Yangınlar ve Kürdofobi – Hevi Devrim

351

Ekolojik denge namına bir şey bırakılmayan bir dünyada yaşıyoruz. Bir tarafta önüne çıkanı sürükleyip götüren sel baskınları bir tarafta kavurucu sıcakların tutuşturduğu yangınlar… Akdeniz havzasında bulunan tüm ülkelerde büyük küçük yangınlar yaşandı, yaşanıyor. İklim değişikliğinin bir sonucu olarak bu yangınların yaşanacağı öngörülüyordu. Ama Türkiye’de tedbir namına hiçbir şey yoktu. Ege-Akdeniz hattı, günlerdir yanıyor. Bu yangınlar daha ufacıkken rahatlıkla kontrol altına alınabilirdi belki. Kürtlerin üzerine tonlarca bombayı yağdıran F-16’sından SİHA’sına hava savunma gücüyle övünen TC’nin yangına müdahale edebilecek bir tanecik bir uçağı bile yoktu. Yangınların büyümesi karşısında ilkin yangınlardan yarar umdu, sonra ise çaresiz kaldı faşist iktidar.

Oysa iklim krizinin de etkisiyle Türkiye, bir yangın kuşağının tam orta yerinde. Buna rağmen önlem alınmadı. Hatta Manavgat yangını başlamazdan bir gün önce, yangına karşı tedbir almak bir yana, yaşanabilecek yangınlar sonrası gelişecek duruma dair düzenlemeler yapıldı. Turizmi teşvik kanunu çıkarıldı. Böylelikle turizm alanlarında kıyı ve ormanlık bölgelerinin imara açılma izni konusunda, Kültür ve Turizm Bakanlığı yetkili kılındı. Adeta yangın duasına çıkılmıştı. TOKİ projeleri de hazırdı zaten. Bölgedeki AKP’li bir belediye başkanı müjdeyi vermişti: Evi yanmayanları kıskandıracak, keşke benim de evim yansaydı dedirtecek projeler hazırlanmış, adeta koşullar yeni rant sahalarını yönetebilecek şekilde dizayn edilmişti. Türkiye artık yangına hazırdı! Ağustos-Temmuz sıcaklarına, bu iklim krizi koşullarında yaşanacak kurak yaza güveniyorlardı. Olmazsa kimi ufak dokunuşlar da yapılabilirdi, bu da daha önce yapılmamış bir şey değildi. Daha iki yıl önce Orman bakanlığına bağlı görevliler, İzmir dolaylarında çıkan bir yangında suçüstü kameralara yakalanmıştı. Yangın sonrası yasal altyapısı da oluşturulduğu için, orman vasfını yitirmiş topraklara lüks otelleri kondurmak hiç de zor olmayacaktı.

Nitekim çok beklemeleri gerekmedi ve yangınlar başladı. İlk anda etkin bir müdahale yapılsa bu derece büyümezdi. Ama dedik ya yasa çıkartarak yol düzlenmişti. Yandaş sermaye gruplarına adrese teslim hazırlatılan TOKİ projeleri tamamdı. Nasıl olsa, tepkilerin yöneleceği yer de belliydi. Şovenizm zehri zerk edilmiş kitlelere bir işaret çakmak yeterdi; yangınların faturası Kürtlere çıkartılacaktı. O da kolay işti. Kürt halkına dönük linç gösterilerini dizayn edebilecek toplumsal iklim her zaman hazır ve nazırdı. Bir taşla çok kuş vurulabilirdi. Belki de linç gösterileri Kürtleri yerlerinden edecek ve yeni çökme alanları da çıkacaktı. Her şey böylesi bir kriz yönetimine faşist iktidarın hazır olduğunu gösteriyordu. Beklenen gün geldi ve yangın başladı. İlk iki üç gün her şey belki de önden yazılmış senaryoya uygun ilerliyordu. Ama yangın büyüdü, büyüdü ve bir yerden sonra hedefledikleri denetimli bir yangın olmaktan çıktı. İşte o zaman, olan oldu. Bugüne kadar kriz yönetimiyle büyüyen faşist iktidar bir süredir artık bunu yapamıyor. Her kriz, bir faça izi bırakıyor. Henüz şahdamara gelen bir faça almadı, ama toplumsal-sınıfsal tüm fay hatlarının hareketli olduğu, ekonomik-toplumsal-siyasal çoklu kriz dinamiğinin harekete geçtiği bu zamanlarda her kriz aynı zamanda iktidar için bu riski de büyütüyor. Yangın büyüdükçe toplumsal öfkeyi kontrol edemez hale geldi, ormanlık alanlarla sınırlı kalmayıp hızla yerleşim alanlarına inen alevlerle birlikte, halkın tepkisi çığ gibi büyüdü.

Kriz yönetilebilir olmaktan çıktı. Oysa bu iktidar kriz yönetimini esas alarak bugünlere geldi. Zira kriz, mevcut halin sürdürülemezliğinin bir ifadesiydi. Yine kriz, aynı zamanda yeniden yapılandırmanın yolunu döşeyendi. Bu yüzden AKP iktidarı ekonomik, siyasal, toplumsal, askeri her alanda kurulu düzeni, yapıyı değiştirebilmek, toplumu dezanformasyon ve korku iklimiyle yeniden dizayn edebilmek için kriz dinamiğini harekete geçirmek ve bunu yönetebilir hale getirmek biçiminde bir stratejik hat izledi. Kuşkusuz bugüne kadar çıkmış olan tüm krizlerin AKP’nin bilinçli çıkardığı krizler olduğunu söyleyemeyiz. Ama önüne çıkan fırsatları iyi değerlendirdi, diyebiliriz. Gerektiğinde de sınıfsal-toplumsal dinamikleri hesaba katarak bazı şeyleri kanırttı ve yeniden yapılandırma adımlarını attı. 15-20 Temmuz darbesi ve karşı darbesini bu yönleriyle değerlendirmek gerekir. Önleyici adımları pekala atabilecek istihbari bilgilere sahipken bunu yapmayarak adeta darbeyi izlemiş, sonrasında da hasmını ezeceği tüm imkanlara sahip olmuştur. Bununla da yetinmeyip rıza üretim mekanizmalarının daralmaya başladığı koşullarda, tüm toplumsal muhalefet dinamiklerine karşı zorun öne çıkacağı bir yönetim yapısını inşa etmiştir. Suriye’de, Libya’da pozisyon alışı da, Rojava’daki işgalleri de kriz yönetimine örnek olarak verilebilir. Ancak artık kriz yönetimini yapabilecek bir güç ve kapasitede değil. Sedat Peker sonrası yaşananlara baktığımızda bile bunu rahatlıkla görebiliriz. Kriz oluşturup kriz yönetimiyle güç tesis edebilecek bir aktör olmaktan çıkmıştır. Buna yeltendiğinde de her şey elinde kalmakta, bir çizik daha yemektedir. Yangınların açığa çıkardığı bir şey de bu oldu.

Yangınların yarattığı ekolojik yıkım sadece bugünümüzü değil geleceğimizi de tehdit ediyor. Elbette insanlık değerlerini kendisinde cisimleştiren, insan/toplum-doğa ilişkisinde yıkıcılığı ve tahribatı ortadan kaldırmayı hedefleyen, yeni bir yaşam için kavgaya tutuşanlar bu yangınlara kayıtsız kalamaz. Kapitalizmin insanlık ve doğa düşmanı yüzünü açığa çıkarmak, kitlelerin bilincinde yer etmek için her türlü ajitasyon-propaganda aracını kullanmalıyız. Yangınla açığa çıkan toplumsal öfkeyi doğru adrese yönlendirecek bir faaliyetin yürütücüsü olmalıyız. Faşist iktidarın ve sivil faşist güçlerin bu vesileyle Kürtlere karşı geliştirdiği her türlü ırkçı-faşist saldırılara, linç gösterilerine karşı mücadele etmeliyiz.

Buraya kadar yazdıklarımız bilinen hikaye. Yangına dair üç aşağı beş yukarı yazılanlar bu minval üzeredir. Oysa devrimciler yaşanmakta olanlara başka bir lensten bakabildikleri -her kriz aralığını sınıf düşmanımızla karşıtlık eksenini belirginleştirdiği- oranda devrimcidir. Yangınlarla ortaya çıkan tabloyu birçok okuma biçimi var. Bunların her biri konumlanma noktamıza göre değişir. Türkiye’de hiçbir yangın yoktur ki burjuva-faşist devletten bağımsız olsun. Piknik ateşinden, yoldan geçen bir arabadan atılan izmarite, bir cam parçasından kırılan güneş ışınlarına kadar en masumane etkenlerle başlayan yangınlar bile böyledir. Nasıl çıkmış olursa olsun büyümesinden sorumlu olan, faşist iktidardır.

Devrimci hareketin içinde önemli bir kesim bu yangınların Kürt hareketiyle bağlantılı olabileceği kaygısını duydu. Devrimci bir öznenin mücadele çizgisi dünya görüşüyle, tahayyül ettiği gelecekle ilişkilidir. Bu nedenle de doğa katliamını hedefleyen bir eylem hattının savunuculuğunu yapamaz. Keza KCK’nin yapmış olduğu açıklama bu yaklaşımı teyit eden bir açıklamaydı. Öte yandan, Kürdistan’daki kirli savaşa gözünü açan, onca katliam ve baskıya maruz kalan Kürt gençliğinin öfkesi, artık salt örgütlü kanallardan akabilecek düzeyi aştı aşacak düzeyde. Bu da bir başka gerçek. Elbette bu yangınlar sabotaj eylemleri sonucu çıkmış olsaydı, geliştirilen şovenizmle birlikte Kürtlere ve devrimci demokrat kesimlere saldırıların çok daha boyutlanmasına zemin hazırlayabilirdi. Ve bu durum, şovenizmi ve ırkçı-faşist dalgayı yükseltecek, bu da işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin sınıf düşmanlarının saflarına asker yazılmasını kolaylaştıracaktı. Diğer yandan faşist iktidarın teşvikiyle geliştirilecek saldırıları ve linç girişimlerini püskürtebilecek bir örgütlülük düzeyi, özsavunma örgütlülüğü de yoktu. Bu da katliamlara davetiye demekti. En halisane kaygılarla ilk akla gelecek olanlar buydu. Ancak bu dünya halisane kaygılarla okunabilecek bir dünya değil. İşçi sınıfı kanlı iç savaşlar, gerici faşist kırımlar içinden geçerek kendi sınıf çıkarlarının ayrımına varacaktır. Müesses nizamı koruyarak, işçi sınıfı içerisindeki devrimci koru açığa çıkarmanın mümkünü yoktur. Hiçbir devrim de müesses nizamın sürgit devam ettiği bir ortamda yaşanmamıştır. Yine hiçbir devrimci kalkışma da steril gelişmemiştir.

Bu yangınlar, Kürt gençleri tarafından çıkarılmadı. Lübnan’dan İtalya’ya kadar her yerde yangın var. Atina dolaylarında başlayan yangın, kenti tehdit eder duruma geldi. Manavgat ve diğer yangınları Kürt hareketi çıkardı diyenlere verilecek yanıt; Roma’yı da, Kaliforniya’yı, Rusya’yı da PKK mi yaktı, olabilir. Bir yangın kuşağının içerisindeyiz. Bu yangın kontrollü kalan bir yangın olsaydı emin olun ki bu yangının failleri olarak, devlet erkanı açıktan Kürtleri işaret edecekti, olmayan failleri bulup çıkartacaktı. Ama iş bu kadar basit değildi. Sosyal medyadan geliştirilen provokatif kampanyaya rağmen Kürtlerin üzerine yıkılamadı. Ayrıca bu büyük felaketin yarattığı kriz yönetilebilir olmadığı için linç gösterileri de yönetilebilir olmaktan kolaylıkla çıkabilirdi. Bu yüzden ağız ucuyla yapılan sabotaj değinilerine rağmen, açıktan Kürt hareketi işaret edilemedi. Afet vurgusu yapıldı.

Yine de devrimci cenah Kürt gençlerinin bir sabotaj eylemi yapmış olabileceği düşüncesiyle ne yangınları yeterince gördü ne de birileri tarafından yangınlar vesile edilerek geliştirilen ırkçı faşist saldırılara, linç gösterilerine karşı yeterince tepki gösterebildi. Oysa daha dün Konya-Meram yaşanmıştı. Ve yangınlar üzerinden geliştirilen şoven histeri, bu katliamı misliyle aşacak yeni katliamlara gebe bir ortamı oluşturuyor.

Ocağa ateş düşürmeyi, köy yakmayı iyi bilirsiniz

Hepimiz biliriz savaşlar yıkıcıdır. Hepimiz biliriz ezen-ezilen kavgasında, ezenin gaddarlığı karşısında, bir noktadan sonra ezilenin yıkıcı öfkesi kontrol edilebilir olmaktan çıkar. Hepimiz biliriz varlık yokluk raddesine geldiyse iş, ocağına ateş düşenin, çıkış için o ateşi yaymaktan başka çaresi kalmaz. İşte o noktada ezilen bir halk varlık yokluk savaşıyla karşı karşıyaysa önünü arkasını düşünmeden öfkesini konuşturur. Bugüne kadar bu yaşanmadı, ama Kürdistan’daki savaşı durduramazsak, bunun olmayacağını kimse iddia edemez.

Son yangınlarda köyler yandı. Tüm canlılarıyla birlikte orman kül oldu. 7 insanı alevler yuttu. Acıyı derinden hissettik. Hayvanlarını kurtarmaya çalışan, adeta alevlerden uzaklaşmaları için yalvar yakar ağlayan köylüyü izlemek bir çoğumuza zor geldi. Ama bunlar sadece bugün yaşanmıyor, adı Kürdistan olan bir coğrafyada sadece hayvanlar değil insanlar da diri diri yakıldı. Bugün alevlere isyan ediyoruz, onu söndürmekte geç kalan devlete… Oysa Kürt köyleri yakıldı, koruculuğu kabul etmeyenler zorla göçertildi. Bir köy vardır uzakta, Muş’ta, adı Vartinis. O köy; gitmesek de görmesek de, bizim köyümüz olmasa da, içinde bir dünyayla, halayları ağıtlarıyla, sevdaları özlemleriyle bir köydür. İçindeki canlılarla, yeni doğmuş bebeler, boy boy çocuklar, genç yaşlı Kürtlerle o, bir köydür. İşte o köy ve onun gibi yüzlerce köy yakıldı. Muş’un Korkut ilçesi Vartinis köyünde, bu devletin askeri, en küçüğü 2, en büyüğü 14 yaşında olan 7 çocuğuyla birlikte bir anne ve babayı yakarak katletti. Tüm köylüler evlerine kapatılmış olarak bu vahşeti izlemek zorunda kaldılar. Kolay değil, çocukların çığlıklarını, bir babanın ne çocuklarını ne kendisini kurtaramayacak olmanın aczine eşlik eden çaresiz haykırışlarını dinlemek… Bir köy Kürt oldukları ve boyun eğmedikleri için bu cezaya çarptırıldı. İbreti alem olsun diye içlerinden bir aile yok edildi. Ailenin tek kurtulan ferdi bu ev baskını sırasında komşunun evinde olan 16 yaşındaki Aysel Öğüt’tü. O günden bugüne herkesin gözü önünde yapılan bu katliamın failler yargılansın ve ceza alsın diye mücadele ediyor. Bir aile, bir ev yakılıyor. Karşılığında hiçbir şey yok. Failler, bırakalım ceza almayı terfi edildiler.

Bir anne çocuğunun cenazesini kargoyla alabiliyor. Dirinize de ölünüze de saygımız yok diyor ceberrut devlet. Konya’nın Meram ilçesinde bir aile ırkçı-faşistler tarafından katledildi ve evleri yakıldı. Yani o ateş ki Kürtlerin ocağına her gün düşendi. Bunlar Türkiye metropollerinin steril ortamlarında hiç konuşulmadı. Şovenizmle sersemletilmiş işçi sınıfı ve emekçilerin gündemi hiç olmadı. Bir savaş var, 1984’ten bu yana süren. Köyleri boşaltılan, yakınlarını kaybeden, bir parçasıyla dağın asi rüzgarına yönünü veren çocuklar, geceleri ninni yerine ağıtlarla büyüdüler. Alevler, hep Kürdistan’ın dağlarını taşlarını yalamaz. Bu ateş, insanların içinde kor ateş olur, batıya da yayılır. Bu yangınlar, iklim krizinin tetiklediği yangın kuşağının bir parçasıydı. Irkçı-faşist çevreler ne kadar isteseler de Kürtlerle ilişkilendiremediler. Somut bir kanıt bulamadılar. Ama bu yangın olmasa da başka yangınlar, bugün değilse yarın, belki köyü yakılmış ve metropollerin varoşlarında yoksulluğun, hiçliğin içine doğmuş, halkına yapılanların kor ateşiyle intikamını dağlayan Kürt gençlerinin bir kibritinin, bir çakmağının ucunda bitecektir. Bu, savaşın gerçekliğidir. Kabul edelim veya etmeyelim, öfke ekerseniz yarın öbür gün yangınların içerisinde kalırsınız. Bu savaşa dur demezsek, geniş kitleler bugün olduğu gibi yarın da Kürdistan’a dönük sömürgeci savaşa pasif veya aktif destekçi olursa, Kürt halkının özgürlük taleplerine sessiz kalırsa, bu, yaşanacak olandır.

Irak’ın Kuzeyinde şu kadar teröristi etkisiz hale getirdik, Barış Pınarı bölgesine sızmak isteyen bilmem kaç teröristi öldürdük, Şırnak’ın kırsalındaki teröristlerin inlerini başlarına yıktık… haberleri savaş oyunlarının bir parçası değil. O topraklara ölüm kusanlarla sessiz ortaklık bir yerden sonra ateşin yayılmasına yol açar. Bu savaşı durdurmak, Kürt halkının özgürlük taleplerini desteklemek gerek. Nasıl ki yangında bir eşik aşıldıktan sonra alevleri söndürmek zorsa, her şeyi yakıp geçiyorsa, bu kirli savaşın biriktirdiği öfke de bir yerden sonra patlayacaktır. Kürt gençlerinin intikamla başlayıp intikamla biten yeminlerini, Kürt hareketine saldırı için bir vesile yapmaktansa, bu öfke selinin nedenlerini anlamaya çalışalım. Bu öfkeyi bir yerden sonra Kürt Özgürlük Hareketi de durduramaz.

Kürt halkının özgürlüğü uğruna bedeninin yarısını vermiş bir arkadaş, gerillaya niçin katıldığını şöyle anlattı: ‘Dedemin babası devletin adamı ağa tarafından dövülmüş. Dedem yine öyle. Babamın, amcamların jandarma dayağı altında kırılmadık kemiği kalmamış. Hani anneler, çocuklarını uyutmak için masal anlatır ya, Kürt çocukları masal yerine bu zulmün hikayesiyle uyur, ağıtlarla büyür. İşte ben böyle büyüdüm. Dedelerimin, babamın, amcamların çaresiz öfkelerini yüklendim de yürüdüm. Bir daha boyun eğmemek, bir çocuk daha kulağında ninni sesleri yerine ağıtlarla uyumasın, kabuslara uyuyup kabuslara uyanmasın diye gerilla oldum.’

Bu savaş, bir de yönünü Kürdistan dağlarının asi rüzgarına veremeyenlerin, Türkiye ve Kürdistan metropollerinin özgürlük savaşçısı olarak sokakları tutuşturamayanların, kavgasını sadece intikam ateşiyle harlayabilen Kürt gençlerinin savaşı. Ve bu öfkenin aşırılıkları da içinde barındıracağını tahmin etmek zor değil. Ama kim, bu Kürt gençlerini yargılayabilir ki… Fransa banliyölerini ateşe verenleri yargılayabildiniz mi? Black Lives Matter diyerek sokakları tutuşturan siyahileri yargılayabildiniz mi?

George Floyd’un polis tarafından katledilmesi sonrası Black Lives Matter hareketi aktivisti Tamika Mallory’in, yaptığı konuşma, tüm dünyada viral olmuştu. Türkiye’de sağcısından solcusuna hemen hemen tüm haber sitelerinde bu konuşma videosu haberleştirildi ve Siyah öfkenin nedenleri üzerine analizler yapıldı. Bizden uzakta olunca oldukça net görebiliyorduk, ezenle-ezilenin kullandığı şiddetin aynı şekilde kınanamayacağını. Bizden uzak olunca ezilenin isyan hareketindeki aşırılıkların kefaretinin de ezene ait olduğunu görüyorduk. Ne diyordu Mallory alışveriş merkezlerini, binaları yakıp yıkan isyancıları kriminalize etmek isteyenlere: Eğer Target’ı yaktılarsa umurumda değil. Target bizimle birlikte sokakta olup haklarımızı savunmalıydı.” Bu sözler her tarafta doğrudur. Dersim’in Hozat’ında, Amed’in Lice’sinde, Botan’ın Cudi’sinde ve daha birçok yerde gerillaya yuva oldu diye yangınları bile isteye çıkartıp tüm canlıları ve doğayı katledenler, köyleri içinde insanlarla yakanlar, Cizre’deki bodrumlarda onlarca Kürt gencini yangın bombalarıyla adeta Nazilere rahmet okuturcasına katledenler hümanizmden dem vuramaz, vicdandan bahsedemez, yangın diyemez. Batı’daki ve Doğu’daki tüm yangınların müsebbibi, faşist diktatörlüğün kendisidir. Kürdistana düşen ateşin de Ege’yi Akdeniz’i kavuran alevlerin de, işçi ve emekçilerin mutfaklarındaki yangının da faili bu burjuva-faşist devlettir.

Bu yangını, Türkiye işçi sınıfı ve emekçi kitlelerinin, gelecekte yaşanabilecek cehennemi dünyanın bir jeneriği olarak kavraması ve harekete geçmesi için vesile yapalım. Mutfaklardaki yangını; kadınların cins kırımına dönüşen kadın cinayetlerine ve patriyarkal kapitalist sisteme öfkesini; gençliğin geleceksizliğe mahkum edilmişliğe olan isyanını; Kürt halkının ulusal kurtuluş mücadelesiyle buluşturabilirsek ancak bu tehdidi ortadan kaldırabiliriz.