Kuzey-Doğu Suriye’de OHAL: Devrimciler teyakkuzda! – Emir Arda

233

Kuzey-Doğu Suriye’ye (Rojava) işgal tehditlerinin tekrardan yoğunlaştığı bir süreçteyiz. Yaklaşık iki aydır, ara sıklıkla, burjuva medyada bu gündem tartışılıyor. Zaten belli aralıklarla bu konu hep gündeme gelmekte. “Suriye meselesi” bir kısır döngüye girmiş durumda. 2021’in Sonbahar aylarında da TC’nin operasyon yapma isteği yine gündem olmuştu. TC devleti, Tıl Rıfat’a yeni bir işgal operasyonu yapmak üzere yine bir yaygara koparmıştı. Ancak İdlip konusundaki anlaşmazlıklar ve Tıl Rifat bölgesinin Halep ile TC/SMO arasında bir kalkan olması gibi durumlar neticesinde, başta Rusya olmak üzere, İran ve bölgedeki diğer güçler ile bir anlaşma sağlanamamıştı. Süreç bu şekilde tıkanınca, o zaman bunu sessizce geçiştirdiler. Hatta o zaman, bölgedeki generallerin, hava sahasına rağmen operasyona zorlandıkları için istifa ettiklerine dair kulis niteliğindeki kimi haberler de yansımıştı medyaya.

Ukrayna üzerinde Rusya-NATO kapışması başlayınca, uluslararası konjonktürün gergin ve belirsiz ortamından ve sözde tarafsızlığın kazandırdığı mevzilerden faydalanmak isteyen rejim, belli bir süre sonra tekrardan harekete geçti. Uluslararası dengelerdeki sarsıntının Suriye’ye yansıması oldukça normal. Yukarıda da değindiğimiz üzere, son iki ayda, rejimin “bir gece ansızın gelebiliriz” demagojileri bir anda artış gösterdi. Ara sıklıkla, tüm medyada bunun propagandasını yaptıkları gibi; diplomatik alanda da bu işgal operasyonu için mekik dokudular ve dokumaya devam ediyorlar. Bölgedeki bütün güçler kendi çıkarları adına yoğun bir hareketlilik halinde. Ortada netleşmeyen, bulanık bir görüntü var. Bir TC klasiği olarak, “bundan sonra böyle olur” gibisinden herhangi bir kesinleme yapılamıyor. Ancak böylesi bir operasyonu yapmanın, birçok noktadan doğru, rejim için bir hayat-memat meselesi olduğunu hepimiz biliyoruz.

Son iki aylık süreçte ne oldu?

Bahsettiğimiz diplomasi trafiğinin ilk etabından sonra; Mayıs ayının sonu, Haziran ayının başında, ABD’den gelen mesajlar oldukça netti! ABD, sözümüz ona, “Türkiye’nin güvenlik kaygılarını anlıyoruz ancak böylesi bir operasyonun bölgede istikrarı bozacağını düşünüyoruz” minvalinde, operasyona karşı olduğuna dair açıklamalar yapmıştı. ABD tarafından ardı ardına yapılan bu vb. açıklamalardan sonra, gözler, “tahıl koridoru anlaşması” için Türkiye’ye gelen Lavrov görüşmesine çevrildi. Lavrov’un, Çavuşoğlu ile yaptığı basın toplantısında söyledikleri de çok farklı değildi açıkçası. Onlar da, “Türkiye’nin güvenlik kaygılarını” anlıyordu; ancak “operasyon istikrarı bozabilir”di; eğer “Türkiye operasyon yapmak istiyorsa, Suriye’nin işgal altında olan doğusuna yapmalı”ydı; Lavrov, açık bir biçimde, operasyon için ABD’nin konuşlandığı bölgeleri işaret ediyordu. Ardından Kremlin’den de operasyonun önünü kesen açıklamalar yapıldı.

Bu diplomatik görüşmeler sürerken; önce ABD, Tıl Tamr’da, TSK/SMO’nun kontrolünde olan bir bölgeye hava saldırısı yaparak bir DAİŞ’liyi vurdu; sonra Rusya, Serekaniye hattında, SMO komutanlarına yönelik başka bir hava saldırısı gerçekleştirdi. Suriye’yi kendilerince yarı yarıya pay eden bu iki emperyalist güç, TC’ye diş gösteriyorlardı. Aynı süreçte, BAAS rejimi ve İran’dan gelen açıklamalar da, TC için pek olumlu değildi. BAAS, herhangi bir işgal saldırısında doğrudan müdahil olacağını açıkladı. Aynı zamanda, hali hazırda Tıl Rifat-Halep tarafında konuşlu olan İran da operasyonu kabul etmeyeceklerini söylüyordu. Zaten Irak’ta da TC ile İran arasında ciddi bir çıkar çatışması söz konusu. Ayrıca TC’nin Suudiler ve İsrail ile anlaşarak Ortadoğu’da kurmaya çalıştıkları NATO eksenindeki “bermuda şeytan üçgeni”, doğrudan onları hedef alıyor. Halep’in kuzeyinde halihazırda konuşlu oldukları Şii bölgelerine güç aktararak, onlar da TC’ye diş gösterdiler. İran Dışişleri Bakanı’nın, önce Türkiye’de, sonra Şam’da yaptığı açıklamalar her ne kadar çelişkili olsa da, Tahran tarafından yapılan açıklamalar sonuç itibariyle operasyona karşı.

Bütün bunlara baktığımızda, bu operasyon yapılamazmış gibi bir tablo çıkıyor karşımıza. Ancak işler öyle yürümüyor. Masa altından yapılan anlaşmalar ve “ali-cengiz oyunları” ile izin verilen Serekaniye-Gire Sipi işgal harekatında da benzer bir süreç yaşandığını herkes az çok biliyor. Öyle ki Lavrov, değindiğimiz üzere, “işgal altında ki bölgeler” diyerek “Suriye’nin doğusu”nu işaret ederken; ABD de, “bizim zaten Menbic için yaptığımız bir anlaşma var” diyerek “batısı”nı işaret edebiliyor. Rusya, KÖH’ü, BAAS rejimine mahkum etmek ve BAAS’ın bölgede önünü açabilmek adına, TC’nin bu tehditlerini her zaman bir koz olarak kullanıyor. Kurumsal olarak bir NATO üyesi olan TC’nin, “Suriye’nin batısı”nda, Rusya’nın, İran’ın ve BAAS’ın ayağına dolanması ve Kürtler’in BAAS ve Rusya ile arasının açılması da, hiç kuşkusuz olarak ABD’nin işine geliyor. TC’nin Suriye meselesi üzerindeki manevra kabiliyeti de, bu birbiriyle kesişen ve çatışan çoklu çıkar ilişkilerine dayanıyor. Aslında çok netmiş gibi görülen “büyük resmin” biraz yakınlaşınca alabildiğine bulanıklaşması da bu yüzden.

NATO toplantısı, Astana üçlüsü ve değişen bazı durumlar

Diplomasi trafiğinin ikinci etabı ise Madrid’teki NATO toplantısı ile birlikte başladı. Bu toplantı sonrasında da, bulanıklığın pek giderildiği söylenemez. Öyle bir “yeşil ışık” vb. söz konusu değil. Ancak değişen bazı durumlar var. TC’nin diplomatik alanda yaptığı manevraların, Suriye’ye operasyon ve KÖH’ün tasfiyesi noktasında ona bazı yeni mevziler kazandırdığını görebiliyoruz. Bölge halklarının kanına bulanmış bir aldı-verdi pazarlığı yapılıyor yine. NATO toplantısında İsveç-Finlandiya ile yapılan mutabakatın ayrıntıları bu yazının konusu değil. Ancak görebildiğimiz üzere NATO, Kürtler’den bazı şeyleri alıp TC’ye vererek, TC’nin gönlünü hoş tutma derdinde. Bir denge kurmak istiyorlar. Bu dengenin ağırlık noktasını da, bölgede Rusya, İran ve BAAS’a karşı yürütülecek mücadeleye kaydırıp, Kürtler’i bir aparat haline getirme niyetindeler. Diyebiliriz ki, niyetleri, SDG/YPG’yi KÖH’ün dolaylı dolaysız etkisinden arındırıp, Hewler modelinde bir Kuzey-Doğu Suriye yaratmak; bu zaten en baştan beri böyleydi ancak ellerinden çok bir şey gelmiyor.

Fransa, İngiltere ve ABD temsilcilerinden oluşan heyetin yaptığı ziyaretlerden de çıkan sonuç bu. “Operasyona karşılar!” ama hava sahasını kapatmaya asla yanaşmıyorlar. Gündem her bu yönde geliştiğinde, daha önce kendi aralarında yaptıkları ve bizim açımızdan hiçbir koşulda meşru olmayan anlaşmaları masaya getiriyorlar. Fehim Taştekin’in aktardığına göre, heyet ile eş güdümlü olarak bölgeye gelen ve görüşmeler yapan Cumhuriyetçi senatör Graham da, yayınladığı bir makalesinde, sorunun çözülebilmesi için “Türkiye’nin güvenlik kaygılarını giderecek tampon bölgeler inşa etmenin” ve “başta petrol üzerinde olmak üzere, Kuzey-Doğu Suriye ile TC arasında bir işbirliği oluşturmanın” gerekli olduğunu söylüyor. Zaten Suriye’ye gelmeden önce Ankara ve Erbil ile görüşüp gelmiş. Ellerimizi kaldıralım, kafamızı eğip usul usul masaya oturalım, Rusya ve BAAS ile de ilişkileri keselim, teslim olalım istiyorlar. İsveç-Finlandiya mutabakatı sonrasında da görüldüğü üzere, KÖH’ün özellikle Avrupa’da güçlü bir kamuoyu desteği ve meşruiyeti olduğu için doğrudan müdahale edemiyorlar; onun yerine tüm bunlar için TC’nin operasyon isteklerini bir sopa olarak gösteriyorlar.

İran ve BAAS operasyona zinhar karşılar. Hatta İran’ın, yukarıda bahsettiğimiz durumlardan kaynaklı, özellikle Irak’ta, dolaylı da olsa, Kürtler’e ve KÖH’e yanaştığını görebiliyoruz. Rusya ile TC arasında birçok noktada paslaşmalar sürse de Ruslar’ın bu operasyona “yeşil ışık” yaktığına dair bir emare de halen söz konusu değil. Ancak bahsettiğimiz üzere tıpkı batılı emperyalistler gibi Rusya da, bu süreci kendi kazançlı çıkacağı şekilde değerlendirmek istiyor. Daha önce bu yönde girişimleri oldu zaten. Tıl Temir ve Ayn İsa hattında bazı noktaların BAAS’a devredilmesi noktasında, Rusya’nın, “TC sopasını” göstererek KÖH’e kimi dayatmaları olmuştu. “Eğer devretmezseniz TC gelir” diye tehditlerde bulunmuşlardı. Nitekim, SMO güçleri ağırlıklı olmak üzere, TC tarafından kara esaslı kimi saldırılar yapıldı. Ancak TC bu saldırılarda sadece hüsran yaşadı. Bugün aynı şekilde Menbic’den ve Tıl Rifat’dan çıkmayı, buraları BAAS’a devretmeyi dayatıyorlar. Hava sahası noktasında, onlar da, diğerlerinden, çok farklı şeyler söylemiyorlar.

Tüm bu tablo böyleyken, TC, sürekli olarak Azez ve Bab hattına yeni sevkiyatlar yapıyor. Ayrıca geçenlerde El-Nusra çetelerinin Afrin’in güneyinde SMO mevzilerine saldırdığı bir olaylar silsilesi yaşandı. Burada da yeni bir operasyona hazırlık için bir “ali-cengiz oyunu” söz konusu olabilir. 19 Temmuz’da Tahran’da yapılacak olan İran, TC, Rusya görüşmesinden sonra işler daha da netleşecektir. Olaylar bu yönde gelişmekteyken KÖH’e sunulan önerilerin iki ucu da teslimiyet. Ya TC ile anlaşıp, ona kimi tavizler verip, BAAS, İran ve Rusya’ya cephe alıp tamamen NATO eksenine girecekler; ya da tamamen eşitsiz bir anlaşma ile BAAS’ın ve Rusya’nın isteklerine boyun eğecekler. KÖH’ün bu konuda tavrı net; bunu yazının ilerleyen kısmında açacağız. Ancak ondan hemen önce TC devleti ne yapmak istiyor ona bir bakmamız gerekir.

TC devleti ne yapmak istiyor?

Burjuva medyada yapılan propagandalardan anladığımız kadarıyla, rejimin en öncelikli hedefi Tıl Rıfat. Burayı işgal ederken, çok uzun zamandır istedikleri Menbic’i de aradan çıkartmak istiyorlar. Abdullah Ağar denen MİT unsuru, ağzını yaya yaya “ya, Menbic’i aldığımızda Ayn İsa’yı da bırakacak değiliz, alacağız tabii ki” diyor. Zaten bunu yaptıklarında, Kobane’yi bir kıskaca almış olacaklar, savunmasını boşa düşürecekler ve ilk fırsatta orayı da işgal edebilecekler; böyle anlatıyorlar. Bu sayede de İdlip’ten Afrin’e, oradan da Gire Sipi ve Serekaniye’ye uzanan alanı birleştirebileceklerini söylüyorlar. Çok uzun zamandır dillendirdikleri “Barış Koridoru” planının yarısını da bu şekilde tamamlayacaklarmış. “Mümkün mü bu?” diye soruyor spiker; “mümkün tabii” diyorlar; “TSK bu, istese yedi cihana meydana okur”. Sonrası? Sonrası Allah kerim! Sonrası, Zap’ta iç çamaşırıyla çadırında uyurken gerilladan baskın yiyen uzman çavuşun, çıplak bir şekilde dağ tepe demeden kaçmaya çalışması; ama kaçamaması!

Tıl Rıfat, Halep-Afrin-Azez-Bab arasında kalan oldukça küçük bir bölge. Afrin’in işgalinden sonra KÖH’ün kontrolünde kalmıştı; hala da öyle. Küçük bir bölge olmasına rağmen; konumu ve bölgede bulunan “Mare Askeri Havalimanı” gibi etmenlerden kaynaklı olarak askeri-stratejik önemi yüksek. TC burayı alıp masaya çok daha güçlü oturmak istiyor. Öyle ki, Tıl Rıfat, Halep ile TSK/SMO arasında bir yarım tampon rolü oynadığı için başta İran ve BAAS olmak üzere, Rusya için de önemli. Ayrıca, hem Afrin’e, hem de Azez’e, HRE (Afrin Kurtuluş Güçleri) tarafından yapılan saldırıların üs bölgesi olması açısından da TSK/SMO için ciddi bir tehdit arz ediyor. Son zamanlarda eylemler biraz durulsa da, TSK ve PÖH personelinin beşer-onar imha edildiği çokça eylem yapıldı. Zaten Zap’ta hallaç pamuğuna döndüler, bir de burası başlarına daha fazla bela olsun istemiyorlar.

Menbic için ise durum biraz daha farklı. Elbette askeri açıdan önem arz ediyor. Ancak jeo-politik önemi, askeri önemine göre daha baskın. Menbic, Suriye’nin birbirinden ayrılmış olan “batısı” ve “doğusu” arasında bir köprü rolü oynuyor şu an. Bütün Suriye’yi neredeyse bir uçtan bir uca kesen ve TC’nin de ağzının suyunu akıtan M-4 karayolunun, Halep’e bağlandığı noktada kurulu. Bu durumdan kaynaklı, önemli bir ticaret havzası ve gümrük kapısı. Ayrıca, Fırat nehrinin, Tişrin barajının ve merkezi elektrik santralının üzerinde kontrol sağlanabilmesi için de önemli bir kent. Nüfusu ve demografik çeşitliliği yoğun. Askeri olarak ise Abdullah Ağar unsurunun da dediği gibi Ayn İsa bölgesi ile birleştirildiğinde; Kobane ile Raqqa ve Cizre arasında ki bağlantının kesilmesi için de önemli. Kobane’nin, bölgede on seneyi aşkın süredir yürütülen devrimci savaş için tarihsel-siyasal önemini çok anlatmaya gerek yok. Bu doğrultuda önce Menbic’i sonra Kobane’yi işgal ederek, her şeyin yanı sıra, bir de moral bir çöküntü yaratma gayesindeler.

Daha önce çokça değindiğimiz üzere, TC devleti, KÖH’ü ve TDH’yi (her ne kadar şu an etkisiz bir güç olsa da potansiyel bir tehdit) tasfiye edemediği müddetçe belini doğrultamaz. Zaten havadan ve karadan her daim yürüttükleri istihbari çalışmalar ve suikastler ile buna yönelik çalışıyorlar. Ancak yeterli olmuyor. TC’nin hemen sınırında, KÖH’ün toplumsal-siyasal-askeri-ekonomik olarak doğrudan kontrolünde olan ve kendisini her daim yeniden-üretebilmesini garantileyen bir alan Kuzey-Doğu Suriye. Eğer işler istediğimiz gibi giderse bölge devriminin çekirdeği aynı zamanda. Bugün TC devleti ile halk kitleleri arasında kurulu olan “suni denge”nin varlığını tehdit eden bir olgu aynı zamanda. Ayrıca TDH içinde, her şeyin yanı sıra, bir geri cephe. Bu saldırıların ilk ve temel amacı bu durumu ortadan kaldırmak ve kesin bir sonuca varmak; yani Sri Lanka modeli! Bu durum aynı şekilde Güney Kürdistan için de geçerli…

İkinci amaç ise TC devletinin ve sermayesinin yayılma ihtiyacının karşılanabilmesi. TC’nin bölgesel güç olma heveslerinin gerçekleşebilmesi için Suriye’de başlattığı macerayı az-çok da olsa başarılı bir şekilde sonlandırması gerekiyor. Ayrıca yeni pazar, iş gücü ve hammadde ihtiyacının karşılanabilmesi için de önemli bir alan burası. Kuzey bölgesi özellikle tarım noktasında ciddi zenginlikler barındırıyor; savaştan önce Ortadoğu’nun tahıl ambarı olan bir bölge sonuçta. Ucuz Suriyeli emeğinin de TC sermayesi için ne kadar önemli olduğunu, daha birkaç ay önce Soylu itiraf etmedi mi? “Rakka operasyonunu n’olur biz yapalım” diye ABD’ye yalvarmalarının altında da yine bu yayılmacı arzu vardı. Akıllarınca oradan Deyr-El-Zor’a kadar gidip petrol havzalarını kontrol altına alacaklardı. Ve ayrıca Doğu Akdeniz havzasına tam anlamıyla hakim olabilmek için de M-4 ve M-5 yolları üzerinde bir hakimiyet sağlayarak sözde “Barış Koridoru”nu tamamlamak zorundalar.

Bu iki amaca göre daha konjonktürel olan bir diğer amaç ise eriyen kitle tabanını konsolide etmek. Yukarıda değindik; bu yazının konusu olmadığı için çok derinleşmeyeceğiz. Ancak Suudiler ve İsrail ile kurulmaya çalışılan, İran karşıtı “bermuda şeytan üçgeni”nin amacı, konjonktürel düzeyde, Batı ile arayı düzeltip, hem batıdan hem de Suudilerden sıcak para akışını sağlayabilmek. Bu sayede enflasyonda biraz düşüş yapabiliriz diye düşünüyorlar. Ekonomideki kısmi iyileşmeyi “zafer ile palazlandırılmış bir şoven histeri” ile birleştirerek seçimlere daha güçlü girmeye çalışacaklar. Hükümeti, meşru bir şekilde, seçimler üzerinden tekrardan kazanabilmelerinin tek yolu bu. Biz bunun çok mümkün olduğunu düşünmüyoruz. Ancak umut fakirin ekmeği işte; çırpınıyorlar. Ayrıca mümkün olsa bile böylesi bir zaferin kolay olmayacağını düşünüyoruz. Neden kolay olmayacağını anlamak için KÖH’ün özellikle diplomatik alandaki tutumuna bir bakmak gerekiyor.

Üçüncü yol çizgisi ve KÖH’ün diplomatik tutumu

KÖH, savaş başladığından bu yana sürecin diplomatik ayağını hep “üçüncü yol” dedikleri çizgi çerçevesinde yürütmeye çalıştı. Bize göre yanlışlıklar ve eksiklikler içerse de, KÖH’ü bugüne değin başarılı kılan da bu çizgiydi. Bugünkü tutumu anlamak için de bu çizgiyi ve bugüne kadarki olan gelişim seyrini kısa da olsa irdelemek gerekir: Üçüncü yol çizgisi, kategorik olarak, Marksizm içerisinde tanımlanan “bağımsız sınıf çizgisi”ne benzer bir iç mantığa sahip aslında. Kendilerince tarif ettikleri verili duruma ve kendilerinin düşünsel bütünlüğüne uygun olarak, “bağımsız ulusal çizgilerini” böyle tanımlıyorlar. Bu çizgiyi içeriklendiren ise çok yönlü bir diplomasinin güçlendirdiği, kendi öz gücünü esas almaya dayalı, birçok ayrı katmanın bileşkesinden oluşan “devrimci halk savaşı stratejisi”. BAAS rejimi, ABD, Rusya ve bölgedeki diğer güçler ile kurdukları ilişkilere de bu çizgi ve bütünlük temelinde yaklaşıyorlar.

KÖH, uzun senelerdir, “Suriye meselesi”nin kesin çözümünün, kendilerinin Suriye halkları ile birlikte kuracağı “demokratik bir Suriye”den geçtiğini söylüyor. Savaşı durduracak, barışı getirecek, emperyalistlerin Suriye üzerindeki oyun alanını kapatacak, sultalarını bozguna uğratacak, TC işgalindeki bölgeleri de kurtarabilecek olanın bu olduğu görüşündeler. Ancak BAAS, en başından bu yana bu çizgiyle anlaşmaya asla yanaşmadı. Herhangi bir yumuşama gösterdiğini bile söylemek zor. Sadece kendi çıkarları adına belirli bölgelerde geçici anlaşmalar yapmakla yetiniyorlar ve sorunu sürekli bir çözümsüzlük girdabına sokuyorlar. Ki fırsatı her bulduklarında da bu anlaşmaları bozup, arkadan saldırıyorlar. Suriye’de BAAS’a karşı örgütlenmeye çalışan muhalefet odakları da bugüne kadar hep başarısız oldu maalesef. Bu durum, bölgedeki savaşın uzamasının en büyük etmenlerinden birisi.

KÖH’ün, BAAS’a teklif ettiği şey çok net: Adem-i merkeziyetçilik temelinde oluşturulmuş “demokratik bir Suriye anayasası” ve bu anayasada Kuzey-Doğu Suriye’nin özerk bir bölge olarak tanınması. Bu sadece Suriye’de değil, programatik olarak, dört parça Kürdistan’da gerçekleştirmek istedikleri bir hedef. Bu program bizim kayıtsız şartsız kabul edeceğimiz bir program değil kuşkusuz. KÖH’ün “”felsefi yöntemi”, “kapitalizm eleştirisi” ve “toplumsal-tarihsel” anlayışı; bunlardan doğru gelişen “komünalizm tahayyülü” ve buna doğru giden yolda öngördükleri “geçiş süreci” bize göre yanlış. Ancak bu tartışmanın bugün yapılmasının gereksiz olduğunu düşünüyoruz.

Bu yanlışlıktan doğru, “silahlı revizyonizm” vb. diyerek KÖH’ün bütün devrimci varlığını ve mücadelesini reddetmenin ise bayağı bir işgüzarlık olduğunu söyleyebiliriz. KÖH, Kürt ve bölge halklarının, onur ve kurtuluş mücadelesini 40 senedir kesintisiz bir biçimde yürütüyor olmasından kaynaklı tarihsel bir haklılığa; bunu, layıkıyla, devletle mücadele ederek ve ezilenin şiddetini egemeninkinin karşısına yıkıcı bir biçimde koyarak yapıyor olmasından kaynaklı devrimci bir niteliğe; bugün Türkiye’deki siyaset alanının yönünü, devletin aleyhine şekillendirebilen tek devrimci özne olmasından kaynaklı da siyasal geçerliliğe sahiptir. Tüm bunlara rağmen, “ama”lar ile başlayan herhangi bir cümle, lafazanlıktan başka bir şey değil.

Bu “demokratik anayasa”nın içeriğini burada açamayız. Ancak diyebiliriz ki, KÖH, tüm Suriye’de topyekun bir siyasal devinim yaratma derdinde. En azından Kuzey-Doğu Suriye’de yaratılan siyasal kazanımları bütün Suriye sathına yaymak istiyorlar. “Kadın özgürlüğü”, “halkların eşit temsiliyeti” “komün ve kooperatif örgütlenmeleri” gibi başlıklar bu kazanımlar altında tanımlanabilir. En baştan beri bu yönde görüşmeler yapılıyor. Örneğin Qamışlo ve Heseke’deki BAAS güçlerine bu doğrultuda sırf uzun vadede ilişkiler bozulmasın diye dokunulmuyor. Yoksa her iki bölgede de bir-kaç hafta içerisinde BAAS güçlerini tamamen temizleyebileceği bir gücü var KÖH’ün.

Tüm bu yapıcı tutuma karşın, BAAS rejimi, 2011’de çıkartılan bir “yerel yönetimler” kanununu masaya koymak dışında başka bir şey yapmış değil. Türkiye’deki belediye işleyişinden dahi geri bir modeli dayatıyorlar açıkçası. BAAS’ın samimi olduğunu söylemek zor. Kaybettiği alanları ve doğal kaynakları, Rusya’yı da arkasına alarak tekrardan kazanma derdinde. Rusya ise KÖH ile doğrudan karşı karşıya gelmek istemiyor. BAAS ile KÖH arasında arabuluculuk çalışmalarını en başından bu yana onlar yürütüyorlar. Elbette onların da kendilerine göre bir hesapları söz konusu; bunları zaten az çok anlattık. Ancak KÖH’ün taleplerini kendi çıkarları ile birleştirebilme noktasında bazı tarihsel dayanaklara sahipler. 2020 senesinde, Moskova’da, BAAS muhalefeti olan “Halkın İradesi Partisi” ile PYD arasında Lavrov nezaretinde yapılan mutabakat bunun bir göstergesi. Burada ayak direyen defaatle söylediğimiz üzere BAAS.

Dertleri ise tahılı ve petrolü paylaşmamak; eskiden nasılsa öyle devam etmek. Sanki 11 senedir hiçbir şey olmamış gibi bölgedeki halklara, “siz de Suriyelisiniz, gelin silahlarınızla birlikte devlete ve ordunuza teslim olun” veya “yabancılar ülkemizi terk etsinler” gibisinden çağrılar yapıyorlar. Halkları, “vatana ihanet” ve “işbirlikçilik” ile suçluyorlar. O da yetmiyor “Suriye’nin zenginlikleri bizim, siz onları çalıyorsunuz” diyorlar. Savaş başladığında bölgeden arkasına bakmadan kaçarak çekilen ve halkları IŞİD çetelerinin insafına bırakan BAAS’ın, bu topraklarda kalarak burayı savunan halklara karşı böyle pişkince yaklaşması “egemen-ezen ahlakı”na oldukça uygun!

Vatana ihanet” ve “Amerikan işbirlikçiliği”

Açıkça söyleyebiliriz: KÖH’ün, ne petrolü ne tahılı tekelleştirmek gibi bir derdi var. Bundan birkaç sene önce Cemil Bayık’ın verdiği bir röportajda söylediği üzere, petrolü, “Suriye halklarının ortak zenginliği” olarak görüyorlar. Bu minvalde, bütün kavgalara ve çatışmalara rağmen, dünya piyasasının 10/1 fiyatına petrolü BAAS ile paylaşmaya devam ediyorlar. Bölge halklarının ihtiyaçlarının karşılanabilmesi ve bölgenin TC işgaline karşı savunulabilmesi için petrolün bir kısmının dışarıya satılmak zorunda kalması da geçici bir durum. Başka bir örnek olarak; ABD’nin ve Batının bütün dayatmalarına ve tekliflerine rağmen, bölgede hala “Suriye lirası” kullanılıyor. Çoktan bir “merkez bankası” kurabilirler, kendi paralarını basmaya başlayabilirlerdi. Ya da ABD’nin bir başka önerisi olarak “Irak Dinar”ını kullanabilirlerdi. Bu sayede Suriye’deki enflasyondan neredeyse hiç etkilenmezlerdi. Ancak Aldar Xelil’in söylemleri bu konuda net; bu işin Suriye ile ilişkileri tamamen koparacağının farkındalar. Kısa vadeli çıkarları kovalamaktansa uzun vadede BAAS veya başka bir parti-siyasal odak ile daha önce de söylediğimiz üzere “demokratik bir Suriye” inşa etmek istiyorlar.

“Amerikan işbirlikçiliği” konusu ise basit bir manipülasyondan veya “darkafalı” bir kavrayışsızlıktan ibaret bize göre. Özellikle bugünkü koşullara baktığımızda KÖH’ün çok yönlü diplomasisini ve kendi doğruları üzerindeki devrimci ısrarını çok daha net olarak görebiliyoruz. ABD’yi ve NATO’yu, Suriye’ye KÖH çağırmadı. Kobane direnişinin Batı kamuoyunda yarattığı etkiden, TC’nin NATO misyonuna aykırı davranışlarından ve cihadçı çetelerin tıkanışından sonra ABD buraya gelmek zorunda kaldı. Obama’nın o dönemki söylemlerinden biliyoruz ki, çok da gelme niyetleri yoktu. Gelecek olsalar bile KÖH ile çalışmak istemiyorlardı. En başından beri palazlandırdıkları çeteler, onlar için çok daha iyi müttefiklerdi. Ya da en azından ENKS (Rojava KDP’si) gibi bir ortak arıyorlardı. Ki zaten Kobane sonrasında dahi TC ile işbirliği halinde yeni “eğit-donat” projeleri geliştirdiler. O da ellerinde patlayınca KÖH ile ittifaka mecbur kaldılar.

Yukarıda da bahsettiğimiz üzere, BAAS rejiminin en başından beri bölgedeki halkları yalnız bırakması ve anlaşmaya hiçbir şekilde yanaşmamasından kaynaklı olarak da, “denize düşen” KÖH, “yılana sarılmak” zorunda kaldı. Bu noktada uluslararası koalisyon ile bir aldı-verdi yapmama gibi bir imkanları yoktu artık. Ama bu bir teslimiyet olmadı hiçbir zaman; sadece taktik bir ittifaktı. Bölgede kimi sapma eğilimler ortaya çıksa da, KÖH’ün merkezi ve bölgedeki esas kadrolarının çok büyük bir çoğunluğu, hiçbir zaman bu düzeyde bir savrulma yaşamadılar. KÖH’ün NATO’ya karşı olan tavrını anlamak için Mustafa Karasu, Duran Kalkan, Murat Karayılan ve Cemil Bayık’ın, 2017’den bu yana verdiği bir çok röportaja bakılabilir. Ayrıca bunun sadece taktik bir durum olduğunu da, bölgede ta en başından bu yana kurulan çoklu ilişkilerden pek tabii anlayabiliriz. Örneğin; KÖH, Menbic veya Rakka savaşında uluslararası koalisyon ile ittifak yaparken, o sırada kontrollerinde olan Afrin’de Rusya ile birlikte çalışıyordu.

Bugün çok daha net olarak görüleceği üzere, bütün bölgede böylesi çoklu ilişkiler kuruyorlar. Örneğin Amerikancı olduğu tartışma götürmez olan KDP’nin, Rusya veya İran ile bu şekilde herhangi bir ittifak ilişkisi kurabilmesi mümkün mü? Ayrıca Amerikancı bir tutum söz konusu olsaydı, yukarıda da azçok anlattığımız ABD planı kabul edilmez miydi çoktan? TC veya KDP ile bir teslimiyet anlaşması temelinde bütün sorunlar çözülüp uluslararası bir statüko sağlanabilirdi. Bugün Irak’ta nasıl bir Hewler varsa, Suriye’de de öyle bir Qamışlo olabilirdi. Örneğin Qamışlo havalimanında Rus uçakları veya BAAS rejimine bağlı güçler konumlanamazdı…

Eğer aklı evvel bir kimseyseniz, tıpkı Halk Cephesi ve benzerlerinin yaptığı gibi bu çoklu ilişkileri “küçük-burjuva milliyetçiliğinin pragmatizmi” ile de tanımlayabilirsiniz tabii ki.1 Biz, “gerçek siyaset” ile “pragmatizm”in kategorik olarak bambaşka şeyler olduğunu düşünüyoruz. Eğer bir pragmatizm tanımı yapılıyorsa, tamamen ilkesiz çıkarlardan bahsediyor olmamız gerekir. Yukarıda da bahsettik: KÖH bugün, bizce doğru veya yanlış olan, birçok ilkenin ve stratejinin tanımlandığı bir düşünsel bütünlük etrafında hareket etmekte. Bu düşünsel bütünlüğü ve amaçlarını, hayata geçirecek araçları ise “gerçek siyaset” zemininde arıyorlar ve oradaki hareketin içerisinden çıkarıp hayata uyguluyorlar. Zaten siyasal bir Marksizm’in kendini var etme yöntemi de aşağı-yukarı bu değil midir?2 Bu noktada, “Almanya’dan Çarlık Rusya’sına gelen zırhlı tren” örneğini ya da “Brest-Litovsk anlaşması” gibi örnekleri vermeye gerek var mı? Yok! Tam burada, tüm bu anlatılanlara rağmen, çocukça bir saflık ile “o zaman kovsunlar hepsini, dirensinler öyle böyle…” gibisinden tepkiler vermeye devam edebilirsiniz. Biz bu tepkileri vermeye devam eden kimselere de, Lenin’in o çok meşhur “Bir dağa tırmanmak üzere” adlı makalesini okumalarını öneriyoruz!

Olağanüstü hal ve devrimci halk savaşı

Bugün gelişen yeni işgal tehdidi karşısında yine bir diplomasi trafiği var. Tıl Rıfat, Menbic ve Kobane’de, BAAS ile ortak bir savunma kurulması için çaba sarf ediliyor. ABD ve Rusya ile ayrı ayrı diplomatik görüşmeler yapılıyor. BAAS yine ayak diriyor, KÖH’e bölgeyi tamamen terk etmelerini dayatıyor. ABD ve Rusya ise en başta anlattığımız üzere kendi ajandaları doğrultusunda hareket ediyor. KÖH’ün bunlardan herhangi birisini kabul etme gibi durumu söz konusu değil; bu dün olmadı, bugün de olmaz. Ancak dün, özellikle 2018’e kadar gelişen erimde, edinilen diplomatik kazanımların yoğunluğundan kaynaklı olarak, diplomasinin her işi çözebileceğine dair, bölgedeki kadroların bir kısmında ciddi bir yanılgı oluşmuştu. Bu yanılgının bedelini Afrin ve Gire Sipi-Serekaniye işgallerinde ağır biçimde ödedik. KÖH merkezinin bu konuda en başından beri yaptığı uyarılara ciddiyetle yaklaşılsaydı, bugün belki Afrin’de hezimete uğramış ve hızlı bir çözülmeyle yüz yüze kalmış bir TC’den bahsediyor olabilirdik.

Nitekim hayat öyle akmadı; maalesef hayat, gerçek siyaset, her daim beklediğimiz gibi cereyan etmiyor. Bölgedeki güç dengeleri, başka öznelerin etkin varlığı, statükonun direnci, “esen rüzgar veya akan su” masada yaptığımız planları her an boşa düşürebiliyor; öyle ki, bugün, başka bir gerçeklik ile karşı karşıyayız. Ancak artık işler biraz daha farklı; aynı hatalar tekrar edilmeyecek; buna güvenimiz tam. Özellikle Gire Sipi-Serekaniye işgalinden bu yana ciddi bir hazırlık yapılıyor. Röportajlarda, yapılan kongre ve konferanslardaki alınan kararlarda, bahsettiğimiz üçüncü yol çizgisinde ve bir stratejik hedef olarak “demokratik Suriye” amacında daha da derinleşildiğini görebiliyoruz. Bu derinlik ise emperyalizme, NATO’ya ve diplomasiciliğe karşı tavrı netleştiriyor.3

Aldar Xelil, Hesen Koçer ve Cemil Bayık’ın en son verdiği röportajlarda da bunu görebiliyoruz. Bunu “çölde su bulmuş bedevi” gibi manşete taşımak komik. Bu çok önceden beri böyleydi. Değişen bir şey varsa, o da, artık diplomasi masalarında sınırı zorlama devrinin kapandığıdır. KÖH, “kim geliyorsa gelsin, biz buradayız”; “bugün olur ya da yarın, biz hazırlığımızı kendi öz gücümüze göre yapıyoruz” diyor. Bu minvalde de, Kuzey-Doğu Suriye’de, bütün halkı devrimin savunmasına seferber edecek bir olağanüstü hal kararı alındı. Bütün bütçe, bu savunma için ayrılacak. Tüm kurumlar, bu savunmanın gerçekleştirilmesi için örgütlenecek. Özellikle, PKK’nin Güney Kürdistan’da geliştirdiği yeni savaş tarzının etkili sonuçları, her yerde olduğu gibi Kuzey-Doğu Suriye’de de ciddi bir motivasyon yaratmış durumda. Ezcümle; Kuzey-Doğu Suriye’de, Öcalan’ın 2014’te önerdiği “savaş komünizmi” konseptine girmiş bulunuyoruz.

Bu konsept, KÖH ve temsilcilerinin, altını çizerek defaatle söyledikleri üzere “devrimci halk savaşı stratejisi”ne uygun olarak yürütülecek. Bugün, Kuzey-Doğu Suriye üzerinden yürütülecek bu stratejinin temel unsurlarını üç madde üzerinden tanımlayabiliriz: (1) Düşmanın teknik üstünlüğünü boşa düşürecek karşı bir askeri teknik. (2) Bu askeri tekniği kullanabilecek, aynı zamanda onunla nitelik kazanan bir savaş tarzı ve bu savaş tarzına uygun, devrimci iradeyi kuşanmış bir profesyonel savaşçılar yapısı. (3) Askeri-siyasal-ekonomik vb. tüm alanlarda topyekun seferberlik ve tüm halkın toplumsal öz-savunma temelinde silahlandırılması. Bu üç maddede, 10 seneyi aşkın süredir devam eden savaştan, 40 seneyi aşkın süredir devam eden mücadeleden ve ezilenlerin tüm mücadele tarihinden edinilen deneyimler ile varılan sonuçlar… Bu üç maddeyi çok fazla açmayacağız. Ancak diyebiliriz ki: Onların İHA-SİHA’ları, bizim ise tünellerimiz; “el emeği, göz nuru” ısı geçirmeyen termal kamuflajlarımız ve fedai dronelarımız var. Onların milyonu bulan bir ordusu, tankları-topları var, bizim ise 40 senedir o orduya kök söktüren; “hiç bir yerdeyken, her yerde olan” devrimci irademiz var. Onların arkasında işbirliği yaptıkları emperyalistler, bizim arkamızda ise milyonları bulan silahlı Kuzey-Doğu Suriye halkları; dünyanın dört bir yanında Kuzey-Doğu Suriye’nin dostu olan enternasyonalist yoldaşlarımız var!

Sonuç yerine

Sömürgecilik, TC devleti için kurucu bir unsurdur. Bugün TC devletinin bütün ulusal paradigması bu kurucu unsur dolayımıyla işlerlik kazanmakta. Bir ideoloji olarak şovenizm, milliyetçilik ve ırkçılık, sömürgecilik ile fiili bir güce dönüşebiliyor. Bugün TC devleti ile halk kitleleri arasında kurulu olan “suni denge”deki devlet ayağının önemli bir kısmı ise sömürgecilik ve bu uğurda yürütülen savaş sayesinde ağırlığını koruyabiliyor. 100 senedir TC devleti tarafından sömürülen Kürt halkı, 40 senedir kesintisiz bir biçimde verdiği mücadele sayesinde, bugün bu coğrafyada, bu “suni denge”nin altını mayınlamıştır. Ha patladı patlayacak, Allah’a emanet bir durum söz konusuysa bugün, burada KÖH’ün devrimci pratiğinin çok önemli bir etkiye sahip olduğunu söylemek gerekir. Yazının içerisinde söyledik: Bu bir varlık-yokluk savaşı. Bugün Kuzey-Doğu Suriye başta olmak üzere diğer tüm devrimci savaş alanlarının hedef alınması da bundan kaynaklı. Bu yüzden, bugün, devrimcilik iddiası olan herkesin, TC devletine ve faşizme karşı mücadelenin, Kuzey-Doğu Suriye mevzilerindeki direnişten ve KÖH ile koşulsuz-kayıtsız yan yana durmaktan geçtiğini bilmesi ve buna uygun olarak konumlanması gerekir.

Ayrıca Kuzey-Doğu Suriye, devrimin TC sınırları içerisinde ve tüm bölgede kendini yeniden-üretebilmesi için son derece stratejik bir öneme sahip. Eğer TDH, bugün, ‘71 devrimci kopuşunda yakaladığı sıçramayı, pratik-siyasal düzeyde aşacak bir fırsat yakalamışsa, bu, Kuzey-Doğu Suriye’deki devrimin varlığı sayesinde mümkün olmuştur. Eğer bugün bir bölge devriminden söz edebiliyorsak, bu da, bu devrimin varlığı sayesinde mümkün olmuştur. Bugün Kuzey-Doğu Suriye’yi, hem satıhta hem de hatta savunmak, bölgemizde ve coğrafyamızdaki devrim olasılığını savunmak ile eş anlamlıdır. Kuzey-Doğu Suriye’de TC’nin yaşayacağı olası bir yenilgi bir domino etkisi yaratabilir. Bu kırılma, her ne kadar savaş cephelerinde başlayabilir olsa da nihayete ereceği yer TC sınırlarının içidir. Bugünkü siyasal gerçeklikte, tarihsel-toplumsal-yapısal koşullanmalardan kaynaklı olarak, TC sınırları içerisinde “kitlesel bir savaş karşıtı hareket” yaratılamayacağının bilincindeyiz. Ancak savaşın olası yıkıcı sonuçlarının ve TC’nin olası yenilgisinin propagandasının, her türlü aracın kullanılarak, halk düzlemi içerisinde yapılması gerekiyor. Savaşın yıkıcı etkisinin kent meydanlarına taşınması da hayati bir önem taşıyor!

Dipnotlar

1 Eğer bir milliyetçilikten bahsediliyorsa, o da, kim “anti-emperyalizm” adına “vatan-namus” edebiyatı yapıyorsa ona aittir! Biz KÖH’ün “Kürt milliyetçiliği” yaptığını görmedik ama nüfusunun yarısından çoğu Arap olan bir bölgeyi, eşit haklar ve toplumsal birlik temelinde yönetebildiğini biliyoruz. Bugün Arap, Ermeni, Aşuri, Türk-Türkmen ve Avrupa’nın birçok yerinden gelen insaların, Kuzey-Doğu Suriye ve Güney Kürdistan’da, KÖH saflarında, TC’ye karşı savaştığını da biliyoruz. Herhangi bir milliyetçiliğin, Suriye gibi bir kriz ortamında, böylesi bir gerçekliği örgütleyebileceğini söyleyebilir misiniz?

2 Açıkça söylemek gerekir ki, “gerçek siyaset” zemininde gerçekleşmeyen herhangi bir devrimci mücadele, “küçük-burjuva bir hayalcilik”ten başka bir şey değildir. Hayat, kimilerinin, “kozmik odalarda” keşfettiği ideolojik kurguların veya ucuz bir popülizmin karşılık veremeyeceği kadar hızlı ve kompleks süreçlerden oluşuyor maalesef.

3 Metin Kayaoğlu, Rojava üzerine yaptığı bir polemikte bir aktarma aracılığı ile “Kürdistan’da emperyalizme karşı bir çelişki olmadığı” mealinde bir tanımlama yapıyordu. Kürt halkının en az yarısının siyasal temsilcisi olarak kabul ettiği KÖH’ün, emperyalizmle yaşadığı bu çelişkinin, aynı zamanda Kürt halkına da ait olduğunu söylemek gerekir. Rojava’da KÖH nasıl ki emperyalizme karşı mücadele edilmeden tam bir kurtuluşun olmayacağının ayırdına vardıysa, halk kitleleri de yavaş yavaş olsa da bunun ayırdına varmakta. Bu durum bugün iyice açığa çıkmıştır.