“İÇ SAVAŞ” ve “iç savaş” olasılıkları arasında Türkiye – Emir Arda

228

TC devleti bir geçiş döneminde, bu çok açık. Bundan birkaç ay önce, Erdoğan’ın MÜSİAD’ın bir toplantısında yaptığı konuşma1, devletin süreci nasıl ele aldığını bize anlatıyor. Ve hatırı sayılı bir süredir de devlet, tüm aygıtları ve mekanizması ile bu geçiş döneminin yarattığı krizin sancılarını yaşıyor. Bugün gelinen durum ise onun için artık sürdürülemez durumda. Bu, ya mevcut faşist iktidar üzerinden ya da hükümete talip burjuva muhalefet üzerinden tedavi edilmek zorunda. Eskinin öldüğü, yeninin ise doğmakta zorlandığı bir aralıktayız. Ancak yapısal gerekçelerden kaynaklı, tedaviyi yapacak bu iki klikten herhangi birisinin, diğerinden -kimi özgünlükler olsa da- öz itibariyle çok da farklı bir süreç uygulayamayacağı olduğunca net.

Türkiye’de gelişen bu mevcut durum, geleceğin, birkaç olasılık arasında şekilleneceğine işaret ediyor aslında. Bu olasılıklar üzerine bir odaklanma noktası önermek üzere Haziran ayında bir tartışma yapmaya çalışmıştık.2 Orada, gelişen tüm olay ve olguların üç olasılığa işaret ettiğini, bütün bu karmaşada bunlardan herhangi birisini kesinlemenin yanlış olacağını ifade etmiştik. Hala aynı görüşteyiz. Devrimcilerin ise en can yakıcı olasılık olan “İÇ SAVAŞ” olasılığına odaklanıp buna dair bir hazırlık yapmaları gerektiğinden bahsetmiştik. Bu konuda da aynı görüşteyiz.

Değişen tek şey, o tartışmada koyduğumuz birinci olasılığın artık biraz daha zora girdiğidir. Ağırlık noktası esas itibariyle ikinci ve üçüncü olasılıklara kaymış durumda. Mevcut iktidar, gelecek seçimlerde, ya her konuşmasında fütursuzca dillendirdiği üzere, hükümeti, Millet İttifakı etrafında toplanan burjuva muhalefetine devretmeyecek, devretmemek için elinden geleni ardına koymayacak; ya da “devr-i sabık” tartışmalarının altında sunulan anlaşmayı kabul edip/kabul etmek zorunda kalıp, hükümeti devredecek. “Allah’ın birkaç lütfu” tespih misali dizilip iktidarı düzen meşruiyeti dahilinde tekrardan seçilebilir düzeye getirmediği sürece bu iki olasılık dışında herhangi bir çıkar yol gözükmüyor.

İktidarın hükümeti devretmemesi için düzen içi ya da dışı fark etmeksizin, bir zora başvurması gerekiyor. Bu zor ile karşılaşacak olan ilk kesimlerin ise başta Kürt halkı olmak üzere, düzen içi dengeyi bozan ezilen kesimler olacağını yukarıda bahsettiğimiz çalışmada söylemiştik. Zaten Haziran’da yazılan o yazının hemen akabinde Konya ve İzmir katliamlarının gerçekleşmesi, bize bu olasılık üzerinde gelişebilecek olan sürecin karakterini az çok gösterdi. Onun da akabinde iktidara yakın bir çok kalem ve Erdoğan’ın kendisi, bunun üzerine dolaylı yoldan muhalefeti defalarca tehdit ettiler. Ezilen kesimler ile bir şekilde sürdürülen savaşın, aslında olduğunca devletli olan muhalefet kitlesine kadar uzanabilecek olması potansiyeli, Nagehan Alçı, Mehmet Barlas ve Nihal Bengisu Karaca’nın demeçleri ve yazılarında çok net olarak koyuldu. 7 Haziran sonrası ve 15 Temmuz’da sokakları boş bırakmayan karşı-devrimci kemik kitle de öyle ya da böyle yerinde duruyor. Eğer böylesi bir süreç gerçekleşirse, birçok gücün, birçok cephede çarpışacağı ya da en azından çarpışmak zorunda kalacağı ve çıplak zorun kitlesel düzeyde bir adım önde olacağı, büyük harfler ile yazacağımız, sıcak bir “İÇ SAVAŞ” süreci gelişebilir.

Ancak dediğimiz gibi bir kesinleme yapmıyoruz. NATO ve TÜSİAD’ın zorlaması ve teşviki ile iktidarın, “devr-i sabık” yapılmayacağına dair bir anlaşma yaparak hükümeti devretmesi ve burjuva muhalefetin bir restorasyon sürecini başlatması da, olduğunca güçlü bir olasılık olarak önümüzde duruyor. Ama yazının başında ve öncesinde yazdığımız üzere, burjuva muhalefetin yapacağı restorasyon öz itibariyle neyi ifade edebilir? Bugünkü ekonomik kriz, seçimin hemen ertesinde bir sorun olmaktan çıkacak mı? Kurulacak hükümet, kendince demagojik bir biçimde yakındığı neo-liberal siyasetten vazgeçebilir mi? İdeolojik ve kültürel kutuplaşma bir anda son bulacak ve toplumsal bir mutabakat mı oluşacak? Helalleşme devleti kurtarır mı gerçekten? Dış politikadaki sorunlar hemen çözülecek mi? Hepsini geçtik, bugün TC’nin tüm kurumlarında olduğunca örgütlü olan ve öyle ya da böyle %30’luk bir kitleyi kapsayan mevcut iktidar, hükümet olmaktan vazgeçti diyelim, muhalefet olmaktan da vazgeçecek mi?

Bizce geçmeyebilir. İktidara yakın bazı kalemlerin söylediği şey de bu. Bu gücünü kullanıp, restorasyon sürecini baltalayıp, erken seçime giderek, tekrardan iktidara gelme planı gündemlerinde. Böylesi bir süreç gerçekleşir ise de AKP-MHP etrafında mobilize olan, silahlı olduklarını artık herkesin bildiği paramiliter grupların ve faşist kitlelerin sokakta muhalefet edeceği; bürokrasideki ve meclisteki birçok partizanın ise bu sokaktaki muhalefeti hem destekleyeceği, hem bunlar üzerinden hem de başka kanallar aracılığı ile devlet mekanizmasını kitleyeceği; buna karşı, yeni kurulacak hükümetin ise az-çok karşılık vermeye çalışacağı, küçük harfler ile yazacağımız, soğuk bir “iç savaş” süreci gelişebilir. Bunun toplumsal-siyasal-ekonomik vb. her anlamda sonuçlarının olacağı çok bariz. Bu plan, Ecevit’den MC hükümetlerine doğru devrilen süreci ne kadar da anımsatıyor…

Bu iki ana olasılığın dışında, kendiliğinden bir ayaklanma vb. gibi birçok yan olasılık da devrimciler tarafından gözeltilmelidir elbette. Bunlara dair de belli hazırlıklar yapılmalıdır. Hatta yeni gelişen kriz aralığına müdahil olabilmek için son yapılan “geçinemiyoruz” – “hükümet istifa” eylemleri gibi denemelerin yapılması ve bir sürecin örgütlenmesi, kitlelerin siyasallaşmasının önünü açabilir. Ancak eylemlerin hemen ertesinde Alaattin Çakıcı ve Ali Karahasanoğlu vb. unsurların yaptığı “devleti sahipsiz sanmasınlar” minvalinde ki, “Gezi’yi ve 15 Temmuz’u” işaret eden açıklamalar, gelişebilecek bir kendiliğinden ayaklanmanın da, hali hazırda bulunan “iç savaş dinamiği”nden bağımsız olmayacağını bize göstermekte…

*

Bu “iç savaş dinamiği”ni ve onun üstüne oturduğu özgünlüğü kavrayamayan ve boşlukta duran, biri liberal diğeri anakronik iki uç öneriye, kısa da olsa değinsek iyi olur.

İlkin, Demirtaş’ın ve ona teşne olan “sosyalistlerin” önerisinin3 boşlukta durduğunu söylemek gerekiyor. Demirtaş, “sosyalistleri” HDP ile birlikte bir “sol blok” kurmak için birliğe davet ediyor. Pek tabî kurulabilir. Pek tabî seçim faaliyeti bu “sol blok” üzerinden yürütülebilir. Kitleler ile temas kurmayı arttırdığı sürece ve düzenin siyasi dengelerinde bozulmalar yaratacak olması itibariyle taktiksel bir geçerliliği vardır bu söylemin. Ki zaten ‘90’ların başından bu yana bu taktik hep uygulanıyor. Ama stratejik düzeyde herhangi bir merkezi önemi yok. Ancak Demirtaş burada durmuyor, “sol”a, “yeni kurulacak hükümetin atayacağı bürokraside, görev alıp almayacaklarını” soruyor…4 Öncesinde Komünist Manifesto ve “Fransız Üçlemesi”, sonrasında ise Lenin ve Zimmerwald’dan bu yana, bu sorunun cevabı, devrimciler için “hayır”dır. Bu sorun stratejik-taktik bir meselenin ötesinde teorik-ideolojik bir ilke sorunudur. Onun yanı sıra Türkiye Yunanistan, İspanya vb. değildir, HDP de SYRİZA, PODEMOS vb. olamaz. 7 Haziran süreci, oldukça yakın bir örnek… Oldu, diyelim, SYRIZA’nın ve PODEMOS’un kendi “demokrasilerinin” içinde oynadıkları rol bellidir. Her ikisi de, öfkeli ve düzenden umudunu kesmiş milyonları, tekrardan düzene entegre etmek için çalıştılar. Söylediğimiz gibi devrimcilik iddiası olan herhangi bir yapı, böylesi bir rolü peşinen reddetmelidir.

Demirtaş’ın önerisinin yanı sıra, soyut “ayaklanma çağrıları” ile bezeli “devrimbaz”lık da boşlukta durmakta. Sözün özü, Türkiye nasıl tipik bir Avrupa ülkesi değilse, devrim öncesi Çarlık Rusyası da değildir; Türkiye’deki “devrimci durum” ile Rusya arasında bir benzeşim yapmaya çalışmak anakroniktir. Evet, Türkiye’de ciddi bir devlet krizi var ve egemen bloklar arası bir çarpışma söz konusu. Ancak bu, Çarlık Rusyasında olduğu gibi devlet mekanizmasını tamamen parçalayan ya da etkisiz bırakan bir nitelikte değil. TSK, polis, MİT, kontrgerilla ve bir bütün ideolojik aygıtlar kendi hesaplarına dair bir parçalılıkları söz konusu olsa da, mevzu bahis devletin bekası olduğunda, 15 Temmuz’da ya da KÖH’e karşı savaşta olduğu gibi hepsi omuz omuza vereceklerdir. Ve evet, ekonomik-siyasal-toplumsal krizin yol açtığı ciddi bir öfke birikimi söz konusu. Ancak bu öfke, yine Çarlık Rusyasında olduğu gibi siyasal bir güç olarak tanımlanamaz.

Tanımlanamaz, çünkü Türkiye’de “1905’ten miras sovyetler” yok. Öyle ya da böyle “siyasallamış bir kent proletaryasından” bahsetmek de zor. Kürt halkı dışında böylesi bir sürece öznel düzeyde hazır olduğunu söyleyebileceğimiz herhangi bir toplumsal kesim gözükmemekte.5 Bu vb. öznel yetmezlikleri gidermek ile sorumlu olan devrimci hareket ise hem tarihin getirdiği bir yük olarak hem de son gelişen sürecin sonucunda, olduğunca daralmış ve yıpranmış durumda. Teorik-örgütsel-siyasal-pratik her anlamda paradigmatik sorunlar ise devrimci hareketin, kendisini yeniden-üretmesinin önünde büyük engel teşkil ediyor. 6

*

Devrimci hareket eğer devrimi “güncel bir olgu” olarak tartışmak istiyorsa, Türkiye’de “İÇ SAVAŞ” ve “iç savaş” arasında salınım yapan, yukarıda az-çok anlatmaya çalıştığımız nesnel süreci ve dinamiği, tarihsel-toplumsal ve yapısal özgünlüğü ile kavrayarak, bu nesnel süreci kapsamasının önünde engel olan öznel yetersizlikleri ortaya koyup, bir yol haritası çıkarmak zorundadır.

Bu nesnellikten doğru şöyle diyebiliriz:

  1. Türkiye’de devrim, amorf bir halk yekunu ile devletin, dolaysız çarpışacağı, öncünün ise çarpışmanın az-çok önünde yürüyeceği bir düzlemde değil; verili iç savaşın içerisine dahil olan devrimci kitleler ile karşı-devrimci kitlelerin çarpışacağı; kitlelerin devlet ile yapacağı nihai kapışmanın ise buradan doğru gelişeceği, öncünün ise tüm bu sürecin hem önünü hem arkasını hazırlayacağı bir düzlemde gerçekleşebilir.
  2. Bu düzeydeki devrimci bir kitleselliğin belirgin niteliği, kitlelerin, öz-yönetim/öz-savunma mekanizmalarının içerisinde ve devrimci bir savaş örgütünün kurmaylığı altında, örgütlenmesidir. Öyle ya da böyle bütünlüğünü koruyan ve kısa-orta vadede bu bütünlüğün bozulacağına dair bir emare gözükmeyen, karşı-devrimci kitlelerle güçlendirilmiş baskı-terör aygıtlarının, dışarıdan bir zor ile parçalanarak dağıtılması bu şekilde mümkün olabilir.
  3. Ancak bu nitelikte devrimci bir kitleselliğin oluşmasının önünde, yapısal engeller var. TC devleti, bir yanıyla zor ile tahkim edilmiş “ceberrut devlet imajı” diğer yanıyla bu imajı meşru ve işler kılan “nispi demokrasi”nin bileşimi üzerinden kurulan suni dengede, sürekliliğini devam ettirebilmektedir. İdeolojik, siyasal ve toplumsal hegemonyasını bu denge üzerinde yeniden ve yeniden üreten TC, tebaasını da bunun üzerinden uysallaştırabilmektedir. Batı ve doğu tipi demokrasinin niteliksel kesişimi ile yapılanan bu dengede, zaman zaman bozulma eğilimleri artış gösterse de, tam olarak bozumu ancak öznenin dışarıdan iradi ve eylemli müdahalesi ile mümkün olabilir. Bu kurulu denge bozuma uğramadığı sürece devrim hep yarınlarda kalmaya devam edecektir.
  4. Tüm bunlardan kaynaklı olarak, devrimci özne, “ideolojik önderlik” ve “örgütsel öncülük” kategorilerinin ötesinde toplumsal anlamda “pratik kuruculuk” yapacağı, “askeri-politik” bir konumlanma sağlamalıdır. Devrimci özne, yapacağı manevralar ile mevziler tutacağı; tuttuğu mevziler ile yeni manevralar hazırlayacağı ve bu manevralar ile hem elindeki mevzileri güçlendireceği, hem de yeni mevziler yaratmak üzere sürekli olanakları yoklayacağı ve bu devrimci sürecin içerisinde “suni denge”yi kesintisiz bir şekilde sarsacağı, bir hareket tarzı yaratmak zorunda. Bu hareket tarzı, fiili-meşru mücadele ve öncü savaşın iki yönlü ve bütünlüklü bileşkesi üzerinden tanımlanabilir.
  5. Hem bu tarzın yaratılabilmesi ve işler kılınabilmesi, hem de verili iç savaş dinamiğinin kapsanabilmesi için ise devrimci öznenin, kadro yapısını ve toplumsal örgütlülüğünü, nicelik ve nitelik olarak geliştirmesi gerekiyor. Bunun için devrimci özne, bugün itibariyle tutunduğu mevzileri geliştirirken; diğer bir yanıyla, tutunduğu mevzilerin içerisinden kazandığı az-çok güç ile hem başka mevzilere yönelmeli, hem de kitlelerin öz-yönetim ve öz-savunma mekanizmalarını örgütlemek üzere olanakları yoklamalı. Birleşik mücadele perspektifi ile “halk meclisleri” üzerinden hem toplumsal, hem de örgütsel düzeyde pratik bir kuruculuğu icra edebiliriz…

Dipnotlar:

1 https://artigercek.com/haberler/erdogan-turkiye-insallah-bu-defa-treni-kacirmayacak

2 https://komungucu8.com/2021/06/12/ic-savas-dinamigi-ve-onermeler-emir-arda/

3 https://www.diken.com.tr/umut-olmadan-yasanir-mi/

4 https://www.evrensel.net/haber/447749/selahattin-demirtas-evrensele-yazdi-sola-bir-cagri-daha

5 Lenin “devrimci durum”da öznenin rolüne dair şöyle diyor: “(…)Böyle bir devrimci durum Rusya’da 1905’te, Batı Avrupa’da bütün devrim dönemlerinde vardı; fakat geçtiğimiz yüzyılın altmışlı yıllarında Almanya’da ve 1859–1861 ve 1879–1880 yıllarında Rusya’da da, devrim gerçekleşmemiş olsa da, devrimci durum vardı. Neden? Çünkü her devrimci durumdan değil, ancak yukarıda sayılan nesnel değişikliklerin yanı sıra bir öznel değişiklik olduğu zaman, yani devrimci sınıf , kriz dönemlerinde bile “düşürülmezse” kendiliğinden “düşmeyecek” olan eski iktidarı ezmek (ya da sarsmak) amacıyla devrimci kitle eylemleri için yeterince güçlü olabildiği zaman bir devrim ortaya çıkar.” (Lenin, Seçme Eser C. 5, İnter Yayınları, s. 187)

6 Ama bu engel, liberal bir “yeniden kuruluş” anlatısı üzerinden aşılamaz. Devrimci hareket, pratik düzeyde devrimciliğinden taviz vermeksizin ve andaki görevlerini aksatmaksızın, yeniden değil “yeni bir kuruluş” yapmak zorundadır. Bu sorunlara dair çözüm önerileri yaptığımız bir çalışmayı kaleme almıştık. (bkz. https://komungucu8.com/2020/03/15/mevcut-kriz-araligi-ve-yapilmasi-gerekenler-uzerine-onermeler-emir-arda/ )