Emperyalist Savaşta Tarafımız Net: Devrimci Enternasyonalizm! | Komün Gücü

556

Rusya devlet başkanı V. Putin, Ukrayna’nın NATO’ya katılması tartışmaları sürerken, 21 Şubat günü, Donetsk ve Lugansk bölgelerinin bağımsızlığını tanıyacağına, bu bölgelere askeri güç göndereceğine dair bir açıklama yaptı. Açıklamada “Ukrayna devletinin ve ülkesinin meşru olmadığı”nı, bunun “SSCB’den ve Lenin’den kaynaklanan bir hata olduğunu” iddia ediyordu. Bu minvalde, 24 Şubat sabahı, Rus ordusu Ukrayna’ya bir askeri harekat başlattı. Daha henüz iki gün geçmesine rağmen, Rus ordusu Kiev’in kapısına dayanmış durumda. Ukrayna ordusu ve altyapısı ilk gece yapılan yoğun saldırılar ile dağıtıldı ve önemli ölçüde etkisiz hale getirildi. Ukrayna devlet başkanı Zelenski ise her ne kadar poz kesiyor olsada, daha şimdiden, “tarafsızlık” söylemleri ile teslim bayrağını fiilen çekmiş gözüküyor. Yapılması planlanan müzakereden sonra bu durum daha da netleşecektir.

Muhtemelen, Rus emperyalizmi elini biraz daha güçlendirdikten sonra, Zelenski’yi tamamen teslim olmaya çağıracak. Sonrasında ise net olarak belirttikleri üzere, kendi destekledikleri güçleri iktidara getirecekler. Ancak bu, özü itibariyle, Ukrayna-Rusya arasında başlayan bir gerilim değil. Öyle de kalmayacak. ABD, İngiltere ve AB tepkisini net olarak koydu. Ekonomik ve diplomatik olarak birçok yaptırım uygulanacağı söyleniyor. Dünya, soğuk ya da sıcak, emperyalist kutuplar arası bir savaş ortamına doğru gidiyor. Bu artık engellenemez. Haftalardır süren gerginliğin bu aşamaya gelebileceği zaten az çok tahmin ediliyordu. Ancak bu gerginliğin kaynağını son birkaç hafta ve hatta son bir kaç yıl ile sınırlı tutmak yanlış olur. Biraz daha geriye, 1991’e gitmek gerekiyor…

SSCB’nin 1991’de resmi olarak dağıtılmasının ardından, birliğin içerisinde olan cumhuriyetler bağımsızlıklarını ilan etmişti. SSCB’nin bu şekilde dağıtılması ise ABD’nin o dönem küresel ölçekte hakim tek güç olmasının yolunu açmıştı. Esas olarak “Soğuk Savaş” döneminde SSCB’ye ve “Varşova Paktı”na karşı ABD’nin ve diğer emperyalist-kapitalist ülkelerin çıkarlarını korumak için kurulan NATO da, bu süreçten sonra bir misyon ve strateji değişikliğine gitti. NATO’nun görevi artık var olan bir tehdidi ortadan kaldırmak değil, yeni bir tehdidin ortaya çıkmasını engellemekti. O günlerdeki en büyük potansiyel tehdit, pek tabii, SSCB’nin hegemonik mirasını devralan ve hızlıca kapitalistleşen Rusya Federasyonu’ydu.

Buna dayalı olarak NATO ve ona bağlı emperyalistler, Doğu Avrupa ve Baltık ülkelerini hızlıca kendilerine entegre ettiler ve Rusya’yı batıdan kuşatmaya aldılar. Bunun üzerine, Rus oligarşisi, kendi etrafındaki tüm bu cumhuriyetler üzerinde, o ülkelerin oligarklarını palazlandırarak, askeri-politik ve ekonomik bir bölgesel hegemonya sağlamayı başardı. NATO ise karşılığında, “renkli devrim”leri destekleyerek bu hegemonyayı kırmaya yönelik sistematik bir saldırıya girişti. 2000’lerin başından bu yana bu süreç devam ediyor.

Ancak NATO’nun başarısız olduğunu söylemek gerekir. Bugün Rusya, bölgesel anlamda hegemonyasını kurmuş durumda. 2008’de Gürcistan’da yaşananlar ve son iki senede Belarus, Ermenistan ve Kazakistan’da gelişen olay örgüleri bunun göstergesi. Bunun yanı sıra Rusya, özellikle “Arap Baharı” sonrasında, emperyalist bir güç olarak sahaya iniş yaptı. Fransa ve Almanya gibi batılı emperyalist ülkeler ile geliştirdiği ayrıksı ekonomik ve diplomatik ilişkiler ise emperyalist rekabet düzeyinde Rusya’nın elini güçlendiren bir yerde duruyor. Ayrıca Çin’in kendi özgünlüğünde gelişen başka bir emperyalist-kapitalist güç olarak doğrudan ABD’yi ve batı emperyalizmini tehdit eden hızlı gelişimi de bu başarısızlığın başka bir göstergesi. Bütün bunların ötesinde, Rusya ve Çin ile olan ilişkiler bağlamında, NATO’nun kendi içinde anlaşmazlığa düştüğü ise çok açık. ABD’nin sarsılmaz denilen hegemonyası çoktan sarsıldı. Şaşırılacak bir durum yok; tarihin “eşitsiz ve bileşik gelişim yasası” işliyor!

Son yapılan NATO toplantısı, bu başarısızlığı giderebilmek ve yıkımın önüne geçebilmek içindi demek yanlış olmaz. NATO, toplantıda aldığı kararlar ve “2030 konsepti” adını verdiği stratejik plan doğrultusunda, Rusya’yı ve Çin’i doğrudan karşısına alarak, ABD/NATO’nun sarsılan hegemonyasını yeniden onarmak üzere harekete geçti. Ayrıca pandemi sonrası gelişen çoklu kriz, çok yönlü bir konsolidasyon ile sönümlendirilmek zorunda. Her bir emperyalist-kapitalist gücün içte ve dışta yaşadığı sıkışma ve kriz, ancak böylesi bir savaş ortamı ile çözülebilir. İlk hedefin Çin’den ziyade, Rusya olduğunu net bir biçimde görebiliyoruz. Ancak bu süreç önceden olduğu gibi tedrici olmaktan ziyade daha saldırgan bir tarzda yürütülecekmiş gibi duruyor. Tedrici bir iç savaş ile süren Ukrayna krizinin, bir anda üst düzey bir şekilde palazlandırılmasının sebebi de bu. Ortaya sunulan bütün diğer gerekçeler bunun üzerini örtmek için yapılan manipülasyonlardan başka bir şey değil.

Bu kriz, 2014 yılında başladı. “Avrupa Birliği’ne katılma yanlısı protestolar”, sokak çatışmaları, ayaklanmalar ile başlayan kriz, Ukrayna oligarşisinin bir kliğinin, Rus yanlısı ve iktidarda olan diğer kliğini devirmek için NATO ve AB’nin açık desteğiyle, neo-nazi faşist çeteleri kullanarak bir darbe yapması ile arşa ulaştı. Bu şekilde iktidara gelen faşistler, Ukrayna’nın her yanında, Rus kökenlilere, komünistlere, anarşistlere, demokratlara karşı amansız bir saldırı başlattı. Diri diri yakmaya varan katliamlar gerçekleştirdiler. Bugün bu faşist iktidar, Ukrayna’yı, Avrupa’nın tüm neo-nazilerini silahlandıran ve donatan bir geri cepheye dönüştürmüş durumda. Rusça konuşmak bile neredeyse yasak. Donetsk ve Lugansk bölgelerindeki halklar ise 2014 yılında bu faşist iktidara karşı silahlanarak kendi öz-savunmalarını örgütlediler. Yine bu süreçte Rusya, Kırım bölgesini bir referandumla kendisine kattı. Çatışmaların yer yer yükselişi, yer yer düşüşü ile bu süreç bugüne kadar devam etti. Ta ki, Rusya ve ABD/NATO emperyalizminin sömürgeci, hegemonik ve yayılmacı siyaseti, birbiriyle uzlaşamaz bir noktaya gelinceye dek…

TC devleti ise öncesinde ve sonrasında, “arabulucuk denemeleri” ve yaptığı “muğlak açıklamalar” ile uzun süredir olduğu gibi bu süreçte de bir “denge siyaseti” yürütmeye çalışıyor. Avrupa Konseyi’nde çekimser oy kullanması buna bir örnek olarak verilebilir. İkiyüzlü “barış çağrıları”, “toprak bütünlüğü”ne saygı edebiyatı, “savaş mı değil mi üstüne düşünüyoruz” saçmalıkları ile bu denge siyasetini devam ettirmeye çalışsa da, bunu sürdürebilmesinin ve bu süreçten zararsız çıkabilmesinin koşulu yok. İki günde, Türk Lirası, Rus Rublesinden daha fazla değer kaybetmiş durumda. Savaşın devam etmesi ya da savaş sonrası uygulanacak olası ambargo da, TC ekonomisini, askeri sanayi, tarım, enerji ve turizm sektörlerinde kuşkusuz çok zora sokacak. Halihazırda var olan çoklu krizin katlanarak büyüyeceğini söyleyebiliriz. Bu daha yüksek ekmek fiyatları, daha yüksek doğalgaz-elektrik faturaları olarak kitlelere doğrudan yansıyacaktır…

Bu nesnellikten doğru şöyle diyebiliriz;

  1. Bugün kendi sınırları içerisinde ve bulunduğu bölgedeki tüm zenginlikleri ve emeği sömüren; ilhaklar ve işgaller yapan; başta kendi bölgesi ve Suriye olmak üzere, kendi “ulusal ve sınıfsal çıkarları” için Kafkasya, Orta Asya, Ortadoğu gibi dünyanın birçok yerine “asker, silah ve sermaye ihraç eden”; “BM Güvenlik Konseyi” denen şer yuvasının “daimi temsilcisi” olan Rusya, aleni olarak emperyalist bir güçtür. Halkların celladı olan ve diğer bir emperyalist bloğu oluşturduğu tartışma götürmez ABD/NATO ve AB ile arasındaki çelişkiler bu gerçeklik temelinde okunmalıdır. ABD emperyalizmine karşı ne olduğu belli olmayan bir “direniş ekseni” üzerinden okuma yapmak, teorik-siyasal bir körlük; ideolojik bir kurgudur. Tarihsel-evrensel olan ilke ile siyasal-güncel olan strateji-taktiğin arasında bağ kuramama garabetidir.
  2. Ukrayna’da iktidarda çok açık olarak faşist bir rejim var. Tarihsel olarak Nazi işbirlikçilerinin kurduğu bir rejim. 1 Mayıs kutlamalarından dönen silahsız komünistleri diri diri yakarak katleden bir rejim. Ordu düzeninde, Nazi selamı veren bir rejim… Komünistler, bu rejimin değil yanında durmak, doğrudan düşmanı olmak zorundadır. Ancak bu durum Rusya’nın yaptığı işgali haklı çıkarmaz. Öyle ki herhangi bir emperyalist işgal haklı veya haksız diye değerlendirilemez. İşgal, savaş ve uçaklardan düşen bombalar, Ukrayna’daki faşist rejimden önce orada ki halkların kanını dökmektedir.
  3. Bu yüzden komünist olma iddiasına sahip herhangi bir örgüt veya birey, bu savaşta herhangi bir gerekçeye dayanarak, iki emperyalist tarafın herhangi birisinden ya da işgale uğruyor diye Ukrayna’daki faşist rejimden yana tavır belirtemez, belirtmemelidir. Bu savaş emperyalistler arası bir savaştır. Komünistlerin görevi, savaş sonucu gelişecek olası krizi devrimci duruma; devrimci durumu, devrimci iç savaşa çevirmektir. Bu minvalde, namlunun doğrulacağı ilk hedef ise her komünistin kendi burjuvazisidir. Tutacağı taraf ise dünya proletaryası, ezilen halkları ve diğer tüm ezilenlerin tarafıdır. Tarihsel-evrensel olan ilk nokta budur.
  4. Komünistler, “barış sloganları” altında kamufle edilmeye çalışılan, kendi burjuvazisine dert anlatan ve akıl veren pasifizme ve parlementarizme karşı da net bir tavır koymak zorundadır. Öyle ki küresel ölçekte gerçek barış ancak devrimci enternasyonalist temelde yürütülecek bir devrimci savaş ile sağlanabilir. Barışın teminatı, devrimci enternasyonalizm ve tüm ezilenlerin emperyalist-kapitalist sisteme karşı yürüteceği silahlı mücadeledir. Tarihteki başarılı-başarısız devrimlerin hepsi bunun kanıtıdır. Aksini iddia edenin en azından bir örnek göstermesi gerekir. Tarihsel-evrensel olan ikinci nokta budur.
  5. Ayrıca bu barış sloganlarını atan kimi kesimlerin, kendi burjuvazisinin “emperyal” emelleri ve sömürgeciliği karşısında sessiz kalmaları ise ironiktir. TC devletinin, Rojava ve Başur Kürdistan’da yaptığı işgaller, bu bölgelerde halen sürdürdüğü işgal harekatları ve operasyonlar, onun, “emperyal emelleri”nin; ona, içkin, kurucu ve kurumsal bir unsur olan sömürgeciliğin sonucudur. Kendi burjuvazisinin sömürgeciliğine karşı net bir tavır koymayan kimse, tutarlı bir anti-emperyalist mücadele yürütümez. Anti-emperyalizm, sadece kitlelerin ulusal duygularına seslenen bir slogan olarak havada asılı kalır. Tarihsel-evrensel olan üçüncü nokta budur.
  6. Bugün, Donetsk ve Lugansk’ta, Sovyetler’e duyulan bir özlem ve ezilen bir ulus olmaları temelinde devrimci bir dinamik ile gelişen direnişler, komutanlık düzeyinde verdiği kayıplar ve Rusya emperyalizmi ile kurduğu ilişkilerden kaynaklı çözülmeye uğramış durumda. Ama ne olursa olsun, bu çözülmeye rağmen, komünistler, “ulusların kendi kaderini tayin hakkı ilkesi” temelinde tavır belirtmek zorundadır. Eğer kendisine “Yeni Rusya Federasyonu” diyen Donbass halkı “Rusya Federasyonu”na katılmak istiyorsa, bu oradaki halkların bileceği birşeydir. Kendi orta-sınıf ve alabildiğince beyaz tabanının sırtını sıvazlamak adına, bu ilkenin geçersizleştiğini iddia eden resmi düzen TKP’sinin aksine, devrimci komünistler bu noktada ısrarcı olmak zorundadır. Tarihsel-evrensel olan dördüncü nokta ise budur.
  7. Komünistler, pek tabii olarak, duruma, güçler dengesine ve sürece binaen emperyalist-kapitalistler arası çelişkilerden faydalanacakları bir siyaset yürütebilirler; stratejik anlamda net olmak koşuluyla, kimi dönemsel “uzlaşmalar ve anlaşmalar” yapabilirler. “Almanya’dan Petrograd’a gelen zırhlı tren” bunun bir örneğidir. Bugün Rojava’da yürütülen süreç ise bir diğer örneği. Siyasal-güncel olan nokta ise budur. Ancak bugün siyasal-güncel düzeyde, böylesi jeo-stratejik ve jeo-politik hesaplar yapmak TDH’nin harcı değildir. Yukarıda koyduğumuz üzere, TDH, kendi burjuvazisinin ve devletinin çanına ot tıkamak üzere yoğunlaşmalıdır.
  8. Devrimci özne bu temelde konumlanmalı ve savaşın sonucu derinleşecek krizi çok yönlü bir ajitasyon-propaganda çalışması ile karşılamalı, örgütlenme çalışmalarına ve teknik-pratik hazırlıklarına devam etmelidir. Devrimci enternasyonalist bir karakterde dünyanın tüm komünistleri ve ezilenleri ile ortaklaşacağı zeminlerin inşası için çaba harcamalıdır.
  9. Gerçek bir “direniş ekseni” de ancak bu şekilde kurulabilir. Ki zaten kurulması elzem bir ihtiyaçtır. Eğer bugün çatışmalara gebe bir durum söz konusu ise bu çatışmaların en yoğun yansımalarını Ortadoğu’da ve Türkiye’de görmek oldukça yüksek bir olasılıktır. Bu, içinde olduğumuz bölgenin, emperyalist-kapitalist düzene karşı yürütülecek devrimci savaşın merkezi olduğu, olacağı anlamına gelir.
  10. Askeri tekniğin geldiği aşamaya baktığımızda, bu olası çatışmaların çok daha eşitsiz bir ortamda gelişeceği açık. Bu eşitsizlik ancak kitlelerin devrimcileşmesi, komünistlerin enternasyonalleşmesi ve öncünün her anlamda yetkinleşmesi ile giderilebilir. İsrail’in “Demir Kubbesi”ni “teneke kubbeye” çeviren Filistinliler, TC’nin son teknoloji “İHA-SİHA”larını, MSA’da “kağıttan uçağa” çeviren KÖH, bu noktada ilham kaynağımızdır. Herkesin içi rahat olsun: Özellikle “birleşik devrim” bileşenleri, Rojava ve Başur Kürdistan savaşlarında bu noktada nitelik olarak yetkinleşmişlerdir. Ancak savaşın kaderi, bu yetkinliği siyasal bir güce dönüştürmemiz ile belirlenecektir!