Dağlık Karabağ Savaşına Karşı Tutumumuz – Mehmet Güneş

471

TC faşizmi Suriye, Irak, Libya’dan sonra Kafkasya’da yeni bir savaş cephesi daha açtı. Herkes Azerbeycan Ermenistan savaşından söz ediyor bu tanım, başlayan savaşın bir yanını anlatıyor, gerçekte bu iki ülke arasında bir savaş değil, Türkiye ve Azerbeycan ile Ermenistan savaşı, daha doğru bir ifadeyle Türkiye ve Azerbeycan’ın Dağlık Karabağ’a saldırısıdır. Savaşın bu yönü doğru kavranmazsa, bu savaş doğru anlaşılmaz ve savaşa karşı doğru bir tavır geliştirilemez. TC devleti 2010 yılından bu yana Azerbeycan’ı silahlandırarak bu savaşa hazırladı veya birlikte hazırlandılar. Daha çatışmalar başlamadan savaş tamtamları vuruldu ve Türkiye savaşa kendi askeri kurmayları, keşif ve savaş uçakları ve bunları kullanan personeli ve cihatçılardan oluşturduğu paralı ordusuyla dahil oldu. Tekraren, bu iki ülke savaşı değil, Türk devletinin Dağlık Karabağ’a/Ermenistan’a saldırısıdır.

BM, Rusya, ABD, AB ve diğer gerici burjuva devletler, uluslararası medya, burjuva diplomasisi savaşı Azeri, Ermeni savaşı olarak anlatıyor ve devletler kendi kirli ulusal çıkarlarını bu politika üzerinden yürütüyorlar. Uzun süredir dünya komünistleri kendi mücadele gündemlerine sahip olmadıkları için emperyalistlerin politik gündemlerine tabi olarak, aynı düzlemde kalıyor ve muhalefet yürütüyor. Bu savaşı da, bildiğimiz tüm ilerici ve devrimci hareketler -bir kaç istisna hariç-, Azeri Ermeni çatışması olarak değerlendiriyor ve tavırları da bu eksiklik üzerinden savaş karşıtlığı ve barış istemekten öteye geçmiyor. Emperyalistler de aynısını söylüyor, her iki tarafa itidal tavsiye ediyor, Türkiye’yi de en fazla destekçi olarak tarafsızlığa davet ediyorlar ve barışçı görüşmelerle sorunun çözülmesini öneriyorlar. Söylem olarak emperyalistler de dünya solu da ezici çoğunlukla aynı politikada buluşuyorlar “savaş dursun”, “sorunlar barışçı yollardan çözülsün”. Dünya solunun durumu bir noktaya kadar anlaşılabilir, ama Türkiye devrimcileri için dünya emperyalistleriyle aynı önerileri tekrarlamaları bir yana, bizzat kendi geleceklerine yönelik bir saldırganlığı dışsallaştırarak, kendilerini politik gündemin dışına atıyorlar, bu en hafif deyimiyle gaflettir.

Tarihsel gerçekler ve uluslar arası dengeler üzerine değerlendirmeler zaten çok değişik açılardan fazlaca yapılıyor. Devrimci güçlerin yaptığı yorumlarda bu değerlendirmeler üzerinden yapılıyor. Bu değerlendirmeler politik önceliklerimizi oluşturmuyor. Öncelikle Kürt hareketi ve tüm devrimci muhalefetin daha öteye tüm toplumun üzerine abanan faşist saldırganlığa karşı ne yapılacağı, asıl gündemimiz olmalıdır. Zayıflıklar, etkili bir karşı gücün ortaya çıkmaması, politik önceliklerimizde körleşme yaratmamalıdır. Politik mücadele görevlerimizde her türlü flulaşma, var olan tüm birikimleri mücadelenin dışına iter.

Türkiye, içerde Kürt özgürlük mücadelesine ve tüm devrimci muhalefete saldırılarını aralıksız sürdürüyor. Dışarda Suriye, Irak ve Libya’dan sonra Ermenistan ve Azerbeycan savaşını başlatarak politik, diplomatik, lojistik ve selefi çeteleriyle direk dahil oldu. Her dış saldırı içerde Kürt hareketine ve göründüğü kadarıyla kime rast gelirse devrimci muhalif güçlere eş zamanlı saldırılar olarak yaşanıyor. Gerçekte faşizm, dış saldırılarda da asıl engel olarak ve bunun sonucu hedef olarak Kürt hareketini görüyor. Dış saldırıları, emperyalistler arasındaki rekabetin sınırları içinde ve kontrollü sürdürürken, içerde Kürt hareketi asıl hedef olmak üzere tüm muhalefeti dolu dizgin ve hiç bir kural tanımadan tasfiye ve imha etmek üzere saldırıyor. Nitekim bu savaşta da “300 PKK’li savaşmak için Ermenistan’a geçti” yalanıyla Kürtleri hedefe koydu. Dinci faşist iktidar ve devleti her dış savaşta daha çok içerde savaşıyor. Şimdi de aynısı oldu; Ermenistan’a karşı aktif olarak savaşı başlatırken içerde bir biçimde çıban başı olan Kars Belediyesini ve Belediye Başkanı Ayhan Bilgen’i görevden aldı, tüm Kürt kurumlarına karşı saldırıya geçti. Yetmedi, ESP operasyonlarını yaptı, yapıyor.

Kars’a kayyum atamak aynı zamanda, Kafkasya’daki stratejik hedeflerle bağlantılıdır ve bu adımla savaşın arka cephesi düzenleniyor. Kars’ı, Antep gibi savaşın güç aktarma merkezi olarak kullanacaklar. Bu adımlar, TC’nin savaşı uzun vadeye ve Kafkasya’ya yayma niyetinde olduğunu gösteriyor. Ama bütün bu yayılmacı emellerin asıl hedefi tüm parçalardaki Kürt varlığının teslim alınması veya imha edilmesi hedefine bağlıdır. Türkiye’nin, bölgedeki dış yayılma teşebbüslerinin bir ayağını Kürt varlığının imha edilmesi oluşturmaktadır. Her dış adımda, uluslar arası güçlere ve bölgedeki rakiplerine Kürt kozunu kullanıyor ve bu konuda tavizler koparmayı hedefliyor. Kafkasya cephesi aynı zamanda NATO ve ABD’ye bir göz kırpmadır. TC burada bir yönüyle büyük planlarla ve büyük güçlerin soruna taraf olması üzerinden, Kafkasya ve ötelere açılmak için hesaplar yapıyor.

Azerbeycan ve Ermenistan arasında Karabağ üzerinden devam eden savaş ve sorunların tarihsel boyutları biliniyor. Bu konuda dünya basınında ve ilerici kesimlerde ayrıntılı tarihsel değerlendirmeler yapıldı. Türkiye devrimci güçleri de sorunu tarihsel boyutlarıyla ayrıntılı değerlendirdiler. Sorunun tarihsel boyutu ve güncel savaş gerçekliği iki farklı düzeyi anlatıyor. Sorun Sovyetler Birliği’nin kuruluş döneminden beri iki ulus arasında anlaşmazlık ve Sovyetler’in çökmesi sonrası değişik düzeylerde savaşlar olarak sürüyor. Komünistler sorunu hangi düzeyde ele almalıdır?

Her komünist hareketin baş düşmanı kendi devleti ve burjuvazisidir, komünistler kendi devletlerinin savaşları karşısında hem kendi sınıflarına hem de uluslarası işçi sınıfına karşı sorumluluk gereği, kendi burjuvazisinin ve devletinin yenilmesi yönünde tutum alır. Tarafsızlık hem kendi sınıflarına hem enternasyonalist görevlerine yüz çevirmedir, ikinci enternasyonalciliktir. Lenin’in savaş karşısındaki tutumu biliniyor, komünistler “gerici savaşlarda kendi devletinin yenilgisi için çalışır”. Lenin’in adını ağzından düşürmeyenler, içerde ve dışarda TC’nin yürüttüğü bütün bu savaşlarda komünistlere yüklediği görevi hiç hatırlamadılar.

Türkiye devrimci güçlerinin ezici çoğunluğu sorunu tarihsel boyutu önde ve güncel gerçekliği es geçen bildik kitabi ezberleri tekrarlamakla yetindiler. Birçok sol ve devrimci örgüt gene “barış”, “gerici savaşa hayır” sloganlarıyla, tarafsızlık bayraklarının arkasına kaçtılar, bu bizim cenahtaki körleşmenin ve kitabiliğin nerelere vardığını gösteriyor. Neye karşı tarafsızlar, düşünmüyorlar bile: Türk devletinin tarihsel olarak soykırım uyguladığı ve soykırım siyasetini devam ettirdiği Ermeni halkına karşı, dahil olduğu savaşta tarafsızlık ilan ediyorlar. Daha öteye, Ermenistan’a karşı savaşın içerideki tüm devrimci antifaşist güçlere karşı bir saldırı olduğuna karşı körleştiklerini anlamıyorlar. Faşizm, belki bu savaşta beklentilerinin hiçbirini kazanamayacak hatta Doğu Akdeniz’de olduğu gibi geri basması muhtemel, ama büyük kazanacak ve şimdiden kazandı. Türkiye toplumunun ezici çoğunluğunu yeniden şovenist ve fetih histerisi altında birleştirdi, Kürt kazanımlarını kazımaya devam etti, kitlelerde biriken öfke ve muhalefeti bir dönem için geriye itti. Bilmediğimiz, sorunu devrimci tarzda anlayan ve değerlendirenler olabilir, onlar eleştirimizin dışındadır.

Tükiye devrimci güçlerindeki bu kitabi savrulmalar, yalnızca dogmatizm ve teorik mistifikasyondan kaynaklanmıyor; aynı zamanda devrimci olmaktan bilinçli, bilinçsiz feragati anlatıyor. İlkeler, burada devrimci görevlerden kaçışı perdeliyor. Gerici savaşlarda kendi devletine karşı savaşmak fikri, pratik tavırları zorunlu kılar; tarafsızlık bu durumlarda somut olarak devrimci görevlerden kaçıştır. Devrimcilerin karşı cephe açmak gücünden yoksun olduğu açıktır, bir protesto bile yapmıyorsak hiç olmazsa politik olarak bilincimizi ve hedeflerimizi karartmayalım. Bu tür yorumlar bilinçli, bilinçsiz soykırıma uğratılan Ermeni halkına olduğu kadar, Türkiye ve Kürdistan halklarına karşı görevlerden geriye kaçıştır.

Bu savaşa karşı tavır konusunda Türkiye devrimci hareketinin ezici çoğunluğu sınıfta kalmıştır. Kaypakkaya geleneğinin devamcısı olanların durumu daha vahimdir. Kaypakkaya’nın genç yaşında geliştirdiği temiz ve parlak enternasyonal bilincinden bihaber olduklarını gösterir. Burada önce, zamanında Kaypakkaya’nın yoldaşı olan Muzaffer Oruçoğlu’nun tavrına bakabiliriz. Oruçoğlu iki emperyalist kampın taraflarını sıralıyor ve faşist TC’nin ABD İsrail ekseninde Kafkasya’da alan kazanma emellerinden bahsediyor, Türkiye’nin saldırganlığına hiç dokunmuyor. Yazısında, soruna ilişkin tavrını şu pasaj özetliyor. “Bir komünist, dünya kapitalistlerinin ve onların zavallı yamaklarının enerji kaynakları, nakil yolları ve pazar hesapları için sürdürdükleri bu çatışmaların, cephelerin hiçbirinin yanında yer almaz. Her iki cepheye karşı da cepheden mücadele eder.” Birçok konuda cesur ve ayrıksı tavırlar gösterebilen Oruçoğlu, bu konuda klasik beylik ilkeleri tekrarlayarak Türkiye’nin saldırganlığı karşısında tarafsızlık pozisyonuna çekilmeyi salık veriyor.

Bu yazı yazılırken Oruçoğlu soruna ilişkin ikinci bir yazıyla, ilk yazıdaki yanlışlarını düzeltmeye çalışıyor; ikinci yazısında söylediklerinin tümüne katılıyoruz ama ikinci yazıda hiçbir şey söylemiyor, bilinen ilkeleri tekrar ediyor. Orada söylediklerine ek olarak tüm bu sorunların kapitalizmin yarattığı sömürü ve eşitsizlik ilişkilerinden kaynaklandığını ekleyebiliriz. Bu doğrudur ama gene bir şey söylemiş olmayız, sadece malumu ilan etmiş oluruz. Kapitalizmin sömürü ve eşitsizlikler üzerine kurulduğu, milliyetçi duyguların, emperyalistlerin ve büyük güçlerin işine yaradığı, halkların kardeşliği ve bunun ortadan kalkmasının sosyalizmle ancak mümkün olduğu bilinen doğrulardır ve Türkiye’nin Azerbaycan’ı kışkırtarak Ermenistan’a karşı saldırıya geçmesi konusunda hiçbir şey söylememekte, sadece kendisini savaş gerçekliğinden dışsallaştırmakta, kendisini hakem pozisyonuna, iyi dilekler temenni eden vaiz durumuna düşürmektedir.

Gazete Patika, analiz başlıklı yazıda, Oruçoğlu’nun söylediklerinin benzeri görüşleri tekrarlıyor. “Ne Ermenistan’ın haksız işgal-ilhak saldırganlığını benimseyebiliriz ne de Azerbaycan’ın aynı değerdeki işgal, ilhak, gerici savaş ve saldırganlığını benimseyebiliriz…Gerici savaşlara ve saldırganlıklara karşı çıkmak genel bir doğrudur ve Ermenistan-Azerbaycan çatışmasına da gerici savaşlar çerçevesinde yaklaşmak doğrudur.” Doğrudur diyerek söylenenler genel sözlerdir, hiç doğru olmayan, güncel politik tutumda ve savaşın asıl faşist saldırı ve ilhakçı yanını gizleyen bir anlayıştır. Daha sonra ekledikleri “Aynı biçimde ‘‘TC devleti veya hakim sınıflarının ırkçı-şoven hezeyanlarına, doğrudan savaş saldırganlığına karşı çıkarak teşhir etmek tek doğru tutumdur.” benzeri cümleler ne yazık ki, durumu kurtarmaya yetmiyor.

TKP/ML MK-SB adına yapılan açıklama “Ermenistan ve Azerbaycan gerici savaşına hayır” başlığını taşımaktadır. Bu başlığın altına ne yazılırsa yazılsın fazla bir önemi kalmaz. En başta savaşı ve tarafları yanlış tarif etmektedir. Yukarda açıkladık, olay Ermenistan Azerbaycan savaşı değil Türk ve Azeri devletlerinin Ermeni toprağı Karabağ’ı işgal saldırısıdır. TKP/ML MK-SB açıklamasının ileriki bölümlerinde Türkiye’nin savaşa katılımı eleştiriliyor ama bu başlıktan sonra bu eleştirilerin tarafsızlık adına burjuva devletlerin açıklamasından bir farkı kalmıyor. TKP/ML MK-SB aynı zamanda savaşı kendi dışına iteliyor, Dağlık Karabağ’a saldırının içerde Kürtlere ve devrimcilere karşı savaş olduğu gerçeğini karartıyor.

Azerbeycan Ermenistan arasındaki sorunlarda tarafsızlık diye bir tavır devrimci tavır olamaz, komünistler yeryüzündeki tüm gelişmelerde tavırlıdır. Karabağ tarihsel, güncel ve demografik olarak Ermeni topraklarıdır ve Karabağ halkı özerklik veya Ermenistan’la birleşme hakkına sahiptir ve bu hakkı istediği yönde kullanabilir. Azerbeycan’ın bu hakka karşı giriştiği her eylem haksız ve Ermeni halkının haklarına tecavüzdür.

Türkiyeli komünistler Ermeni halkına karşı borçludur ve bu borcunu ancak Türk burjuvazisine karşı savaşarak ve onu yıkarak ödeyebilirler. Ancak Ermenistan’ın Karabağ savaşında Karabağ dışındaki Azeri topraklarını kanlı bir biçimde ilhak etmesi yanlıştır ve bu konudaki ısrarı suçtur. Azerilere karşı olduğu kadar Ermeni halkına karşı da ağır bir suçtur; halkı her türlü dış saldırılara ve şimdiki gibi bitmeyecek kanlı çatışmalara açık hale getirmektedir. Bu sorunda en fazla söylenecekler bunlardır. Bundan öteye, Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki sorunların hakemliği, devrimcilerin görevi değildir ve görev kabul eden de bilinen ilkeleri sıralamaktan, barış ve kardeşlik vaazları vermekten öte bir şey yapmış olmaz. Tüm uluslar arası, bölgesel ve içerideki burjuva kamplar arasındaki gelişmelerde, devrimcilerin bakacağı tek hedef üzerimize abanan faşist saldırganlık ve buna karşı görevlere yoğunlaşmak olmalıdır. Bu sorunda, hakem pozisyonunda değiliz; devrimin ekseninden bakan gözün göreceği ve tavır alacağı tek doğru tutum budur.

Karabağ sorunu uzun veya kısa vadede geçici veya kalıcı bir barışla sonuçlanacaktır. Asıl sorun bu savaşla, Türkiye yayılmacılığının içerde ve dışarda neler kazanacağıdır. Kafkasya’da çözüm aşamasında masada yer kapmak, Azerbaycan üzerindeki gücünü genişletmek ve bölgede yeni saldırılar için basamaklar oluşturmak üzere, birçok hedefi içermektedir. Bu hedeflerin ne oranda gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinden öte (hatta geri basması da ihtimal dahilindedir) asıl kazanımı içerdedir, şimdiden diktatörlüğünü pekiştirme yönünde attığı adımları biliniyor. Bu sorunda devrimcilerin en çok etkileneceği ve asıl tavır geliştirmesi gereken konu, sorunun bu boyutudur. Ve Türkiye devrimcilerinin en az tartıştığı boyut da burasıdır. Her olayda olduğu gibi devrimci güçler, pratik can alıcı görevleri arka plana iten tartışmalarla meşguldürler.

Mehmet Güneş

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız