“Celladın Yüzü” ve Mülteci Sorunu – Mahir Yılmaz

284

Her savaşın bir düşmana ihtiyacı vardır. ABD emperyalizmi için bu düşman, 1991’e kadar Sovyetler Birliği’ydi. SSCB’nin yıkılması ile birlikte ABD, yeni düşmanlar aramaya başladı. Çünkü düşmansız bir ABD, dünyanın çeşitli coğrafyalarına müdahale edemeyecek, savaş sanayii boşa düşecek, bu ülkelerin yeraltı ve yerüstü zenginliklerinden faydalanamayacaktı. İşte tam bu anda ABD’nin aklına mükemmel bir fikir geldi. Dünya çok tehlikeli bir yerdi ve Amerikan demokrasisini dünyanın dört bir yanına ihraç etmek gerekiyordu!

Bob Dylan “Celladın yüzü her zaman iyi gizlenmiştir” diyor bir şarkısında. 40 yılı aşan Afganistan iç savaşı ve gelinen günde bu sözler, durumu özetler nitelikte. ABD, 20 yıllık savaşın ardından iktidarı Taliban’a terk etti. Zaten ortada Taliban’ı durdurabilecek bir güç de yoktu. Sovyetler Birliği, Afganistan’a müdahale ettiğinde, ABD buna ses çıkarmadı ve buranın Sovyetler Birliği’nin Vietnam’ı olması için elinden geleni arkasına koymadı. Ancak ABD’nin 40 yıl önceki ‘özgürlük savaşçıları’, son 20 yılın teröristi oldu. Ve hükümeti bu teröristlere bırakmakta ve onlara makyaj yapmakta bir beis görmediler. ABD gibi Avrupa, Rusya ve Çin de zamane teröristleriyle masaya oturmakta sakınca görmediler. Çünkü mesele Taliban ne olursa olsun, uluslar arası sermayeye sağlayacağı faydadır. Zaten Afganlar ölmeye alışkındır!

Son 20 yıldır başta ABD ve diğer emperyalist ülkeler Afganistan’a “demokrasi götürmek” için 2 trilyon doları aşkın bir bütçe harcamış. Sonuç herkesin bildiği gibi Taliban’ın iktidarı. Ve şu anda, sanki son 20 yıllık savaş hiç yaşanmamış gibi, Taliban’ın DAİŞ vari sicili hokus pokus bi varız bi yokuz taktikleriyle silinerek, Taliban ile pazarlık masaları kuruluyor. Masanın başında ise ABD, Rusya, Çin gibi emperyalist ülkelerin yanı sıra Türkiye, BAE, Pakistan gibi Taliban’a abilik/hamilik yapma isteğiyle yanıp tutuşan ülkeler bulunuyor. Tabii ki bu abilik bedava değil. Her şeyin bir bedeli var. Her zamanki gibi kayıplar toplumsallaştırılacak, kazançlar ise özelleştirilecek. Bu kazanç, emperyalist ve Afganlar’a abilik yapacak ülkelere akacak.

Göçmen ve mülteci meselesi, Taliban’ın Afganistan’ı ele geçirmesi, Kabil havalimanından gelen uçak ve DAİŞ’in üstlendiği saldırı görüntüleriyle dünya gündeminin birinci sırasındaki yerini uzun süre koruyacak gibi duruyor. Ve buna her gün başka bir dramın ekleneceğini tahmin etmek hiç de zor olmasa gerek.

Talibanla masaya oturan devletler “İhtiyatlı bir iyimserlikle” Taliban’ın açıklamalarını izlerken, irtibatı arttırarak, ekonomik, bölgesel anlaşmalar yapmaya başladılar bile. Taliban ise dünyanın gözü kendisine dönmüşken bu süreci iyi yönetmek ve uluslar arası güçlerle senkron tutturmak adına söylemlerini yumuşatmaya, halklara kısmi haklar tanıyacağını açıklamaya çalışıyor. Her ne kadar bu söylemleri ağızlarını bükerek söyleseler de.

Afganistan halklarının uğradığı zulüm, işkence ve katliamlar sermayenin gözünde dolar işaretine dönüşüyor. Emperyalist devletlerin, bölge devletlerinin ve Taliban’ın hışmına uğrayan Afganlar ise akın akın topraklarını terk edip göç yolunu uzun yıllardır katediyor.

Taliban’ın Türkiye varyantı olan AKP ise koşan atın ayağındaki nalı çalabilme yeteneğiyle övünen hırsız misali, bir taşla birçok kuş vurmaya çalışıyor. Başta, ABD’nin ekseninde sadakatini belirtmek için Kabil havalimanına kapağı atmaya çalıştı ancak olmadı ve geri çekilmek zorunda kaldı. Şimdi ise ülkeyi yeniden yapılandırma ve kalkınma düzleminde, Taliban ile bir dizi görüşmelere başladı. Öte yandan Taliban’ın hışmından, yoksulluktan, temel yaşam ihtiyaçlarından yoksun olan onbinlerce göçmen Türkiye’ye akın etmeye devam ediyor. Şu anda Türkiye’de 5-6 milyon civarında mülteci nufusu olduğu biliniyor.

AKP-MHP-Ergenekon faşist iktidarı ise bunları tıpkı Suriyeli mültecilere yaptığı gibi; 1- Altındağ’da olduğu gibi faşist güruhun önüne sürüyor. Sanki bütün kötülüklerin müsebbibi kapitalizm ve onun iktidarı değilmiş gibi. 2- AB ile ilişkilerde tehtid olarak kullanabiliyor. Ab ile ilişkileri bozulduğunda sınırlarını açıyor ve binlerce göçmen sularda boğulup ölüyor. Böylelikle mültecilerin kanı, gözyaşı iktidara Euro olarak geri dönüyor. 3- İktidar, mültecilerin çoğuna mülteci statüsü vermeyip misafir statüsünde bırakıyor ki mülteci haklarından bile yararlanamasın, hakkını arayamasın. Korona krizi ve ekonominin kötü gidişi sonucu, orta ölçekli sanayi ve diğer iş kollarını kalkındırmanın bir aracı, ucuz iş gücü olarak kullanıyor. Bunu Mehmet Özhaseki’nin Bazı şehirlerde sanayiyi onlar ayakta tutuyorlar” sözünden anlayabiliyoruz. Mülteci işçiler, fazla mesai ücretlerini alamadıkları gibi asgari ücretinde çok altında bir ücrete çalışmak zorunda bırakılıyorlar. Öte yandan bu güvencesiz ve ucuz işgücü, diğer işçiler üzerinde bir baskı aracı olarak kullanılıyor, rekabet körükleniyor, haklar törpüleniyor. 4- Bu milyonlarca göçmenden kendine yedeklediği paramiliter bir çete kurmaya çalışıyor. Suriye’de hamilik yaptığı çeteler ve ülkedeki mültecilerden oluşturduğu paramiliter çeteler gibi Afganlarla da böyle bir yapılanmaya gitmeyi hedefliyor…

Devrimci örgütlerin tutumu ise dayanışma amaçlı basın açıklamalarının bir adım ötesine geçemiyor. Basın açıklamaları konuya dikkat çekmek için önemli bir yerde durmakla birlikte konunun özüne inme ve çözüm üretme konusunda eksik kalıyor. Başta kadınlar olmak üzere, Afgan mülteciler, bir Taliban’dan kaçarken, Taliban’ın Türkiye varyantı olan faşist AKP iktidarı ile baş başa kalıyor. Türkiyeli devrimcilerin görevi, sadece basın açıklaması yapma kolaycılığına düşmeden somut, çözüm üreten, okları kapitalizme ve AKP-MHP-Ergenekon iktidarına yönelteceği bir dizi görev çıkarması gerekiyor.

Dediğimiz gibi mülteciler nüfusun büyük bir kısmını oluşturuyor. Sınıfsal olaraksa daha büyük bir yere denk düşüyor. Göçmenler, emperyalistlerin ve bölgesel gerici güçlerin başlattığı savaş ve yıkımın bir sonucu olarak yerini, yurdunu terk etmek, ölümü göze alarak yollara düşmek zorunda kalıyor. Yaşanmakta olanların sorumlusu değil mağduru durumundalar. Göçmen işçiler de kapsayan bir örgütlenme perspektifi ile onları mağdur olmaktan çıkartıp özneleştirmeliyiz. İşçi sınıfının birliğini sağlayabilmek ve göçmen işçileri, Türkiye işçi sınıfının çalışma ve yaşam koşullarını geriye doğru bastırmada burjuvazinin elinde bir koz olmaktan çıkartmak için bunu yapmak zorundayız. Bu ikili bir mücadele hattını gerektirmektedir; bir yandan Türkiye işçi sınıfı ve emekçileri burjuva-faşist ideolojiye ve yeşilinden altı oklusuna tüm sermaye partilerinin köpürttüğü şoven histeriye karşı örgütlemeli, diğer yandan göçmen işçileri sınıf kimliği temelinde sınıf kardeşleriyle buluşturmalıyız. Diğer türlü ırkçı-faşist güçler tarafından, mültecilere karşı kışkırtılan linç saldırıları karşısında, protestoculuğu aşmayan basın açıklamalarıyla yetinmiş oluruz.

Bir de Afganistan’da başta kadınlara dönük olmak üzere, yaşanan hak gasplarını, baskı ve işkenceyi, yoksaymayı görür, buna tepki verirken yanı başımızda Afrin’de ve Serekaniye’de devam eden yine başta kadınlar olmak üzere Kürt halkına dönük işkence, kaçırma, tecavüz, katilamlara sessiz kalamaz, ölü böcek taklidi yapamayız. Sadece işgal bölgelerinde mi bunlar yaşanıyor, Antep ve Ankara’da DAİŞ’in kurduğu kadın pazarlarında Şengalli kadınlar ve kız çocukları pazarlanmaya devam ediyor. Kadın katliamlarına ses çıkarmak için kadın pazarlarının, kadın katliam ve tecavüzlerinin Kürdistan coğrafyası dışın da mı olması gerekiyor? Mesele insan onuruna sahip çıkmaksa derhal harekete geçmeli, DAİŞ’in, El Kaide’nin, Taliban’ın Türkiye varyantına karşı örgütlenmeli ve savaş açmalıyız. Zira Antep’te, Ankara’da Şengalli kadınların satıldığı kadın pazarlarına dönük yapılan operasyonlar sonucu ele geçirilen DAİŞ militanları serbest bırakıldı. Köleleştirilen kadınların birçoğu hala bu pazarda satılmaya devam ediliyor. İktidar, bu konu dünya gündemine geldiğinde, kadınları pazarlayanları ön kapıda yargılayıp arka kapıdan bırakıyor.

Tutarlı bir duruş için sadece ses çıkarmak yetmiyor. Çıkardığımız sesin karşılık bulması gerekli. Ya da tersten söyleyecek olursak, piramidin en altında olan mültecileri özne kılacak alanları yaratmalı, kapitalizmi yakıp kül edecek potansiyellerini açığa çıkarmaya çalışmalıyız. Sınırsız, sömürüsüz, savaşsız bir dünya düşümüzü sınırlardan, sömürüden, savaştan en çok çeken mültecilerle paylaşmalı ve bunun için birlikte mücadele kanallarını oluşturmalıyız. Özcesi, mülteciler için basın açıklaması yerine, mültecilerle birlikte mücadeleyi önümüze bir çıta olarak koymalı ve buradan ilerlemeliyiz.