Aile ve Sınıflı Toplum Varoldukça “Kadınlık Zor Zanaat” – Hevi Devrim

478

Sorun tanımı, çözüm parametrelerini geliştirebilmemizi sağlar. Aile sorununda ilk adım; ailenin gelişim sürecini, ilk ortaya çıkış koşullarını vb.yi irdelemek olmalıdır. Bunu yaptığımız anda, sorunun çözümünü oluşturacak olan esas halkayı da yakalamış oluruz. Üretim ilişkilerindeki farklılaşma ve toplumsal iş bölümündeki dönüşümün bir sonucu olarak ortaya çıkan özel mülkiyet ve sınıflı toplumlar; ataerkinin gelişip serpilmesine, analık hakkının ve hukukunun alaşağı edilmesine yol açar.

Aile ve toplumsal işbölümü birbirine kopmaz bağlarla bağlıdır. Toplumsal işbölümünün bir aşamasından sonra kurumlar oluşur. Artık ürünün paylaşımında ve muhafazasında söz sahibi olmak daha önce bir üstünlük ve ayrıcalık sağlamazken, toplumsal işbölümünün derinleşmesi ile bu bir statü ve ayrıcalığa dönüşür ve kurumlaşır. Keza kadın erkek arasındaki işbölümü süreci de böyle gelişir.  Aile kurumu sınıflı toplumların içerisinde oluşmuş ve dönüşmüştür. Tarihteki ilk komünal topluluklara bakalım. Örneğin genste karı-koca ailesi yoktur. Anasoylu topluluklarda, anne-baba tanımları yoktur. Erkeğe (baba olana) özel bir tanım da gerekmez. Kadın (anne), çocuklu insan olarak tanımlanır. Ve kadın için yapılan bu tanım, o dönemki akrabalık ilişkilerini tanımlama açısından yeterlidir. Erkeğin (baba) çocukla ilişkisi kadın üzerinden kurulur. Zaten erkek, gens üyesi değil gensle ilişkisi olan insandır. O, kendi gensinin üyesidir. Gensler arası ilişkileri de oluşturan bir yapıdır bu. Ancak üretim ile ihtiyaçlar arasında bir açı farkı oluşmaya başlayınca, hem artı ürün oluşumu hem de planlama/düzenleme fonksiyonuna ihtiyaç olmaya başladığında, her gens, klan kendi içine doğru ilişkileri derinleştirme yoluna gider. Dışarıdan gensle ilişkilenen erkek figürü bu yapı ile çelişir. Ve daha önce gens dışı yaşanan cinsel ilişkiler bu sefer belli bir düzenleme ile gens içinde yaşanır. Kararsız bir yapıda değil kararlı bir yapıda gelişir. Bu kararlı sistemin belli bir çerçevesi oluşur. Dışarı ile arasına ayrım çizgileri koyar ve beslenmeyi, korunmayı örgütleme konusunda erkeğin rolü başat hale gelmeye başlar. Kadın soy üretimi ile ilgili fonksiyonu nedeniyle daha çok eve kapanır. Kuşkusuz bu üretim sürecinden bir bütün olarak kopması anlamına gelmez. Ancak asimetrinin temelleri atılmıştır. Gens örgütlenmesinde kadının emeği gense aittir ve toplumsal örgütlenmenin asli parçasıdır. Ancak karı koca evliliğiyle kadının emeği erkeğe aittir ve kadının emeğine yabancılaşması başlar. Kadın kapatılmıştır, günü ve geleceği hakkında tasarrufta bulunma hakkı erkeğindir. Aile ekonomik, siyasal, ideo-kültürel olarak sistemin devamlılığını sağlar. Karı-koca ailesi sürecinin gelişimini kabalaştırarak bu şekilde verebiliriz. Elbette, insanın toplumsallaşması, sürüden kopuşu, kendi maddi yaşam koşullarını yeniden üretir pozisyona gelişi, oldukça karmaşık bir süreçtir. Sosyal antropolojinin gelişimi ile bu süreci anlamamız daha da kolaylaşmaktadır.

Çin’in Tibet sınırında, Himalayalar’ın eteğinde bugün hala varlığını sürdüren anasoylu bir kabile var: Mosuolar. Dillerinde baba diye bir kavram yok. Çünkü erkeklerin baba rolleri yok; (erkek) çocuklara rol model olan ve eğitimlerine katkıda bulunan kadının erkek kardeşidir.  Zaten akrabalık ilişkileri, çocuk, kadın ve kadının erkek kardeşi (dayı) şeklindedir. Yine Mosuolar’da karı-koca diye bir kavram ikiliği de yok. Dostluk anlamına gelen “axia” sözcüğünü kullanıyorlar. Kadın erkek arasındaki ilişki özgür birlikteliktir. Aşk varsa ilişki devam eder, aşk biterse ilişki de biter. Birleşmede de ayrılmada da hiçbir hukuki, toplumsal kısıt veya yasak yoktur. Tamamen bireylerin kendisine aittir. Eşler, ayrı evde yaşarlar. Erkek, geceleri kadının evine gider ve sabah da ayrılır. Evdeki pozisyonları misafirliktir. Çocuklar, kadın ve onun akrabalık ilişkileri içerisinde büyütülür.

Mosuolar, tarihin bugüne taşınmış hali olarak tek yaşayan örnek değil. Kenya’da, Nepal’de, Kosta Rika’da, Sumatra’da, Nijerya’da Mosuolar’a benzer aakrabalık ilişlikeri olan anasoylu kabileler hala yaşamaya devam ediyor.[1]

Kadının köleleştirilmesi, anasoylu akrabalık ilişkilerinin çözülmesi, babasoylu aile yapısının ortaya çıkması; sınıflı toplumlar ve özel mülkiyetin gelişimi ile birlikte gerçekleşmiştir. Aile, kapitalizmle birlikte, kadının bedeni, emeği ve cinselliği üzerinde denetim sağlamanın kurumsal aracı olarak işlev kazanmıştır. Kadın, tarihsel olarak üretim ilişkilerinin gelişimiyle birlikte, bugün incelmiş de olsa, baba, eş, erkek çocuk veya erkek kardeş tarafından belirlenen sınırlar içerisinde soluk alıp vermektedir.

Evlilik ve aile kurumu tüm sınıflı toplumlarda olduğu gibi, kapitalizmde de özel mülkiyete dayanır. Üretim ve meta egemenlik ilişkileri tüm yaşamı belirlediği gibi evlilik ve aile kurumunu da belirler. Her şeyin ekonomik çıkar dolayımı ile gerçekleştiği bu dünyada erkek; kadın ve çocuklar üzerinde tahakküm ilişkisi kurar. Kapitalist sistemin ekonomik hücre örgütlenmesi olarak aile, mevcut akrabalık hukuku ile bir toplumsallaşmanın ifadesidir. Ancak bu, bireyin gerçek anlamda toplumsallaşmasının önünde engeldir. Toplum da birey de (kadını erkeğiyle) sakatlanmış olarak varlığını sürdürür.

Kapitalizmde aile zombileşmiş olarak varlığını sürdürür

Kapitalizmle birlikte modern çekirdek aile, özelleşmiş yeniden üretim birimi haline gelir. Burjuvazi, işçi sınıfı ve emekçiler üzerindeki egemenlik ve sömürü ilişkileri ile bir yandan aileyi çözerken diğer yandan siyasal-toplumsal-dinsel-kültürel birçok etmenin de etkisiyle ayakta tutmak, mevcut sömürü ve egemenlik ilişkileri temelinde dönüştürerek, adeta zombileşmiş hali ile korumak ve güçlendirmek için canhıraş uğraşır. Kapitalizm, patriyarka ile iç içe geçerek, aile kurumunu ve toplumsal cinsiyet rollerini azami kar ve azami egemenlik dürtüsü temelinde dönüştürmüş olarak karşımızdadır. Kapitalist üretim ve meta egemenlik ilişkileri, bir yandan emeğin toplumsallaşması dinamiği temelinde kadının özgürleşmesinin koşullarını oluştururken diğer yandan da azami kar güdüsünü kamçılayan sermaye birikim yasaları nedeni ile bunun engelleyeni durumundadır.

Kapitalist sistem neden aileden vazgeçemez? Çünkü, kapitalizm ilksel birikimden vazgeçemez. Ve bu bağlamda yeniden üretim sürecinin yüklenicisi olarak kadını tutmaktan da vazgeçemez. Kapitalist gelişmişlik düzeyi sonucu, kadın çok daha fazla üretim sürecine çekilmiş ve yeniden üretim süreci, belli boyutları ile toplumsallaşmış olmasına rağmen “kadının görünmeyen emeği” ortadan kalkmamıştır. Ve ilksel birikime gereksinen kapitalist sistemde ortadan kalması mümkün de değildir. Bugün, tam da bu nedenle patriyarkadan ayrı bir kapitalizm, kapitalizmden ayrı bir patriyarka tanımı yapılamaz. Bu, kadının ezilmesinin ve sömürülmesinin temel dayanağıdır. Diğer yandan özel mülkiyet dünyasının korunması ve sürgit devamı için de aile gereklidir.  Bugün kadın, kapitalist üretim çarkları içerisinde alabildiğine derin bir sömürü ile karşı karşıyadır. Erkek işçilerden daha ağır ve elverişsiz koşullarda çalışır ve daha az ücret alır. Cinsel saldırı, taciz, istismar ise cabası. Evde ise kadının görünmeyen emeği yine işbaşındadır. Bakım emeği kadına zimmetlidir. Çamaşır makinesi, bulaşık makinesi vb gibi günlük hayatın tüketici etkinliklerini kolaylaştırıcı teknolojik aletlere rağmen, bakım işlerinin yükü -organize etmek de dahil- hala kadının sırtındadır. Ve bir kriz durumunda ilk işsiz kalan da kadındır. Çekirdek aile, -kimi değişiklikler ve iyileştirmelerle- özelleşmiş yeniden üretimi sağlamaya devam ettiği, toplumsal cinsiyet rolleri değişmediği koşullarda tahakküm ilişkileri devam eder. Ve aile, kadının hapishanesi olmayı sürdürür.

Patriyarkanın olduğu her yerde kadın; emeğine, emek ürünlerine, üretim sürecine, kendi doğasına yabancılaşır.Elbette kadın, ilksel birikim sürecine kadar, üretim araçlarından ve üretim süreçlerinden (kimi alanlarda kısıtları olsa bile) bir bütün olarak kopartılmamıştır ancak bir nevi insanlığın “ilk günah”ı olan aile oluşur oluşmaz yabancılaşmanın başladığını söyleyebiliriz.  Kapitalizmde ise bu, daha da derinleşir ve ifrada varır. Zira bedeni, emeği ve cinsel kimliği üzerinde, dışında ve üstünde bir gücün, erk’ın tahakkümü sözkonusudur. Aile kurumu ile birlikte, erkek cinsel baskı ve sömürü zemininde elde ettiği ayrıcalıklarına, sermaye düzeninde her anlamda tahakkümünü derinleştirerek daha bir sarılır. Aile içerisinde ezme ve sömürü ilişkilerinde, adeta sermaye sınıfı adına konumlanır. Ezen ulusun proleterlerinin, burjuvazinin, sömürge halkların tüm zenginliklerini soğururken, bu zenginliklerden küçük de olsa nemalanmasında olduğu gibi, ailede (evde) de burjuva sınıfın ezme ve sömürü ilişkilerinin yürütücüsü olarak erkek proleter, burjuvazinin iktidar gücünden nemalanır. Kapitalist sistemin, erkek egemenlikçi karakterine yaptığımız vurgu bu anlamıyla dışsal, salt bir sınıfa doğru daralan bir şey değildir. Burjuvazi, işçi sınıfının birliğini, ırk, din-mezhep, üretim ve emek organizasyonları temelinde parçaladığı gibi bir de cins temelinde parçalar. Diyebiliriz ki zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyi olmayan işçi sınıfı tanımına en uygun olan kesim, proleter kadınlardır. Erkek işçilerin evdeki burjuvalıkları, eğer egemen ideolojinin etki alanından çıkamaz ve gerçek sınıfsal çıkarlarıyla buluşamazlarsa, onların ayaklarında ağır bir zincirdir. Erkek işçinin, egemen sınıfın ideolojisini sahiplenip sınıfsal çıkarları hilafına tüm erkeklerle geliştirdiği duygudaşlık, kadına karşı kullanılan erk’le bütünleşiverme hali, kaynağını buradan alır.

Ailenin, özel mülkiyetin ve devletin olmadığı bir dünyada özgür bireylerden oluşmuş bir toplumsallık boy verir

Kadının özgürleşmesi mücadelesi, bugün patriyarkal kapitalist sistemin dayandığı üçlü sacayağına -aileye, özel mülkiyete ve devlete- karşı bütünlüklü bir mücadele perspektifi olmaksızın yürütülemez. Kadının kurtuluşu, sermaye düzeninin ve devletinin yıkılması mücadelesine bağlanmaksızın sağlanamaz.

Kadın özgürlük mücadelesinin temel eksenlerinden birisi tam hak eşitliğidir. Diğeri ise toplumsal işbölümünün ortadan kalması, sönümlenmesi meselesidir. Ancak bu, bugünden yarına hızlıca işleyebilecek bir süreç değil. Sosyalizm, sınıfsal-toplumsal-cinsel tüm eşitsizlikleri ortadan kaldırıp tam hak eşitliğini sağladığı, özel mülkiyet dünyasını yerle bir edip sömürü ilişkilerini yok ettiği için kadının kurtuluşunun yolunu açar. Ancak o, henüz kapitalist sistemin tüm kirini pasını, gerici gelenek ve göreneklerinin yükünü taşır. Ve en önemlisi artı değer sömürüsünü yok etmiş olmasına karşın; değer yasasının sınırlandırılmış da olsa varlığını sürdürmesi, (kafa ile kol emeği, kır ile kent ve kadın ile erkek arasındaki) toplumsal işbölümünün henüz hükmünü yürütüyor olması nedeniyle, kadının tam kurtuluşu anlamına gelmez. Unutulmamalıdır ki, sınıfların, mülkiyetin, devletin temelinde yatan şey, toplumsal işbölümüdür.[2]  O toplumsal işbölümü ki ezme-ezilme ve sömürü ilişkilerinin, üreticisi ve yeniden üreticidir. Yabancılaşmanın temel kaynağıdır. Sosyalizmden sınıfsız, her bireyin kendisini özgürce gerçekleştirebileceği komünlerin olduğu komünizme geçiş sürecinde, toplumsal işbölümü ile birlikte aile de sönümlenecek olan kurumlardan biridir. İşte tam da bu yüzden sosyalizm, kadının kurtuluşu ve özgürleşmesinin ön koşuludur, ama kendisi değildir. Sosyalizmde cins mücadelesinin ortadan kalkacağını varsaymak, kesinlikle gerici bir pozisyonu üretir. Aile, modifiye olmuş haliyle devam eder.

Marksizm’in, aile sorununa bakışı

Marksist cenahta aileye dair en kapsamlı çalışmayı yapan Engels’tir. “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” adlı eserini Friedrich Engels, Lewis Henry Morgan’ın “Eski Toplum” isimli kitabından yararlanarak yazar. Morgan, toplumsal örgütlenmenin evrimleşmesi sürecini araştıran materyalist bir antropologtur. Kızılderili kabileler içinde yaptığı araştırmalarla modern çekirdek aileden başka akrabalık sistemlerinin tarihte varolduğunu ve bu kabilelerin cinsler arasında daha eşitlikçi bir toplumsal örgütlenmeye sahip olduklarını gözlemler. Engels, bu veriler ışığında toplumsal işbölümü, mülkiyetin oluşumu ve sınıflı toplumlara geçişle birlikte aileyi ve kadının düşürülüp köleleştirilmesini inceler. Sorunun tanımlanması ve çözüm parametresine dair yukarıda belirtilenlerin birçoğu Engels’in bu kitabını referans alır. Yine bu yapıtında Engels, komünist topluma dair hazır bir reçete sunmasa da tüm köleleştirici, bağımlılaştırıcı zincirlerinden kurtulmuş olarak kadın ile erkek arasında yaşanacak olan aşka; özgür ve gönüllü birlikteliklerin üzerinde boy verdiği sevgiye işaret eder. Yeni toplumsal form ve ilişkilerine dair şunları söyler: 

Kapitalist üretimin yaklaşan mağlubiyetinin ardından cinsiyet ilişkilerinin nasıl düzenleneceğiyle ilgili şu an öngörebildiğimiz şey, temelde bu düzenlemenin olumsuz bir niteliğe sahip olacağı, büyük oranda ortadan kalkan düzenlemenin sınırları içinde kalacağıdır. Peki, ne tür yenilikler olacak? Bu sorunun cevabı, yetişen yeni kuşakla birlikte gelecek. Parayla ya da başka herhangi bir sosyal erk aracıyla kadının teslim alınmasının ne demek olduğunu hayatları boyunca bilmeyecek olan erkeklerin; gerçek aşk dışında başka herhangi bir nedenle kendini bir erkeğe bırakmanın ya da ekonomik kaygılardan ötürü kendini sevgilisine bırakamamanın ne demek olduğunu asla bilmeyecek olan kadınların kuşağı… Bu insanların yaşadığı dünyada kimse, bugün yapılması gerektiğine inanılan şeylere itimat etmeyecek, kendi pratiklerini geliştirecek ve bu doğrultuda her bireyin kendi pratiğiyle ilgili genel kanıyı kendileri ortaya koyacaklar. İşte bu kadar…” [3]

Diğer yandan, Marksizm, emekgücünün yeniden üretimi meselesine, kapitalist üretimin en küçük ekonomik birimi olarak ailenin sınıflaşma sürecindeki etkisi üzerinden değil sermaye birikim sürecindeki rolü bağlamında değinmiş ve onun yaratmış olduğu tahakküm ilişkilerini vb. ayrıntılı olarak ele almamıştır. Bu yönleriyle, kadın sorununa yaklaşımda, eleştirel bir okumayı gerektirmektedir. Keza ilksel birikim sürecini oldukça kapsamlı incelerken kadının “çitlenmesi” ve kapitalist sömürü çarklarına sıkı sıkıya bağlanmasını hedefleyen cadı avlarını ele almamış olmasını da ayrıca anabiliriz.

Yine, Karl Marks ve Engels, modern çekirdek ailenin burjuva aile olarak sürdüğünü, ama kadın ve çocuk emeğinin (makinenin gelişimi ile birlikte) toplumsallaşması sonucu proleter ailenin zaten, klasik anlamda ortadan kalkmış olduğunu ileri sürer. Oysa kapitalist düzen içerisinde hayat öyle akmamıştır. Burjuva ailenin, özel mülkiyet bağlamında,  miras hukuku gereği varlığını sürdürdüğü doğrudur. Ancak kadın ve çocuğun da üretime çekilmesi ve 14 saate varan işgünü, ağır çalışma ve yaşam koşulları nedeni ile proleter ailenin kapitalist sistem tarafından ortadan kaldırıldığı, çözüldüğü tespiti ise oldukça sorunludur. Kapitalizm, kadınların üzerinden, emek gücünün yeniden üretimi yükünü almaksızın, onları özel alandan kamusal alana çıkarıp toplumsal üretimin bir parçası haline getirmiş, kadının hane içindeki görünmeyen emeğinden vazgeçmemiş ve bu düzeneği oluşturan aileyi dönüştürerek korumuştur.

“Cinsel aşk, ancak ezilen sınıflar içinde, yani günümüzde, proletarya içinde, kadınla kurulan ilişkilerin gerçek kuralı olabilir ve ancak proletarya içinde durum böyledir; bu ilişkiler toplum tarafından ister onaylansın, ister onaylanmasın. Ama burada, klasik tek-eşliliğin bütün temelleri yıkılmıştır. Proletaryada, tek-eşlilik ve erkek üstünlüğünün, kendisinin korunması ve mirasçılara geçmesi için kurulmuş olduğu hiçbir mülkiyet bulunmaz; öyleyse, bu sınıfta, erkek üstünlüğünü yararlı hale getirmek için hiçbir uyarıcı yoktur. Üstelik, hatta bunu sağlamak için gerekli araçlar bile eksiktir bu üstünlüğü koruyan burjuva hukuku, yalnızca mülk sahipleri ve onların proleterlerle olan ilişkileri için mevcuttur; tuzluya oturur; öyleyse, para yokluğundan, işçinin karısı karşısındaki durumunda hiçbir geçerliliğe sahip değildir. İşçinin, karısı karşısındaki durumunda, koşullara göre, bambaşka kişisel ve toplumsal ilişkiler hüküm sürer. Ve üstelik, büyük sanayi, kadını evden kopararak emek pazarına ve fabrikaya gönderdiği, ve onu çoğunlukla ailenin desteği durumuna getirdiğinden beri, proleterin evinde, erkek üstünlüğünün son kalıntısı da temelini yitirmiş oldu belki, tek-eşlilikle birlikte töreye girmiş bulunan, kadınlara karşı bir kabalık artığı hariç.”[4]

Sorunun kaynağına bunca inmiş olan Engels (ve muhtelif çalışmalarında, proleter ailenin çözüldüğünü, modern çekirdek ailenin sadece burjuvazi için geçerliliğini koruduğunu ifade eden Marx) “proleter aile”ye dair niye yanıldı? Burada, ekonomi-siyaset ilişkisinin düz doğrusal kuruluşu sözkonusudur. Oysa altyapı koşullarında yaşanan bir dönüşümün siyasal karşılığını oluşturması hele de bin yılların ezilmişliği ve sömürülmüşlüğünü göz önünde bulundurursak öyle kolayca ortadan kalkmaz. Bir de altyapının üst yapı üzerinde karşılığını bulmasını engelleyen etmenler de sözkonusudur. Diğer yandan, yeniden üretim sözkonusu olduğunda, aile dönüşmüş olarak rolünü sürdürmektedir.

Sovyet deneyiminde yaşananlara kısa bir bakış

Emek sömürüsünün ve cinsel sömürünün temelinde kapitalist üretim ilişkileri yer alır. Tüm sömürü ve ezme-ezilme ilişkilerinin köklendiği yer, bugün burasıdır. Kapitalist üretim ilişkilerini bir bütün olarak hedeflemeyen bir kadın özgürlük mücadelesi olamaz. Diğer yandan, sosyalizmde de toplumsal işbölümünü ortadan kaldırmayı (sönümlendirmeyi) hedeflemeksizin kadının gerçek özgürleşmesini sağlayamayız. Kadının özgürlüğü sosyalizmden geçer. Ama sosyalizm, bunu tüm yönleriyle açığa çıkaramaz. Sosyalizm, özel mülkiyet dünyasını yıkar. Ancak özel mülkiyet dünyasına doğru döşenebilecek tüm taşları, tarihin çöp sepetine atmaksızın kadın özgürlüğünü bir bütün olarak sağlayamaz. Biz yönümüzü buraya çevireceğiz.

Sosyalist bir ülke, asla toplumsal cinsiyet rollerini yeniden yeniden üretecek yapısal düzenlemeler yapamaz. Kadının bedeni, emeği ve cinsel kimliği üzerinde hiçbir baskı ve kısıtlamayı rasyonalize edemez.

Ekim devriminin ilk yılında, evlilik içi ve dışı tüm çocuklara eşit hakların tanınması, evlilik olmadan cinselliğin yaşanmasının suç olmaktan çıkartılması, boşanma ve kürtaj hakkının tanınması, eşit işe eşit ücret, üretim-yönetim birliği çerçevesinde yönetsel tüm işlerde kadının da yer alabilmesini sağlayacak düzenlemeler ile kadının tam hak eşitliği için devasa adımlar atıldı.

Ekim Devrimi’nden hemen sonra, kadınların sırtına binmiş olan yeniden üretimi toplumsallaştırma hamlesi başlatıldı. Ortak mutfaklar ve çamaşırhaneler, kreş ve bakım evleri bu temelde atılmış önemli adımlardı. Bu hamle, cinsler arası işbölümünün en kaba biçimlerinin ortadan kaldırmasına rağmen toplumsal cinsiyet rolleri aşılamadı. Bakım emeğinin toplumsallaştırılması hamlesi kadın sorunun çözümünde önemli bir eşikti. Ancak tek başına yeterli değildi. İşin cinsiyetlendirilmesi devam etmekteydi. Kadın detaylara hakimiyet gerektiren, duygusal emeğin öne çıktığı alanlarda çalışıyordu. Bu durum, toplumsal cinsiyet rollerinin kadınlarda yaratmış olduğu davranış kodları, düşünüş, duygulanım vb.nin devamını beraberinde getiriyordu. Öte yandan bu devasa adımlar oldukça geri bir toplumda atılmıştı. Gelişkin burjuva demokrasilerinin olduğu hiçbir ülke, uzun yıllar bu adımların kıyısına bile yaklaşamadı.

Bir diğer şey, maddi yaşam koşullarındaki değişimin siyasal, toplumsal, kültürel karşılığı tedrici olarak gelişiyordu. Özel mülkiyet ortadan kalkmıştı, ancak Marks’ın dediği gibi mülkiyetin diğer adı olan toplumsal işbölümü hala varlığını sürdürmekteydi. Ve bu, sadece kadın sorununda değil yaşamın her alanında kapitalist restorasyon tehlikesini de içinde barındırmaktaydı. Ancak bu sonuç, elbette mukadderat değildi; ideolojik-siyasal anlamda ciddi bir kırılma yaşanmamış olsaydı.

Sovyetlerde her şey birden bire tersine dönmedi. İç ve dış birçok etmen sıralanabilir. Ama bunlar arasındaki içsel bağı koymaksızın sıralamak doğru değildi. Bu yüzden kent-kır, kadın-erkek ve kafa-kol emeği çelişkisini çözme (işbölümünü sönümlendirme) yolunda adım atmak bir yana atılan adımlardaki geriye doğru kırılmaya işaret etmekle yetinelim.

Bu koşullarda, 1930’lu yıllarda kadın hakları bağlamında ciddi bir geriye dönüş yaşandı: Partinin kadın kolları olan Zhenotdel kapatıldı. Boşanma ve kürtaj zorlaştırıldı. Eşcinsellik yeniden yasaklandı. Çocuk doğurmayı özendirmek için çok çocuk doğuran kadınlara sosyalist analık madalyaları takıldı ve toplumsal işbölümü ile birlikte sönümlenmesi gereken aile, yeni Sovyet ailesi diye kutsandı. Diyebiliriz ki Sovyetler’de kapitalist restorasyonun ilk işaretleri kadın ve aile konusunda  atılmış olan adımlar oldu. Ve bir devrim, içe doğru çökerek çözülmeye başladı.

Sosyalist aile veya yeni sovyet ailesi tanımları kadının ikinci cins kimliğinin yeniden üretimiydi. Aileyi restore ederek koruyan sosyalist bir sistem, aslında kendi toplumsal temellerini de yıkmış oluyordu. Kadının emek gücünün yeniden üretim sürecinin asli unsuru olarak, yeniden konumlandırmak, kendi bacağına sıkmak değilse nedir? Sosyalist sistemlerdeki çözülme ve kapitalist restorasyonu nasıl anlamak gerekiyor? Esas itibari ile toplumsal işbölümünün devam ediyor olması ve hatta çelişki ve çatışmaların sönümlendirilmesi bir yana yenidenüretiminin olması kapitalist restorasyonu sağlayandır. Kadın ile erkek arasındaki işbölümü; aile kaskatı korunuyorsa sönümlenmek bir yana güçleniyordur. Kır-kent arasındaki çelişki ve işbölümü belki nesnel koşulların sınırlayıcılığının çok daha fazla olduğu bir etmendi. Bir diğeri ise kafa ile kol emeği arasındaki çelişki ve işbölümüdür. Nerede kafa-kol emeği arasında işbölümü varsa ve bu çelişkinin ortadan kaldırılması hedeflenmiyorsa, orada bürokrasi varlığını daha da artmış olarak sürdürüyor demektir. Bu, devlet yapılanmasının sönümlenmesi bir yana güçlendirilmesidir. Adına ne dersek diyelim, üretim-yönetim birliğini bir bütün olarak sağlayamadıysak orada yabancılaştırıcı kurum ve yapılar devrededir. İstersek komün, meclis diyelim; bürokrasi dört başı mamur biçimde ayaktadır.

Oysa Lenin, geçmiş gelecek ilişkisini kurarak komünizm tahayyülünü geliştirmeye, mevcut durumla bu tahayyül arasındaki makası kapatmanın teorisine ve pratiğine odaklanmıştı. O, toplumsal işbölümünün henüz boy atmadığı, özel mülkiyetin, devletin ve de ailenin olmadığı bir dünyada, özgür ve eşit bireylerin geliştirdiği komünal ilişkilerin hüküm sürdüğü ilksel komünal toplulukları şu şekilde tarifliyordu:

 “Ama hiçbir devletin olmadığı bir zaman vardı; o zaman, genel bağlar, toplumun kendisi, disiplin, çalışma düzeni, alışkanlığın, geleneklerin gücüyle, soybirliğindeki yaşlıların ya da çoğu zaman erkeklerle eşit hakları olan ve sık sık da daha yüksek bir konumda bulunan kadın üyelerin otoritesiyle ya da saygınlığı ile sürdürülüyordu, o zaman, yönetmek için hiçbir uzman, hiçbir insan kategorisi yoktu.” [5]

 Komünist toplumun özgür bireylerinin ilişkileri ve toplumsallığına dair, bu tarih bilinci yolumuza ışık tutsun.

Farklı tahayyüler, farklı çözümler

“Aileniz batsın”, feministlerin ortaklaştığı bir sözdür. Sosyalistinden, radikaline feminist hareketlerin hepsi aile kurumunu yok etmekten bahsetmektedir. Bu önemli bir ayrım çizgisidir. Ancak feminist hareketin temel zaafı, aile kurumunun köklendiği sınıflı toplum gerçekliğine ve bunun gündeki siyasal karşılığı olan burjuva-faşist devleti yıkma perspektifine uzak olmalarıdır. Kuşkusuz devleti yıkma perspektifini savunanların da olduğu söylenecektir. Ancak yeni bir yaşam tahayyülü; eğer reformcu bir hatta gelişmeyecekse, yıkıcılığı esas alan kurucu bir şiddeti, bunu gerçekleştirecek bir örgütsel formu vb gerektirir. İşte feminist harekette olmayan da budur. Sosyalist feministlerin aile sorununa yaklaşımdaki duruşu, oldukça radikal bir çıkış gibi görülür. Ancak yıkıcı-yaratıcı bir süreç olan devrime bağlanmaksızın söylenen her söz gökkubbede hoş bir sedadır.

“Bugün egemen olan ve bize dayatılan ailenin tek meşru ve istenen yaşama biçimi olduğu düşüncesini reddediyoruz. Evlilik kurumunun, dayatılan heteroseksüel çekirdek aileye sağladığı saygınlık, meşruluk ve ayrıcalıklar diğer bütün ilişki biçimlerini dışlıyor, meşruiyet sınırlarının dışına itiyor. Bu hakların ve meşruluğun, evliliğin önemini yitirmesini sağlayacak şekilde, başka birlikte yaşam biçimlerine de yayılmasını, genişlemesi istiyoruz.

(…)

Aileye bağımlı değiliz, muhtaç değiliz; sevgi için de, dayanışma için de aile şart değil. Kan bağı temelli, üreme odaklı heteroseksist aile bizi ne özgürleştirir, ne de güçlendirir; bize ancak mutsuz bir hayat vaat edebilir. İhtiyaçlarımızın daha eşit, daha özgür, daha kolektif biçimlerde karşılanması mümkün. Aile yıkılmayacak kale değil. Aile dışında hayat var!”[6]

Patriyarkal kapitalist sistemin, emek gücünün yeniden üretim yükünü sırtlamış olan aile kurumundan vazgeçmesi düşünülemez. Bu nedenle “aileniz batsın” diyen feminist hareketin bu sloganı, kapitalist üretim ilişkilerini hedeflemeksizin, burjuva faşist devlete karşı yıkıcı bir şiddeti içermeksizin oldukça naif bir slogan olarak kalmaktadır. Diğer yandan, metnin tamamında bir yandan en radikal slogan atılıyor, diğer yandan sosyal reform kategorisinde (kapitalizmle, özel mülkiyet dünyasıyla barışık bir halde), aileye tanınmış olan hakların farklı yaşam formları için de tanınması talep ediliyor.

Aile, patriyarka, kapitalist sistemle ortaya çıkmadı. Ancak o, mevcut olanı, aileyi dönüştürerek sömürünün içsel yasalarına bağladı. Cinsel baskı ve sömürüyü kapitalist sömürünün temel dinamiklerinden birisi haline getirdi. Nasıl mı? Evde yapılan ve aynı zamanda kadının da öznesi olduğu üretimi dağıttı, bu üretimi sanayileştirdi. Köylülüğün çözülmesi de bu sürecin bir parçasıdır. Aile, böylece üretimin değil tüketimin ve emek gücünün üretim ve yeniden üretiminin asli sahası olarak dönüştü. Kadını üretimden koparıp salt özelleşmiş yeniden üretimin sürdürücüsü haline getiren kapitalizm, üretim ilişkilerinin gelişimi ile birlikte kadın emeğini toplumsallaştırarak yeniden onu üretime bağladı. Bu süreci, kapitalizmle uyumlu patriyarka ile nizalı bir biçimde okuyan, açık ya da örtük kadın sorununun çözümünü kapitalizmin gelişmişlik düzeyine bağlamaktadırlar.

Her evde, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi, elektrik süpürgesi, mutfak robotları  vb var. Ev aletleri teknolojisinin gelişimi, kadın için adeta bir devrimdir. Ama sonuçta özgürlüğe açılan yolda sadece minicik bir adımdır. Toplumsal cinsiyet rolleri, toplumsal işbölümünün yasaları hükmünü yitirmemiştir. Çamaşır makinesine çamaşırları atan, düğmeye basan kadındır. Keza çamaşır yıkandıktan sonra onları makineden çıkarıp asan veya katlayıp kaldıran da kadındır. Çamaşır makinesi kaç saat çalışıyorsa ona göre zamanını planlayan kadındır. Yani bu iş sadece hafiflemiştir, ama kadının sırtından kalkmamıştır. Erkek, kadına yardım eden olarak arada devreye girer. Ama kadın yeniden üretim sürecinin, bu sefer organizasyonel yönü artmış olarak hala yüklenicisidir. Kadın emeğinin, yeniden üretimdeki bu asli rolü kalkmaksızın kadın sorunu ilelebet devam edecektir. Bugün gelişmiş kapitalist ülkelerde kadın sorununun, toplumsal cinsiyet rollerinin varlığını sürdürmesine kaynaklık eden de budur.

Bize aile içinde daha demokratik ilişkiler değil, tam hak eşitliğinin sözkonusu olduğu, kadınla erkek arasında aşk ve sevgiden başka hiçbir bağlayıcı ilişkinin olmadığı özgür ve eşit bir yaşam gerekli. Ve o da patriyarkal kapitalist sistemin sözkonusu olduğu bir dünyada filizlenemez. Zira bu dünyada tüm ilişkiler özel mülkiyetle lekelidir.  Meta üretim ve egemenlik ilişkilerinin kör yasalarına bağlıdır. Nasıl ki düzeltilmiş kapitalizm sadece kapitalizmin aşırılıklarını hedeflemekten ve ortadan kaldırmaktan öteye gidemiyorsa, demokratik aile yapısı da düzeltilmiş patriyarkanın sınırlarını aşamaz. Ve bunun yaşanmışı vardır: Sosyal demokrasinin sözkonusu olduğu İskandinav ülkeleri bize yeterli veriyi sunar. Burada sosyal devlet yönü son dönemde kısmen törpülenmiş olsa da yeniden üretim, büyük oranda toplumsallaştırılmıştır. Ancak toplumsal cinsiyet rollerinin etkisi kırılamamıştır. Zira işbölümü yine büyük oranda cinsiyetlidir.  

Kadını, erkeği, çocuğu birbirine bağımlı hale getirip yabancılaştıran, kadını ve çocuğu erkeğe köle kılan patriyarkal kapitalist sistemin vazgeçilmez kurumlarından aile, sosyalizmle birlikte varlık koşullarını kaybeder ve komünizmin özgürlük dünyasında artık ona yer yoktur. Neoliberal sermaye birikim rejiminin içeriden çözüp çürütüyor olmasına karşı ailenin yokluğunu dert edinmiyor; demokratik aile formu adı altında aileye güzellemeler dizmiyoruz. Sınıflı toplumun bir kurumunu isteyecek en son kişiler, sınıfsız toplum ideali uğruna mücadale eden komünistlerdir. Kadının kurtuluşu, kendi insanlığına yabancılaşıp evdeki burjuva olarak konumlanan erkeğin de kurtuluşudur.

Toplumsal işbölümünü sönümlenmesi ile aile tedavülden kalkacaktır

Komünizm, devletin yanısıra sınıflı toplumların serpilip gelişebileceği toplumsal işbölümü ve çelişkilerin sönümlenmesi ile özgür bireyler ve bu özgür bireylerin oluşturduğu gönüllü birlikteliklerle varolur. İnsan insana ilişkinin en doğal ve yalın hali olan aşk, ancak komünist toplumda tüm parangalarından kurtulmuş olarak özgür ve özgürleştirici olur.

Tüm gereksinimleri toplum tarafından karşılanmış bir çocuk, zorunluluğun kör yasalarınca belirlenen hiçbir bağla ne anne ne de babasına bağlanacaktır. Kadını erkeğe, erkeği kadına bağlayan şey, yaşamsal ve özel mülkiyet dünyasının içerisinde şekillenen ihtiyaçlar değil sadece sevgi/aşk olacaktır. Kadının, erkeğin, çocuğun birbirine mahkum olmasını gerektiren hiçbir ilişki ve koşul kalmayacaktır. İşte bu, özgür bireylerin özgür ilişkileri temelinde geliştireceği, bugünden adını, şeklini şemalini belireyemeyeceğimiz bir toplumsallıktır.

Turgut Uyar, “Kadınlık Zor Zanaat” şiirinde; “Biri kurbağa öper, / biri yüzyıllarca uyur, / biri yedi cüceyle yaşar, / biri kuleye kapatılır. /Bir masal prensesi olsan bile kadınlık zor” der. Biz, sınıflı toplumlarda, egemen ideolojinin biçimlendirdiği masallarla ve toplumsal cinsiyet rolleriyle örülmemiş bir dünyada büyüyecek çocukların yaşayacağı bir dünyayı ve bu kuşakların oluşturacağı komünal toplumsal formları tahayyül ediyoruz. Sınıfların ortadan kalktığı; kimsenin ne renginden, ne dilinden, ne cinsiyeti, cinsel kimliği ve yöneliminden, ne ulusundan dolayı baskı ve ayrımcılığa uğradığı bir dünyada tüm yeti ve yeteneklerimiz, yaratıcı etkinliklerimizle kendimizi gerçekleştireceğimiz bir geleceğin düşünü kuruyoruz.


[1]      _https://www.evrensel.net/haber/368374/gizli-kadin-kralligi-mosuolar 

[2]     _ “Ailede henüz elbette çok kaba, gizli olan kölelik, ilk mülkiyettir, üstelik burada modern ekonominin mülkiyet tanımına uymaktadır; bu tanıma göre mülkiyet yabancı emek-gücüne buyurmadır. Ayrıca işbölümü ve özel mülkiyet özdeş terimlerdir – birinde etkinlikle ilgili olarak bildirilen aynı şey, öbüründe etkinliğin ürünüyle ilgili olarak bildirilmektedir.” (K. Marks-F. Engels, Alman ideolojisi,  Sol Yayınları, Ankara 1992, sf. 54, abç.)

[3]     _ Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, sf.87

[4]     _ Engels, Age, sf. 76-77

[5]      _Marks-Engels-Lenin, Kadın ve Aile, sf. 181-182

[6]      _Sosyalist Feminist Kolektif http://www.sosyalistfeministkolektif.org/eylem-etkinlik/sfk-imzal-metinler/aile-disinda-hayat-var-2/ 

Kaynak: “Aile Tartışmaları” dosya konusu ile çıkan Jineolojî Dergisi’nin 18. sayısı

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız