Acil İhtiyaç: Savaş Karşıtı Cepheyi Oluşturmak! – Hevi Devrim

771

Kürt halkının siyasal kazanımları, hangi parçada olursa olsun farketmez, hep faşist devletin kırmızı çizgisi oldu. Faşist devlet, Kuzey Kürdistan’da yaşadığı sıkışmayı aşmak, Rojava devrimi ile bölgede oluşmuş olan Kürt realitesini bozmak ve “Kürtlerin zamanı”nı, fizikteki zaman okunun tersinmezliği ilkesine inat tersine çevirmek için, tek çare olarak, Efrîn savaşını gündemine aldı. Bugün TC’nin ekonomik, siyasal, toplumsal bir bütün olarak içine yuvarlanmış olduğu kriz koşullarının sonucu olarak ülke içinde geliştirdiği faşist kurumsallaşma ile Efrîn’e saldırı ve işgal girişimi aynı düzlemde durmaktadır. Küresel rejim krizinin bir yansıması olarak emperyalistler arası çelişki ve çatışmaların keskinleşmiş olmasını, bölgesel rejim krizinin yaratmış olduğu boşlukları değerlendirerek, Tayyip, Efrîn seferine girişti. Böylece, tekçi egemenlik sisteminin rafine hali olarak başkanlık sistemini ve faşist devleti tahkim etmekte kullandığı şoven histeriyi zinde tutmayı da sağlamış oldu.

Bu savaşın temel amaçlarından biri de OHAL’e rağmen tam sindirilmemiş olan içeriyi sindirmek, düzeni sorgulayan ve arayış içerisindeki kesimleri daha baştan elimine etmektir. Bu operasyon başkanlık sistemiyle tahkim edilen faşist diktatörlüğün kurumsallaşması açısından bir ihtiyaçtı. Ancak bu ihtiyacı, salt tek adama doğru daraltılarak okumak yanıltıcı olduğu gibi, örneğin CHP’nin tavrını anlamamızı da zorlaştırır. Burada faşist devletin bekası sözkonusudur ve beka sorunu “milli mutabakat” sorunudur! Ve her türlü hükümet-başkanlık sistemi vb. tartışmalarının üzerindedir! Oluşan “milli mutabakat”, AKP-MHP faşist iktidarını aşan bir yerde durmaktadır.

Kürdistan’ı dışında tutarak söylersek (zira orada boylu boyunca dişe diş yürüyen bir savaş var), rejim açısından, Türkiye ayağında mücadele dinamiklerini somut bir görüntü kazanmadan ezme ihtiyacı apaçık ortadadır. Zira olağan bir dünya ve bölge durumu sözkonusu değildir, bu yüzden faşist devletin içerideki stratejisi, kendisine karşı gelişebilecek bir kalkışmayı “önleyici savaş” esprisi içerisinde daha belirmeden ezmektir. Gelişecek bir ayaklanma ve isyanı bastırmayı değil böyle bir ayaklanma ve isyana kimselerin cesaret edememesini sağlamak da diyebiliriz bu stratejiye. Rıza üretiminin korku efekti eşliğinde, sinizm ve pasifizmin hakim kılınmasıyla üretilmesi… Ölüm ve şiddet pornosunun bu kadar açık kullanılmasının bir nedeni de budur. Efrîn savaşı ve Türkiye’de savaş karşıtı her sese karşı gösterilen sert müdahaleyi bir de buradan okuyabiliriz.

Kendi özgücümüzden başka yaslanacağımız hiçbir yer yoktur

ABD’nin, Kuzey Suriye Federasyonu kapsamında 30 bin kişilik bir Sınır Güvenlik Gücü oluşturduklarına dair açıklaması adeta provakasyon niteliğindeydi. Bu açıklamanın ayrıca rejim ve Rusya’yla da ipleri geren bir yerde durduğunu söylemeliyiz. Sonrasında TC’nin Efrîn’e dönük tehditlerine karşı yapmış olduğu açıklama da adeta, işgal ve saldırı bizi ilgilendirmez, biçimindeydi. ABD, Türkiye’nin başlatmış olduğu işgal harekatını ve savaşı da, “Türkiye’yi operasyonun kapsamını ve süresini sınırlamaya ve sivil kayıplardan kaçınmaya çağırıyoruz” sözleriyle karşıladı ve “kaygılıyız” demekle yetindi. Bu açıklamalarıyla, esasta işgal girişiminie sınırlı da olsa destek sunmuş oldu. Bu işgal ve saldırıya zımni bir “evet” anlamına gelmektedir. Zımni değil fiili olarak bu işgal sürecine destek veren ve katılanlar ise, TC savaş uçaklarına izin veren Efrîn’in bombalanmasına sessiz kalan, İdlib operasyonu karşılığında Efrîn’deki askeri gücünü çekip sömürgeci faşist TC devleti ile anlaşan Rusya ile Esad rejimidir.

Çok açıktır, kendi özgücüne yaslanmadan belirlenecek bir stratejik hat (hele de politikanın şiddet araçlarıyla yoğunlaştırılmış yürütümü olarak savaşsa sözkonusu olan) yenilgiye mahkumdur. Kuşkusuz emperyalistler arası, bölgesel güçler arası ve ülke içerisinde burjuva klikler arası çelişki ve çatışmaları gözetirsin. Ancak salt bunlar üzerinden politika oluşturmazsın. Kürt halkının, Efrîn’de yaşayan halkların kendi özgücü dışında, Türkiye’de faşist diktatörlüğe karşı mücadele eden ve Kürt halkının kendi kaderini belirleme hakkını savunan işçi ve emekçilerin, demokrat kesimlerin, dünyada enternayonalizmi şiar edinen ve nerede ezilen, katledilen bir halk varsa yüreği de bilinci de bu kavganın yanında atan enternasyonalistlerin destek ve dayanışması dışında yaslanacağı bir güç yoktur.

Sınıf düşmanını tanı!

TÜSİAD başkanı konuştu: ‘TÜSİAD’ın yüreği TSK ile’. Fazla söze gerek yok, bu aynı zamanda, tekelci burjuvazi için bir sınıf kavgasıdır. Kar oranlarını yükseltme, artıdeğer sömürüsünü artırma kavgasıdır. Ezcümle krizden çıkma savaşıdır. Burjuvazi ile işçi sınıfı ve emekçiler, ezilen halklar aynı safta dizilemezler. Birinin sınıfsal çıkarı diğerine karşıt yöndedir. Burjuvazi, ‘yüreğimiz kahraman ordumuzla’ diyorsa işçi ve emekçilerin bu savaşa asker yazılmadan önce bir kez daha düşünmesi gerekir.

Milli güvenlik denilen şey, abdestli-abdestsiz tekelci burjuvazinin sınıfsal çıkarlarından başka bir şey değildir. Ve kurulan milli mutabakat da sermaye sınıfından yana olanların oluşturmuş olduğu bir milli mutabakattır. AKP’sinden CHP’sine, Ergenekoncularına, MHP’sinden Saadet’ine, BBP’sine kadar, hepsi tek yürek tek yumruk olmuş, Kürt halkını imha ve soykırım tehditi ile biat etmeye zorlamaktadır. Karşımızda sınıfsal çıkarları doğrultusunda işgal ve savaş noktasında, Kürt halkı başta olmak üzere bölge halklarının kırdırılması konusunda yekpare bir bütün var. Biz de buna göre konumlanacağız.

Hedef kitlemizin içten ayrımlı analizi ve savaş karşıtı cephenin oluşturulması

Biz devrimcilerin, bugüne kadar tüm mücadele gündemlerinde olduğu gibi Efrîn’deki savaşa karşı yürüteceğimiz faaliyetin de ikili bir yönü bulunmaktadır. Hedef kitlemiz bilinç durumu ve düzeyi olarak yekpare bir bütünden oluşmuyor. Eğer derdimiz bir şeyleri yazıp/söyleyip ruhumuzu kurtarmakla yetinmek istemiyorsak, politika oluşturmak ve bu temelde mücadele kanallarını var etmek istiyorsak hedef kitle tespitini yapmalıyız.

1- Şovenizmle sersemletilen işçi ve emekçilerle konuşmalı, bu savaş ve işgalin, faşist devletin yayılmacı bölge politikasının, sömürgeci karakterinin onlara ne getirdiğini anlatmalı, bu savaşın onların değil patronların ve faşist devletlerinin savaşı olduğunu söylemeliyiz. Bunu, somut olarak, savaşın gündelik hayatlarındaki karşılığını serimleyerek ortaya koymalı, şovenizmin işçi sınıfı ve emekçilerin, ezilen halkların bugününü ve geleceğini karartan zehrini yok etmeyi hedeflemeliyiz.

Bu kesimlere doğru yürüteceğimiz ajitasyon propagandanın muhtevasını çok kısa ve özlü olarak aşağıda yazdık. Doğrudan bu kesimi hedefleyen bir çalışma elzemdir.

Çok uzun bir zamandır Türkiye halkları bir şiddet ve savaş sarmalının içerisindedir. İşçi sınıfı ve emekçilerin yaşamlarının her alanı şiddeti içermektedir. Kürdistan’da Kürt halkının tepesine yağdırılan her bombanın aynı zamanda kentlerde özgürlük taleplerini bastırmak için dehşet bir şiddet sarmalıyla karşımıza çıktığını daha kaç kez göreceğiz? İşyerinde örgütlenme hakkına sahip çıkan işçiye, en küçük bir hak talebine karşı gösterilen tahammülsüzlük spontan gelişen bir durum değil doğrudan savaş halinin bir sonucudur. Şimdi sömürgecilik ve işgal politikalarını Rojava topraklarına doğru somutluyor TC. Bu savaşın sofralarımızda olduğunu bilelim. Bu savaşın evlerimizde, okullarımızda, işyerlerimizde bizlere karşı sürdürüldüğünü bilince çıkarmayıp ona kan taşıdığımız her gün, bu şiddet döngüsünü çok daha büyümüş olarak karşımıza çıkardığımızı görelim. Yoksulluk, KHK’lı veya KHK’sız işten atılmak, evsizlik, hastane kapılarında ilaçsız beklemek şiddetin ve savaşın en derini değil mi? Biz şiddet ve savaşın en deriniyle karşı karşıyayız. Buradan çıkış yok, bu fasit döngüyü kırabilmek için savaşmaktan başka çaremiz yok. Biz işçi ve emekçiler, Efrîn’le bir üst düzleme çıkmış olan Kürt halkına karşı faşist TC’nin yürütmüş olduğu savaşın doğrudan tarafıyız. Bu savaş bize karşıdır. Ve ama bu savaş bizim üzerimizden, bizim ortak edildiğimiz rıza üretim mekanizmalarıyla sürdürülmektedir.

Biz işçi ve emekçilerin, Kürt halkıyla bir sorunumuz yok, Efrîn halkıyla bir sorunumuz yok. Bizim Efrîn diye bir sorunumuz yok. Kuşkusuz hangi coğrafyada olursa olsun ezilen halkların, işçi ve emekçilerin derdi tasası bizim de sorunumuzdur. Bu anlamda 2012’den beri kendi öz yönetimini kurarak, kan revan içerisindeki bir bölgede kendi geleceğini eline alan Rojava halkının tüm sorunları bizim de sorunumuzdur. Ama bizim tekelci kapitalistlerin ve faşist devletin sorun olarak gördükleriyle bir ilgimiz yok. Ölen de öldürülen de işçi ve emekçilerdir. İşte bunun bilincini oluşturmaya odaklanmalı, savaş karşıtlığını geliştirmeliyiz.

2- Efrîn işgalinin ve savaşının ne anlama geldiğini bilen ve buna karşı çıkan, ancak bu karşı çıkışını pratikleştiremeyen kitlelere konuşmalıyız. Bu kesimlere Efrîn işgalinin ne anlama geldiğini anlatma ihtiyacı yoktur, sadece onlara bu işgali durdurabilecek bir eylem hattının nasıl olması gerektiğini anlatmaya, bunu pratikleştirme noktasında yön gösterici çıkışları örgütlemeye ihtiyacımız var. Kürt halkını ve savaş karşıtlarını harekete geçirebilirsek, bu eylemler işçi ve emekçilere doğru da yayılacak, savaş karşıtı hareket sıçramalı bir biçimde gelişecektir. Bunca muhalife rağmen neden Efrîn konusunda yer yerinden oynamıyor? Çünkü onları eyleme çağırdığımız protest tarzın faşist diktatörlük için bir sinek vızıltısı bile olmayacağını, devletin şoven histeriyle güçlendirilmiş hazır kıtaları da sahaya sürerek bu cılız protestoları bastıracağını düşünüyor bu kesimler. Başarı sağlayabileceğimiz bir eylem çizgimizin olmadığını düşünüyor. Bu kesimleri ve kendimizi, somut başarıya odaklı, kazanma ve iktidar bilinç ve perspektifinin yön verdiği bir eylem çizgisiyle daha ileriden örgütleyebiliriz.

Biz genelde hedef kitle tespitini yapmadan, ortaya karışık açıklamalar yapıyor, özellikle harekete geçebilecek kesimlere, sanki onlar Efrîn işgalinin ne menem kötü bir şey olduğunu bilmiyormuş gibi konuşuyoruz. Oysa meselemiz bu değil. Şovenizmle sersemletilen kesimleri tarafsızlaştırıp saflarımıza kazanmayı hedeflemeli, savaşa karşı olup “öğrenilmiş çaresizlik” durumunu sürekli yeniden üreten mücadele tarzımızdan dolayı harekete geçmeyen kesimleri ise aktifleştirmeliyiz. Acilen savaş karşıtı olan her kesimi içine alacak bir cephe örgütlemeli, “Faşizmi yıkacak, savaşı durduracağız!” şiarıyla harekete geçmeliyiz.

Hedef belli, faşist devlet tüm toplumsal gericilik birikimini harekete geçirerek içte özgürlük taleplerini bastırmayı ve OHAL’i süreklileştirmeyi hedeflemektedir. Biz ne yapacağız? Devrimciler, savaş karşıtı bir hareket oluşturarak ve esasta da emperyalist kapitalist savaşı, içte burjuva devletine karşı bir savaşa dönüştürerek durdurabilir. İçeride savaşmadan ne bu savaşı durdurabilir ve halkların boğazlanmasını engelleyebilir ne savaş ekonomisi adı altında yoksulluk ve sefalet birikimini çığlaştıran sermaye devletinin politikalarına set çekebilir ne de süreklileştirilmiş OHAL rejimiyle kurumsallaşan faşist diktatörlüğü yıkabiliriz.

Ya büyük kazanacak ya büyük kaybedeceğiz. Biz, nasıl büyük kazanabileceğimizi konuşalım. Efrîn nasıl kazanır? Ateşi her yere yayabilir, savaş cephesini genişletebilirsek… Kobané’den farkı yoktur Efrîn’in. Kobané’ye nasıl sarıldıysak Efrîn’e de öyle sarılacağız. Kobané’de TC vekalet savaşı yürüten çeteleriyle DAİŞ’le karşımızdaydı, Efrîn’de doğrudan. Dün, DAİŞ çetelerinin eliyle yürüttüğü savaşı Efrîn’de El Kaide, DAİŞ artığı çetelerden oluşturduğu grupların yanısıra doğrudan uçağıyla vurarak, ordusuyla karadan girerek yürütüyor. Düşmanımız karşımızda. İşçi ve emekçilerin faşist devletin savaşına asker yazılmasını engellemek istiyorsak mücadeleyi yükseltmeliyiz.

Bayrağında enternasyonalizm yazan bir sınıfın devrimcileriyiz. Efrîn’de halkın üzerine bombalar yağıyorsa, İstanbul’da, Ankara’da yaşam rutin sürmemeli, devlete ait ne varsa her şeyi yakıp yıkmak, gündelik hayatı sabote etmekten başka çaremiz yok. Eğer savaşa hayır diyorsak, bu savaşın nasıl bir şey olduğunu faşist devlete İstanbul’da da tattırmalıyız. Biz tek başımıza ne yapabiliriz ki demekten çıktığımız an yapabileceğimiz çok şeyin olduğunu göreceğiz. Mevcut sinizmimizle kapitalizmin yeniden üreticileriyiz. Kapitalist devletin sinir uçlarını oluşturan noktalara dokunabiliriz. Unutmayalım sabotaj eylemi (bombalı-bombasız), düşmanın hareket kabiliyetini engellemek, onu hiç beklemediği bir anda vurmaktır. Üretim süreçlerinde yer alan bizlerin çok akıllıca örgütleyebileceği bu tür eylemler kuşkusuz vardır. Yeter ki biz kendi potansiyel enerjimizin farkına varalım ve bunu kinetik enerjiye dönüştürelim. Efrîn’e düşen bombaların, Efrîn’i yakan ateşin sınır ötesinde değil Ankara’da, İstanbul’da da patlayacağını, yanacağını gösterdiğimiz taktirde bu savaşı durdurabiliriz. Faşist diktatörlüğü yıkmanın yolu Efrîn’de kazanmamızdır. Ve Efrîn’de kazanmak Türkiye’yi cephe hattı olarak örmekten geçmektedir.

Hevi Devrim

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız