” (4)

Burjuvazinin, başarılı devrim iktidarlarını geri almak için her türlü kanlı yöntemlere başvurdukları, tarihsel olarak defalarca kanıtlanmış bir gerçekliği tartışmak abestir. Ama tekrar tekrar tartışmak zorunda kalıyoruz. Böylesine hayat memat, varlık yokluk sorununun gündeme geldiği koşullarda merkezi disiplinli, örgütlü davranış zorunluluktur. Bu zorunluluğu kapitalizm koşullarında kazanılması imkansız olan özgürlük, özerklik, otonomi vb gelecekte büyük mücadelelerle kazanılacak amaçları gerekçe göstererek reddetmek, devrimi daha baştan yenilgiye uğratmaktır. Burada bir kez daha Engels’in yazdıklarına başvuralım. “Zaferden sonra otoriteyi motoriteyi ne yaparsanız yapın, ama savaş için bütün kuvvetlerimizi bir tek noktada birleştirmeli ve bir tek merkezi saldırıda yoğunlaştırmalıyız. Otoriteden ve merkezileşmeden, her türlü koşul ve durumda mahkûm edilecek iki şey gibi söz edildiği zaman, ya böyle konuşanlar devrimin ne olduğunu bilmiyorlar, ya da bunlar yalnız sözde devrimcidirler gibi geliyor bana.”(5)

Tartışmaya Platform üzerinden devam edelim. “Toplumsal Mücadelede ve Toplumsal Devrimde Yığınların ve Anarşistlerin Rolü” başlığının ilerleyen bölümlerinde şunlar söyleniyor: “Yığınlar toplumsal hareket içinde kendilerini anarşist eğilim ve ilkelerle büyük uyum gösteren bir yoldan ifade ediyor olsalar da, bu eğilimler ve ilkeler parçalanmış, koordinasyondan yoksun halde kalmaya devam ediyor ve, dolayısıyla, liberter düşüncelerin itici gücünün, anarşist uyarlanma ve toplumsal devrimin amaçlarının korunması açısından varlığı zorunlu örgütlülüğüne ulaşılamıyor. Bu teorik itici gücün ifade kazanması, ancak, yığınların özellikle bu amaç için yaratmış oldukları bir kolektifle mümkün olabilir. Örgütlü anarşist unsurlar, tam da bu kolektifi oluştururlar.” (Platform s. 14) Tüm bu satırlarda farkında veya değil, bir örgütlü itici gücün zorunluluğu anlatılıyor. Tıpkı geçiş dönemi devletinin zorunluluğu gibi. Devamındaki pasaj ise tam olarak devlet demeden devrim sonrası görevleri yerine getirmek için “insiyatifini ortaya koyacak”, “Örgütlü anarşist unsurlar,”dan söz ediyor. Bolşevizmin devlet dediği de bundan başka bir anlam ifade etmiyor. İki pasajı da tam olarak inceleyelim. 

“Bu kolektifin teorik ve pratik görevleri, devrim anında büyük önem kazanır.”

“Söz konusu kolektif, toplumsal devrimin tüm alanlarına katılmalı, devrimin yönelimi ve genel karakterinde, devrimin yapıcı görevlerinde, yeni üretim ve tüketimin örgütlenişinde, tarım sorununda, vb. kendi inisiyatifini ortaya koymalıdır.” (Platform s. 14) İnsan evladının ebedi kurnazlığı, bir şeyin adının değiştirildiğinde özünün de değişeceğini sanmaktır ve Platform bunu yapıyor. Evet Marksizm de devrim ve sonrasında, örgüt ve devlet konusunda yukarıdaki görevleri yapacak bir kolektiften başka bir şey önermiyor. Bu önermeler, iki üst paragraftaki önermelerle birlikte düşünüldüğünde, Marksistlerin de aynı şeyleri söylediği açıktır. “Anarşistlerin devrim dönemindeki rolü, yalnızca liberter düşüncelerin temel ilkelerinin propagandasıyla sınırlı tutulamaz. Yaşam, yalnızca, şu ya da bu düşüncenin propagandasının yapıldığı bir arena değildir; bunun yanısıra, belli bir düzeye kadar, mücadelenin, stratejinin, bu düşüncelerin ekonomik ve toplumsal yaşamın yönetiminde yaşama geçirilmesi çabasının gerçekleştiği arenadır.” (Platform s.14) Bir kolektif özne “devrimin tüm alanlarına katılacak”, “üretim ve tüketimin örgütlenişinde” “kendi insiyatifini” kuracak ve devrime olası saldırıları bastıracak tedbirleri alacak, bunlar basbayağı Marksizmin önerdiklerinden daha öteye bir otoriteyi gerektirecek boyutta ve çok zorlu görevlerdir. Yukarıda bir yerde benzer tespiti Platform yapıyor. Ezilmiş burjuvazi ve karşı devrimin engelleri bir yana iktidarın alınışının hemen ertesinde “ mücadelenin, stratejinin, bu düşüncelerin ekonomik ve toplumsal yaşamın yönetiminde yaşama geçirilmesi çabasına” birilerinin taş koyacağını pratikten biliyor ve yazıyor “1917 Rus devrimi deneyiminin de gösterdiği gibi, bu görev, her şeyden önce sayısız çoklukta parti hareketi toplumsal devrime aykırı yönlere çekmeye çalıştığı için, hiç de kolay başarılır bir görev değildir.” Peki bu “hiçte kolay başarılır olmayan görevler” nasıl gerçekleştirilecek? 

Benzer bir yaklaşım olarak, Öcalan’ın görüşleri ve pratiği ilginçtir. PKK, devleti ve her türlü devletçi örgütlenmeyi reddediyor ve kendisini tam olarak metindeki önemli görevleri gözleyerek, inisiyatif kuran düzenek olarak tarif ediyor. PKK, bu konuda tam olarak bir çelişkiler yumağıdır. PKK bir yanıyla, Türkiye’deki en yasal partilerden daha ademi merkeziyetçi özelliklere sahiptir, kendi içinde geniş bir eleştirel özgürlük alanı vardır ama diğer yanıyla PKK kaskatı merkeziyetçi, otoriter ve hiyerarşik bir yapıdır. Ama daha ilginci Rojava deneyidir. Rojava’da, PKK’nin devletsiz komünal yönetimi savunusu ile yaşamın gerçekliği tam bir çelişkili birlikteliktir. En altta komünlerden ve kooperatiflerden ve her alanda ve yönetim birimlerinde en geniş katılımla kantonal sistemler kurmaya çalışıyor. Ama bütün bu sistemi daraltılmış birkaç parti komiteleriyle denetlemek zorunda kalıyor. Bütün iktidar olan devrimlerin başına gelen sorunlar devleti kesin bir dille reddeden ve devletsizliği savunan bir örgütün de başına geliyor; istemeden devletleşiyor ve iktidarlaşıyor. 

Kitleler dediğimiz, kapitalist düzenin insanları ve büyük çoğunluğu mülkiyetçi ve lümpenler topluluğundan oluşuyor. Kapitalizm bir avuç burjuva ve bankerin değil burjuvaziden daha mülkiyet tutkunu orta sınıf ve deklase topluluklara dayanarak iktidarını koruyor ve bir devrimle tüm bu kesimler bir gecede değişemeyecekse direk veya dolaylı sabotajlara başlayacaklar. Bütün toplumu komün ve konseyler olarak örgütlemek ise zamana yayılacak bir süreçtir. Kaldı ki, komün ve konseyleri oluşturanlar da bu toplumdan gelen insanlar olacaktır. Rojava’dan gözlediğimiz somut deneyler var. Yüzlerce birimde oluşturulan konsey ve komün tipi örgütlenmeler kısa zamanda şeyhlerin, muhtarların ve eski toplumun etkilerinin kontrolüne geçiyor ve tümüyle onların çıkarlarına ve toplumsal statü kazanmalarına yol açıyor. Bizzat devrime aktif katılan kitlelerde bunun mükafatına konmak için harekete geçiyor ve kısa zamanda zenginleşmenin ve güç  kazanmanın yollarını arıyor.  Gene Rojava deneyinden gördüğümüz, toplumdaki etnik ve dinsel farklılıklar yok olmak bir yana daha fazla cemaatlaşarak kendi konumlarını güçlendirmek istiyor. Doğrudan demokrasi yöntemiyle oluşturulan tüm kurumlarda benzeri sorunlar yaşanıyor. Mücadele bunlara rağmen özgürlük ve komünal hedefler doğrultusunda yükseliyor

PKK konusunda ilginç bir anektod aktaralım. 90’lı yıllarda Hollandalı bir gazeteci Abdullah Öcalan’la yaptığı röportajda “kendinizi kimlerle, hangi liderlerle kıyaslarsınız” sorusunu soruyor. Öcalan; Lenin, Kastro, Gandi vb.lerinin geride kalacağını söylüyor. Uzayan bir bölüm, sonunda Öcalan, “ben otorite düşmanıyım, her türlü otoriteyi yıkıyorum, put kırıcıyım” diyor. Gazeteci “ama siz kendiniz çok yüksek bir otoriteyi temsil ediyorsunuz, hem de tartışılmaz bir otoritesiniz” diyor. Öcalan, “Evet, bizimkine otoritesizliğin otoritesi diyelim” diyor. Bu anektodu anlatmamızdaki murat, devrimcilerin tercihi veya PKK’nin ne istediğinden bağımsız olarak, otorite ve hiyerarşi sorununun dünyanın nesnel durumunun bir gerçekliği, bir yansıması olduğudur. PKK, katı hiyerarşik, otoriter bir örgüttür ve aynı zamanda  müthiş özgürleştiricidir. İkisi bir arada, adeta “diyalektiğin dansı”nı oluşturur; buna, diyalektiğin alaycı veya cilveli dansı diyelim. Bu çelişkili birlikteliği hem örgüt olarak PKK’nin kendisinde, karmaşık alt üst örgütlerinin tümünde ve toplumsal olarak etkisinde veya otoritesi altında bulunan tüm alanlarda, daha öteye bütün bu alanlarda insan ilişkilerinde gözlemleriz. Büyük, taş gibi bir otorite ve görülmemiş bir özgürleşme. Bunları, otoriteyi meşrulaştırmak amacıyla yazmıyoruz. 

Marksistler, toplumsal devrimle varılması arzulanan hedef açısından siyasal otorite konusunda anarşistlerle anlaşmazlık içinde değildir. Soyut bir ideal olarak değil de toplumsal yaşamın ilerleyişi ve biçimlenişi açısından bakılacak olursa otorite, özerklik vb. kavramlar soyut tanımlar değildir, toplumsal yaşamın içinden doğmuşlardır, göreli olgulardır ve toplumsal gelişmeye uygun biçimler alır ve değişirler.  Marksizm, toplumsal devrimle birlikte, devletin ve devletle birlikte siyasal otoritenin tasfiye olacağını, tüm kamu görevlerinin siyasal niteliklerini yitireceklerini ve gerçek toplumsal çıkarları koruyan basit yönetimsel işlevlere dönüşeceklerini savunur. Marksizmde bu konularda tüm yazılanlarda devleti, iktidarı, otoriteyi meşrulaştıran tek bir satır bulunamaz. Otorite ve özerklik ilkelerine toplumsal yaşamın gerçeklerinden kopuk biçimde mutlak olarak iyi ya da kötü anlamlar yüklemezler. Anarşistler ise “otorite” ve “merkezileşme” terimlerini koşulsuz olarak yanlışlar ve reddederler. Ama Platform’da bir çok yerde görüldüğü gibi, devrimci durumlarda merkezi ve otoriter görevlerden kaçınılamayacağını, tersi durumun karşı devrime teslim olmak, devrimden vazgeçmek olduğu söylenmek zorunda kalınıyor.

Rojava deneyinde, otorite ve özgürlük çelişkisini açık gözlemleriz; burada gördüğümüz gibi otorite ve özerklik toplumsal yaşamın gerçeklerinden kopuk olarak kendinde iyi veya kötü addedilemez. Bu toplumun geniş geri kesimlerinde, kadın hala ikinci sınıf ezilen cinstir ve şiddet görüyor, erkekler birkaç eşlidir. Bu gerilik bir kararnameyle aşılamaz, hem bu ve benzeri gerici toplumsal geleneklere müdahale ve aynı zamanda yeniyi inşa etmek için zamana yayılan bir geçiş süreci zorunludur. Kadın ordusu YPJ’nin otoritesi büyüyor ve bu otorite, kadınları kendine doğru çekerek erkek egemenliğine karşı mücadeleyi güçlendiriyor. Otorite veya toplumsal güvenin büyümesi, tabi ki aynı zamanda iktidarlaşmayı ve bürokrasiyi kendiliğinden büyütüyor. Bu yaşamın ve mücadelenin amansız diyalektiğidir; teslim olmayacak, daha ilerden teorik ve pratik tedbirlerle bürokrasiyi ve her tür iktidarcı otoriteyi yok etmek için amansız mücadele edeceğiz. 

Bolşevizm ve tüm çöken sosyalizm deneylerinden anlaşılan nedir? Devlet dahil, tarihsel bir süreçte oluşmuş ekonomik, siyasal, idari tüm toplumsal organizmalar bir vakitte bir takım karar veya kararnamelerle yok edilemez. Toplumsal ve siyasal, yüksek bilinç düzeyine ulaşmış, tüm bürokratik işlemlere ihtiyaç duymayan bir toplumsal düzey ve örgütlülükle aşılabilir. Adına kim ne diyorsa diyebilir, böylesi bir geçiş dönemi zorunludur. Buna bir de yıkılan mülkiyet sahibi sınıfların karşı devrimci saldırılarını püskürtmek için gereken hazırlıklar, örgütler, tedbirler eklendiğinde ne yapmak gerekir? Kimse ilkelere kaçmasın, ilkeler konuşturulursa özgürlükçülüğü kimse kimseye bırakmaz. Sorun açıktır. Platform’un da doğru olarak tespit ettiği gibi, devrimden sonra yıkılan egemen güçler ayaklandığında kim hangi ideoloji adına, hangi gerçek tedbirleri öneriyor? Biz bütün bunları komple olarak, hem muzaffer devrimin yaşamasını ve toplumsal güvenlikle birlikte toplumsal gelişmeyi, sınıfların ortadan kalktığı özgürlük toplumuna kadar götürecek en özgürlükçü tedbirler şunlardır diyenlerle büyük bir memnuniyetle, sonuna kadar tartışmaya ve ikna olmaya açığız.

Her tarihsel doğum sancılıdır, hatta lekelidir. Paris Komünü’nün kanla bastırılması ve başarısızlığa uğraması gibi, Sovyet devrimi ve sosyalist devlet deneyi dolayısıyla “proletarya devleti” denemesi de bir ilkti  ve o da sonunda başarısızlığa uğradı. Devrimci siyasal mücadelede, yolu açan ilk girişimler, yeni bir başlangıç olan her şey, içinde yanlışları ve başarısızlıkları taşır. “Yenilgi öğretmendir” sözü böylesi süreçler sonucu ortaya çıkmıştır ve yenilgilerden yılmayıp daha ileri hedeflere sıçramak, devrimciliğin amentüsüdür. 

Bir dönemin devrimcileri için başat mesele burjuva iktidarın yıkılıp yerine proleter iktidarın kurulması meselesiydi, iktidar olan devrimlerdeki çürüme ve yozlaşma tam olarak görülemiyor veya emperyalizmin kuşatması vb. gerekçelerle ama asıl olarak henüz devrim iktidarları olarak var oldukları için, bir biçimde sorunların aşılabileceği düşünülüyordu. Yirminci yüzyılın sonunda, sosyalist devletlerin bir iki istisna dışında utanç verici çöküşü, başat sorun olarak iktidar sorununa yaklaşımı değiştirdi. Her şeyden önce, üzerine derinlemesine düşünmemiz gereken şey, bu yozlaşmanın sebepleri ve iktidarı ele geçirmenin sert ve zorunlu meselesinin yanında, aynı hataları tekrarlamayacak, bir komünist hareketin nasıl yeniden başlatılacağıdır. Bizzat kurucu önderler tarafından yönetilen sosyalizm süreçleri böylesine kötü çöküş yaşadılarsa, yeni devrimciliğin bunları aşmak üzerine kendisini yeniden inşa etmesi, bütün devrimci güçler için başat meselelerden biri olarak kabul edilmektedir. Ve bu sorun üzerine çok yoğun tartışmalar yürütüldü; devlet, parti, konseyler, özgürlükler ve denetim mekanizmaları üzerine yığınla materyal oluşturuldu.

Sovyet devriminin hemen başında, Bolşevik uygulamaların belli noktalarının daha geniş değerlendirilerek eleştirisini zorunlu görüyoruz. Karşı devrime kalkışmayan diğer devrimci partilerle ittifakın önemsenmemesi ve iktidarın tek parti elinde toplanması, bunun diğer partilerin uzlaşmaz tutumları sonucu gerçekleştiği iddiaları haklı olabilir, ama sonucu değiştirmez. Aynı biçimde anarşistlere getirilen yasaklar, beyaz ordulara karşı birlikte savaşılan Makhno kuvvetlerinin ve kahraman devrimci denizciler Kronştadt’ın bastırılması ve benzeri uygulamalara, eleştirel yaklaşılmalıdır. Ayrıca bu uygulamalar, Lenin’in 1917’de yazdığı ‘Devlet ve Devrim’deki ilkelerle de örtüşmemektedir.

Bir gerçeklik teslim edilmelidir, Lenin’in son mektupları ve yazıları son derece hazin ve acı vericidir. Kendi sloganının “Bütün iktidar sovyetlere” gerçekleşmediğini görmektedir. Uzun ve kanlı iç savaş sonucu kızılların zaferinden hemen sonra, Lenin Bolşevik partisi tarafından kurulan devletin, ileri derecede yozlaşma içinde olduğunu, öncü rol oynaması gereken partinin tıpkı yıkılan iktidarlar benzeri devlet mekanizmasının bir aparatına dönüştüğünü açık olarak tespit eder ve bunun bürokratizme boğulma, hatta Rus çarlığının sosyalizmle cilalanmış bir biçimine evrileceğine dikkat çekerek mahkum eder. Hasta yatağında yaşamını adadığı ve kurduğu sistemin birçok yönden yıktıkları düzene benzediğini, kötü bir bürokratizme saplandığını görür ve bu yozlaşmayı geri çevirmek için sürekli uyarılarda bulunur, tedbirler önerir. 

Platform’un “Geçiş Dönemi” başlıklı bölümünde, oportünizmin reform programları ile Marksistlerin “Proletarya Diktatörlüğü” önermelerinin aynı olduğu iddia edilerek anarşistlerin bu döneme yaklaşımı ortaya koyuluyor: “Anarşistler, siyasal asgari programlar oluşturmak yerine, her zaman, kapitalist sınıfı sahip olduğu ekonomik ve toplumsal ayrıcalıklarından yoksunlaştıracak, üretim araçlarının ve ekonomik-toplumsal yaşamın tüm işlevlerini işçilerin kendi ellerine verecek olan doğrudan toplumsal devrim fikrini savunmuşlardır.” (Platform s. 15) Yukarıda, bazı zorunluluklar sonucu, örgütlü kolektif bir inisiyatif koyacak öznenin, bazı kritik görevleri yapmasından bahsediliyordu. Hem bu konuda “üretim araçlarının ve ekonomik-toplumsal yaşamın tüm işlevlerini işçilerin kendi ellerine verecek” demek yetmez, bunun nasıl bir yöntemle yapılacağı hala boşluktadır. Marksizmin önerdiği geçiş dönemi programı, kitlelerin kolektif insiyatifine dayanan doğrudan demokrasiyi uygulayan ve devlet olmayan devlettir, ama bu katı bir bürokratik diktatörlüğe dönüşmüştür. Biz, bugün yüzyıl önceki Bolşeviklerden tabi ki çok ilerdeyiz, bütün çöken sosyalizm deneylerinden en azından nelerin yapılmaması gerektiğini biliyoruz. Hangi koşullarda ve nasıl olacak bilemeyiz, ama yeryüzü yeniden devrimci dönemine girecek ve yeni kuşaklar, 1900’lerin başlarının Bolşeviklerinden de, anarşistlerinden de ve hala geçmişte yaşayan bugünkü bizlerden de özgürlükleri ve kolektif katılımı çok daha ileriden kavrayarak yeni bir kuruluşa soyunacaklar. Hata yapmaktan kaçınılamayacak ve mutlaka birçok hata ve yanlış uygulamalarda bulunacaklar, ama kesinlikle Bolşeviklerin düştükleri hatalara düşmeyecekler, bizlerin hatalarını da tekrarlamayacak, daha özgürlükçü ve komünal geleceğe daha yaklaşmış olacaklar. Ama, Platform’da söylendiği gibi, bunu bir anda yapamayacaklar, bir geçiş dönemiyle birlikte gerçekleştirebilecekler.

Platform, Tüketim başlıklı bölümünde şunları yazıyor: “Toplumsal düzenin bütününün yeniden inşası sorununu içeren toplumsal devrim, herkesin yaşamsal gereksinimlerini karşılama sorumluluğunu kendi üzerine alır.” Çok güzel, üzerine aldığı şeyi gerçekleştirmesi gerekir, biz de buna aynen katılıyoruz ama nasıl yapacak? “Toplumsal düzenin bütününün yeniden inşası” ve “herkesin yaşamsal ihtiyaçlarının karşılanması”. Bunlar devasa işler, kendiliğinden veya duayla olmaz, bu karmaşık ve muazzam boyutlardaki görevleri yapacak, güncel teknolojik gelişmelerin karşılığı olan işlerde uzmanlaşmış ekipleri gerektirir. Bunlara yukarıda ifade ettiğimiz, Platform’un de kabul ettiği karşı devrimin saldırılarını engellemek için alınacak tedbirlerle birlikte, bütün bunların toplamı olan işler, büyük bir iş bölümünü zorunlu kılar ve iş bölümünün olduğu her yerde başlı başına devasa bir bürokrasi kendiliğinden oluşacaktır. Nasıl, sorusunu yalnızca Platform’un taraftarlarına sormuyoruz, aynı zamanda kendimize soruyoruz ve kolektifimiz, devrim, örgüt, disiplin, demokratik merkeziyetçilik, kolektivizm, devrim sonrası toplumsal yaşamın örgütlenmesi, bürokrasi, otorite, devlet vb. sorunlarda yoğun tartışmalar yürüttü ve hala yürütmeye devam ediyor.

(devam edecek…)

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız