Zamanın Ruhu – I: An’ı Doğru Kavramak – Mahir Yılmaz

385

İnsanlar dünyayı değiştirmek için gerekli kolektif kapasiteye, ne kadar çok sahip olduklarını hissederlerse, bu kapasiteyi geliştirmek ve devrime yöneltmek için o kadar çok çabalarlar. Bu noktada, kapasite ve potansiyel arasında temel bir ayrım noktası koymamız gerekiyor. Kapasite, potansiyelin içerimlenmiş halidir. Bir insanın veya topluluğun devrim için harcayabileceği potansiyelinin olması farklı, kapasitesinin olması farklı şeylerdir. Potansiyelleri açığa çıkarıp, kapasiteye çevirecek olan ve devrime yöneltecek olan ise devrimci örgütten başka bir şey değildir. Farklı farklı kapasiteleri birleştirecek olan da devrimci örgüttür.

Günümüzde var olan potansiyeller, korona krizi ile birlikte daha da arttı. Bu potansiyelleri kapasiteye çevirememek ise kendine devrimciyim diyen bizlerin yeteneksizliğinden, öngörüsüzlüğünden, cüretsizliğinden… başka bir şeyle açıklanamaz. Kriz dönemleri hem devrimciler hem de kan emici kapitalistler açısından fırsattır. Bu krizi fırsata çeviren kim olursa kaçınılmaz çarpışmadan o galip ayrılacaktır. Yinelemeye gerek duymamakla beraber, kapitalizm krizi kendi fırsatına çevirmeyi şimdilik başarmış gibi duruyor. Ancak bunlarla yetinmeyeceğini, toplum üzerinde baskı, denetim ve sömürüyü arttıracağını her gün yeni bir haberle duyuyoruz ve yaşamımızda hissediyoruz. Sistem krizi kendi fırsatına çevirdikçe toplum üzerindeki baskısı ve sömürüsü artıyor. Bu durum toplumda biriken potansiyel enerjiyi arttırıyor. Derler ya ‘zulm ile abad olanın sonu berbad olur’. Gerçekten öyle mi? Aslında, sonunun berbat olacağı düzlemi yaratır. Son kertede ezilenler, ezenin zulmünü örgütlü bir biçimde öfkeyle yanıt verirse zalimin zulmü yanına kalmaz, sonu berbat olur.

Bunu fay hatlarına benzetebiliriz. Fay hatlarında, enerji, ne kadar çok birikirse depremin şiddeti de o kadar güçlü olur. Devrimci örgütün görevi ise bu anlamda ikili bir gelişim göstermek zorundadır. İlki toplumun fay hattında biriken enerjiyi harekete geçirmektir. Diğeri ise bu enerji harekete geçtiğinde onu kolektif hareketi sağlayacak bir yapıya kavuşturmaktır. Bunu yarına ertelememek, şimdiden örmek elzemdir. Yarın nasıl bir toplum kurmak istiyorsak, şimdiden bu yapıları inşa etmeliyiz. Yarının inşasının şimdiden başlamasının iki yönlü bir zorunluluğu vardır. Birincisi insanlar ne olduğunu bilmediği, hissetmediği bir dünya için savaşmazlar. İkincisi ise temelsiz bir inşa çalışması zaten yıkılmaya gebedir. Daha da sadeleştirecek olursak, zorunluluktan da öte, kendine devrimciyim diyen biri bunun gerekliliklerine göre yaşamalı ve bunu etrafında örmelidir.

Somut bir durumda, görevleri ve ihtiyaçları açığa çıkarabilmek için, sadece somut durumu kendi gerçekliği içerisinde değerlendirmek yeterli değildir. Gerçekler, tarihsel süreç ile ilişkilendirilmelidir. Tarihsel ilişkilenme geçmiş ve gelecek temelinde olmalıdır. Geçmişten dersler çıkartılmalı ve şimdiki zamanda bu dersler ışığında hareket edilmelidir. Geçmişin doğru yanları güne uyarlanmalı, yanlışlar ise mahkum edilip koparılıp atılmalıdır. An’da ise geleceği öngörmek gerekir ki teoriyle pratiği birbirine bağlayalım. Bu anlamıyla teori, gelecek öngörüsüdür. Pratik ise geçmişten çıkarılan dersler ve günün gerekleri doğrultusunda, an’da, geleceği inşa etme çabasıdır.

Teoriye yön verecek olan, geçmiş ve an’daki pratiğin muhakemesi ışığında gelecek tezahürüdür. Bildiklerimizi sınamaktan korkmamalıyız. Pratikle birlikte teoriyi ancak bu şekilde sınayabilir, sonsuz ve canlı bir teori pratik döngüsüne girebiliriz. Böyle bir döngü bizi kısırlıktan çıkartır. Zamanın ruhunu ancak bu şekilde yakalayabiliriz.

Toplumların mücadele tarihinde süreklilik esastır. Geçmişi ve geleceği birbirine bağlamak ve an’ı doğru kurmak için kopukluk, kısa devre nerede olduysa oraya gidip bağlantıyı sağlamak gerekiyor. Bu anlamda pratik, geçmişi ve geleceği birbirine bağlar ve an’da her ikisini birbirine sentezler. Pratik; geçmiş ve geleceği bir arada yaşamadır.

Geçmişi doğru değerlendirememe, zamanın ruhunu yakalamamıza engel olan bir etmendir. Bunları tespit etmez ve çözümünü ortaya koymazsak buraya kadar söylediklerimiz havada kalır. Şimdiye kadar teori ve pratiği geçmiş, gelecek ve an üçgeninde açıklamaya çalıştık. Geçmişi doğru değerlendiremezsek an’da pratiği ve gelecek öngörümüzü doğru kuramayız. Geçmişi değerlendirirken objektif yaklaşılmalı, nostaljikleştirme, mitleştirmeye, dogmatikleştirmeye gidilmemelidir. Her üçü de tarih okuması yaparken tehlikelidir.

Nostaljikleştirme, günün görevlerinden uzaklaştırıp insanı mecalsiz bırakır. Bu yaklaşıma göre; bir daha geçmiş parlak günler görülemez. Günün görevleri ve zorlukları karşısında bir geçmişe sığınma hali vardır. Pratik mücadele yürütülse bile artık yeni bir gelecek kurmanın idealinden çok sadece doğru tarafta durmanın verdiği bir vicdan hareketiyle veya meslekten solculukla bu yapılır. Mücadelenin tıkandığı dönemlerde, geçmişi yadetmek elbette abes bir şey değildir. Ancak yeniyi aramadan, melankolik bir ruh haliyle bunu yapıyorsak, yorgunluk ebedileşir. Ahmet Kaya diyor ya hani; “Bir sen kaldın geride/Ah akıp gidiyor hayat/Yüreğim anlıyor seni/Artık susma Yorgun Demokrat.” Bizim de yorgun demokratlara bundan fazla diyebileceğimiz bir şey yoktur.

Mitleştirme ise mücadelenin yükseldiği dönemin yapı ve devrimci önderleri üzerinden yapılıyor. Mitleştirilen dönem üzerine eleştiri, küfürle eş tutuluyor. Söylendiği dönemi ve mekanı kapsayan ancak günümüzde geçerliliğini yitirmiş tezler on yıllar geçse de hala savunulageliyor. Yunan Mitolojisi’nde yarı tanrı/yarı insanlar, her olayın bir tanrısı vardır. Bir de hiçbir zaman o tanrılar ve yarı tanrılar katına ulaşamayacak olan ‘sıradan insanlar’ vardır. Bizim tarihimize dönük yaptığımız böyle bir mitleştirme, yine tarihsel olarak yükselişte olduğumuz dönemleri bir daha yakalayamayacağımızın beyanı olur. Bu da devrim iddiamızı alabildiğine sönükleştirdiği gibi, günümüzün somut koşullarını değerlendirme ve doğru temelde altını doldurma fırsatını da elimizden alır. Bu değerlendirmeleri sağlıklı yapamadığımızda devrim ihtiyaçlarından ve toplumdan kopup marjinal kalıyoruz. Sözlerimiz soyutlaşıp devrimci yükseliş zamanları ve devrim gerçekleştirilemez bir ütopyaya dönüşüyor. Ne olduğu belirsiz bir gelecek tasavvuru ile umuda, iyiye ve güzele doğru temenniler arka arkaya dizilmeye başlanıyor ve zoraki tiratlarla bitiriliyor. Bu anlamda tarihi mitleştirmenin veya nostaljikleştirmenin varacağı yer kendimizi marjinalleştirme olur. Bu ise o dönemin mücadelesine en büyük haksızlıktır. Ve aynı zamanda siyasi yabancılaşmayı da getirir. Devrimcilik iddiası kapitalist sistemin getirdiği tüm yabancılaşma ilişkilerinin reddiyken, yaptığı faaliyete yabancı olan biri ne kadar özne olabilir? Devrim uzun bir koşu ise devraldığımız bayraklar yükseldikçe ön açıcılarımızın hakkını vermiş oluruz. Çünkü Onların attığı tohumlar filizlenir ve yaşam alanlarını zapt ederse, özlemlerini ancak bu şekilde gerçekleştirebiliriz.

Türkiye 68-71 devrimci kopuşu buna çok iyi bir örnektir. Bu anlamda 71 kopuşu ile genellikle mitolojik, nostaljik bir ilişki kurulageldi. Konuyu anlayabilmemiz için illa çok eskiye gitmeye de gerek yok. Kopuş, marjinallik, nostalji, mitleştirme, siyasi yabancılaşma hala günümüzün de en büyük sorunlarıdır. Ancak temelde yatan sorunun 71 sürecinden sonra, zamanla geliştiğini düşündüğümüz için, konuyu buradan anlatmaya çalışıyoruz. Yoksa ne demişler, “kişi kendinden bilir işi.”

68 hareketi ve 71 kopuş sürecini, yeni doğmuş bir bebeğe benzetebiliriz. Zihinleri bir bebeğinki gibi öğrenmeye ve değiştirmeye açtır. En önemlisi, alışkanlıkları yoktur. Oysa kolay olan alışkanlıklardır, rutindir. Her gün aynı pratiği yapabilir, aynı şeyleri papağan gibi tekrar edebilirsin ve sistem bundan çok da rahatsız olmaz. Rutini kırıp, yeniyi arama yine 71 kopuşunu sağlayanların genç zihinleriyle alakalıdır.

68 hareketi, genel anlamda resmi komünizm anlayışıyla, onun tüm yapı ve kurumlarıyla kavgalıdır. Eski sola karşı da bir isyandır bu çıkış. Öznenin rolünü silikleştiren, hareketi statükoya hapseden, devrimin öncüsü olarak dar bir işçiciliğe yaslanan, sınıfsal ve toplumsal çelişkileri birlikte ele almayan ve bir Kabe’ye yaslanan devrimciliği reddeder. Kapitalist sistemle kitlelerin tüm çelişki ve çatışkılarını hareket noktası olarak belirler ve sistemle sorunu olan tüm kesimlerle bağ kurmada girişkendir.

Türkiye özelinde konuşacak olursak, 68 gençlik hareketinin üzerinden gelişen 71 devrimci çıkışı, TİP ve TKP’de simgeleşen resmi sosyalizm anlayışı ve örgütlenmesinden bir kopuşla gerçekleşir. Dünyada esen rüzgar gençliğin özneliğini inşa etme arayışıdır. Bunun 71 devrimciliğindeki karşılığı da oldukça belirgindir. Birbirine yakın yaşlardaki gençlerin her birisi devrimin tüm yakıcı sorunlarını çözebilme enerjisini ve sorumluluğunu taşır. Bu anlamda örgütsel yapılarda kadro ve önderlikler arasında geçişsiz bir ilişki olmadığı gibi devrimci yapıların da kitleden kopukluğu sözkonusu değildir. Kitle, kadro ve önderlikler arasında güçlü bir rezonans vardır. Bu geçişkenlik ile bürokratizm engellenmiş, öncüleşmenin önü açılmıştır. Örgütler arası ilişki ve tutuma bakarsak, orada da sınırlar ve ön kabuller bugünkü kadar keskin değildir. Tartışmalarda “bilimsel” dogmatizm yoktur. Yani bilim tektir, ben bilimselim, tek doğru benim, diğerleri ya bana tabi olur ya da tasfiye olur anlayışı gelişmemiştir. Herkesin tarih yapma olasılığı var ve örgütler arası ilişkide bu hissiyat güçlüdür, kapalı devre bir ilişki söz konusu değildir. Hatta sistemle çarpışmanın keskinleştiği anlarda Kızıldere ruhu açığa çıkar. Bu kültür, mücadeledeki geriye düşüşle beraber erozyona uğrar ve her bir devrimci yapı tarih yapma iddiasını kendisinde tekleştirir. Çünkü doğrunun tek temsilcisi kendisidir!

68 dalgası dünyada ve Türkiye’de, mevcut solun kontrollü durumunu aşan bir çizgide gelişti ve devlet otoritesini zaafa düşürdü. Devletler bundan çok ciddi bir biçimde itibar kaybetti, rencide oldu. Kitleler nezdinde yeniden devrimci yıkıcılığın önünü açan bir dalgaydı bu. Burjuva egemenler cephesinden yarattığı korku tam da bunun içindi. Mahirlerin, Denizlerin, İbrahimlerin ellerindeki mavzerlerin kitleyle buluştuğunda yaratacağı etkendir bu korku. Çünkü onlar bu yolu açmışlardı. Devlet otoritesini zafiyete uğratmanın bir daha yaşanmaması için devletler, kendi güvenliklerini güçlendirdi. Bunun bir nedeni de tüm dünyada yürürlüğe koymaya çalıştıkları, neo-liberal ekonomi politikalarıydı. Ancak bunu yürürlüğe sokarken, sistemin rıza üretim araçları yetersizdi. 68 yükselişinden de tedirginlik duyan ve dersler çıkaran devletler, kendini yeni döneme uygun bir şekilde donatmayı bildi. 68 hareketi, sistem için bir uyarı niteliği de taşır. Aslında 68 yükselişi, dünyada, neoliberal politikaların 80li yıllara kadar ertelenmesinin bir sebebidir. Bu şekilde, tüm dünyada neo-liberal politikalarını yürürlüğe sokan uluslararası emperyalist-kapitalist sistem, bu politikaların karşısında duracak, 68’in mirasçı ve sürdürücülerine büyük bir saldırı düzenledi. Kendini yeni duruma hazırlayamayan, hala 68 hareketi ve 71 kopuşunun saikleriyle mücadeleyi sürdürmeye çalışan, bunları alışkanlık haline getiren örgütleri büyük ölçüde tasfiye etti. Çünkü örgütler, dogmatikleşme ile birlikte rutine takılı kaldı. Bu ise kendi zamanlarının ruhunu yakalamalarını engelledi.

71 devrimci çıkışını yapanlar, dogmalarının az oluşu ile birlikte, günün ihtiyaçlarını ve gelecek tahayyüllerini doğru kurarlar. Hayal güçlerini sınırlayan duvarlar yoktur. Hazır reçetecilikten uzak durmuşlar, halkla dolayımsız bir ilişki geliştirmişlerdir. Buradan çıkarımlarını bildikleriyle sınamaktan korkmamışlar, canlı ve yaratıcı bir teori-pratik oluşturmuşlardır. Ancak bugün baktığımızda “devrimden başka dogmamız yoktur” sözü genellikle bir klişe olarak kullanılıyor. Atıf yapılan sözlerle kurulan ilişki, içselleştirmekten çok popülist bir ilişki söz konusu.

71 kopuşunun bir diğer önemli yanı, buz kıracağı görevi görmesidir. Kitleler, isyana ve örgütlenmeye akmıştır ancak 71 sonrası sürdürücüler, 71’i dogmalaştırarak bunu kitleleri elde tutmanın bir aracı olarak kullanmıştır. Bu durum ile birlikte araç (örgüt) amaçlaştırılmış, dogmatizm örgütlere akan kitleleri elde tutmanın aracı olmuştur. Dogmatikleşme ile birlikte günün ihtiyaçları kavranamamış, yeni süreç gözden kaçırıldığı için örgütlerde de buna denk düşen bir değişime gidilememiştir. Bizim derdimiz günü kurtarmak değil, nihai amaca yani komünizme gidecek adımların rotasını doğru çizmek ve buna uygun hamleleri yapmaktır. Eskinin kodları ile zamanın ruhunu yakalayıp doğru adımları atamayız.

Eğer 71 veya sonrasında, bu tarz kopuş süreçlerini kendimize rehber ediniyorsak, o dönemlerin efsaneleri üzerinden geliştirilen söylemlere sığınma kolaycılığından kurtulup, kendi dönemimizin ruhunu yakalayan, halkın özlemlerine cevap verebilecek, canlı bir teori ve pratik geliştirmeliyiz. Bunu da ancak gerçekliğe doğru bir ıraklık açısından baktığımız ve zayıflıklarımıza özeleştirel temelde yaklaştığımız sürece başarabiliriz. Yani niyetimiz üzüm yemek, bağcı dövmek değil.

Derdimizi bir de pozitif bilimlerin en hası matematik üzerinden açalım. Matematik dersinde bir sürü formül vardır. Ama matematik, formüller bütününden çok mantığa dayanır. Tüm formüller doğadaki şeyleri açıklamaya dönük mantık çerçevesinde geliştirilmiştir. Formüller bir bakıma reçetedir. Kestirme sanılır, ama kısa vadeli bir kestirmedir. Bir dahaki sınava aynı formülleri ve yeni formülleri ezberlemek zorundasındır. Lakin matematiğin mantığını kavradın mı formüllerle çok işin olmaz. Mantık çerçevesinde 4 işlemi bilmen yeterlidir. Diğer formüller bu dört işlemin üzerine kurulur. Zaten matematik dersinin ilk konusu mantıktır. Bu yüzden sınavlarda hocanın öğrettiği yoldan gitmesen de, sonucu doğru bulmasan da hoca sana mantığı doğru kavrayışından ve gidiş yolunun doğruluğundan dolayı puan verir. Tabi bazı “benim dediğim yoldan gitmemişsin” diyen ve sıfırı basan dogmatik hocalar da yok mu? Elbette var. Ancak doğru olan, mantığı kavramana puan veren hocanın tavrıdır. Bir diğer doğru ise öğrencinin mantığı kavraması ile birlikte zihnini serbest bırakarak doğru yolu ve sonucu bulmasıdır. Doğru sonucu da bulmayabilir. Ama mantığı kavradığı sürece deneyerek doğru yolu zaten bulacaktır. Dogmatik hocanın tavrı ne kadar da tanıdık geliyor değil mi? Tek bilimsellik, tek yol, tek örgüt… Ancak matematiğin mantığından anlıyoruz ki bu doğanın işleyiş yasasına aykırıdır. Tek bilimsellik olsaydı bilim gelişebilir miydi? Tabi ki de derdimiz her şeyi sonsuz analitikleştirmek ya da elimizde deney tüpleriyle dolaşmak değil. Bu da aynı şekilde dogmatizme çıkar.

Şimdi de matematik ve mantık üzerinden, çubuğu devrime bükerek ilerleyelim. Elbette bilmediğin bir mesele üzerine mantık geliştiremezsin. Önce onu kavramalısın ki mantığını da kavrayabilesin. İşleyiş yasalarını, geçmişten günümüze değişimlerini, nereye ilerleyebileceğini, neye nasıl tepki verdiğini, nasıl yaklaşman gerektiğini anlaman gerekir. Bizim işimiz devrim yapmak. İki karşıt güç. Ezenler ve ezilenler. Yıkılması gerekenler ve yıkıp yeniyi kuracak olanlar. Bir o kadar basit ve bir o kadar da zor. Mantığını kavradığın ve doğru adımları attığın noktada basit. Ancak mantığını kavramayıp sadece formüllere bağlı kaldığında zordan öte imkansız. Mantığını kavradın ama doğru adımları atmayıp etrafından dolandığında sonuç yine hüsrandır. Özcesi, bizim devrime bakış açımız da yukarıda ifade ettiğimiz bütünlüğü taşımalıdır. Ezen ve ezilenlerin tüm hareketini, birbirleriyle olan ilişkilerini iyi çözümlemeli, mantığını doğru kavramalıyız ki zamanın ruhunu yakalabilelim. Çünkü mantığı kavramadığımızda, her zaman formüllere-reçetelere bağımlı kalırız. Formülse yabancılaşmadır. Yabancısı olduğun bir şeyi nereye kadar taşıyabilirsin? Ama içsel olan öyle mi?..

71 kopuşunun gidiş yoluna bakmak ve ilham almak gerekir. O zaman soralım; 71 kopuşunun gidiş yolu nedir? “Ya bir yol bulacağız, ya bir yol açacağız” şiarıyla ilerlemektir. Dogmaları yıkmaktan korkmamaktır. Alışkanlıkları olduğu gibi çöpe atmaktır. Yeni kurulacaksa alışkanlıklarla değil, sürecin ihtiyaçlarıyla kurulur. Siyaseti üst bir perdeden yapmak değil, toplumsallaştırarak yapmaktır. Kanıyla canıyla devrime bağlanmaktır, serdengeçmektir. Çünkü devrimi kanında, canında hissetmeyenler ne yol açabilir ne de yaratılan değerlerin farkına varabilir. 71 için söz; eylemdir, tutarlılıktır, ilkelerdir, teoride ciddiliktir. Bunun en somut ifadesi Mahirlerin Kızıldere’deki siper yoldaşlığıdır, Deniz Gezmiş’in idam sehpasını kendisinin tekmelemesidir, İbrahim Kaypakkaya’nın ser verip sır vermeyen tutumudur. Çünkü Onlar devrimi elle tutulacak kadar yakın hisseden hakikat arayışçılarıdır.

68-71’in bir diğer özgün yanı, siyaseti toplumsallaştırmaya çalışmasıdır. Siyasetin toplumsallaşması, siyasetin bir zümrenin elindeki araç olmaktan çıkması, toplumun siyasette etkili bir konuma gelmesidir. Sistemin geliştirdiği siyaset-toplum (bir başka ifadeyle yöneten-yönetilen) ayrımını ortadan kaldırmanın dinamikleri açığa çıkarmaktır. Bu ayrım, sistemin bizzat kendi elleriyle ördüğü bir sınırdır. Kapitalist toplumda siyaset ayrı bir alan olarak belli bir zümrenin elinde bulunuyor ve kah mecliste kah orda burda televizyonda her gün karşımıza çıkıyor. Toplum ise seçimden seçime siyasetle uğraşabiliyor. Böyle bir sistemde toplum ancak kendini kimin sömüreceğini, ezeceğini seçebiliyor. Bunlar değişse bile sistem aynı kalıyor. Bizim bunu aşabilmemiz için siyasetin toplumsallaşması ve toplumsallaştığı anda süreğenleşmesinin araçlarını oluşturmamız gerekir. Yani tüm söz ve eylem bu aradaki duvarı kırmak için kullanmalıyız. Ki zaten 71’in buz kırıcılığı ile birlikte 74 sonrası kitleler akın akın mücadeleye örgütlenir.

Bir diğer kafa karışıklığını oluşturan nokta ise siyasetin mi toplumsallaşacağı yoksa toplumun mu siyasallaşacağıdır. Buna şöyle bir soruyla karşılık verebiliriz. Toplum siyasalsa ve bu siyasallık gündelik siyaseti etkilemiyor ise bunun topluma yararı nedir? Devrimcilerin görevi böyle bir üsttencilikle toplumu siyasallaştırmak olabilir mi? Toplum bu anlamıyla zaten “siyasal”dır. Kimin elinin, kendi cebine uzandığını, kimin her gün onu sömürdüğünü çok iyi bilir. Ama bu kafa karışıklığı giderilmediği için hala topluma bunun ajitasyonu çekilmekte ve teşhirden öteye gidilemeyen bir pratik sergilenmektedir. Toplumun etinde, kemiğinde, ruhunda yaşadığı ezilme, sömürülme, yabancılaşma bir daha ona anlatılmaktadır. Halbuki siyaseti toplumsallaştırmak, dilimize pelesenk olan “söz, yetki, karar halka” sloganını hayata geçirmektir. Bunun önünde duran duvarı ortadan kaldırmaktır. Bu ise teşhiri aşan bir pratikle sergilenir. Yoksa teşhiri Kemal Kılıçdaroğlu veya youtube yorumcuları daha etkili bir şekilde yapıyor. Devrimci örgütün görevi, tıpkı 71 kopuşundaki gibi buz kıracağı olup, sistemin ördüğü toplum-siyasetçi ayrımını kaldırarak işçi sınıfı ve emekçilerin kendi kaderlerini ellerine almalarını sağlamaktır. Kitlelerin iyi bildiği sömürücülere, kan emicilere karşı mücadele etmesini sağlamak için çelişkiyi derinleştirecek hamleleri yapmaktır. Araç ve yöntem bu temelde değiştirilmeli ve geliştirilmelidir.

Eğer 71’in mirasını sahiplenmek istiyorsak buradan yola çıkmalıyız. Bu anlamıyla siyaseti toplumsallaştırmak; çağ ötesi, evrensel bir kanundur. Çünkü köle ayaklanmacısı Spartaküs de, köylü ayaklanmacısı Şeyh Bedreddin de siyaseti toplumsallaştırmıştır bir bakıma. Kendi dönemlerine göre tüm özgürlüklerini istemişler ve bunun pratiğini örmüşlerdir. Biz de böyle bir perspektifle hareket eder ve aradaki yapay sınırları kaldırırsak toplumun örgütlenmesini, mücadeleye akın akın dahil olmasını sağlayabiliriz.

Siyasetin toplumsallaşmasına dair güncel bir örnek olarak kendi coğrafyamızdan Kürt Özgürlük Hareketi’ni verebiliriz. PKK, 71‘i doğru anlayıp kendine doğru dersleri çıkaran ve kopuşu süreklileştiren bir harekettir. PKK’nin 80 darbesi ve sonrasındaki gelişen süreçten atılımla çıkması tesadüfi değildir. Süreci doğru okumayla, mirası doğru değerlendirmeyle alakalıdır. Devletin ve bir bütün olarak sistemin yönelişini, halkın çelişkilerini, 71 atılımının eksikliklerini doğru analiz ederek kendini buna göre yapılandırması, konumlandırması ve hazırlaması PKK’nin bu süreçten atılımla çıkmasını sağlayan temel etkenlerdir. PKK teori ve pratikle dogmatik bir ilişki kurmadan değişen dinamiklere göre her alanda kendi hamlelerini geliştirdi. Siyaseti toplumsallaştırdığı, gibi bunu korumayı, ilerletmeyi bildi. Bu yüzdendir ki dört parça Kürdistan’ın her bir parçasında, her türlü sömürgeci saldırıyı boşa çıkartabilmiş, hepsinden daha da güçlenerek çıkmıştır. Çünkü özgüvenini kazanan, hakikati arayan bir halk kimliği yarattı. Böylelikle ne şehir de ne de dağlarda doldurulamayacak bir boşluk kaldı. Bir vurdu, bin örgütlendi… Bir gerilla düştü, bin genç yerini doldurmaya gitti. Bunu en başta sistemin çürüttüğü ve yozlaştırdığı Kürtlüğü yıkıp, mücadele içerisinde yeni bir Kürt toplumsallığını inşa ederek yaptı. Sistemin “doğru”larını, kaos aralığı diyebileceğimiz 80 darbesini öncesi ve sonrası dönemde yıkarak, kendi doğrularını ördü. Kürtlük bilincini geliştirip ulus çelişkisini derinleştiren adımları atarak, bir olunduğunda neler yapabileceğini göstererek Kürt halkını özneleştirdi. Bunu evvela çelişkiyi derinleştiren öncü çıkışları örgütleyerek ve toplumun kılcal damarlarına kadar nüfuz ederek yaptı. Bir diğer önemli mesele ise her türlü aracını zamanın ihtiyaçlarına uygun donatarak, yapılandırarak, konumlandırarak krizleri kendi fırsatına çevirmeyi bildi. Kendi kaderini eline almış bir toplumun önünde artık ne tank ne tüfek ne de uçağın hükmü olabilirdi. Böylece bir halk serhildana kesilmiş, kızları ve oğullarıyla çağın Spartaküsleri olmak için dağlara akın etmişti.

En başta da belirttiğimiz gibi bir kaos aralığındayız. Elimizdeki imkansızlıkları düşünüp dövünmek, sorunların üstüne gitmemek nafiledir. Gündüz aydınlandığında yürümek kolaydır. Mesele karanlıkta yürümeyi öğrenip, tünelin ucundaki ışığı gösterebilmede. “Doğru”ların alt üst olduğu bir zamandayız. Kendi doğrularımızı örmenin tam zamanı olduğunun bilinciyle sadece gerçekçi olmayacağız, imkansızı da isteyeceğiz. İşte zamanın devrimci ruhu bu noktada atıyor…

(Yazı siyasetin toplumsallaşması ve çözüm gücü başlığıyla devam edecek.)

Mahir Yılmaz