Ölüm Düşmanın, Yaşamaksa Ceren’in Ellerindeydi: Ceren Güneş Yaşıyor! | Komün Gücü

97

Ön not: İtalik ile yazılan kısımlar Ceren’in günlüklerinden alınmış parçalardır.

Ceren, komple bir devrimcidir. O, her şeyi ile devrime katılır, devrimin kendisi olur. Geride bıraktığı yazılarında, günlüğünde, daha Rojava’ya geldiği ilk günden ölümsüzleştiği ana kadar, her hücresini devrim için nasıl örgütlediğini; komple bir devrimci olarak kendisini nasıl inşa ettiğini görürüz.

O, kendisini komünist bir özne, önder bir kadro olarak yaşamın her anında örer; adeta ölümsüzlük iksirini ellerinde taşır.

Ölüm düşmanın ellerindeyse

Yaşamak bizim ellerimizdedir.”

Her satırına yansıyan inceliği ile kendisini sorgulayan, yargılayan ve ufuk çizgisini belirleyendir Ceren.

Temel mesele insan olmak. Bu ise kararlı, dürüst ve neşeli olmak demek, evet, herkese ve herşeye rağmen neşeli olmak, çünkü sızlanmak zayıfların işidir. İnsan olmak demek, gerektiğinde tüm hayatını seve seve kaderin büyük terazisine koyma, fakat aynı anda her aydınlık güne ve her güzel buluta sevinebilmektir.”

Ne mutlu,

Coşku ve yargıları çok iyi kaynaştığı için,

Dilediği yerden durup ses çıkaran

Kaderin elinde kaval olmayanlara.”

Her seferinde her gün davayı yeniden yaşamak ve hissetmek gerektiğini düşünüyorum. Ancak o zaman taze ve kalpten kalbe giden kelimeler bulunabilir dava için.”

Mart 2016’da Rojava topraklarına geçer Ceren. 16 Nisan ise onun doğumgünüdür. Bugün, sistemden tam bir kopuş yaşadığını duyumsadığı gündür aynı zamanda.

Rojava’da ilk doğumgünüm. Bugün birçok bağı koparttığımı hissettim. Ritüeller, klişeleşmiş tavırlar, organizasyonlar… Anlamsız ve boş. Burada olduğum için mutluyum. Malzemece oldukça fakir, duygu ve anlamca oldukça yoğun hazırlanmış bir masa ve yoldaşlar. Her şeye yeter. Yoldaşlarım. Benim bir parçam, ayrılmaz bir parçam.”

Askeri eğitimini tamamlar tamamlamaz, cepheye gider Ceren yoldaş. 2 Haziran 2016’da artık sıcak savaşa doğru yol alıyordur. 2 Haziran, aynı zamanda Mahir Arpaçay’ın ölümsüzleştiği gündür. Ceren şunları yazar:

Mahir’in toprağa düşmesi üzerinden tam 1 yıl geçti. Bugün onun bıraktığı yerden Membiç hamlesine gidiyoruz. Güzel topraklara, halkımıza. Tişrin Barajı tepesinde konumlandığımız o etkileyici yerden selamlıyorum tüm yoldaşlarımı.”

Yaşama dair her şey vardır onda. Kendisini her daim sorgular. İstese, kapitalist sistem içerisinde, ayrıcalıklı bir konuma sahip olabilir, birçoklarının gıpta edebileceği bir hayat yaşayabilir. Ceren, geriye dönük bir özlemi var mı onu da sorgular. İşte yine savaş cephesinde en zorlu zamanlarda yaptığı bir iç muhasebe:

Geçen gün, ilk defa burada olmasaydım ne olurdu diye düşündüm. Kendimi başka bir hayatın içinde hayal etmeye zorladım, en ince ayrıntısına kadar. Ama olmadı. Burada olmaktan, kavgaya katılmaktan başka bir yol yok, olamaz. Bir sınavdan daha bu sonuçla çıktım. Sonra bana bunu düşündüren şeyin ne olduğunu sordum. Umutsuzluğa kapılmıştım. Olmamız gerekenin çok altındayız. Kadrosal anlamda bu böyle. Çok daha devrimci ilişkiler kurmalı, üretmeli, çalışmalı, savaşmalı ve değişmeliyiz. Değişebilmeliyiz. Mutlaka. Bu işi yapmalı, o uzun zorlu yolda durmadan gitmeli ve kazanmalıyız. Cemre için, Aziz için, hepsi için.”

27 Haziran 2016’da, Rojava’nın Cemresi, Eylem Ataş, Membiç’te IŞİD’e karşı savaşırken şehit düşer. Ve Membiç cephesinde olan Ceren, savaşın içerisinde her an ölümle burun buruna olduklarını çok daha somut hisseder. Ailesine bir veda mektubu yazar.

Annem, babam, abim,

Aslında bu tüm sevdiklerime ve beni sevenlere bir veda niyetinde. Bir hafta önce Cemre şehit düştü. O dolu dolu hayaller olan, sevdiği olan, cesaretli, güzel Cemre öldü, çetenin attığı füzeyle. Ölüm öyle. Her zaman hazır olamayız ölüme; hep daha fazla yapacaklarımız, hayallerimiz vardır, olmalı da. Belki sizinki de benimki de yine böyle olur; birdenbire. Belki size yazdığım birkaç şey, yaptığım bir kaç iş iyi gelir; bir vedayı herkes hak eder, hele siz çok çok daha fazlasını hak ediyorsunuz. Ama elimden şu an için sadece bu geliyor.

Evet Rojava’dayım. Burada havalimanlarında kendini patlatan; Suruç’u, Ankara’yı katliam alanları yapan; faşist, tecavüzcü, emperyalistlerin yarattığı IŞİD’e karşı, alçaklara karşı savaşmaya geldim. Türkiye’yi de yaşanmaz hale getiren faşist AKP’nin en büyük ittifakı, IŞİD. Şimdi hamledeyiz, Menbiç’i özgürleştireceğiz. Bu hamlenin zaferi, AKP’nin de sonu olacak.

Niye buradayım? Çünkü bu insan olmanın, insanlığını hissetmenin, vicdanın, öğrettiğiniz yardım ve adalet duygusunun gereği. Hayatımı heba etmedim, boşa harcamadım, saçma sapan hayaller kurmadım. Kendimi kahraman falan da görmüyorum. Bu en doğal insanı görevdi, ben de buradayım. Bir kadın olarak, kadın taciri, tecavüzcü IŞİD ve onun ürettiği her zihniyete burada, Türkiye’de ya da dünyanın herhangi bir yerinde bir devrimci olarak savaşmak aslında devrimci olmaya gerek yok bir insan olarak savaşmak boynumun borcuydu. Türkiye’de kalsaydım da farklı bir hayatım olmazdı. Burada evleri bombalanan, savaştan kaçan, evleri tarumar edilmiş insanları, köylüleri gördükçe aklıma geliyorsunuz. Siz de bir gün öyle bir duruma düşmeyin diye.

Ölüm fikrinden hiçbir zaman hoşlanmadım. Keşke sevdiklerimiz ölmese. Ben de yaşamak, çok yaşamak istiyorum sevdiklerimle, sizlerle. Ama her şey olabilir. (…) Buraya geldiysem, bu size değer kıymet vermediğim için değil. Az önce anlatmaya çalıştım ama mutlaka emin olun; sizi düşündüğünüzden çok çok seviyorum. Bu hayatta tanıdığım tüm insanlar sizi çok sevdi. Sizin emeğiniz, sevginiz, fedakârlıklarınız, babamın, anne senin anlatılamaz. Bizi çok güzel büyüttünüz elinizdeki imkânların çok ötesinde. (…) bana hak vermeyeceksiniz belki de, yani yüksek ihtimalle öyle olacak. Ama sizden ricam bana sahip çıkın. Başınızı öne eğmeyin; beni anlayın. Siz de beni en güzel anlarımızla hatırlayın.

Giderken size söyleyemedim, söyleyemezdim. İmkânım olsa ve söylesem yani tüm burada bulunduğum süre boyunca haberiniz olsa yaşayamazdınız biliyorum sizi, kahırdan ölürdünüz. Umut etmek en iyisi, en güzeli. Sizi kandırmak, yalan söylemek değil bu. Sizi tanıdığımdan. Sakın yanlış anlamayın. Verdiğim tüm kararlar bana ait. Bunun için, çizdiğim yol için hiç kimseyi suçlamayın. Arkadaşlarım, yoldaşlarım sizin oğlunuz, kızınız, çocuklarınızdır. Hepsinde benden bir şeyler kaldı, onlardan bana kalanlar gibi. Onlar da sizi kendi anne babası olarak göreceklerdir, eminim.

Benim için yaptıklarınızı, yapacaklarınızı onlardan esirgemeyin. Sizden tek isteğim budur. Benden geride kalanlara mücadeleme, inancıma, kavgama saygı duymanız, benim gibi sayısız devrimcinin hayatları boyunca yapmaya çalıştığı mütevazi kavgalarını anlamanız, onurlu duruşlarını anlamanız, sevdiklerimi ve yoldaşlarımı sevmeniz.

(…)

Tüm sevgim, tüm güzellikler sizinle olsun.

Hoşçakalın”

Ceren’in arayışı, rüyası hep beni biz yapmaktı. Tarihten devrimi çağırabilmek için de Tarihin çağrısına yanıt olabilmek için de devrimci savaş örgütüne olan ihtiyacı biliyordu. Derdi tasası, bu çağrıya yanıt olabilecek bir kolektif olmamız; bu çağrıya yanıt olabilecek bir özne olmaktı. Şöyle der:

Benden biz yaratmaya çalıştığımız mütevazi ve sade hayatlarda anlam bulmayı, onlara anlam katmayı umut ediyorum, umarım bunu yapabilirim, yapmış olurum.”

… Yoldaş bahsetti, bir yazar Cemre’yle ilgili bir haber yazmış. ‘Bu topraklar sizleri bekliyor, bir sürü genç, vicdan sahibi insan, siz özgürlük savaşçılarını bekliyor. Gelin burada birlikte bu çetelere, vahşilere karşı savaşalım demiş. Ne hissettim? Heyecanlandım, gurur duydum. Gerçekten öyle mi? Neden olmasın? Peki, biz onların bizden beklediği cevapları verebilecek miyiz? Beni ürküten bu.

Elbette vereceğiz. Vermek zorundayız. Ama yaşam düzeyimiz buna uygun ortamı sağlamalı. Kendimi sorgulamak, sorgulamak, süzmek, yakıp tekrar yoğunlaştırmak, damla damla akıtmak istiyorum.”

Ceren, devrimciliğin anlamını arar, biçimciliğe ve gösterişçiliğe, retorik cümlelere karşı tahammülsüzdür. Cephede yürüttükleri bir tartışma sonrası, tam da bu duygularla kağıdı kalemi eline alır .

Şöyle bir yanlış algı var. Rojava’ya gelmiş olmak devrimcilik için yeterli kriter değildir. Bunu yeter gören anlayışın üstten yaklaşım tarzı açığa çıktı. Burada bizler ulu insanlar olarak tüm insanlık için savaşıyoruz falan. Yalan. Bizler süper kahraman değiliz. Kendimiz için, mutlu olacağımız bir yaşamın peşinden geldik. Rojava bir bitiş değil, bir başlangıç. Buraya gelmiş olmak elbette değerli. Cesaret ve irade gerektirir. Ama yetmez. Üzerine bir şey koyamamışsan boş. Burada ölüm ihtimalinin yüksek olması bir anlam içermez tek başına. Bizim kriterimiz ölüm değil, yaşama ne kattığımız olmalı. Evet, burada ölebiliriz. Ama benden geriye bu yaşama, bu mücadeleye bir şey kalmıyorsa, kalmamışsa, ben bir parça koyamamışsam ortaya ne anlamı var, “sıradan” bir insanın ölümünden. Evet, farkındalık mevcut. Düzenin, sömürünün farkındayız; insanın nasıl yabancılaştığını, yozlaştığını görüyoruz. Farkında olmamıza rağmen bunu değiştirici bir etkimiz olmamışsa ne kadar anlamlı olur yaptığımız tespitler? Bizim için ölüm öldüğün yer değil, yaşam olmalı, yaşama katkın, bıraktığın değerler ölçü olmalı. Ölümümüzü de anlamlandıran ancak bu olabilir.

Komünizmin izdüşümü olan komün yaşamı, onda sonsuz bir mutluluk kaynağıdır. Süslü cümleler kurmaksızın, tüm içtenliği ile duygularını anlatır.

İçimde tatlı tatlı bir şeyler dolanıyor, mutluyum, kıpır kıpırım. Yoldaşlarımı çok seviyorum. Onlara duyduğum sevgiyi hissettiğim, yoğun olarak onları hissettiğim zaman diyorum ki; evet her şeyi yapabilirim, başarabilirim, her şeyin üstesinden gelebilirim. Bana güç veriyorlar; ellerim, kollarım, gözlerim oluyorlar. Yine aynı şeyi düşündüm. Kusurlu da olsa yaşayabildiğimiz şu komün hayatının bizlere verdiği haz, mutluluk, özgürleştiğin ve kendini aştığın hissi böyleyse tamamen kuracağımız o özgür hayatta, o özgür insanın zihin ve duygu dünyası bana heyecan veriyor.

Rakka Hamlesi başlayacaktır. 2 Ocak 2017’de günlüğüne düştüğü satırlardan, tüm duyguları iç içe yaşadığını görürüz.

Evet Rakka hamlesi sabah başlıyor. Takımların son halini ayarladık. Yazın bitmesi planlanıyor. Heyecanlıyım, kaygılıyım, gururluyum. Heyecanlıyım; muazzam bir savaş deneyimi ve tecrübe olacak. Kaygılıyım; hatalarımız sonucu kayıp verme ihtimalimizden. Gururluyum; bu tarihe ortak olduğum ve tarihi yazdığımız için.

No Pasaran!”

Ceren, artık komutandı. Enternasyonal Özgürlük Taburu’nun komutanı. Taburun mevzilendiği noktalar, çetelerin sızma yapabilecekleri yerlerdi. Daha önce bir kaç yoklama yapmışlardı. 7 Ocak 2017’de ise 30’a yakın çete, sabaha karşı, mevzilendikleri okula saldırdı. Bu, ölümüne bir gelişti; çoğunda intihar yelekleri vardı. Ve Ceren’in, savaşın içerisinde komutanlaştığı bir gündü. Tüm arkadaşları mevzilendirdi, Ceren. Çatışma, saatlerce sürdü. Çeteler, onların mevzilendikleri okula kadar girdi. Ceren için komutanlık, aynı zamanda en önde savaşmak demekti. Bu bilinçle içeri giren, üzerinde intihar yeleği olan bir çeteyi karşıladı.

Okulda girişteki mazot varili alev aldı mermi ile. Yangın çıktı.Çok büyük talihsizlikti. Aşağı mevzileri bırakmak zorunda kaldık. Cephane, bombalar orta kattaydı. Nasıl yaptım bilmiyorum ama hepsini taşıdım yukarı, patlamasın diye. Havaya uçardık yoksa bir sürü mayın, bomba, roket, mermi. Sonra çatıya çıktım, o sırada diğer noktadaki arkadaş bağlantı yapıyordu, içeri biri girdi diye duydum. Hemen aşağı indim, bizimkiler daha, ne oldu, nereye girdi anlamaya çalışıyorlardı. Koridordaki arkadaşları yukarı gönderdim, mevzilenin dedim merdiveni görecek şekilde. Olur da ben imha edemezsem diye sağlam yerlere yerleştirdim. Merdivenlerden aşağı inerken girişte çeteyle karşılaştık. Boylu, yapılı biriydi. Birden görünce onu öyle cüsseli, bir ürperdim. İnsanın aklının zor durumlarda ne kadar hızlı çalışabileceğini bilmezdim. Daha önce hiç bu kadar hızlı analiz edip karar verip uyguladığımı hatırlamıyorum. Şerefsizle göz göze geldik. O da durdu, tereddüt etti. Ama ondan önce davrandım, ilk ateşi ben açtım. Kolanlara mevzilendi. Ben açıktaydım. (…)Mevzilenebilmek için üç dört basamak yukarı çıktım. O da koşarak üstüme geliyordu. Böyle merdivenleri sırayla ateş edip çıkarken, bir an o açıkta kaldı, ateş ettim düştü. Tam bitti derken doğruldu, koşmaya yeltendi, tarama yaptım. Kendimi de merdivenin diğer tarafına attım. Ben mi attım, yoksa patlamanın basıncıyla mı savruldum bilmiyorum. Gözlüğüm uçmuştu, biraz sarsılmıştım. Çatıya çıktım, elime parça gelmiş kanıyordu. Arkadaşlara baktım, iyilerdi. (…)O an sevincimi, rahatlığımı anlatamam. Eğer o çete yukarı çıksaydı, tüm takım imha olacaktı. Son anda kurtulduk. (…) çatışma yoğundu. Arkadaş cihazdan seslendi, cihazın sesini kısın dedi. mevzideki arkadaşla şaşkın birbirimize bakıyoruz ne diyecek diye. Doğan vuruldu dedi kısık bir sesle. Kalbinden vuruldu dedi. Panzer çağırdım dedi. İçimden gelemez ki diye inledim. Tamam dedim. Uzun süre kalp masajı yapın dedim. Ve bir kaç şey daha. Panzer gelemiyordu, her yerde çete vardı. Gelse bile biz çıkartamazdık Doğan’ı.

Çatışmaya devam ettik. Kontrolü almıştık, hissediyorduk. Saat ikide yoğunluk azalmış, bitme aşamasındaydı. Temizlenmişti bayağı. Panzer geldi.

Arkadaşlar, 1 saate yakın kalp masajı yapmışlar. Sonra öğrendim, vurulduğu an şehit düşmüş, suikast.

Artık bitmişti. Bizim yoldaşları görünce rahatladım, çıkartma yaptılar resmen. 11 kişi gelmişti. Hemen işlere sarıldılar. Gece saklanan bir çete daha kendini patlatmaya çalıştı, noktaya gelemeden vurduk. Artık tamamen bitmişti.

Herkes, tüm cephe tebrik etmeye, yardım etmeye geldi. Şaşırmışlardı. “Açık olmak gerekirse,” dediler, “böyle bir saldırıyı atlatabileceğinizi düşünmüyorduk. Okul düştü demiştik”, dediler. Direnişimiz, Doğan’ın şahsındaki cesaretimiz herkesi çok etkilemişti.

Doğan’ın mevzisine gittim. Mevziye baktım. Nereden geldiğini o merminin, düşündüm. O anı, düşündüm. Köpeğimiz onun mevzisinden hiç ayrılmıyor, hep orada uyuyor.

Ceren, tam bir yıl sonra, 6 Ocak 2018’de, kolektif olarak, komünar devrimciler olarak, yaşadığımız örgütsel krizin bizi savurduğu geri düzlemin derin acısıyla, bir iç sorgulama yapar. Ölçüt; tam bir yıl önce o gün, o saat göğü fethe çıkmaya hazırlanan Doğan’dır. Onun şahsında Ceren’deki bitimsiz yoldaşlık sevgisini görürüz.

Kendimi yakaladım. Bugünlerde gözümün önüne ilginç, alakasız sahneler geliyor, nasıl hatırlayabildiğime beni bile şaşırtan. Zorluyor beni, yoruluyorum. Bugün eskilerden sohbet ettik. Anılar, yaşananlar, geçen zamanlar. Ama ne anlar, nasıl değerli, kıymetlı anlar. Onların sıcaklığı öyle şefkatli öyle sevgili ki, sığınak gibi insana. Ama sığınakta kalmazsın hep, yüzleşmeliyiz. Mesela bir yıl önce bu gecenin sabahında çatışmaya giren Doğan’la yüzleşmeliyim. Doğan’ın yaptığı son tatlıyı, o ocağın başında her yerini yaktığı için utanışını, uyuduğu son uykuyu, yediği son yemeği. Doğan için ne yaptığımla yüzleşmeliyim. Kişiliğimle, karakterimle, devrimciliğimle yüzleşmeliyim. Ne tartışmalar yaparken nereye düştük, nereye geldik? Kendimi bulmalı yeniden. Vicdanım ve yüreğimi bulmalıyım, yeniden…”

Ceren, devrimin teorik-siyasal sorunlarını dert edinir; gündüz hayalinde, gece düşünde hep günün örgüt teorisini geliştirmeyi ve komünar devrimciliğin örgütsel formunu, partiyi inşa etmeyi kurar. Devrimse sözkonusu olan, devrimci şiddetin örgütlenmesi gerektiğini, silahlı mücadelenin esas olduğunu bilir; gelişkin bir savaşçı ve komutan olmayı hedefler. Ardında bıraktıkları, onun teorik-siyasal-örgütsel-askeri gelişim çizgisini yansıtır kuşkusuz. Ancak bir de tüm sahiciliğiyle, yeni dönemin devrimci lirizmini kendinde taşıyan bir kadın komünar vardır onun yazdıklarında. İyi ki Ceren’e ve tüm ölümsüzleşenlerimize yoldaş olduk, iyi ki onların ardısıra bıraktıkları izlerin takipçisiyiz.